Yalnız Değilsiniz (5 Şubat 2012)

Değerli Müminler, Kıymetli Kardeşlerim;

Allah Teâlâ her günümüzü, her anımızı feyzi ve nuruyla perverde eylesin. Yüzümüzü özümüzü hayat-ı tayyibe ile bereketlendirsin. Kur’an’ın nuru ile tüm duyularımızı duygularımızı aydınlatsın. Aydınlık içinde yol almayı, huzuruna münevver olarak varmayı cümlemize nasip ve müyesser eylesin. Evet, kardeşlerim Allah’ın lütfu ve keremi ile yine bir Kur’an meclisinde hazır bulunuyoruz.

KUR’ÂN’DAN OKUNAN BÖLÜM:

أَلَمْ يَكُ نُطْفَةً مِنْ مَنِيٍّ يُمْنَى (37) ثُمَّ كَانَ عَلَقَةً فَخَلَقَ فَسَوَّى (38) فَجَعَلَ مِنْهُ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالْأُنْثَى (39) أَلَيْسَ ذَلِكَ بِقَادِرٍ عَلَى أَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتَى (40)

 

TEFSİRDEN OKUNAN BÖLÜM:

{أَلَمْ يَكُ نُطْفَةً مّن مَّنِىٍّ يمنى} بالياء ابن عامر وحفص أي يراق المني في الرحم وبالتاء يعود إلى النطقة {ثُمَّ كَانَ عَلَقَةً} أي صار المني قطعة دم جامد بعد أربعين يوماً {فَخَلَقَ فسوى} فخلق الله منه بشراً سوياً {فَجَعَلَ مِنْهُ} من الإنسان {الزوجين الذكر والأنثى}أي من الى الصنفين {أَلَيْسَ ذَلِكَ بقادر على أَن يُحْيِىَ الموتى} أليس الفعّال لهذه الأشياء بقادر على الإعادة وكان صلى الله عليه وسلم إذا قراها يقول سبحانك ببلى والله أعلم

 


 

YALNIZ DEĞİLSİNİZ

Kıyamet Sûresi 37-40. Ayetler

 


 

İÇİNDEKİLER

1.Kur’an’dan Okunan Bölüm

2.Tefsirden Okunan Bölüm

3.Hazırunun Huzuru

4.En Büyük Tehdid Kıyamettir

5.Kâfirlerin İnananları Alaya Aldığı Ortamlar

6.Ümitsizliğin Zirveye Çıktığı An

7.Ateşli Tünelden Geçiş

8.Zât-ı Akdes’in Duası

9.Tasdike Uygun Hayat

10.Sağın Bereketi

11.Haksızlığın Böylesi Görülmedi

12.Tebliğin Ortam Hazırlama Boyutu

13.Kaçacak Delik Yok

14.Yalnız Değilsiniz

15.Samediyyet Sırrı

16.İnsanın Yaratılış Aşamaları

17.Azıcık Sudan Başlayan Hayatımız

18.İnsan Tohumundaki Mucizeler

19.Mev’udelerin Ebeveyne Sorgusu(Kaçak Oluşumlar)

20.İlk Tesviyeci

21.Surenin Sonu Soru

22.Nutfe Yağmuru

23.Tespihin Bize Dönen Yüzü

 

Değerli Müminler, Kıymetli Kardeşlerim;

Allah Teâlâ her günümüzü, her anımızı feyzi ve nuruyla perverde eylesin. Yüzümüzü özümüzü hayat-ı tayyibe ile bereketlendirsin. Kur’an’ın nuru ile tüm duyularımızı duygularımızı aydınlatsın. Aydınlık içinde yol almayı, huzuruna münevver olarak varmayı cümlemize nasip ve müyesser eylesin. Evet, kardeşlerim Allah’ın lütfu ve keremi ile yine bir Kur’an meclisinde hazır bulunuyoruz.

HAZIRUN’UN HUZURU

Allah, bu hazırunu huzurunda kemale ermiş olarak, ilim ve irfana doymuş olarak hayata döndürsün. Buyruğu içerisinde yer alan hakikatleri gerçek şekliyle görmeyi ve anlamayı yine hepimize ve hepinize nasip ve müyesser eylesin.

Değerli Kardeşlerim bu hafta Tefsir-i Şeriften okuyacağımız bölüm Allah’ın lütfu, keremi ve müsaadesiyle otuz yedinci ayet ve bu ayeti izleyen kısımlardan olacaktır. Allah nasip ederse bu sure-i celileyi bu dersimizde tamamlayacağız. O’nun rızasını talep ediyoruz. Lütfunu, keremini, rahmetini ve tüm güzellikleri bizlere ihsan ve ikram eylemesini bu vesile ile talep ediyorum. Kabul buyursun. Âmin!

Kıyamet Sûre-i Celilesi içerisinde ve diğer Kur’an ayetlerinde, yaratılmış olan âlemin bir süreç içerisinde var olacağını ve bu verilen, tayin edilen süre tamamlanınca bir şekilde bu âlemin değişeceğini yani buradaki yaşamın sona ereceğini değişik ifadelerle görmekteyiz. Bu sure-i celile ise bu ismi alarak özellikle bize bu hakikati anlatmaktadır. Bu gerçeği vurgulayarak aklımızın, gönlümüzün ta derinliklerine perçinlemektedir. Allah Teâlâ bir an olsun gözümüzün önünden kıyamet olgusunu ayırmasın ve daima “kıyam et kulum, kıyam et” ifadesinde yer alan

وَقُومُوا لِلَّهِ قَانِتِينَ

¶        “Allah’a gönülden boyun eğerek namaza durun.” [1]

sırrınca sürekli O’nun huzurunda, O’ndan bu kelâmı işitmeyi, işitir gibi olmayı ve bu minval üzere yaşam sürmeyi Allah yine hepimize nasip eylesin. Burada bildiğimiz kâinatın kıyametini ve özellikle şahsın kıyametini açıklayan ayetleri gördük.

EN BÜYÜK TEHDİD KIYAMETTİR

Peygamber-i Zişan’ı tehdide kalkışan insanların önüne büyük kıyamet getirildi. Daha sonra gözleri önüne, kendi kıyametleri getirilerek, onları iki kıyametin arasında bocalayan bir vaziyete dönüştürdü. Kâfirlerin bacaklarını bacaklarına dolaştırarak iki arada bir derede kaldılar, bir çıkış yolu bulamadılar. Demek ki hem kendisi ile ilgili olan sonu, hem de kıyameti, o çok sevdiği dünyanın sonunu anlatınca iki mengene arasına kıstırılmış nesne gibi oldu ve kaçacak bir delik bulamadı. Kaçacak bir yer yok. Kaçış nereye ki, yok. Burada sevkiyatın Rabbin huzuruna olduğu ifade edildi. Varacak yerin ancak O’nun huzuru olduğu belirtildi. Evet, bu türden yaşamın sonunda adamın müthiş bir sıkıntıya düştüğünü görüyoruz. Çünkü bu kişi hiçbir zaman tasdik etmemişti. Namaz kılmamıştı tam aksi tekzip ederek dinden, diyanetten uzaklaşmıştı. Kitaptan, Peygamberden uzak durmuş ve bunu da daha sonra bir meziyet kabul ederek, yapmış olduğu, yediği naneyi, haltı giderek ailesine anlatmıştı. Bu kişinin ailesinden maksadın da ailesi mahiyetindeki kitlesinin, emrindeki ve çevresindeki adamların, kafa dengi kimselerin- görüş birliği yaptığı dernek, mezhep, parti pırtı türünden her neyse düşünce ve görüşleri aynı olan kitlelerin olduğunu öğrendik. Onlara böyle yağlandıra ballandıra anlattığını dinledik. Tabi bu ayetlere mümasil ayetler var.

