Büyük Haber (27 Ocak 2013)

td001_y2

NEBE SÛRESİ

(1-4. ÂYET)

Değerli Müminler, Kıymetli Kardeşlerim;

Allah Teâlâ Hazretleri cümlemizin taksiratını affeylesin, hasenatını ziyadesiyle kabule karin eylesin. Lütfundan, kereminden bizleri mahrum eylemesin. Aziz kitabının rehberliğinde O'nun nuru ile şefaati ile yol almayı, dünya ve ukbada güzel bir yaşam sürmeyi yine cümle müminlere nasip ve müyesser eylesin.

 

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بسم الله الرحمن الرحيم الحمد لله رب العالمينوَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ رَسُولِنامُحَمَّد وَ عَلَي آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ رَبِّ اشْرَحْلِى صَدْرِى وَيَسِّرْلِى اَمْرِى وَاحْلُلْ العُقْدَةً مِنْ لِسَانِى يَفْقَهُوا قَوْلِى رَبِّ قَدْ آتَيْتَنِي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَنِي مِنْ تَأْوِيلِ الأحَادِيثِ فَاطِرَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ أَنْتَ وَلِيِّي فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِين توفنا مسلمين وألحقنا بِالصَّالِحِين واحشرنا في زمرةالصَّالِحِينَ وأدخلنا الجنة مَعَ الأبْرَارِ 

 

KUR’ÂN’DAN OKUNAN BÖLÜM:

عَمَّ يَتَسَاءَلُونَ (1) عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ (2) الَّذِي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ (3) 

 

TEFSİRDEN OKUNAN BÖLÜM:

عَمَّ يَتَسَاءَلُونَ (1) عَمَّ يَتَسَاءَلُونَ  عَمَّ أصله عن ما وقرىء بها ثم أدغمت النون في الميم فصار عما وقرىء بها ثم حذفت الألف تخفيفاً لكثرة الاستعمال في الاستفهام وعليه الاستعمال الكثير وهذا استفهام تفخيم للمستفهم عنه لأنه تعالى لا تخفى عليه خافية {يَتَسَاءلُونَ} يسأل بعضهم بعضاً أو يسألون غيرهم من المؤمنين والضمير لأهل مكة كانوا يتساءلون فيما بينهم عن البعث ويسألون المؤمنين عنه على طريق الاستهزاء 

عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ (2) {عَنِ النبإ العظيم} أي البعث وهو بيان للشأن المفخم وتقديره عم يتساءلون عن النبإ العظيم 

الَّذِي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ (3) {الذى هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ} فمنهم من يقطع بإنكاره ومنهم من يشك وقيل الضمير للمسلمين والكافرين وكانوا جميعا يتساءلون عنه فالمسلم يسأل ليزداد خشية والكافر يسأل استهزاء

 

 


 

BÜYÜK HABER

NEBE SÛRESİ

1-4. ÂYET

 


 

İÇİNDEKİLER

1.Kur’an’dan Okunan Bölüm 

2.Tefsirden Okunan Bölüm 

3.Kur'an Rehberliğindeki Yolculuğumuz

4.Amme'ye Geçtim

5.Kırklardan Olmanın En Güzel Yolu

6.İç Yapının Sağı Solu Olmaz

7.Haddini ve Hattını Bil

8.Habir İsmine Mazhar Olmak

9.Fiil-Esma-Sıfat ve Zat Boyutları

10.Erken Haber Almak

11.Biz Asriyiz, Biz En Medeniyiz

12.Hitabette Dikkat Nasıl Çekilir?

13.Neden Soruşturuyorlar? 

14.Eğlenmek İçin Soru Sorma!

15.Büyük Haber 

16. Örnek Alınacak Atalarımız

17.Göklerin ve Yerin Titremesi

18.Kuzun Ömür Neden İstenir?

19.Kayrılmaz İkili: Dünya ve Ukba

20. Resullerin Bir Kavme Musallat Oluşu

21.Küfrün Soğuk Yüzü

22. Mücadelede Kafa Karıştırmak

23.Arifin Yanındaki Rahatlık

 

Değerli Müminler, Kıymetli Kardeşlerim;

Allah Teâlâ Hazretleri cümlemizin taksiratını affeylesin, hasenatını ziyadesiyle kabule karin eylesin. Lütfundan, kereminden bizleri mahrum eylemesin. Aziz kitabının rehberliğinde O'nun nuru ile şefaati ile yol almayı, dünya ve ukbada güzel bir yaşam sürmeyi yine cümle müminlere nasip ve müyesser eylesin.

KUR'AN REHBERLİĞİNDEKİ YOLCULUĞUMUZ

Kardeşlerim! Aziz kitabımızın rehberliğinde O'nu anlamaya çalışarak, O'nu anlatmaya çalışarak ve O'nun içeriğinde yer alan hakikatler ile tahakkuk ederek, (huylar) ahlaklar ile ahlaklanarak, O'nun boyasına boyanarak yol almaya devam ediyoruz. Allah yolculuğumuzu rızasına nail eylesin. Huzuruna varmak ile şereflendirsin.

Son cüze gelmiş olduk. Otuzuncu cüze gelmiş olduk. Bu mübarek aylar içerisinde bu mübarek sene içerisinde; mübarek diyorum dua anlamında söylüyorum. Allah bereketli kılsın anlamındadır. Bazen istekler böyle söylenir. Mübarek adam, mübarek çocuk deriz. Yani Allah bereket versin, bereketli ol, ey bereketli insan anlamındadır. Allah bu mübarek sene içerisinde de yine nice sureler okuyup onların sırrınca sırlanmayı bizlere nasip eylesin.

AMME'YE GEÇTİM

Nebe Sure-i Celile’si, bu Sure-i Celile’ye yeni sene içerisinde, yeni ay içerisinde girmiş oluyoruz. سُورَةُ (النَّبَأِ) Suretu'n- Nebe,  Nebe Suresi veya سُورَةُ (عَمَّ) Amme Suresi diye de bilinir. Genelde halk Amme diye bilir. Ammeye geçtin mi derler. Ammeye geçtim daha ilerisini de seçtim diyeceksin. Ammeye geçtiğimiz gibi daha ilerisini de seçtik diyeceksiniz. Allah seçici kullarından eylesin. Durucu gerici kullarından eylemesin. Evet, bu sure de haberler var. Mekke’ye, İslam ile tanış olanlara Allah’ın haberleri var. Yeni haberler, Mürselat ile gönderilenler içerisinde Nebe Suresi de var. Bir önceki gönderilenlerin içerisine Nebe de dâhildir. Allah, haberler gönderiyor. Bu surenin anlamı Nebe, haber demektir. Nebi kelimesi de buradan gelir. Enbiya da nebinin çoğuludur. Peygamberler demektir. Peygamberlere nebi denilmesinin sebebi de Yüce Allah’tan aldıkları haberleri insanlara getirmeleridir, iletmeleridir. Haber getiren anlamında Nebi diyoruz. Bizim Nebimiz Muhammet (a.s) ‘tir.

KIRKLARDAN OLMANIN EN GÜZEL YOLU

Bu sure-i celile 78. sure-i celiledir. 114 surenin 78. suresidir. مَكِّيَّةٌMekke'de nazil olan surelerdendir.وَهِيَ أَرْبَعُونَ آيَة 40 ayettir. Bu sure-i celileyi demek ki hakkıyla kavrayan, anlayan kırklardan olur. Allahın izniyle kırklardan olur. Bu basamaklardan çıkar, kırkını ikmal ederseniz kırkı çıktılardan olursunuz. Artık gezebilir, tozabilir, hapisten kurtulursun. Bu işin esprisi değil mi? Hani çocuklar için bebekler için derler. Kırkı çıktı mı? Çıktı, iyi öyleyse kucağında gezdir. Şöyle etrafı görsün, çocuğun gözü gönlü açılsın. İşte ulular da yaş itibariyle kırkı tamamladı mı ba'de'l-erbain ya gördünüz mü erbain çıkartmak var. Ondan sonra ne olur. Baliğ olur. Çevreye bakabilir. O zamana kadar gözünü yummalı. Kendine bakmalı. Çevrede gözü olmamalı. Ama kırkına gelince de Peygamber gibi فَانْظُرْ Ey Peygamber! Yeter artık şu mağaranın içinde duvarlara baktığın, içine baktığın yeter, afaka bak.

فَانْظُرْ إِلى آثارِ رَحْمَتِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِها إِنَّ ذلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتى وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

¶   "Allah'ın rahmetinin eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphe yok ki O, ölüleri de elbette diriltecektir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.."[1]

Bak, şu asara bak. Görüyor musun yerler gökler dopdolu, gözün gönlün açılsın. Şimdi senin içini de açtık. Dışın da açılsın. Gözün kulağın artık âleme açılsın. Kulak olasın. هُوَ أُذُنٌ[2] değil mi? O kulak yahu. Yerde, gökte, kenarda köşede ne fısıldarsak hepsi adamın kulağında… Gördün mü? Böylece bu işin esprisini, hikmetini anlatmış olduk. Allah Teâlâ Hazretleri yanıltmasın.

İÇYAPININ SAĞI SOLU OLMAZ

İşin özü ile ilgilidir. Özün öze uygun oldu mu, özün öze bozukluğu olmadı mı sağa da çek sola da çek fark etmez. İçyapının ne sağı vardır, ne solu vardır. Ama dışarıya gelince bağ, bahçe, tarla, bayır, çayır deyince ha o zaman hudut vardır.

تِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ فَلا تَقْرَبُوها

¶                          "Bunlar, Allah'ın koyduğu sınırlardır."[3]

İşte bu şer-i şerif var ya Allah’ın hudududur. Sınırlısın ve sorumlusun. Sınırlara dikkat et. Çünkü sorumluluğun bu sınırlara göredir. Ama içe daldın mı onun ne mihengi vardır, ne sağı vardır ne solu vardır. Çünkü o sadece birdir. Bazen içerden bazen dışarıdan söz ederiz. Allah’ın kulları ona göre düşlersiniz, ona göre düşünürsünüz. Düşürürsünüz. Allah düşürsün. Hani jeton düştü mü düştü, şimdi düştü. Ne diyoruz. Cemre düştü mü? Düştü. Ateş düştü mü gönlüne? Düştü. Fikir, aklıma düştü. Ha düşsün. İşte bu ne gelirse aşağıdakilere yukarıdan gelir. Gözleri hep yukarıdadır. Hep yukarıdan gelir.