KÂFİRLERİN İNANANLARI ALAYA ALDIĞI ORTAMLAR

Onların değişik makamlarda mekânlarda, müminlere karşı oluşları, karşıt hareketleri, olumsuz ifadeleri yer almaktadır. Gördükleri zaman, müminler gündeme geldiği zaman alaya aldıkları kesindir. Güldükleri, oynadıkları, basında, dergilerinde, televizyonlarında ellerindeki imkânları kullanarak bu tür mukaddesatı ve mukaddesat ehlini yalanlayıcı, yalan çıkarıcı mahiyette programlar yaptığı kesindir. Bu ayetlerin, bu beyanların içerisinde bunlar mevcuttur. Bu şekilde anlayacağız. Onun için Yüce Allah geçen haftaki dersimizde de ifade ettiğimiz üzere bu adama oh olsun dercesine “sana layıktır”cümlesini defalarca tekrar etti. Başın ölüm hali dediğimiz bu muzdar vaziyet, sıkışmışlık, imdat isteme durumu gelmiştir ama feryadını kimse duymuyor, çağrısına kimse cevap veremiyor. Yalnız başına kalmış, sesi soluğu da çıkmıyor, kendisini duyan da yok. Cevap veren de yok. El uzatsalar da ilaçları bulsalar da, en hazık, en önde gelen doktorları bulsalar da o anda, ayrılış anında, o bacağın bacağa dolaştığı, duyularının duyularına karıştığı, çıkmaza girdiği, köşeye sıkıştığı o anda artık hepsi çaresiz olarak kalakalır. Bağırmanın bir faydası yok, imdat demenin bir anlamı yok.

ÜMİTSİZLİĞİN ZİRVEYE ÇIKTIĞI AN

Artık kendisini kurtaracak hiçbir gücün olmadığına, yalnız kaldığına kani olur. Ve kesinlikle sonunun geldiğini anlar. Bu tabi ki ümitlerin tamamen ölmesi demektir. Henüz kendisi ölmemiş ama kendisi ölmeden evvel yaşam duyguları inkıtaa uğruyor, yaşam sevinci gidiyor. Tamamen bir hüzün kaplıyor. Ümitsizlik üzere ümitleri geberiyor. Artık hiçbir ümidi yok. İşte aslında ölüm budur. O canın çıkması ayrı bir olaydır. İnsanda ölmeden evvel ölme dediğimiz bir zorunlu ölüm meydana geliyor. Ölmeden evvel ölme olayı, Allah’ın dostlarında, çaba sarfederek, mücahede-i nefis yapılarak elde edilen mübarek bir kazanımdır. Mübarek meslektir, kazançtır ve takdire şayandır. Ama bu gibi hergele sürüsü, hayvanat grubu ve daha sonra şeytanat grubu içerisine dâhil olan ve insanlıktan soyutlanan, insanlık mertebesi, rütbesi sökülerek, alaşağı edilen,  ila cehenneme zümera (إِلى جَهَنَّمَ زُمَراً )[2]diyerek ateşe atılan bu insanlar tabi ki çok vahim haleti ruhiye içerisindedirler. Bunlar da ölmeden evvel ölüyorlar. İşte buradaki artık

وَظَنَّ أَنَّهُ الْفِراقُ

¶        “(ölmek üzere olanın da) bunun ayrılık olduğunu bildiği...”[3]

ATEŞLİ TÜNELDEN GEÇİŞ

Bunun kesin bir ayrılış olduğunu bilir ve kendisine azabın kesin olarak yapılacağını bu minval üzere anlamış olur. Belinin kırılacağını artık bunun ardının geleceğini bilir. Çünkü daha önceden duymuştu ama inanmamıştı. وَلَكِنْ كَذَّبَ [4] ile yalanladı ama yalanladığı şey başına geldi. Azrail’i ve buna benzer melekü’l-mevti gördü. Onun tokadını yedi, tekmesini yedi. Ve gözünün önüne kabirden itibaren ateşli bir yol açıldı. Ateşli bir tünel açıldı. Cayır cayır yanıyor. Ve kendisini o tarafa doğru sürüklüyorlar. Artık nasıl teslim olmasın ki? İnanmadığı şeyler başına geldi. İşte bu olay karşısında Yüce Allah’ın ona “oh olsun” dercesine, “sana layıktır, sana layıktır, yine sana layıktır, oh olsun, evladır sana, layıktır sana” şekliyle bir bedduasını görüyoruz. Tabi ki Yüce Allah’ın أَوْلَى لَكَSana oh olsun.” demesinin içinde,  “Ummadığın şey senin başına gelsin ki geldi.” “Hoşlanmadığının içinde olasın!” “O senin inanmadığın, reddettiğin seni takip etsin.” gibi anlamlar da var. Seni takip etsin. Başına ummadığın, hoşlanmadığın şey gelsin. بأن يليه ما يكره Müfessir böyle söylüyordu. Onu izlemesi, onun başına gelmesi, takip etmesi ne demektir? ما يكره o adamın hoşlanmadığı şeyin başına gelmesi yönünde Allah’ın bir bedduasıdır. O bütün reddettiklerin fazlasıyla senin başına gelsin. Yüce Allah böyle bir duada bulunuyor.

ZAT-I AKDES’İN DUASI

Demek ki Yüce Rabbimizin şanındandır. Kendi Zat-ı Akdes’i de, kendisi de dua yapar. Kendisi de çağrıda bulunur.