وَفِي السَّمَاءِ رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ

¶   "Gökte rızkınız ve size vadolunan şeyler vardır."[4]

HADDİNİ VE HATTINI BİL

Vahiy de yukarıdan gelir, yağmur da yukarıdan gelir. Rızık da yukarıdan gelir. Âdem baba (atan-deden) da yukarıdan geldi. Onun için gözümüz hep yukarıdadır. Ama gözüm yukarıdadır diye onun bunun omzuna sakın basma. Yukarı çıkacağım diye Allah’ın kullarını merdiven olarak kullanma. Onun bunun sırtını, omzunu çiğneme. Edebinle terbiyenle sana ayrılan yoldan yürü. Haddini bil, hattını bil. Hangi hattan gideceğini bil. Yoksa adamı tahdit ederler, tehdit ederler. Haddini bildirirler. Zorlama, yoksa tokatları yersin. Zorla yola getirilenlerden olmayasın. Kerhen olmasın, tav'an olsun. Tav'an güzeldir, tatlıdır. Kerhen olursa acıdır. Yine yola gelirsin de ama acı bir şekilde olur. Kolunu kanadını kırarlar. Burnun kanamadan, kolun kanadın kırılmadan yol almalı. Allah bu şekilde cümlemizi tav'an gelenlerden eylesin.

فَقالَ لَها وَلِلْأَرْضِ ائْتِيا طَوْعاً أَوْ كَرْهاً قالَتا أَتَيْنا طائِعِينَ

¶   "Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi; ona ve yeryüzüne 'İsteyerek veya istemeyerek gelin.' Dedi. İkisi de 'İsteyerek geldik.' dediler."[5]

Ya Rabbi biz uysallıkla geliyoruz. Uyarak, emrine koşa koşa geliyoruz. Bakın şu haliyle hocamız maşallah koşa koşa geliyor. Allah gönlüne göre versin. Kemal Hoca da Kemal’e erme yönünde destek oluyor. Sağ olsun. Allah kemal ehlinden bizleri mahrum eylemesin. Bu da canlı canlı duadır. Siz de sohbetlerinizi canlı tutun. Ve daima olandan bitenden yararlanın. Uzaklara yedi kat öteye bakmayın. Gözünüzün önündekini görün de kadrini kıymetini bilin değil mi?

Mekke'de nazil olmuştur, kırk ayettir dedik ve bu kırk ayeti hakkıyla, bihakkın okkalı bir şekilde özüne indirenler, kırk lokmayı içine sindirenler, kemale ererler. Vallahi yeminle söylüyorum bu kırkı kırklayabilirsen kesinlikle kırkların ötesinde olursun.

HABİR İSMİNE MAZHAR OLMAK

Evet, şimdi bakalım; basamak basamak bu haberleri almaya çalışalım. Haberi hakkıyla alırsanخَبِيرٌ habir olursun. Yani Yüce Allah’ın الْخَبِيرُ isminden nasiplenirsin. Haz alırsın, pay alırsın. Böylece

تَخَلَّقُوا بِأَخْلَاقِ اللَّهِ

"Allah'ın huyları ile huylanınız."[6]sırrına erer, yüce karakterlerle donanırsın. O zaman bambaşka çözümler üretirsin. Kişinin haber alması ne kadar güçlü ise, yerden gökten sağdan soldan altından üstünden ne kadar haberdarsa, ona göre tedbirini alır. Ona göre yükünü hazırlar. Ona göre cevabını hazırlar. Ona göre hazırundan olur. Haber alma yönünden ne kadar negatifse olumsuzsa ve habersizse, dünyadan bihaber, olandan bitenden bihaber; işte o hata üstüne hata yapar. Zararlı şeylerin tam üstüne basar. Böylece sağa bassa suç olur, başına bir bela gelir. Sola bassa, gitse yine bir kolunu kanadını kırar. Ama خَبِيرٌ habir olursan her şeye hazırlıklı olursun. İşte Yüce Allah’ın الْخَبِيرُ ismine yönelik olan yönümüz budur. Kişinin gözünü açar, kulağını açar, kalbini açar ve doğru adım atmasını sağlar. Günümüzde habercilik önemlidir, bakın erken haber almak çok önemlidir, deprem vs. gibi afetlerde bu önem daha da artar değil mi? Hastalıkta erken teşhis çok önemlidir. Gördünüz mü Allah’ın kulları? Rahmetli büyüğümün küçük bir radyosu vardı. Haber saati geldi mi diye sorardı. Haber saati gelince onu açar, haberleri dinlerdi. İnsanın tuhafına gidiyor.  Bunu bir defasında açıkladı. Bu الْخَبِيرُ ismine hürmettir derdi. Onun için açıyorum ve dinliyorum. Her şeyi bilmek kadar tatlı bir şey yoktur. Adam ta seneler sonrası duymuş sen onu önceden haber almışsın. Abdülkerim Ceyli diye bilinen ve sufi büyüklerinden Abdülkadir Geylani'nin bir timsali, bir misali, bir benzeri olan bu kişi Muhyiddini Arabî ile tasavvufta yarışıyor diye bilinirmiş. Bir sözünde şöyle diyor:

إِنِّي قَبْلَ الْفَعَّال أُطَالِعُ وَ

"Ben الْفَعَّال(Faal)den önce olacak biteceği mütalaa ederim."

Tabi bunu duyunca, ilk bakışta baktığın zaman vay gâvur vay diyorsun. Şuna bak ya! الْفَعَّال Faal kim? الْفَعَّال Faal Allah'tır.

إِنَّ رَبَّكَ فَعَّالٌ لِما يُرِيدُ

¶   "Şüphesiz Rabbin istediğini yapandır."[7]

O ne diyor:

إِنِّي قَبْلَ الْفَعَّال أُطَالِعُوَ diyor.

FİİL-ESMA-SIFAT VE ZAT BOYUTLARI

Adam basamak ötesi konuşuyor. Çünkü Faal olan fiille ilgilidir. Fiil esmanın altında bir basamaktır, açılımdır. Oradaki saraylar farklıdır. Onun daha ötesinde bir âlem vardır. Orası esma âlemidir. Onun daha ötesinde Rabbü'l-âleminin âlemlerinden bir âlem vardır. Sıfatlar âlemi vardır. Buranın da Rabbi Allah’tır. İşte ef'al boyutunda yaşayanlar vardır, algıları o şekildedir. Yaşam biçimleri fiil derecesindedir. Allah'ın fiilleri derecesindedir. Onun ötesinde esma derecesi vardır, onun ötesinde sıfat derecesi vardır. Onun ötesi ise zat-ı vahittir. Allah'ın hükümranlığı vardır. Yekpare olan zat vardır. Parçalanma kabul etmeyen bütün vardır. Parçalanma kabul etmeyen bütünün âlemidir. Fiil derecesinde Allah'ın takdiratı vardır, Allah faaldir, kaynak odur. O fiiller âleminde Yüce Allah faal olur. Fiiller âleminin padişahıdır. Bunaفَعَّالٌ "Faal" denir. "Fail-i mutlak" demektir. Bunun mübalağası ise Faaldir. Bu adam ne diyor? Ben O'ndan önce mütalaa ederim, diyor. Bu ne demektir? Ben daha ötesinde öte tarafları yokladım. Biraz seyahate çıktım. Oralarda ben bunları duydum. Daha oradan buraya inmeden evvel, benim haberim var. Hükümet dairesinde bakanlar arasında toplantı olmuş, aralarında şöyle şöyle diye konuşmuşlar. Vali geliyor, daha burada kimsenin bilgisi yok, ha benim haberim var diyor. Daha genel müdüre, özel müdüre vs. inmemiş. O daha oralara gelmeden önce biliyor, nereden biliyor, daha dün oradaydım, diyor. Durum bunun gibidir. İşte böyle haber alanlar vardır.

ERKEN HABER ALMAK

Haber alan örgütler vardır. Daha henüz yerine ulaşmadan haber alanlar vardır. Demek ki habercilik bu kadar önemlidir. Yüce Allah da bu sureye bu ismi vermiştir. Çok ilginçtir. Devlet politikasında devlet yönetiminde erken haber almak temeldir ve esastır.

Haberciliğin güçlü değilse, haber aldığın kaynaklar çürükse vay haline… Adamı oradan buradan hallederler, sağ bırakmazlar, sağlam bırakmazlar. Delik deşik ederler. Ama önceden haber alırsan daha kibriti çakarken tepesine iner üflersen ya da bir tane indirirsen ne âlâ. Ama yanmaya başlayıp yangın yayıldı mı, söndürmek çok zordur. Yani yılanın başını daha küçükken, hemen doğasıya ezeceksin. Bunlara ihram halinde bile müsaade vardır. Bu yılanın başını ezmeye müsaade vardır. İhram yahu ihram… Huzur âlemine gitmişsin. Orada bile rastlasan ez başını gitsin.

Çaylak gelmiş kopar başını gitsin. İhramda ne işi var? O hareme o nasıl girmiş? Kopart başını gitsin. Demek ki habercilik bu kadar önemlidir.

Haber Suresi, şimdiye kadar pek üzerine dikkat edilmemiştir, değil mi? Var mı böyle bir şey, duydunuz mu? Demek ki bir sistem olarak bakın bu ismin verilmesi çok önemlidir. Müfessirimiz, kırk âyet-i celiledir, dedi.

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Bu sure-i celile asırla ilgilidir. Biz asri bir toplumuz. Bizوَالْعَصْرِ den aşağısına ait bir toplumuz. Muhammet a.s ‘in toplumu وَالْعَصْرِ den sonradır. وَالْعَصْرِ de O'nun asrına kasemdir. Asri Muhammedi'ye yemin olsun demektir.

BİZ ASRİYİZ, BİZ EN MEDENİYİZ

Biz asriyiz, biz en medeniyiz. Biz gurup vaktine en yakın gelmiş ümmetiz ve geçmişe nispeten ömrümüz de bu kadar kısadır. Âdem'den bu yana Duha vakti yaşandı.  İnsanlar bunları tespit edebilir. Acaba İşrak vaktine kadar olan hangi dönemdir? İşrak vaktinden Duha'ya kadar acaba hangi peygamberin dönemidir? Duha'dan zuhra kadar vs… Bunları tespit edebilirsiniz. Bakarsınız ve belli manevra yapan peygamber vardır. O anda o yönden sizin dikkatiniz çekilmiştir. Bunları bulmak zor değildir.