وَاللَّهُ يَدْعُوا إِلى دارِ السَّلامِ

¶        “Allah, esenlik yurduna çağırır.”[5]

Görüyorsunuz يَدْعُوا ifadesiyle çağrıda bulunduğu,  salât u selamda bulunduğu yine

إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ

¶        “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygambere salât ediyorlar.”[6]

يُصَلُّونَ içerisinde Allah da vardır. Salât eyler. Salâtın temel anlamı duadır. Yüce Allah çağırır, dua eder. Kendisine dua eder. Çünkü O’nun başka bir merci yoktur. Dolayısıyla kendi yaptığı duayı kendisi reddetmez. Rahmetli Büyüğüm öyle derdi. “Kendi yaptığı duayı kendisi reddetmez. Öyleyse bu mutlak suretle kabul görecektir.”  Ve Yüce Allah’ın bu isteği kesinlikle kendi tarafından yerine getirilecektir. Dolayısıyla bu bir kızma, öfke neticesinde söylenmiş ama geleceği belli olmayan, karşılığı verilecek mi verilmeyecek mi şeklinde meçhul bir söz değildir. Kesinlikle dolu dolu olan bir sözdür. Yerine gelecek ve oturacaktır. Bu beddua onun tepesinde taht kuracaktır, onu fırıl fırıl çevirecek, bir zırh gibi saracak ve bu bedduanın etkisiyle ve (إِلى جَهَنَّمَ زُمَراً )[7] ile cehennemin içine dâhil olup خالِدِينَ فِيها أَبَداً [8]ile de ebediyen orada yanacaktır. Allah cümlemizi böylesine bir gazab-ı ilahiden ve bunun neticesinde lanete uğramaktan, bedduaya mazhar olmaktan korusun. Tabi ki böyle ayetleri okuduğunuz zaman hemen ürperip gerekli tepkinizi göstereceksiniz. Aman Ya Rabbi bizi bunlardan eyleme, beni bu adam gibi eyleme Ya Rabbi diyeceksin ama demekten daha önemlisi onun yaptığını yapmayacaksın. Bu hâlin lafta kalmayacak. Bu rezil yaratık ne yapmıştı?

وَلكِنْ كَذَّبَ وَتَوَلَّى

¶        “Fakat yalanlamış ve yüz çevirmişti.”[9]

TASDİKE UYGUN HAYAT

Bu rezil yaratık yalanladı, arkasını dönüp gitti, tasdik de bulunmadı, namaz kılmadı. İşte önemli olan onun yaptığı bu pislikleri, fena işleri yapmamaktır. Önemli olan budur. Tabi ki buna bir duada ilave edeceğiz. Bir taraftan Yüce Allah’tan inayet isterken diğer taraftan da eylem yönü ile ona iştirak edeceğiz. Tasdik etiğimiz şeye uygun hareket edeceğiz. Bu adam tasdik etmemiş tam tersine yalanlamıştı. Biz can u gönülden tasdik edeceğiz. Bu adam namaz kılmadı. Biz namazımızı Allah’ın buyruğu üzere, Peygamberimizin sünneti ile birlikte, vacipleri ile kılacağız. Yani sünneti de ona ilave edeceğiz. Bu adam bırakın sünneti, sünnetsiz olduğu gibi beynamaz, bunda farz da yok. Bırak sünneti, bu adamda farz da yok. Farz meymenettir. İnsanın yüzünde insanlığın meymenetidir. Yani bereketidir, şanıdır, şerefidir. Onun için ne derler? Bu tür kişiler için “meymenetsiz” derler. Gördün mü? Yani adamın yüzü uğursuz; gören kişinin başına felaket geliyor. Herkes kaçıyor. Aman şu muzır yaratığı görmeyelim. Görünce ayağım takılıyor, kendim sendeliyorum, bir yere vuruyorum, bir çukura düşüyorum. Başıma mutlaka kötü bir şey geliyor. Şu meymenetsiz herifi görmeyin. Suratında meymenet yok, bet bereket yok, bu laflar halk arasında vardır.

SAĞIN BEREKETİ

أُولئِكَ أَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ

¶        “İşte onlar ahret mutluluğuna erenlerdir.[10]

الْمَيْمَنَةِ bereketli, uğurlu, eşraf demektir. Bunlar müminlerdir. Ve bu kelime sağ anlamına da gelir. Çünkü insanın sağı bereket makamı, mekânı olarak kabul edilmiştir. Yüce Rabbimizin bu bedduasına mazhar olmaktan kendi zatına sığınırız. O’ndan O’na sığınıyoruz. Yüce Allah insanın her halükârda adım adım saniye saniye takip edilip, hal ve harekâtının kayda geçtiğini bildiriyor. Başıboş bırakılan hayvan sürüleri gibi, hayvanlar gibi insanoğlunun başıboş kalmayacağını, bırakılmayacağını, anası babası bıraksa da, oğlu kızı bıraksa da, eşi dostu bıraksa da, hükümeti, idarecileri bıraksa da Allah onun yakasını bırakmayacaktır. Allah kulunu bırakmaz. Bu bırakmayış, amma iyi yönde, amma kötü yöndedir. Allah’ın nice sevgili kulları var ki insanoğlu onlara rest çekmiştir. Hepsi bir olmuşlar, bir ağız olmuşlar, onu kovmuşlardır. Peygamberleri anlatırken neler yaşadıklarını görmüyor musunuz? İçlerinde kovulan peygamberler var; “Git, yoksa taşlarız, defol git, seni bir daha görmeyelim” dediler. Peygamberleri kovmadılar mı? Yunus Peygamberi görmüyor musunuz? Sevgili Peygamberimizi Taif’e gittiğinde nasıl taşladılar? Yakasını onlardan nasıl kurtardı? Kölesi, kendisini siper etti de öyle kurtarabildi. Bütün taşları kendisi yedi, ona kalkan kesildi. Ama buna rağmen ayakları kanadı, pabuçları kanla doldu. İşte bununla beraber Allah asla onu yalnız bırakmadı ve onun gibileri de asla yalnız bırakmaz. Hemen Cebrail’ini göndererek, “Muhammet Rabbinin selamı var. Rabbin şu anda hazır ve nazırdır, seni görmektedir, seni duymaktadır. Bir arzun varsa hemen yapacak. Eğer istersen şu iki dağı birbirine kavuşturayım, arada mengene gibi bu kavmi ezivereyim. Bana böyle bir hak tanıdı. Muhammedime sor, isterse bunu yap” dedi diyerek Peygamberinin yanında olduğunu bildirdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz hemen secdeye kapandı, dualar etti.

اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِقَوْمِي فَإِنَّهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ

  1. Allah’ım, kavmimi (milletimi) bağışla. Çünkü onlar bilmiyorlar.”[11]

Aman ya Rabbi! Rabbim bunlar benim kavmim. Sen beni bunlara gönderdin.

النَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ

¶        “.”Peygamber, müminlere kendi canlarından daha önce gelir.[12]

Benim müminlere canlarından daha yeğ, daha yakın, daha sevimli” olduğumu bildirdin. İnsanlara dahası beni mahlûkata rahmet olarak gönderdin. Ama senin bana teklif ettiğin şey bir azaptır. Ben azap Peygamberi değilim rahmet Peygamberiyim.