Geldik ikindiye… İşte o zaman Muhammed (a.s) geliyor. Asır, asr-ı Muhammedî'dir, Kuran asrıdır. Efendim böyle beyan ederdi. Asır, asrı Muhammedî'dir, asır asr-ı Kuran'dır. Bundan sonra bir kitap gelecek değildir. Demek ki bir günü değerlendirdiğimizde Muhammed ümmetinin o gün içerisindeki yeri ikindiden akşama kadar olan vakittir.

Onun için bizim atalarımızda genelde en basitimiz, en avamımız وَالْعَصْرِ'ye çıktın mı? Evet, وَالْعَصْرِ'ye kadar biliyorum. Bilir, evet, bu en avamın bildiğidir. Biraz ötesi Duha'ya kadar çıkıyor. O da nedir, ikindiyle öğlen arasıdır. Duha'ya çıkmış falan gibi tasnifler yapabilirsiniz.

Biz günün sonunda gelen bir toplumuz.

نَحْنُ الآخِرُونَ السَّابِقُونَ يَوْمَ القِيَامَة

  1. " Biz zaman itibariyle dünyada sonradan gelenleriz, ama ukbada öne geçenleriz."[8]

Bu meyanda birçok hadis vardır. Biz zaman itibariyle dünyada sonradan gelenleriz, ama ukbada öne geçenleriz. Cennet cehenneme doğru hadin yürüyün denilirken Cennet-i A'la'ya kapılar açılıp kavimler idhal edilirken en önce benim ümmetim geçer. Biz evvelcileriz. Biz, ukbanın evveli dünyanın ahiriyiz. Dünyada ahirlerdeniz. İşte asır ehli de bu türdendir. Dolayısıyla bu sure-i celile böyle kısa kısa ayetlerden meydana gelmiştir ancak önceki o uzun uzun dönemlere denktir ve daha fazladır. Daha fazlasını vermiş, çünkü çarpım fazla, sevap fazladır. Sevap verirken Allah bu ümmete ne uyguluyor?

مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالِهَا

¶   "Kim bir iyilik yaparsa ona on katı vardır."[9]

Geçmiş toplumlarda bu yoktu. Bu da ümmet-i Muhammed'e hassatendir, hastır. الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعالَمِينَ Hamdolsun alemlerin Rabbi Allah’a. Bu sure asır suresidir. Yani Muhammed asrında yaşayan, yani ikindiden guruba kadar gelen ümmetin suresidir. Onun için ikindiden sonra okumak lazım. Okudun mu zaman olarak birbirine tam denk gelir. Biz öyle yapardık. Büyüğümüzün huzurunda ikindiden sonra okurduk. Kitaplarımın içerisinde de Nebe suresi ile ilgili, bu incelikle ilgili bir anlatım vardır. Niçin o sureyi okuyorduk? Güneşle zaman dilimiyle o güneşin gruba doğru inişiyle inmesiyle batmaya yönelmesiyle ilgili ayetler vardır. Güneşte beliren ahval ve insan ruhunda oluşan hisler insanı bambaşka anlayışlara, hislere götürür. İnsanın bir şekilde kemal yönünde noktalanmasını, ikmalini sağlar. İşte bunların içinde göreceğiz. Bu sureyi yani kırk ayeti tam anlamı ile hazmeden bir adamın, mükemmel, okkalı bir müslüman olacağında hiç şüphe yoktur.

Sure-i celileyi başından okuyarak,  giderek yürümeye, izah etmeye, anlamaya çalışalım.

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

عَمَّ neden diye başlayan bir soru, neden, niçin? Çok önemlidir. Uykuda olan bir topluma, gaflete girmiş, ölmek üzere gelmiş bir topluma neden, niçin gibi sorular hitabette çok önemlidir.

 

 

HİTABETTE DİKKAT NASIL ÇEKİLİR?

Soru ile başlamak muhatabın dikkatini çekmede en önemli noktadır. En önemli yöntemdir, yoldur. Neden, niçin?

Niçin bakıyorsun be hey adam? Bakıyorsun herhalde değil mi demek ayrı, niçin bakıyorsun bana demek ayrıdır. Ne kadar farklı değil mi?

أصله Bu kelimenin aslı عن ما imla yönüyle عنharf-i cerri ile ما ism-i mevsulünün ikisinden müteşekkildir. عَمَّnin aslı عن ve ماdır. وقرىء بها bu şekilde okundu.Yani ما عن şekliyle de okunmuştur. Demek ki ayrı ayrı imlaları bu şekilde okundu. ثمSonra أدغمت النون nun ن harfi katıldı في الميم mim م harfinin içine katılarak idgam yapıldı. O zaman ن , مe kalbolunca فصار عما amma عما oldu. وقرىء بها Yine bu şekilde de okundu.    يَتَسَاءلُونَ عما şeklinde de okundu. ثم Daha sonra عما(amma)daki حذفت الألف elif ا hazfedildi.  تخفيفاً لكثرة الاستعمالçok kullanıldığından ötürü عماkelimesi عَمَّ yapıldı. Dile söylemesi, yazıya yazılışı kolay gelsin diye elif hazfedilmiştir. عَمَّdemek daha kolaydır, عما derken biraz salıvereceksin, yukarı doğru direk gibi çekmen lazım, uzatacaksın, عَمَّ derken ağzını açmana gerek yoktur. عما Derken med vardır. Medleri yaparken de ağız açılmalıdır. Ağzını açmadan med yaparsan bu usulsüz bir okuyuştur. Çünkü med, ağzın açılmasıyla elde edilir. عما derken ağzını açacaksın. عَمَّ demek daha kolaydır. Çünkü ağzını açmana gerek kalmaz. Bu oluşum ne konuda في الاستفهام istifham yani soru konusunda çok kullanım olduğu için عما kelimesi عَمَّ ye dönüştürülmüştür. Bunun daha başka örnekleri de vardır. فِيمَا - فِيمَ, لِمَا -لِمَ gibi kelimeler aynı kaideye göre kısaltılmışlardır.Tahfif edilmişlerdir, ا leri düşürülmüştür.

فِيمَ أَنْتَ مِنْ ذِكْرَاهَا

¶   "Onu bilip söylemek nerede sen nerede?"[10]

aslı فِيمَا demektir ama فِيمَ ye düşürülmüştür. وعليه الاستعمال الكثير genel kullanım bu kaide, minval üzeredir. Yani عَمَّ şeklindedir. Tabi ki şair bazen vezin eksik kalır عما diye çeker. Ancak çoğunluk böyle عَمَّ diye kullanılır. وهذاbu soru, kelimenin imla yönünü tamamladı, kelimenin gramer yönüyle nasıl oluştuğunu belirtti. Şimdi sorunun türü nedir? Bu nasıl bir sorudur? Sorunun çeşitleri vardır. Arap Edebiyatında soru türleri vardır. استفهام تفخيم Bu tefhim türünde bir istifhamdır. Bu ne demektir? Sorulan şeyin değerini, önemini, haşmetini, dehşetini, vahşetini belirtmek, vurgulamak için bir soru tarzıdır. Tefhim, tazim demektir. Yani şimdi çok önemli bir şeyden soruyor. Basit bir şey değil, çok derin, insanı son derece ilgilendiren, insan için son derece önemi olan bir şeyden soruyor. Demek ki istifham tefhim içindir demek bu beyandadır. Neden böyle söyledi? Çünkü istifham bazen tahkir için olur, bazen tezyif için olur, bazen beyan için olur. Türleri çoktur. Bu tefhim içindir. Neyi tefhim, tazim içindir? للمستفهم عنهkendisinden sorulan, kendisi hakkında neden soruluyor ise o şeyi tefhim içindir, önemini, azametini vurgulayarak muhatabın dikkatini ona çekmek içindir. Onun kafasını dank ettirmek içindir. Kendine getirip tamamen o şeye insan duygularını yöneltmek içindir, tek noktaya çekmek içindir. Bu da bir soru ile başlatılıyor. Kişinin, muhatabın tamamen o noktaya yoğunlaşmasını sağlamaya yönelik bir soru biçimidir, bir hitabet biçimidir. لأنه Çünkü peki, bu bilgi almak için sorulmuş bir soru mu? Yani bilmiyor da mı soruyor? Genelde soruları biz öyle sorarız. Anlamadığımız bir şeyi anlamak için sorarız.

Saat kaç? Saatin kaç olduğunu bilmiyorum, öğrenmek için soruyorum. Veya laf olsun diye, zaid vakti doldurmak, konuşma olsun, sessizliği bozalım şöyle diye soruyorum. Bu bilgi alma sorusu değildir. Sadece tefhim içindir. Neden? Çünkü bu soru istifham olduğu için olsa yani bir şeyi anlamak için olsaydı, bilmediği bir şeyi anlamak yani isticvab için olsaydı, Allah için bu mesele gizli kalırdı.  Yani Allah bilmiyor da birisinden haber alacak anlamına olurdu. Olamaz. Neden olamaz? تعالى لأنه Çünkü Allah’a hiçbir gizli şey yoktur. لا تخفى عليه خافية Gizli olan hiçbir şey yoktur.

Nitekim bakınız Hakka Sure-i Celilesinin 18. âyet-i celilesinde

يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ لا تَخْفى مِنْكُمْ خافِيَةٌ

¶   " Siz o gün Allah'a arzolunacaksınız."[11]

Huzura alınacaksınız. Amellerinizin deşifre edilmesi için kitaplarınız açılacak. Ana kitap açılacak, ara kitap yani kendi şahsınıza ait olan kitap da açılacak. O kendi şahsınıza meleklerin yazdığı kitap ile Allah'ın levh-i mahfuzu ikisi birbiri ile karşılaştırılacak. Buna "arz" diyoruz. Nitekim Kur'an'ın Cebrail (a.s)'in gelip de Peygamberle okunma işine de ne diyorduk? Arz diyorduk. Ve daha sonra karşılıklı okumaya da mukabele deniyor.

İşte o gün siz يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ arzolunacaksınız. Rabbinize arzolunacaksınız.

لا تَخْفى مِنْكُمْ خافِيَةٌ

¶   "Sizden hiç biriniz O'na gizli kalmayacak."[12]

Bir araya sıvışamazsın. Birisinin arkasında aradan girip de kaybolamazsın. Hani dünyada olur ya kalabalıklarda kendimi şöyle şuradan gireyim, şuraya saklanayım. Bir araya girersin, bacakların arasından şunun arkasından derken kendini kaybettirebilirsin, izini kaybettirebilirsin. Ha orada böyle bir şey yoktur. Sizden hiçbirisi orada böyle kaybolamaz.  Ne kendiniz ne de yaptığınız şeylerden hiçbir şey gizli kalmaz. Hepsi orda meydandadır. Deşifre olmuştur, olacaktır. Madem Allah için hiçbir şey gizli kalmayınca Muhammed'im bunlar neden soruşturuyorlar? Bilmiyor da Muhammed (a.s) o konuştuklarını anlatıverecek, ondan sonra bilecek, böyle bir sebep için değil. İsticvab için değildir. Yani biz şunu konuşuyoruz Ya Rabbi, böyle bir isticvab sorusu değildir. Bu tamamen tacizi, tefhimi ifade eden bir sorudur.

NEDEN SORUŞTURUYORLAR?

{يَتَسَاءلُونَ} Neden soruşturuyorlar? Ey Muhammed! O senin kavmin var ya o kodamanlar, o koca koca kafalı Mekkeli müşrikler, kara kara kayaların arasında taş kesilmiş ve yürekleri de kapkara olmuş, merhametsiz kavmin, o koca başlar, karabaşlar var ya…. Biz de karabaş diye köpeğe derler. Bilmem sizde kullanırlar mı? Karabaş geldi mi falan diye kullanılır.  Bunlarında başları böyle karabaşlardır, öküz gibi başları vardır.

Çünkü Ebu Cehl'in ve Ebu Leheb'in başlarını kesince İbn-i Mesud Hazretleri çok zor taşımış. Uhud Savaşı'nda Ebu Cehl'in başını çeke çeke aman Allah’ım zor götürmüş. Kan revan içinde ter içinde kalmış. Adamın kömüş gibi kafası var. Adamın kafasının ağırlığı İbn-i Mesud'dan daha ağır.

Neden soruşturuyorlar? Bu dikkatleri çekmek için konunun, soruşturulan şeyin insanın kaderi için çok önemli bir mevzu olduğunu anlatmak için böyle bir giriş yapıyor.

O Mekke'nin müşrikleri neden soruşturuyorlar? يسأل بعضهم بعضاًbirbirlerine soruyorlardı. "Bu Muhammed'in dediği nedir? Kıyam günü, ceza günü, din günü de neymiş?" Böyle birbirlerine soruyorlar. Sen bir şey anladın mı? Böyle bir şey duydun mu? Babandan, dedenden böyle bir şey duydun mu? Yok ya, öyle bir şey olur mu? Olsaydı, benim dede daha büyük kafalıydı, onun kafasında gelmişin geçmişin bütün bilgileri vardı. Böyle bir şey bahsetmedi. Olacak şey değil. En sonunda cevaplarını kendileri verirlerdi. Kendileri sorarlardı, kendileri cevap verirlerdi. Çünkü Muhammed (a.s) ‘ın verdiği cevaplara aşina değildiler, mukni olmuyorlardı, ikna olmuyorlardı, kabul etmiyorlardı.

تَكْذِبُ diyerek yalan söylüyorsun, diyerek Peygamber (a.s)'a inanmazlardı. Yani O'nun verdiği cevapları cevap olarak kabul etmezlerdi. O'nunla alay eder ve uydurduğunu söylerlerdi. Onun için kendisi sorar, kendisi cevap verir, bu adam var ya kendi çalar kendi oynar.  Hem kendileri çalar, hem de oynarlardı, göbek atarlardı. Her şeyleri kendileri bilirlerdi. Ne Yahudisine ne Hristiyanına değer verirlerdi. İnsanların en bilgesi biziz derlerdi. Bizden başkası anlamaz bu işlerden, bu kadar kibirli adamlardı. Daha önce kitaptan da nasipleri olmamış, hani olsa bir yerde bir yerinden tutarsın. Mesela Kuran'ın ehl-i kitapla olan münazarası farklıdır, hatırlasanıza Musa'yı diyor. Tamam, demek ki Musa'yı biliyorlar, kabul ediyorlar. Size, nur ve hidayet olan Tevrat'ı göndermedi mi? Tamam, bunları biliyorlar. Ama bunlara ne diyeceksin. Bunların böyle bir tutanağı yok. Onun için Peygamber (a.s)'ın işi daha zordu. Müşriklerle olan işi daha vahimdi. Birbirlerine soruştururlardı. يسأل بعضهم بعضاً Niçin böyle tefsir etti müfessirimiz bunu, müşareket sigası olduğu için. {يَتَسَاءلُونَ}nin anlamı يسأل بعضهم بعضاً demektir. أو Veyahutta يسألون o Mekke müşrikleri sorarlardı. غيرهم من المؤمني kendileri dışında müminlere sorarlardı. Kendilerine değil, müminlere gider, "ya bu ne, bu sizin peygamberiniz bir şey diyor. Bu Muhammed bir şey diyor, bu neymiş, يَوْمُ الدِّينِ nedir, يَوْمُ الْقِيَامَةِ nedir, hesap nedir, kitap nedir?" şekliyle Müslümanlara, müminlere gelirler, soru sorarlardı. Bu durumda soru sorulan müminler, soru soran kâfirler ve müşrikler oluyor. Bir önceki tevcihe göre kendi kendilerine soru soruyorlar. Birbirlerine soru soruyorlar, sınıf farkı yok, hepsi bir. İkinci tevcihe göre soru sorulanlar Müslümanlar, müminlerdir. Peki, burada bir zamir var, هُمْ zamiri والضميرonlar demek, onlar kim مكة لأهلbu durumda zamir, ikinci tevcih esasına göre Mekke ehlidir. O Mekke ehli birbirine neyi soruyorlar? Neden birbirlerine soruşturma yapıyorlar? كانوا يتساءلون Soruştururlardı فيما بينهم kendi aralarında عن البعث diriliş gününden, diriliş günü hakkında, kabir sonrası hakkında, ikinci yaşam hakkında soruşturuyorlardı. Öldükten sonra dirilmeye البعث ba's diyoruz. Onlar ba'se inanmazlardı. O konuda soruşturma yaparlardı, birbirlerine soru sorarlardı. Niçin sorarlardı? Onun cevabını biraz sonra vermeye çalışacak. ويسألون Birinci tevcihe göre kendi aralarında البعث ba's hakkında soru sorarlardı, sorup soruştururlardı. İkinci tevcihte kendileri dışında müslümanlara sorup soruştururlardı demişti. المؤمنين ويسألون Müslümanlara, müminlere sorarlardı, عنه demek عَنِ الْبَعْثِ demektir. Ba's konusunda, diriliş konusunda sorup soruştururlardı, öldükten sonra dirilme konusunda müminlere sorular sorarlardı. Kimler sorarlardı? Mekke kâfirleri soruyorlardı. Ne maksatla? على طريق الاستهزاء Alay yolu ile, eğlenmek için sorarlardı, öğrenmek için değil. Hasan, Hüseyin ne zaman kalkıyoruz yahu? Dedemiz ne zaman kalkacak, eğlenmek için soruyorlar. O gün ne zaman? Meta مَتَى?حَتَّى مَتَى ne zamana kadar? Eğlenmek maksadı ile soruyorlar, öğrenmek maksadı ile değil.

EĞLENMEK İÇİN SORU SORMA

Onun için eğlenmek maksadı ile soru sormayınız. Allah bunu hoş karşılamaz. Edep dışı olan bir harekettir. Eğlenmek için yapma, öğrenmek için tamam buyur. Onu da üzerine lazımsa, seni ilgilendiriyorsa sor. Seni ilgilendiren bir konu değil, fantezi bir soru, belli kişileri ilgilendiren bir soruysa, seni alakadar etmez. Vaktini onunla zayi etme. Ondan da sorumlusun. Sana lazım olmayan bilgilerle kendini yükleme.

وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ

¶   "Hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyin peşine düşme."[13]

Seni ilgilendirmiyor, öyle ise senin için malayani olan bir şey bir başkası için mayanidir. Onu ilgilendirir sorar ve öğrenir. Herkes üzerine lazım olanı bilmeli, onu sormalı. Bu konuda sormak ibadettir. Çünkü öğrenmenin yarısı soru sormaktır.

مفتاح العلم السؤال

"Öğrenmenin anahtarı soru sormaktır."

Bilginin anahtarı sorudur. Soru sormasını bilmezsen bilgiyi elde edemezsin. Bu arada da soru sorma yönünü kısacana dile getirmiş olduk. Öğrenci soru sorar. Soru sormayan öğrenci olamaz. Derviş tekke ehlidir, onun mektebi tekkedir. O soru sormaz. Soru sormak yasaktır. Tekkede soru sormak yasaktır. Yani Musa'nın Hızır'la olan ilişkisi gibi, soru sormak yok, bak Musa, sana baştan söyleyelim, sen alışkınsındır, sen Allah'a bile soru soruyorsun. Ben senin huyunu bilirim. Bak eğer benimle biraz hayat sürmek istiyorsan, biraz şöyle bir yol almak istiyorsan soru sormak yasak. Sormam tamam, söz mü söz. Ama her hamlede dayanamadı ve soruyu sordu.

Mektepte ise soru sorulur. Orası derviş yatağı değildir. Orası ilim yatağıdır. İlmin anahtarı sorudur.

Soruların çok çeşitleri vardır. Bunların ki istihza yolludur. Mekkelilerin bu konuyu araştırması öğrenmek maksadı ile değildir. Peygamberimizi, din-i mübini alaya almak, eğlenmek için soruyorlar. Kafa bulmak için yapıyorlar. Bu kafa bulmak tabiri şimdiki eğlence ehlinin tabiridir. Benimle kafa mı buluyorsun sen? Jeton şimdi düştü. Yarım saattir benimle kafa buluyorsun sen ha derler. Biz de deriz ya onun jetonu geç düşmüştür, hâlbuki adam onu bir saattir makaraya sarıyordur, haberi yoktur. Tabii ki böyle kalın kafalılar vardır. İnsanların en adisi kendi cinsiyle alay edendir. O adamın nesini eksik gördün, onu mu buldun bula bula alay edecek? O Allah’ın bir kulu efendi. Senin ondan ne üstünlüğün var? Göz desen onda seninkinden daha iyi, kaş desen seninkinden daha iyi, senin ki dökülmüş, kaşın var mı yok mu belli değil, bir de adamı makaraya sarıyorsun.