إِنَّ اللهَ تَعَالَى لَمْ يَبْعَثْنِي طَعَّانًا وَلَا لَعَّانًا، وَلَكِنْ بَعَثَنِي دَاعِيَةَ وَرَحْمَةٍ، اللهُمَّ اهْدِ قَوْمِي فَإِنَّهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

  1. Şüphesiz ki Allah Teâlâ beni ta’n ve lanet edici olarak göndermedi tam aksine beni bir çağırıcı ve rahmet olarak gönderdi. Ey Allah’ım! Kavmime hidayet buyur,. Çünkü onlar bilmiyorlar”[13]

Kavmimi hidayet buyur, yola getir Ya Rabbi, dize getir Ya Rabbi! Görsünler ve duysunlar. Onlar şu anda bilmiyorlar. Bilseler böyle yapmazlar. Zaten ne diyorlardı? Biz senin doğru olduğunu bilsek, Allah’ın Peygamberi olduğunu bilsek böyle şey yapar mıyız? Zaten yapmayız, diyorlar. Ama buna rağmen onun yerine başka bir Peygamber bulup teklifte bulunmadılar. Bu da onların büyük bir açığıdır, bu da onların büyük bir kafasızlığıdır, beyinsizliğidir.

لَا يَشْعُرُونَ [14]olan bir kavmin. Madem öyle, o yalancı ise doğrusunu bulun. Bir Peygamber geleceğini biliyorsunuz. Haberleri var. Ahir zaman Peygamberinin Arapların içinden yani Kureyş’ten çıkacağına dair önceden bilgileri var. Çıktı çıkacak. Hatta panayırlarında müjdeleyen insanlar var. O adamlardan, saygı duyulanlarından hatta bir panayırda “O, şu anda içinizde” diyor. O şuanda sizin içinizde, O, çıktı diyor. Bu kadar biliyorsunuz. Emin diye lakap taktığınız bir başka adam var mı? Davranışlarına, emanetine, sözüne, özüne güvenilen bir başka adam var mı? Yok. Hepiniz O’na güveniyorsunuz. Emanetlerinizi ona bırakıyorsunuz. Yahudisine varıncaya kadar, müşriği, hepsi onun sadık bir insan olduğunu tasdik ediyor. Allah’tan başka Tanrı yoktur deyince mi yalancı oldu. İşte beyinlerinin nasıl dolaştığını, İblis tarafından nasıl karıştırıldığını, telbis edildiğini ve böylece abuk subuk konuştuklarını görüyoruz.

HAKSIZLIĞIN BÖYLESİ GÖRÜLMEDİ!

Çünkü şöyle işin iman yönünü bir kenara bırakalım. Sadece akıl yönüyle olan bitenleri tartalım. Muhammet a.s ‘a insan olarak büyük bir haksızlık yapıldığı aşikârdır. Bırakın işin risalet yönünü, bir insan “ben Peygamberim” dediği için bu kadar zulme maruz bırakılmaz. İnsan hakları diye bir şey var. Yani o böyle söyleyince sizin ırzınıza tecavüz etmedi, malınızı kapmadı,  yani sizin şanınıza şerefinize leke sürmedi. Neniz eksildi ki ne zarar gördünüz. O da böyle yaşayıversin diye niye demiyorsunuz.  Aranızda bir çeşni olsun, O da yaşasın. E böyle söylüyor ama söylüyor işte. Hadi dediniz ki kafayı oynatmış, üşütmüş, mecnun bu dediniz, deli dediniz ama öyle bırakmadılar. Delileri yalnız bırakıverirsin. Bağırır, çığırır, öylece yaşar gider. Aramızda dolu deli var mesela, pazarlarda, caddelerde dolaşıyor. “Kime ne zararı var ki” demediler. Demek ki hangi yönünden bakarsanız bakın. Müşriklerin çok haksız oldukları, gaddar oldukları, cahil oldukları, beyinsiz oldukları her halükârda aşikârdır, meydandadır. Ama işin daha tabi ki hakikat yönü var ki, vahiy yönü var ki, bu yön de Yüce Allah tarafından benimsenmiş, tutulmuş, gönderilmiş zata, insanlara başlarının çatlamasına varıncaya kadar, çatlatırcasına davetini yap, tebliğini yap denmiş olmasıdır. Kulaklarını tıkasalar da, kafalarını, gözlerini örtseler de, senden kaçsalar da bu görevi yerine getir.

فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ وَأَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِكِينَ

¶        “Ey Muhammed! Şimdi sen, sana emr olunanı açıkça ortaya koy ve Allah2a ortak koşanlara aldırış etme!.”[15]

Emr olunduğunu patlayıncaya kadar, çatlayıncaya kadar karşındakine anlatacaksın, görevini sonuna kadar yapacaksın diyor. فَاصْدَعْ kelimesi صداع dan gelir. فَاصْدَعْ bu baş ağrısı ile ilgilidir. Başım çatlıyor dersin ya işte ona Arap صداع (suda) der. Bunun anlamı şöyledir. Başım çatlıyor dese de sen tebliğden geri durma. Çünkü kıyamet gününde “ben bunları duymadım” derse, “Muhammet, senin yakana yapışırım.” Bunları bize söyleyen olmadı derlerse bunun hesabını senden sorarım.

TEBLİĞİN ORTAM HAZIRLAMA BOYUTU

Onun için mutlaka o ne derse desin tebliğini yapacaksın. Çünkü o bir hastadır, o bir merizdir. Adama virüs bulaşmıştır. “Ben içmiyorum, acı bu ilaç, bana içiremezsin.”diyor. İçireceksin. Zorla da olsa, birisi bir çenesinden yapışacak, diğeri diğer çenesinden zorla ona yutturacaksın. İşte bu tebliğdir. İmana gelmesi için zorlama yoktur ama tebliği dinlemesini sağlamak amacıyla mutlaka bir ortam hazırlamak gerekiyor. Bunun için gerekirse vuruşacaksın, kaba kuvvet kullanacaksın. Zorla onu imana getiremezsin. Ama duyuracaksın. Mutlaka işitecek. Kıyamet günü ben bunları duymadım, duysaydım uyardım diye bir bahanesi olmayacak.

Yüce Allah iyi olsun, kötü olsun, azgın olsun, son derece itaatkâr kul olsun, kullarını yalnız bırakmamıştır, peygamberleriyle sürekli desteklemiştir. Yunus Nebi çekti gitti ama O’nun bir anlamda yakasından tuttu ve geri gönderdi. Yani sen kendini süda mı zannettin, başıboş her istediğini yapacağını, istediğin yere gidip kurtulacağını mı zannettin? Biz sana görev verdik. Bu görevi yapacaksın. Allah, “Biz adama yaptırırız” dedi ve yaptırdığını da gösterdi. O gemide giderken, kaçarken, bir senaryo ile bir kura meselesi ile uğursuz var içimizde, bu gemi gitmiyor, hareket etmiyor diyerek onu dışarı atıyorlar. O zamanın inancına göre gemide bir kaçak olunca ya onu buluyorlar veya bir kura çekiyorlar; ona çıkıyor. Değişik rivayetler vardı. Netice de onu dışarı atıyorlar. Ondan sonra ne derler hani pişmiş tavuğun başına gelmedi derler ya başına gelmedik kalmıyor. Ne maceralar, ne maceralar. Denizin dibinde sen bir balık tarafından yutul. Balığın içerisinde yaşa. Şuna bakın. Yüce Allah’ın mucizesine bakın. Bir taraftan, her sıkıntıda, sıkıntı bile olsa; her şerde bir hayır saklıdır. Her yalanın içinde bir doğruluk payı vardır. Her doğrunun içinde de kizbe açılan bir kapı vardır. Bu Âlemde yüzde yüzlük hiçbir şey yoktur.  Bu âlem yüzde yüzlük âlem değildir. Mutlaka karışımı vardır, bulaşımı vardır. Bunları her zaman söylerim. Burada katıksızlık yoktur. Burası yüzde yüzlük âlem değildir. Oranıyla söylenir, eğer iyisi galip gelirse iyi denir. Yüzde elliyi geçti mi ona iyi diyeceksin. Kötülük galip geldi mi kötüdür diyeceksin. Yoksa yüzde yüz kötü, yüzde yüz iyi yoktur. Bakınız, Yüce Allah bunu anlatırken mesela hamrı, şarabı anlatırken insanlar için bazı faydalar da vardır diyor. Gördünüz mü? Demek ki yüzde yüz şer değildir. Domuzun kendisine göre bu gemilerde kullanılan, o tahtaları yağlamada veya boya olarak kullanıldığı, malzeme olarak kullanıldığı yerler var. Mesela deniz suyu ile kullanıldığında çok iyi geliyormuş. Yani şunu demek istiyorum Allah’ın Kulları yüzde yüz şer değil. Hayır da öyledir. Hayır olan bir şey de yüzde yüz hayır değildir. Onun da negatif tarafları vardır, olumsuz tarafları vardır ama o ona galip geldiği için o görmezden gelinir, silinir, yok farz edilir.

النَّادِرُ كَالْمَعْدُومِ olur.

Nadir olan yok gibidir.”

للْأَكْثَر الحكم olur.

“Hüküm ekseriyetedir.”

kaidesince bu işler böyle yürütülür. Allah şer olsa da bir neferi, bir insanı başıboş bırakmaz. Hayır yönünde olsa da, hayır olsa da, hayır yüklü olsa da bırakmaz. Peygamberin yakasını bırakmadığı gibi Nemrut, Firavun türlerinin de yakasını bırakmaz. Onlar sürekli takibat altındadır. Görevliler tarafından mutlaka güdülür. Bir sürüsünü gütmeyip, çekip giden çoban da olsa, Allah’ın çobanları vardır. O kaçak çobanı güderler. Gördünüz mü? O kaçak çobanı güden Allah’ın görevlileri vardır. Onlar kaçamazlar. Onlar mecbur yaratıklardır. Melekler mecbur yaratıklardır, onlar özgür yaratık değildir.

وَيَفْعَلُونَ ما يُؤْمَرُونَ

¶        “Emr olunanları bihakkın yaparlar.”[16]

Meleklerin tanımı budur. İsyan mümkün değil. Emr olunana سَمِعْنا وَأَطَعْنا [17]derler. Ama insan başka ne diyebilir? سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا [18]diyebilir. Duyduk ama uymuyoruz diyebilir. Bunlar Kur’an’da mevcut olan ifadelerdir.

KAÇACAK DELİK YOK

Allah’ın Kulları, dünyada da dünya ötesinde de kaçacak bir delik yoktur. Çünkü dünyada Allah’ındır. Ukba da Allah’ındır. Rüyalar âlemine girsen de yine onun ilmi, iradesi ile temas halindesin. Allah seni rüyanda da görür, gördüğün rüyayı da bilir. Zaten sana onu gösteren kim, kim gösteriyor ki? Kendi kendine mi senin mekanizman çalışıyor zannediyorsun. O rüyayı gören beyinde bir mekanizma var. Berzah âlemine giriş çıkışlar yapıyorsun. Ruhun onunla temas halindedir. Ve Allah’ın bundan haberi vardır. Çünkü rüyalar mesaj niteliği taşır. Yüce Allah’ın melekleri de bu yönde ona hizmetkârdırlar. Mesaj getirirler ve götürürler. Sen mesaj verirsin. Yani yalvarırsın, yakarırsın. Bir şeyler söylersin. Onu Allah’a götürüler. Senin mesajın olur. O’ndan da sana mesaj getirirler. Aklıma geldi, gönlüme geldi dersin. İşte o gelen şeyler O’ndandır.

YALNIZ DEĞİLSİNİZ

Hiçbir şey kendi kendine mantar gibi diyeceğim ama mantar da kendi kendine bitmez. Hani bazen misal veriyoruz ya mantar gibi olmaz. Yani say u gayret edeceksin, şunu yapacaksın, bunu yapacaksın. Yağ yağmur çıktı mantar cinsinden, tabi o kolay anlamındadır. Bir anlamda sebebin görülmediği, sebeplerin çok aza indirgendiği bir oluşum olduğu için bu ifade söylenir. Sebepsiz olmaz. Biz her halükarda disiplin altındayız, gözetim altındayız, denetim altındayız. Yalnız değiliz. Birisi çıkmış kitabın ismini yalnızız diye yazmış, birisi çıkmış yalnız değilsiniz demiş. Hepsinin penceresi ayrıdır, hepsinin hissiyatı ayrıdır. Onu dinlesen neredeyse haklısın diyesin gelir. Ötekini dinlersin yine haklısın diyesin gelir. Çünkü karanlık bakışlar da var, aydınlık bakışlarda var. Umutlu bakışlar da var bu âlemde, umutsuz bakışlarda var. Her ikisi de insanoğlunun yapısından kaynaklanır. Ama biz şuradan anlıyoruz ki yalnız değilsiniz. Bilakis gözetim ve denetim altındasınız. Öyleyse yalnızlık sıkıntısı çekmemelisiniz. Yalnızlık bir insana problem olmamalıdır. Çünkü yalnızlık hisseden bir adam hastadır, ruhen rahatsızdır ve genelde bu insanların ölümleri korkunç olur. Fazla diretemezler. İblis ümüğüne biner. Yalnızsın yalnızsın diye boyunu mızıkacılar mı vardı. Onların bir müziği vardır, boyuna bu boruyu öttürür. Yalnızsın borusunu öttürür. Nihayet buna dayanamaz. Şeytan:“Böyle yaşamaktansa senin öte tarafa gitmen daha iyidir.” der. Orada bak falan var, filan var. Onlarla karşılaşırsın der ve onu aldatır. Tabi bunu ahiret inancı olanlar için söylüyor. Bak oğlun ölmüştü, eşin ölmüştü. Onlar senin çok sevdiklerindi. Onlar şu anda senin yolunu bekliyorlar. Burada ne yapacaksın? Bak seninle ilgilenen yok. E nasıl yapacağım? Kıy canına gitsin. Şu hapları yut. Bir iki yutup duruyorsun bak bir işine yaramıyor. Cumburlop, hepsini birden yut. Veya al şu bıçağı şurana dayayıver. Birkaç saniyede gidersin. Ben de sana yardım ederim. İntihar olayları genelde yalnızlık çeken insanlar da görülür. Onun için insanları yalnız bırakmak doğru değildir. Devlet bunun önüne geçmelidir. Bu insanları kalabalığa katmalıdır. Bunları bir organize etmelidir. Çünkü yalnız kalanı Peygamber de yanındaki şeytandır diyerek uyarmıştır. Yalnızın yanındaki şeytandır. Bir insan yalnız başı çekiyorsa bilesiniz ki onun yanında ikincisi şeytandır. Üçüncüsü de Allah’tır. Ama eğer tabi ki bu yalnızlık dediğimiz olay, velayet yönü ile tecrit makamına geçmiş kişi için söylenirse, o tasavvuf ehli ile ilgili olan bir şeydir, mücerretliktir. Yemeye içmeye varıncaya kadar her şeyden el etek çeker. Esbaptan tamamen kopar. Bu ayrı bir makamdır, mekândır. O yalnızlık bir Allah’a bir de O’nun dostuna uyar, sezadır, mahsustur. Halk arasında ne derler yalnızlık bir Allah’a mahsustur derler. Bir Allah’a değil bir de Allah dostlarına mahsustur. Çünkü o Allah’ı çok iyi bilir, çok iyi tanır. O’na çok yaklaşmıştır. O’nunla sohbet eder. Etrafında cıvıl cıvıl melekler vardır. Meleklere de çekilin der. Beni yalnız bırakın der. Melekleri bile istemez.