Saf bulunca adamı o ayyaşlar o kalleşler maskara, maskot edinirler. İşte o palyaço gibi çıkarırlar, eğlenirler, göbek attırırlar. İnsan bu, öyle olmaz. Onun için bir insanı alaya alamazsın. Onunla eğlenemezsin, ona hava sorusu soramazsın.  Havadan hevadan soru sorulmaz. Ciddi olacaksın. Allah'ın kullarını tahkir etmek kadar büyük bir günah yoktur. Allah Teâlâ tabiri caizse bundan alınır. Benim sanatıma hakaret ediyor der. Çünkü seni nasıl yarattı ise onu da öyle yarattı. Sizin yaratılma konusunda hiçbir farkınız yok. O çöpçülere o ağzı salyalılara dikkat edin. Onlar bir türdür. Dileseydi seni de ağzının salyasını akıtan bir tür yaratabilirdi. Sana mesaj veriyor, aklını başına al, bak bunu gördün mü, bu da insan, ama ağzını hiç tutamıyor, kapatamıyor, ağzında ne varsa dışına çıkıyor. Dilersem bak seni de böyle yaparım. Hemen "Allah’ım bana afiyet verdiğin için sana müteşekkirim. Beni böyle yaratmadığından sana şükürler olsun" deyip hem Allah'a şükredici bir kul olmaya çalışacaksın. Ona da "Allah’ım ona da rahmet et, merhamet et, şifasını ver" diye dua edeceksin. Açıktan yapmayacaksın. Açıktan, sakat adamı görüp de "Allah'ım sana şükürler olsun" dersen bu ona hakarettir. Bu şükür ters bir şükürdür. Tersine teper.

Peygamber gizlice diyor. Gizlice olsun. "Bir sakatı gördüğün zaman, kendinden aşağı böyle bir kimseyi gördüğü zaman içinden Allah'a şükretsin" diyor. Onlar neden soruşturuyorlar? O edepsizler o terbiyesizler, o cahiller; onlar gerçeği öğrenme yerine müminleri alaya alarak böyle alayvari birbirlerine soru soruyorlar. Müminlere veya kendi cinslerinden olanlara soruyorlar. Ne konuda? عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ Büyük haberden. Büyük haber, büyük haber… Habercilikte ne önemli biliyorsunuz. Haber niteliği olan ve kimsenin alamadığı bir haberi önceden almak, ilk önce gerçeği öğrenmek önemlidir. Adama madalya veriyorlar. Aferin sana, habercilikte bir numara, kimse haber edememiş bunu, o jurnallemiş, gazeteye o yazmış, başka hiç kimse bilmiyor.

Ondan sonra diğer gazeteler onu kaynak vererek yazabiliyorlar. Adamın kaynağı var. Eğer ondan aldığı halde, çaldığı halde, kaynağı olmadan aynen, sanki kendisi üretmiş, duymuş gibi haber ederse öteki gazeteci onu mahkemeye veriyor. Bizim hakkımızı almıştır, bu bize aittir, kaynak göstermeden bu haberi vermiştir.

BÜYÜK HABER

İşte bu büyük haber efendim. Demek ki nebe kısaca haber suresi ama bu nebey-i azimdir. Öyle sıradan bir haber değil. Ebem gümeci cinsinden değil. Dedemin hikâyesi türünden değil. Keloğlan masalı da değil.

Hikâye değil, bu, büyük haberdir; büyük günün haberidir. İşte bunu bu büyük günün büyüklüğünü insanların zihnine, kafasına nakşetmek için bir soru tarzında Allah bu ayeti celileyi beyan buyurmuştur. Nedir bu büyük haber?

Büyüklük de tabi ki izafi bir kavramdır. Birisine göre büyük olan bir şey diğerine göre küçüktür. Ama Allah Teâlâ Hazretleri ona büyük dediyse büyük olarak algılanmalıdır.

Yani biz inanç yönü ile inançlarımızın sırasında bizim için herhangi bir fark yoktur. Amentü esasları biri diğerinden büyük değildir.

Büyük haber, bizim inanmamız gereken bir husustur. Yani şu daha büyüktür, şu daha küçüktür olmaz. Mesela, ben Allah'a inanıyorum, amentü billâh peki yetti mi? yetmez. O senin Allah dediğinin o kadar açılımı var ki… O'na açılımı ile inanacaksın. Biz buna "tecelli" diyoruz.

Allah tecelli eden bir varlıktır. Öyle sakin iş görmez, battal, bir şeyden haberi yok. hâşâ, taş gibi yerinde oturan, sağını solunu görmeyen böyle değildir. Hani müşriklerin putları böyledir biliyorsunuz. O zavallıları oraya oturtmuşlardır, kazık gibi çakmışlardır, ne bir adım ileri ne bir adım geri, ne sağa bakar ne sola bakar, ne duyar ne konuşur değil mi? Ya Hz. İbrahim öyle diyor, putu dürtüşlüyor, bakın kendisini koruyabiliyor mu? Koruyun kendinizi diyor, baltayı getirmiş, hadi göreyim sizi, hepsine vuruyor. Şunlara bak diyor, zavallılar, bunlardan medet bekliyorlar diyor. Bunlar kendilerini bile koruyamıyor. Bu kadar gülünçler. Allah böyle değildir. Amentü billâh demek yetmez. Onu açılımıyla bileceksin. Onun ne işleri vardır, ne işleri… O'nun peygamberleri, kitapları, melekleri vardır, tüm varlıklar hakkında takdiri vardır. Kader diyoruz.  Ölüm, öldürmek işi vardır. Ölüm sonrasında yaşam vardır, diriliş vardır. Bunlardan birisini reddettiğin anda Allah inancın tehlikeye girer. Bunlar birbirinden asla kopmaz. Dolayısıyla bu müşrikler de zaten Allah’a inanırlardı ama şirk yolu ile inanırlardı. Şirkle beraber inanırlardı, şirkten taviz vermezlerdi. Hübel'i Uzza'yı asla gözden çıkarmazlardı. En sonunda bakarlardı başlarına yerden gökten felaketler gelip putların da yüzüstü gelip düştüğü zaman, tepelerine toz duman indiği zaman, gözleri, kaşları, kafaları kapanınca, o hadiseler çullanınca Allah derlerdi. Kurtar bizi Ya Rabbi derlerdi. Bütün esbap sona erdikten sonra Allah derlerdi. Allah da bunu istemiyor. Esbap senin gözünü perdelemeyecek, esbap olacak, sebepler olacak, sen sebepleri ok gibi deleceksin ve yırtıp atacaksın, Allah diyeceksin. Ta başından, başından Allah diyeceksin, sonunda değil. Müminin evvelinde de o Allah'tır. هُوَ الأَوَّلُ , Allah, evveldir, هُوَ الْآخِر, Allah âhirdir. Bak atan ne demiş: "Evvelallah" yaparız. Gördünüz mü Allah'ın kulları, eski pehlivanlara bakın, yiğitlere bakın. İşte bunlar yiğit insanlardır. Yapar mısın? Evvelallah yaparım. Şu lafa bak yahu…. Ne müthiş insanlar.

ÖRNEK ALINACAK ATALARIMIZ

Din ile nasıl donanım oluşturmuşlar. Adamın örfü töresi dinden ayrı değil. Dünyada böyle bir ikinci toplum gösteremezsiniz. Atalarınızın değerini bilin, onların yolundan gidin. Kimisi onların yolunu beğenmiyor. Sen onu beğenmeyecek kaç paralık adamsın. O üç kıtaya Allah'ın adını oturttu. Bu Kuran ile hayat sürdürdü. Biz onların şefaatlerine talibiz. Allah cümlesinin şefaatlerinden bizi eksik etmesin. Onların evlatları olmakla gurur duyuyoruz. Çünkü onların şefaatini umuyoruz. Onlar bizim atalarımızdır.

Büyük haberden bahsediyoruz. Büyük bir hadiseden söz ediyoruz. Deminden söyledim ya büyüklük izafi bir kelimedir. Çünkü Allah için büyük küçük diye bir şey var mı yoktur.  Zor, kolay diye bir şey yoktur. Öyleyse bunu niye söylüyor? Genelde büyük gündür. Büyük gün gelir Hasan Ağa! Ne o? Çekiliş yapılacakmış, onun için büyük gün odur. Hesap günü, kitap günü, karne verilecek yahu, adam karnesini alacak, öğrenci için büyük gün… Müminler için de son belirlenecek, son kelam edilecek, orada son bir rötuş yapılacak.

Kabirde ki gibi değil. Kabirde iş bitmez. Kabrin aşamaları var. Neler neler var. Kalkınca aşamalar var, mahşerin aşamaları var. Ne aşamalardan geçeceğiz orada, nelerden nerelere, ne kapılar dolaşacağız. Yalakayı orada göreceksin. Nasıl yalaka olduğunu, adamın nasıl dilenci olduğunu orada göreceksin. Üç sevap lazım. Takdir almaya hani öğrenciler hocaları kapı kapı dolaşırlar değil mi? Hocam üç puan lazım. İşte orada da böyle kapı kapı dolaşacaklar. Efendiler o gün her şey bitmiş değil. Son rötuşlar yapılıp, son karar verilecek. Son kararın mı?

وَالْأَمْرُ يَوْمَئِذٍ لِلَّهِ

¶   "O gün buyruk, yalnız Allah'ındır."[14]

Ahkamü'l- hakiminin son kararını verdiği gün olacak o gün. Onun için günlerin en büyüğüdür o gün, haberlerin en büyüğüdür. Ondan büyük haber olmaz. İşte bu içerik yönüyle büyüklük budur. Yoksa Allah’ın büyüklüğü ile ilgili bir kıyaslama anlamında değildir. İçinde yer alan önemli olayları barındırdığı için o anlamda büyük gündür.