SAMEDİYYET SIRRI

Rabbim bana yeter der. İbrahim a.s gibi حَسْبِيَ اللَّهُAllah bana yeter.[19] Çekilin siz aradan, kalsın huzurumda Yaratan” der. Aslında tüm âlemler bu adama el açmış vaziyettedir. Bu Allah dostuna muhtaçtır. Bu adamda “Samediyyet” belirmiştir. Samediyyet, hiçbir şeye gereksinim duymaması demektir. Her şey onun eline eteğine düşkündür. Bana bir dokunsa diye bakar. Bana bir yapışsa, bana bir nazar etse diye bakar. Her şey ondan bir şey kapmak ister. Onunla şereflenmek ister. Bunlar ayrıdır, bunlar müstesnadır. Biz normal, sosyal alanda bu âlemde hayat sürenlerden söz ediyoruz. Bu samediyyet ehlinin bu âlemde sadece görüntüsü vardır, bir hayal gibi yansıması vardır. O, burada değildir; o Allah katındadır.

عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ

¶        “Muktedir bir hükümdarın katında doğruluk meclisindedirler.”[20]

Onun için aslında onlara yalnız denilmez. Biz söz gelişi böyle söyleriz. Rahmetli büyüğümüze -ara sıra söylüyorum- talebelerinden birisi anlatmıştı. Biz diyor, o zaman Rahmetli büyüğümüz kırk beş yaşına kadar bekâr kalmış.  Talebelik derslerimiz bittikten sonra biz giderken içimizden bir burukluk gelirdi, acıma gelirdi diyor. Hoca Efendi burada yalnız kalıyor. Biz gidiyoruz çoluğa, çocuğa çevreye katılıyoruz. O, burada yalnız kalıyor. “Efendim sizi yalnız bırakıyoruz.” dediklerinde; sus diyerek yerinden kalkar, “Yalnız olan sizsiniz, ben yalnız değilim.” diyerek kızmıştır. Çünkü onlar bazı şeylere birden, senin hiç ummadığın yerde öfkelenir. Sen, ne demek;

مَعَ اللَّهِ olan birisine yalnızsın denir mi?

وَالَّذِينَ مَعَهُ [21] sırrına erişmiştir. وَهُوَ مَعَكُمْ[22] sırrına erişmiştir. Bu o zatı tanımamak demektir. Gördünüz mü Allah’ın kulları? Onları kendine mi benzetiyorsun? Senin canın sıkılır, O’nun canı sıkılmaz. Onu canı Canan’dadır. Canı cananda olanın canı sıkılmaz. Canı Canan’da olmayanında canını sık gitsin, gebersin. Yaşamasına gerek yok.

Böylece yalnızlığın türlerini gördük. Yüce Allah’ın kimseyi yalnız bırakmayacağını biliniz ve böyle bir şekilde yalnız bırakılacağınızı zannetmeyiniz. Böyle bir durum söz konusu değildir. Sürekli gözetim, denetim altındasınız. Ben kimseyi başıboş bırakılmış hayvan gibi görmem diyor. Kendinizi siz de böyle görmeyin. Ben sizi böyle görmem. Size böyle bir şeyi yakıştırmam. Siz de kendinizi böyle görmeyin ve kendinize südalığı yakıştırmayın. Başından yuları alınmış bir hayvan gibi kendinizi görmeyin. Orada burada gezen, çekmiş başını gitmiş, yalnız kalmış, derede, ovada, dağda, bayırda, çayırda, başıboş bırakılan bir hayvan gibi mi olduğunuzu zannediyorsunuz? Böyle mi zannettiniz kendinizi, böyle mi hesap kitap ediyorsunuz? Çok yanlış yapıyorsunuz. Böyle olması mümkün değil diyor ve mutlaka bunun hesabının kitabının görüleceğini, nerelere gitse de burada, şu anda, dünya diyoruz, yeryüzü diyoruz. Adam gidiyor, şuraya buraya, kuzey kutbuna, yalnız bir yerlere gidiyor. Mesela bir uçağı ile çekip gidebilir. Gün gelir, zaman olur ki adam bir gezegene de çekip gidebilir. O da yalnız değildir. Her taraf doludur. Âlemler doludur. Halkları vardır. Âlemlerin içinde mutlaka o âlemin şartlarına uygun halk vardır. Yaşayanlar vardır, boş yer yoktur. Yüce Allah boşa yaratmadım diyor. Eğer sen boş diyorsan bu hakarettir. Yüce Allah boş marka bir şey üretmemiştir. Onu insanlar üretmiştir. İnsanlar da Allah’a ters düşen varlıklardır. Allah’ın yarattıkları dolu markadır. Ama ateşle dolu amma nurla doludur. Ama doludur, boşu yoktur.

İNSANIN YARATILIŞ AŞAMALARI

Otuz yedinci ayete gelmiş bulunuyoruz. Devam ediyoruz. Esteizübillah   أَلَمْ يَكُ نُطْفَةً şimdi bu küstah, alay eden, dine karşı çıkan, yalanlayan gâvurdan söz ediyordu. Bu adamla hâlâ söz dalaşı devam ediyor diyelim. Yüce Allah sözü ele aldı. Peygamber (a.s)’ı bir kenara bıraktı. Doğrudan o adamla muhatap oluyor. Veya Peygamberi orada bekliyor. Yüce Allah ona hitap ediyor. Ve şimdi yukarıda geldi. Sana layıktır, sana layıktır diye söyledi. Ve devam ediyor.  أَلَمْ يَكُ نُطْفَةً Onun oluşumuna doğru bir geri sardırıyor, görüntüyü geriye sardırıyor. Manzarayı daha da evvele doğru çekerek, onun ana karnındaki pozisyonuna, yani sanki bir görüntü var. Bak diyor. Sen böyle değil miydin? Şu senin anan falandır. Bak şu da onun karnıdır. Bak orda bir şey düştü oraya, beyazımsı, sakız gibi bir şeydir. Bunun adı nutfedir diyor. İşte sen osun diyor. Babanın bilmem neresinden çıktın diyor. Burada var. Bana tuhaf tuhaf belki bakarsınız da burada hepsi var. Ananın da bilmem neresinden gelen bir parça var diyor. Babanın sulbünden annenin de iki kürek kemiği arasındaki yerinden gelir. Ne yapmıştı? Biz iki tane parçayı yola çıkardık. Sonra ikisi halleşti, birleşti ve rahme düştün. O anda pat diye düştün. Bir damlacık halindeydin. Yüce Allah, Peygamberine yönelerek “O bir nutfe değil miydi” diyor. Ona bakmıyor. Onu muhatap kabul etmiyor. Deriz ya bazen darılırlar da söyle annene veya söyle şuna dargındırlar. Yönünü çevirmeden ona söyle derler. O da ona söyle der. Şimdi böyle bir sahne var, Cenabı Hak peygamberine dönerek konuşuyor, o kâfire bakmıyor.

وَلا يَنْظُرُ إِلَيْهِمْ

¶        “Allah, onlara nazar etmez.”[23]

Çünkü nazar etmek de bir şereftir. Allah, onlara nazar etmez. Şimdi diyor ki: “Muhammet! Onun geçmişine bir bakalım. Şu belleğini aç bakalım. Senin beleğinde bütün bunlar var.”

AZICIK SUDAN BAŞLAYAN HAYATIMIZ

O peygamber internetini aç bakalım. Şu adamın soyunu sopunu bul. Buluyor ve oradaki geçmişini şu sen değil misin diyor. Bak, nutfesini gösteriyor. Erkeğin spermini gösteriyor. O bir sperm değil miydi?   مّن مَّنِىٍّ meniden oluşmuş.  يمنى fırlatılan, dökülen bir meniden oluşmuş nutfe değil miydi? وَالنُّطْفَةُ: الْمَاءُ الْقَلِيلُ Nutfe, Arapça’da azıcık su demektir. Azıcık suya Arap nutfe dermiş. Biz damlacık deriz. Demek ki bunun karşılığı الْمَاءُ الْقَلِيلُ miş. Biz azıcık suya damlacık deriz. Damla da demiyoruz damlacık diyoruz. الْمَاءُ الْقَلِيلُYani şöyle söylemek istiyor diyor Kurtubi’den alıyoruz: أَيْ أَلَمْ يَكُ مَاءً قَلِيلًا O az bir su damlacığı değil miydi? فِي صُلْبِ الرَّجُلِ Adamın sulbünde oluşmuş, adamın sulbü erkeklik organı bölgesidir. O bölgede sulb dediğimiz bir yer var, orada üretiliyor. Bu prostat dediğimiz yerde bulunuyor. Hatta prostat ameliyatı neticesinde zedelenebiliyor. Orada üretim var. Prostatın bir özelliği de bu nutfe oluşumuna katkıda bulunmaktır. Allah’ın Kulları ona صُلْبِ الرَّجُلِ “sulb-u recul” deniyor. Adamın sulbünde azıcık bir damlacık su değil miydin? وَتَرَائِبِ الْمَرْأَةِ Ve kadının teraibinde, göğüslerinin arasında, arka kemikler, kürek kemikleri ve iki göğüslerinin arasında, ön bölgede, içerde  bir yerden demek ki kaynaklanıyormuş. Hani diyoruz ya bir nehir akıyor. Bu ta bin km ilerden doğuyor. Demek ki tam oradan doğru geliyor. Çok uzaktan doğru geliyor.

يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرائِبِ

¶        “Bu su, bel ile kaburga kemikleri arasından çıkar.”[24]

ayetinden alınmıştır. Nutfenin çıkış yerini söylüyor. Nereden çıkıyormuş? يَخْرُجُ nutfe çıkar. مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ ki sulb, erkeğe ait bir kavramdır. Sulbünden yani o nesil organının bulunduğu bölgeden, o bir külli halindedir. Sadece bir tek organ değildir. Onun parçaları vardır. Bütünleri vardır. Yani daha benzetmek isterseniz aklınızı oynatacak benzetmeler yapabilirim ama size çok tuhaf gelebilir. Onu tersine çevirip şöyle, ondan sonra mabetleri gösterebilirim size ama tuhaf gelebilir tartamazsınız. Ya Allah’ın Kulları çok böyle acayip gördüğünüz şeylerde çok ince sırlar saklıdır. Ya o zeker ve zikir bambaşka bir şeydir. O hayat taşır. Birisi kalbi besler, birisi de bedeni besler. Allah ilmimizi irfanımızı ziyade eylesin. O bir akıtılan meniden oluşmuş, azıcık bir damla su veya bir damlacık değil miydi? Nen var senin a koca kafalı diyor. Sen böyle değil miydin? Tutmuşsun adam bir kral. Krala söylüyor bunu fak etmez. Bir bakan veya bir genel müdür veya dünyayı avucunda tutan zengin bir ağa kim olursan ol. Buradaki işte odur. İnsanlar unvanlarına göre yaratılmaz. Yaratılışları hep aynıdır. Aynı kalıptan çıkmışlardır. Aynı karışıma sahiptirler. Birisininkine altın suyu, ötekine de bakır suyu karıştırılmış değildir. Aynıdır. Onları ayıran Allah ile olan münasebetleridir. Kim Allah’a yönelik yaşarsa, O’na can atarsa, O’nun katında değerine değer katarsa

وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ

¶        “Eğer gerçekten iman etmiş kişiler iseniz siz en üstünsünüz.”[25]

Sırrına erişir. Eğer siz mümin iseniz en üstünsünüz. Mümin iseniz en üstünsünüz. Değilseniz;

ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ

¶        “Sonra onu aşağıların en aşağısına indirdik.”[26]