Peygamberimizin şefaati var, Onun şefaati, en büyük şefaattir ve o günde olacaktır. O gün nasıl bizim için büyük olmaz, önemli olmaz değil mi? Daha ötesi Allah’ın şefaati var. Aman Allah. Allah bir demiş sadece adam. Hiçbir iyiliği yok adamın, sıfır. Sadece Allah bir demiş. Bunu biliyor. Allah, bunları Cehennem'den çıkartacak. "Bunları çıkarın" diyecek. Benim varlığım birliğime dair içinde bir iman ışığı varken, közü varken,  cehenneme bunu yem edemem. Zaten cehennem ondan bizar olur. Cehenneme de hakaret edemem. Cehennemin işini zorlaştıramam. Allah bu meyanda hem cehenneme rahmet eder hem de müminlere rahmet eder. Bakın cehennemin içinde merhamet olmaz, merhamet yoktur. Cehennemde kendisi merhamet etmez.  Ama Allah cehenneme merhamet eder. Bu ayrı bir şeydir. Allah merhamet etmeyi isterse, her türlüsüne merhamet eder. Allah Rahman ismi ile bütün varlıklara rahmet eden bir zattır. Kimse buna dayanamaz. Peygamberimiz de "Müsaade buyur Ya Rabbi tevhit ehline de şefaat edeyim." Diye niyaz eder ve ümmetine şefaat eder.

لاَ إِلَهَ إِلَّا اللَّه مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّه diyenlere Peygamberimiz (s.a.s):

شَفَاعَتِي لِأَهْلِ الْكَبَائِرِ مِنْ أُمَّتِي

  1. "Büyük günde ümmetimin büyük günahkârlarına yapacağım bir büyük şefaatim var."[15]

diye haber verdi. Ümmetimin büyük günahkârlarına şefaat edeceğim. Günahkâr, ama nasıl? Büyük günahlar işlemiş. Amaلاَ إِلَهَ إِلَّا اللَّه la ilahe illallah da kesmemiş işi مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّه Muhammedün resulullah'ı var. Bu nedenle Muhammed (a.s) ümmeti ve şefaatini de hak etmiş oluyor. İşte bu günde o şefaat var. Adam için nasıl büyük gün olmasın. Adamın tek umudu o. Kabirde sağ sol girmişler, dayak yemiş, gece gündüz azap çekmiş. Bir ümidi daha var adamın, daha kesilmemiş. Büyük şefaat gelecek diyor. O günün özlemi ile yaşıyor. Yıllarca o azaba O'nun hürmetine katlanmış. Büyük gün olmaz mı, büyük gün. Peygamberimiz: "İşte ehli tevhit, müsaade buyur Ya Rabbi onlara da şefaat edeyim." buyuracak. Kulum, Muhammedim, senin gücün onlara yetmez. Ben, sana verdiğim gücü biliyorum. Onları sen taşıyamazsın. Onların yükü çok ağırdır.

GÖKLERİN VE YERİN TİTREMESİ

Ey Allah’ın kulları günahların verdiği ağırlık var ya,  dağların verdiği ağırlıklardan daha büyüktür. Neler çekiyor bu yeryüzü, neler çekiyor bu sema; ikisi de insanlardan bizardır. Bu zelzelelerin, bu çatlamaların, patlamaların esas manevi sebebi nedir biliyor musunuz? İnsanların işledikleri günahlardır. Bazen arş-ı Rahmanı titretir. Bu kadar, arşa bile etki eder. Ama Yüce Allah’ın inayeti ile ayakta duruyoruz. Yerler gökler onun için paralanmıyor.

Yok mu ayet? Allah oğul edindi diye neredeyse yerler gökler çatır çatır yıkılmak üzere, yıkıldı yıkılacak diyor Allah.

تَكادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْهُ وَتَنْشَقُّ الْأَرْضُ وَتَخِرُّ الْجِبالُ هَدًّا

¶   "Nerdeyse gökler parçalanacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp çökecektir.."[16]

Ayette var, o ayetlere bakarsınız. Şimdi hepsini sırayla okuyamıyorum. Hafız değiliz. Evet, bu Bektaşi sözü değil. Yani anlamını verdim de hafızlar dolu burada onlar bana tam yardım edemiyorlar. Onun için ferah zamanda bakarsınız. Büyük gün Allah’ın günleri.

أَنْ دَعَوْا لِلرَّحْمنِ وَلَداً

¶   "Rahman'a çocuk isnat etmelerinden dolayı."[17]

Bu kadarını biliyorum da başını ondan aldım. Evveli benim ki ahiri de burasıdır. "Allah oğul edindi dediler" diye yerler neredeyse yarılıp paralanmaya, gökler çatlama noktasına geldi. Gördünüz mü Allah’ın kulları. Muhammed'im sen tahammül edemezsin, onların yükü çok ağırdır. Onu ancak ben yaparım. Ve "Ehl-i tevhidi cehennemden çıkartın" der. Kim onlar? Allah bir deyip bu olguyla gidenlerdir. Nasılsa Allah’ın lütfu ile keremi ile öte tarafa geçebilmiş. Bu bilgi ile bu inançla geçebilmiş. Bu kadar biliyor. Gerisini sorma. Gerisinde bir şey yok zaten. Bu, Allah’ın şefaatidir. İşte o gün büyük gün, insanların en ince noktalarına varıncaya kadar didik didik, lime lime edildiği bir gündür. İçinin dışına tam anlamı ile çıkartıldığı ve içinde köşesinde, her ne var ise yüzeye getirildiği gündür. Ona göre yüzüne bakıldığı veya defedildiği bir gündür.

فَادْفَعُوا denilir. "Defolun" denildiği bir gündür. "Yaklaşın, yaklaşın kullarım!" bu şekilde hitap da var. Defolun dediği gün, işte bugün büyük gün. Bugünün haberi, büyük günün haberi de büyük haberdir değil mi? Büyük günün haberi budur. İşte onun için bu müşriklerde eğer böyle bir şey varsa yaşamları çok büyük tehlikeye giriyor. Çünkü öte tarafla ilgili olan meseleler burayı da ilgilendiriyor. Bura ile ilgili meseleler orayı da ilgilendiriyor. Birbirinden kopuk değil, ikisi birbirine bağlıdır. Sadece arada bir ölüm var. Gerisi aynıdır. Çünkü kişi, oraya inanacak olursa, ideallerini oraya sarkıtma imkânı var. Burada yerine getirememiş, uğraşmış didinmiş ama adam, olmamış. Ötesi var diyor. Orada devam ederim, orada kazanırım.

UZUN ÖMÜR NEDEN İSTENİR?

Nitekim müspet düşünen, halis niyetli insanların hayır düşünceleri vardır. İlim yönü ile tahsil yönü ile veya hayırlar yapma yönüyle, ama adamı ecel gelmiş almış. Musa Nebi: "Benim daha yapacak çok işlerim var" demiş ve bir tane patlatmış değil mi? Azrail’e kondurmuş. Gidiyor Azrail, "Ya Rabbi ölümü istemeyen bir kuluna gönderdin beni, bak şu halime, bana bir tane kondurdu." diyor Ya, gördünüz mü işte bu anlamda ölümü istemeyebilirsin. Bunda bir sıkıntı yok. Onun için uzun ömür isteyebilirsin. Bir sıkıntı yok, ama bu maksatla ömür isteyeceksin. Başka türlü şu zevklerden mahrum kalacağım ölüm de şimdi sırası mı dersen, işte o kötüdür. Bu, iyi insanların, iyi duygulu insanların iyiliklerini devam ettirecekleri gün, ölüm sonrasıdır. Âlim olmak mı istiyordu, hafız olmak mı istiyordu orada tamamlar. Öteki hanlar hamamlar yaptıracağım diyordu, uğraşıyordu, didiniyordu ama ömrü vefa etmedi. Aynen Allah onu yapmış gibi o kimseye verecektir. Bu ilerisi için kulun bir terakki noktasıdır. Bir imkândır, bir lütuftur. Demek ki ölümle biten bir şey yoktur. Bunlar, âhiret inancının bize getirdiği faydalardandır. Adam oraya inandığı zaman sarkıtabiliyor, zamanını uzatabiliyor. Önemli değil ölüm gelse de canım, arkası var. Orada devam ettiririm ben bu işi diyebiliyor. Evet, kâfir için de bu çok önemlidir. Çünkü burada her türlü yan kesiciliği, hainliği yapıyor ve yanına kalıyor. İnanmazsa, hepsi yanına kalıyor. Kıvırdım yine kıvıracağım, yine yapacağım, yine yapacağım. Ama ahretten bir delik açılırsa, bir pencere açılırsa orada yakalandığını, ölüm ile birilerinin gelip onu yaka paça götürdüğünü, tutuklandığını azıcık bilse işte o zaman adamın keyfi bitiyor. Ya oldu mu şimdi? Adam şimdi sofra başında yiyor içiyor. Ondan sonra birisi kulağına eğiliyor. Senin oğlanı tutukladılar. Oldu mu şimdi? Adamın gözdesi, halifesi gitti. Adamın boğazında kaldı. Dünyada bile böyledir. Oğlunu tutuklamışlar dahası, ya kendinin tutuklandığını, ölüm ile böyle bir muhasebenin olduğunu bilse adam öyle rahat hareket edebilir mi? İlgilendiriyor görüyorsunuz.

AYRILMAZ İKİLİ: DÜNYA VE UKBA

Dünya yaşamı ile ahiret yaşamı iç içedir. İkisi birbirini takviye eder. Birbirinin yola gelmesini sağlar. Birbirinin arınmasını durulmasını sağlar. İkisi onun için önemlidir. Sırtla karın gibi dünya ve ukba birbirinden ayrılmaz. Ayıranlara yazıklar olsun. Biri uğruna diğerini hiçe sayanlara yazıklar olsun. O müspet bir anlayış değildir. Ahiret için dünyayı hiçe sayan, dünya için ahretini hiçe sayan insanlar Kur’an’ın gösterdiği bir anlayışa sahip değildirler, yaşam biçimine sahip değildirler.

رَبَّنا آتِنا فِي الدُّنْيا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ حَسَنَةً

¶   "Onlardan: 'Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahrette de iyilik ver."[18]

Biz آتِنا فِي الدُّنْيا حَسَنَةً diyen bir toplumuz. Dünyada da istiyoruz, bakın dünyanın yok olduğu zaman sen dünyada değilsin. Allah sana, sen dünyada olmayınca o zaman haseneyi nereden versin. O halde dünyada verilecektir. حَسَنَةً Hasene فِي الدُّنْيا kaydıyla geçerlidir. Öyleyse dünyada istikamet üzere olmalısın. Dünyayı kınama, dünyaya sövme, dünyayı görmezden gelmezlik etme. Sofuların çoğu bu hatayı işlemiştir. Ruhbanlara ayak uydurmuşlardır, budistlere ayak uydurmuşlardır. Onları uyarırız. Bu Din-i Mübin-i İslam'da "ruhbanlık" yoktur. Doğruca algılasın. Sahabeyi Kiramın yaşamını unutmasın. Cihat dünyada yapılır. Dünya olmazsa cihat diye bir şey olmaz. Ya bunlara dikkat edelim Allah’ın kulları. Büyük haberden soruşturuyorlar. Nedir o? أي البعث ba'sten, dirilişten soruyorlar. وهو بيان Bu bir beyandır. ماdaki bunun açıklamasıdır ve وهو بيان للشأن المفخمo muazzam şeyin şanını durumunu, konumunu açıklamaktadır. Yani burada soru sorulmuş. Ve tekrar Allah bunu açıklamıştır. Hem soru sorulmuş hem de عن النبإ العظيم diyerek sordukları şeyin ne olduğunu Allah açıklamıştır. وتقديره bunun takdiri şöyledir, şu şekildedir. عم يتساءلون neden soruşturuyorlar onlar, ne hakkında, ne konuda soruşturuyorlar? يَتَسَاءَلُونَ soruşturuyorlar. عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ büyük haberden soruşturuyorlar. Onların soruşturduğu şey büyük haberdir diyerek burada demek ki mahzuf olan bir يَتَسَاءَلُونَ عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ varmış.

RESULLERİN BİR KAVME MUSALLAT OLUŞU

Evet,  büyük haberden soruşturuyorlar. الَّذِي ki هُمْ onlar فِيهِ o konuda مُخْتَلِفُون uyuşmazlık içindedirler. Onlar o konuda uyuşmazlık içindedirler, ihtilaf halindedirler. Çelişki içerisindedirler. Var mı yok mu, şu kadar mı var, bu kadar mı var, sağından mı var, solundan mı var, şöyle de mi var, böyle de mi var, şuraya kadar mı uzanır, buraya kadar mı? Ha hepsinin kafasında yüz bir parça onu meşgul ediyor ama dağınık haldeler. Kafam çok dağınık denir. Ha ne biçim konuşuyorsun sen ya ben bir şey anlamadım. Ya kusura bakma kafam dağınık. Bunlar dağınık adamlardır. Neden? Allah öyle bir haber patlattı ki kafalarında darmadağın oldu adamlar, çil yavrusu gibi dağıldılar. Allah Muhammet (a.s)’ ı birliklerine dinamit indirir gibi indirdi. Musallat etti onlara, ya bu da nereden çıktı dediler. Bu Ebu Talip’in yetimini biz hafife aldık huzurumuz kalmadı. İllallah ettiler. Yediğimize de içtiğimize de karışıyor. Hanımımıza da karışıyor. Çoluğumuzu çocuğumuzu bize düşman etti dediler. Gördünüz mü?

وَلكِنَّ اللَّهَ يُسَلِّطُ رُسُلَهُ عَلى مَنْ يَشاءُ

¶   "Allah dilediği kavme resullerini musallat kılar."[19]

Ya gördünüz mü Allah’ın kulları. Bunarlın rahatını kaçırdı. Gelip gelip ayetleri kafalarına vururcasına okurdu. Tehdit ayetlerini biliyorsunuz. Bu surede daha çok ayet okuyacağız. Çünkü bu hep Mekkelilere yöneliktir. Peygamberin onlara nasıl saldırdığını göreceğiz. Çünkü inançsız adamlar nötr durumdadırlar. Peygamber kanalı ile peygamberin getirdiği değerlere kadar bomboşturlar. O saha onlar için yoktur. Dolayısıyla Peygamberin okuduğu her ayet adama bir ok gibi saplanıyor. Çünkü adamın menüsünde yok. Böyle bir şeye hazır değil ve Peygamber ansın onları yakaladı. Hiç ummadıkları bir anda yakalayıverdi. Bundan size zarar gelmez diyorlar. "Emin insan bu emin" derler ve O'na anasına babasına güvenmediği kadar güvenirlerdi. "Bu bizim her şeyimiz, maskotumuz" derlerdi ve dış ülkelere, kabilelere karşı övünürlerdi. Muhammet (a.s) ile gurur duyarlardı. O adamdan bunu hiç beklemediler. Gelip putlarına saldırınca, hakaret edince aman Allah’ım beyinlerinden vurulmuşa döndüler. Allah’ın kulları böyle böyle işte düşünün. Onların hissiyatını şöyle hissetmeye çalışınız.

KÜFRÜN SOĞUK YÜZÜ

Fizik olarak gâvur olmak iyi değildir ama fiziğin ötesinde his olarak gâvurluk nasıl bir şey, şöyle bir düşlesem diye, düşleyin bundan zarar gelmez. Tasavvurun sana bir zararı olmaz. Ekrandaki yılan seni ısırmaz. Kalbinin ekranında bunları yansıt. Şöyle kendini onun yerine koy. Gâvurluk nasıl sopsoğuk bir şey, anlarsın. Aman Allah’ım o elbiseyi giyesiye çıldıracak gibi olursun, buz gibi olursun. İşte bunu hisset, bunu tat Allah’ın kulu. Buna imkânlar var. Bu küfür geçidinden bir geç. Bir şey olmaz. Allah’ın arif kulları hepsinin kalıbıyla kalıplaştı. Hepsinin geçidinden geçti. Firavun’un neler hissettiğini onlar çok iyi bilirler. Ebu Cehil neler hissetti bunu bilir çünkü onun elbisesini giydi. O hissiyata büründü buna "telebbüs" denir. "Telebbüs-ü ruhani" denir. Biz kaçıyoruz. نَعُوذُ بِاللَّه Dur yahu. Sen ne olacaksın? Askerlikte böyle her türlü geçitten geçen askerlere ne diyorlar? Yılan gibi her yerden geçenler, komando mu diyorlar? Onların da tabi kademe kademedir. Adamı adaya bırakıveriyor, ekmek su yok.  Tabiatla yaşamayı öğrensin değil mi? İşte onun gibi, o adama her türlü şartlarda ne yapıyor, yaşamayı öğreniyor; salıveriyor, bırakıyor. Ona insafsızlık mı yapıyor, hayır. O adam, o zor şartlar içinde yaşamı öğreniyor. Dolayısıyla bir mümininde küfrü de bir şekilde arizi olarak telebbüs etmesi lazım. Gâvurluk nasıl bir şeymiş ondan sonra imanın ne dediğini, ne kadar kıymetli olduğunu anlarsın. Müslümanlık ne kadar bahtiyarlıkmış anlarsın. Böyle derler. Eskiden fizik dersi okurken şöyle bir deney yapardık: Elimizi sıcak bir suya daldırdık, ondan sonra ılık bir suya daldırdık soğuk geliyor. Hâlbuki daha soğuk bir suya daldırıp, sonra ılık bir suya daldırsak bu sefer de sıcak geliyor. Bu algı yanıltmasıdır. Farklı şeyler, farklı dilimler. İşte Allah’ın Kulları bunları bu türden yaşayacaksın. İmanın ne kadar sıcak olduğunu, ne kadar tatlı olduğunu, ne kadar mübarek olduğunu; küfrün çirkefliğini, çirkinliğini, acısını tatmazsan anlayamazsın. Onun için içerden terbiye gören o ulular, basamak basamak o işleri geçerken,  Allah’ın الْمُضِلُّ ismine de mazhar olurlar. O الْمُضِلُّ ismine mazhar olduğu anda çok tehlikelidir. Sözleri tehlikelidir, gözleri tehlikelidir, halleri, ahvali tehlikelidir. Onlar onunla telebbüs ettikleri zaman nöbet geleceğini, hani bazı hastalar ne zaman nöbet geleceğini haber alıyormuş. Geliyor benim şeyim deyip hemen hapını atıyor veya bir şekilde ne yapacaksa onu yapıyormuş. İşte bu adam da o sırada insanların içinden, çoluğun çocuğun içinden dağlara mı gidiyor, bir yere gizleniyor, kapıyı kilitliyor, içeride kalıyor. Ne zamana kadar? O nöbet geçene kadar orada kalıyor. O الْمُضِلُّ isminin etkisi onun üzerinden elini çekinceye kadar bu hal devam ediyor. Bunlar işin incelik noktalarıdır. Bunlar, ariflerin köyleridir. Arif köylerinden bahsediyorum. O tehlikenin geçtiği sinyali olarak da kendisine tamam derler, bu kadar yeter.

الحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْقَذَنِي مِنَ النَّار

"Beni cehennemden koruyan Rabbime hamdolsun."[20]

Der ve çıkar. O zaman الْمُضِلُّ ne demekmiş, Yüce Allah’ın karakterlerinden bir karakteri daha kendisinde marifet yönü ile tahsil etmiş olur. Yüzünün akıyla çıkmış olur. Ondan sonra إِضْلَالُizlal ne demekmiş, sapmak ne demekmiş anlar. Bazen zorlayarak, adam kamera konsa, kapıyı zorlar da girerse, ondan abuk subuk şeyler işitirse, bizim adama bir şey olmuş, gâvur olmuş bizim adam der çıkar. O adam gâvur değil. O gâvurluk geçitlerinden komando olacak. İnsan-ı kâmil olacak, mürşid-i kâmil olacak. O adamın onu bilmesi lazım. Firavunları, Nemrutları parmağının ucunda oynatması gerekir. Bunun için Firavun’un o gizli güçlerini bilmesi lazım. O şeytanın, iblisin gizli güçlerini bilmesi lazım. Yoksa şifa olamaz, derman olamaz. Ondan daha fazla bilgiye sahip olması gerekir. Daha üstün olması lazım. Allah o kulları böyle terbiye eder.

Ama insanlar bazen burnunu sokarlar bir şekilde onun gâvur olduğu hakkında bilgi yayarlar. Bana, şöyle şöyle dedi, böyle böyle dedi. Der mi demiştir. Çünkü o zaman onun gereği odur. Gereğini yapıyor. İsmin tecellisi onu gerektirir. Senin ne işin var? Her yere niye burnunu sokuyorsun. Adam kapıyı kitlemiş. Kitli kapıdan girilir mi? Senin kapıyı çalmadan zaten girmen tehlikeli, bir de kitli kapıyı kırmışsın da girmişsin, o üzerine düşeni yapmış. Evet, böyle başına bela arayan insanlar vardır. Onun için kendini kitleyen, kendini gizleyen insanların deşifre edilmesi daha büyük günahtır ve başına da bela ararsın. Ne karıştırıyorsun. Sana ne lazım. Elin özel durumunu niçin karıştırıyorsun, niçin çomak sokuyorsun. Bunlar, yasaktır.

MÜCADELEDE KAFA KARIŞTIRMA

Onlar çelişki içerisindedirler. Kafaları karıştı, gönülleri karıştı, karıştırıldı. İşte bu da bir irşat türüdür. Hasmınla mücadele ediyorsan onun evvela kafasını karıştıracaksın. İnandığı şeylerin içine bir kılçık atacaksın. Aynısını onlar da bize yaparlar.  Onlar da böyle şu bak, şu nasıl olur, bu nasıl olur. İslamiyet'te böyle çok hassas konular vardır. İşte Zeyd Zeynep konusu, miraç konusu buna benzer daha böyle meseleler vardır. Belki çoğu halka, müslümanlara bu konular iletilmez. Onların üzerine vazife olmadığı için ehli ilim onlara bunlardan bahsetmez. Bunları o hain ortaya atı atıverir. Ondan sonra kafasını karıştırır. İnandığı şeyler hakkında şüphe aşılar. Artık o sağlam duramaz. Vidaları gevşemiştir. İşte tam fırsattır. Onun üzerine gidiş yapacaksın. Yani kirleri düşünün. Kirlenmiş, deterjanı aldın. Kemik gibi olmuş, taş gibi olmuş. Önce bir kere bunu ne yapması gerekir? Gevşetici ilaçlar atman lazım. Kırsın onları, çatlatsın, patlatsın. Ondan sonra son hamleyi yaparsın. Hepsini sıfırlasın. İşte o işler teknik işidir. Evet,  çelişki dediğimiz olay فمنهم Şimdi bu çelişkiyi izah ediyor. Onlardan bir kısmı vardır ki من يقطع بإنكاره kesinlikle inkâr eder biter. Kesinlikle inkâr eder biter. Asla bu konuda inanmam der. Dinlemez seni. Keser atar. Kesinlikle inkâr eder biter. ومنهم onlardan bir kısmı vardır من يشك şüphe eder. Yani acaba var mı yok mu? Olabilir mi içinden melek olabilir niye olmasın, olmaz olur mu tabi olur.

Öteki olmaz olmaz. Olacak şey mi canım, hiç düşünmen bile doğru değil. Gördün mü iki arada bir derede kalır elin oğlu, zavallı. Allah inayet etsin, kolay mı? Şeytan ile meleğin arasında kalakalıyorsun. Söyle bakalım hangisi? İşte insan ne yapacak?

ARİFİN YANINDAKİ RAHATLIK

Melek tarafını tercih edecek. Gerekirse kendisine bir âlim bulacak. Melek ile kalma. Kendi cinsinden bir arif bul. Onun yanına git. O mutmainnu'l- kalp olan adamın yanına git. Çünkü o iman şebekesine sahiptir. Etrafına itminan yayan bir kalbe sahiptir. Onun yanında her şey rahat eder. Kalbi mutmain adamın yanında eşekler köpekler, atlar, öküzler bile rahat eder. Çünkü ona sekinet nazil olmuştur. Onun tepesinde sekinet çadırı vardır. O çadıra girdin mi

وَمَنْ دَخَلَهُ كانَ آمِناً

¶   "Oraya kim girerse güven içinde olur."[21] Ayetinin sırrına mazhar olursun.

Evet, bunlar çarelerdir; çareler tükenmez. وقيل denildi ki الضمير zamir للمسلمين والكافرين yani يَتَسَاءَلُونَ deki zamir hem müslümanlara hem kafirlere aittir. Yani kıyamet günü ile ilgili olarak kâfirler de soruşturuyor, müslümanlar da kendi aralarında soruşturuyorlar. Çünkü her ne kadar müslüman olsa da mümin olsa da konu taze bir konudur. Atalarından dedelerinden böyle bir şey duymamış. Baas denilen şey müşrikler için tamamen yabancı bir konudur. Hıristiyanlara, Yahudilere değil ama Mekkeli müşriklere yabancı bir konudur. Çünkü yaşama ölümle biten bir şekli ile inanıyorlar. Ötesi yok. Bunun için Müslümanlar da bu konuda birbirlerine daha çok bilgi almak için soruyorlar. Şimdi ne amaçla olduğunu söyleyecek.

كانوا جميعا onların tamamı و يتساءلون عنه onu soruştururlardı, baas hakkında soruştururlardı جميعا bizim bu elimizdeki kayıtta mim harfi çıkmamış, onu düzeltin. Şimdi bunu açıklıyor, tafsil ediyor. فالمسلم fa harfi ف tafsiliyedir. Müslüman يسأل soru sorardı. Baas ile ilgili olarak niçin ليزداد خشية haşyet yönünün artması yönüyle, huşu sahibi olmak için daha çok sakınmak, Allah’tan daha çok korkmak yönü ile ne yapardı? Bu konuda bilgi almak için soruştururdu. والكافر kafir ise يسأل استهزاء alayvari sorardı. Alayvari, alay etmek için sorardı. Mesela nasıl yapıyordu? Eline kemikleri alıp ufalayarak "bu mu bu mu diriltilecek." Heyhat ne biçim, bu olacak şey mi yahu falan. Yasin suresinde değil mi? Nasıldı?

وَضَرَبَ لَنا مَثَلاً وَنَسِيَ خَلْقَهُ قالَ مَنْ يُحْيِ الْعِظامَ وَهِيَ رَمِيمٌ

¶   "Bir de kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek getirdi. Dedi ki: 'Çürümüşlerken kemikleri kim diriltecek'"."[22]

 

İlk anadan babadan nasıl geldiğini unutarak bize darbı mesel getirir, bize laf getirir, laf çarpar. Laf çarpmayı, darbı meseli böyle duymadın değil mi? Böyle kullanırlar değil mi? Bana laf çarptı derler.

وَضَرَبَ لَنا مَثَلاً وَنَسِيَ خَلْقَهُ قالَ مَنْ يُحْيِ الْعِظامَ وَهِيَ رَمِيمٌ

Kendi yaratıldığını unutur, üç gün önce ne idi, anasının karnında ne idi, daha önceden sümüklü bir kul idi, üstü başı pislik akardı. Bunları unutur da çıkmış bize laf çarpıyor. قالَ der ki مَنْ يُحْيِ الْعِظامَ "Kemikleri kim diriltecek?" Bu kabirdeki kemikleri kim diriltecek? Kemiği almış adam eline وَهِيَ رَمِيمٌ ondan sonra ufalıyor, kül ufak olduğu halde bunları kim diriltecek? Bunları tabi öğrenmek için yapmıyor. Peygamberi taciz için yapıyor. Alay etmek için, küçük düşürmek için yapıyor.

قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِي أَنْشَأَها أَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ

¶   "De ki: 'Onları ilk defa var eden diriltecektir. O, her yaratılışı hakkıyla bilendir.."[23]

daki o kemikleri önce kim kemik haline getirdi ise o yapacak. Önceden var mıydı o kemik? Yok. Onu kim yaptı? Nerden geldi? Gökten zembil ile mi düştü, nereden çıktı? Değil mi? Ha, Allah yaptı, yarattı. İşte onu kim yarattı ise yine O yaratacak.  Önce yarattığına kani isen, kabul ediyorsun da ikincisini niçin inkâr ediyorsun? Bu, olacak şey mi? Akıl, mantık var ama nerede? Cebine koymuş, küpüne koymuş. Akıl var, mantık var da hepsi cüzdanın arasında, para olduğu zaman aklını kullanıyor. Aman hakkımı yedirmeyeyim, aman bol kazanayım diye akıl devreye giriyor. Ama böyle gelince akıl bitiyor, istop ediyor. Akılsız bir yaratık gibi davranıyor. كَلَّا سَيَعْلَمُونَ Kella'yı evirmeden devirmeden evvel, şöyle vurmadan sallamadan yerimizden inelim. İnşallah önümüzdeki dersimizde bu tepeden doğru aşağıya hitap ederiz, sesleniriz. كَلَّا Kella tepesinden doğru ifade etmeye çalışırız.

İnşallah bu ara tatili ile biz de ara veriyoruz. Bu hafta ya da önümüzdeki hafta da tatil olabilir. Şu anda bu hafta için bir ara verdik. Önümüzdeki hafta ders olursa haberiniz olur, buradan haberleşirsiniz. Hepinize hayırlı günler diliyorum.

 

 

 

[1] Rum30/50

[2] Tevbe9/61 وَمِنْهُمُ الَّذِينَ يُؤْذُونَ النَّبِيَّ وَيَقُولُونَ هُوَ أُذُنٌ قُلْ أُذُنُ خَيْرٍ لَكُمْ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَيُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِينَ وَرَحْمَةٌ لِلَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَالَّذِينَ يُؤْذُونَ رَسُولَ اللَّهِ لَهُمْ عَذابٌ أَلِيمٌ "Yine onlardan peygamberi inciten ve O (her söyleneni dinleyen) bir kulaktır diyen kimseler de vardır. De ki O, sizin için bir hayır kulağıdır ki Allah'a inanır, müminlere inanır(güvenir).İçinizden inanan kimseler için bir rahmettir. Allah'ın resulünü incitenler için ise elem dolu bir azap vardır."

[3] Bakara2/187

[4] Zariyat51/22

[5] Fussılet41/11

[6] Taarruf, c.1, Muhakkikin Önsözü,s.49; Şerh-i Tahaviyye, Arnavuti, c.1,s.88

[7] Hud11/107

[8] Buhari, Cuma,1((الآخرون) في الدنيا. (السابقون) في الآخرة.)

[9] Enam6/160

[10] Naziat 79/43

[11] Hakka69/18

[12] Hakka69/18

[13] İsra17/36

[14] İnfitar82/19

[15] Ebu Davud, 4739; Tirmizi,2435; İbn-i Mace,4310

[16] Meryem19/90

[17] Meryem19/91

[18] Bakara2/201

[19] Haşr59/6

[20] Buhari, Cenaiz,78 (الحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِيأَنْقَذَهُ مِنَ النَّار)

[21] Al-i İmran3/97

[22] Yasin36/78

[23] Yasin36/79

Paylaş...

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to Twitter

76 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Instagram

Üye Girişi

Fotoğraf Albümü

  • Kategori: Anma Haftası 2017
  • Kategori: Anma Haftası 2016
  • Kategori: Anma Haftası 2015
  • Kategori: Anma Haftası 2014

          gulhan_37