O insan en aşağılık mahlûklardan olur. O da insan öteki de insandır. O halde menşeleri aynıdır. Aynı anadan babadan, bir erkek bir dişiden üremiş türemiştir. Birisinin anası altındı, ötekinin ki topraktandır diye bir şey yok. Onun için adam değerlidir. Bu altın soyundan geliyormuş. Altın soyundan gelme diye bir şey yok. Yemin ederim hocam diyor, altın soyundan diyor. Adamın babasının soyadı Altınsoy diyor. Bırak canım böyle maskaralığı, adamın soyadından soyu tespit edilmez.  Adamın soyadına bakarak öyle o soya sahip olacak diye bir kural yoktur. O uyduruk bir isimdir. Kim uydurduysa uydurmuştur. Allah onu altın soylu diye ezelde belirlemiş de dünyaya Peygamber kanalıyla bir vahiy gelmiş değildir. İnsanların kendi uydurdukları şeyler Cenâb-ı hak katında bir değer ifade etmez. Meğerki o soylu ismi o koymuş olsun. Çünkü Allah’ın koyduğu isimlerde vardır. Değil mi? Yüce Allah’ın bu Kur’an’da ismini koyuverdiği kimseler vardır. Ne büyük şeref değil mi Allah’ın Kulları. Onun ismini Allah’ımız koymuş. Evet بالياء ya ile ابن عامر وحفص Kurralardan Hafs ve İbnu Amir “Yümna” şekliyle okumuştur. “Yümna” demek يُصَبّ - يراق demektir. Dökülen akıtılan demektir. Meçhuldür.   أي يراق المني yani sperm akıtılır. Meniyi bilenler vardır fıkıh kitaplarında.

İNSAN TOHUMUNDAKİ MUCİZELER

Bugünkü tıp diliyle buna sperm diyorlar. Yani bizim tohumumuzu kastediyor. İnsanın tohumudur. Her erkekte vardır. Ama müstesna olanlar vardır. Kısır olanlar, bünyesinde üretilmeyen, böyle nadir çıkanlar olur. Veya üretildiği halde içi boş, görüntüsü var da içinde o tohum birleştiği zaman üremeyi sağlayacak şeyler yoktur. Boş, akıyor gidiyor ama boşuna akıp gidiyor. Bunlar da Allah’ın kudretindendir. Dilediğine kız verir, dilediğine erkek verir. Dilediğini de hem erkek hem kız beraber verir. Dilediğini de kısır bırakır. Yüce Allah’ın şanındandır dilediğini de kısır bırakır. Evet, bunlar böyledir.  يراق المني Meni akıtılır   في الرحم ana rahmine, kadının rahmine akıtılır. Demek ki bu kutlu birleşme neticesinde iki nehrin birleştiğini görüyoruz. İki nehir suyunun birleştiğini, birisi müzekker, birisi müennes, birisi artı, birisi eksi şekliyle bir bütünlük sağlamış oluyor. Kadınların göğüs boşluğundan göğüs arası dediğimiz etrap bölgesi التُّرْب göğüs anlamına geliyor, meme anlamına geliyor. التُّرْب - أَتْرَابٌ etrab kelimesi aynı yaşıt anlamına da gelir. Tarık Suresinde zannediyorum geçiyor. Orada geçecek.

يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرائِبِ

¶       “Bu su, bel ile kaburga kemikleri arasından çıkar.”[27]

MEVUDELERİN EBEVEYNE SORGUSU(KAÇAK OLUŞUMLAR)

Kadınların o bölgesinden, erkeğin de sulbünden çıkarak ve neticede kutlu bir birleşme ile Allah’ın izin verdiği şekilde meşru birleşmeler vardır. Buna laf yok. Böylece oluşum usulüncedir. Böylece doğan çocuk meşrudur. Ama evlilik dışı ise gayri meşrudur. Allah dilerse yine oluşum oluşur, o çocuğa gayri meşru denir ve o adamla o kadın bundan büyük sorumluluk duyacaklardır. Kıyamet günü o çocuk onların yakasına yapışacak ve dünyada çektiği acıları, sıkıntıları dile getirecektir. Yüce Allah’ın huzurunda benim suçum neydi Ya Rabbi bunlara sor diyecektir. O mevudeler de böyledir. O küçücük yavruların bir şekilde alındığı veya bir şekilde rahimden atıldığı o mevudeler de böyledir.

Evet, Allah’ın Kulları demek ki gayri meşruluk, kaçak oluşumdur. Kaçak oluşumda o bünyede bazı sıkıntılar vardır. Her ne kadar insan bildiğimiz insan olur ama kaçak meydana gelmiştir. Mesela arızalı yanlarından birisi sır tutamayışlarıdır. Veledi zinalar sır tutamaz. Onun için genelde bu tipler devletler içinde belli yerlerde kullanılan kişilerdir. Belli yerler de bunlar özellikle kullanılırlar. Demek ki diyor ki kitaplarımızda Allah bir kulunu yüceltip yüceltip nihayet velayet derecesi verecekse kendisine bunun soy kütüğü araştırılır. Soyu meşru mudur, değil midir? İncelenir, meşru ise velayet tacı giydirilir. Velilik makamına getirilir. Değilse geri çevrilir. Allame-i cihan olsa da veli olamaz. Çünkü veliler Allah’ın sır küpleridir, sır yumaklarıdır. Onlar sırlı kimselerdir. Birisine cam diyorsan öteki aynadır. Cam sırsızdır. Sırlı olursa arkasına sır dökersek ayna olur. Peki, özelliği nedir? Bakanı gösterir. Camda, bir taraftan bir taraf, yok gibidir. Her şey açıktır. Önü, ardı açıktır ama ayna mesturedir, settar ismiyle setredilmiştir, sır ile setredilmiştir, mesturdur. Tesettür etmiş camdır ayna. Onun için tesettür etmeyen bir bayanda bildiğimiz camdan farksızdır. Tesettür etmiş bir hanım ise ayna gibidir. Erkeğin aynasıdır. Erkek ona bakar ve kendini görür.

Evet, Allah’ın Kulları  وبالتاء tümna şeklinde de okunmuştur. Bu durumda zamir, yümna iken hüve meniye gidiyor. Yümna hüve meni müzekker oluyor. Tümna olunca ise hiye oluyor müstetir zamir, naibil faili nereye raciidr.  إلى النطقة nutfeye racidir. Birincisinde zamir yani yümna da meniye racidir. Tümna olduğu zamanda nutfeye raciidir. Bu Arap diliyle ilgili bir gramerdir.  Akıtılan bir nutfe, birincisinde ise akıtılan bir meni diyoruz. ثُمَّ Sonra Allah gösteriyor. O kendini bilmez adama, o münkire nereden geldiğini gösteriyor. Muhammet! O, akıtılan bir nutfe değil miydi? Bir meni değil miydi? Nutfe haline gelmiş; akıtılmış bir meniden oluşan nutfe değil miydi? Azıcık bir su, damlacık değil miydi? O değil mi şu? Cinsinden bir soru yöneltiyor.  كَانَ عَلَقَةً alaka oldu. Demek ki önce rahme düşmüş. Rahimde bir nutfe olarak erkeğinki ile birleşmiş ve bu nedenle üreme yönünde geç iznini almış, geçit verilmiş. Sadece milyonlarca insan tohumundan o bir damlacığın içinde milyonlarca insan tohumu var. Sadece bir tanesine gel diyorlar. Gerisi imha ediliyor. Hepsi öldürülüyor. Dört tane beş tane on tane olsaydı Hocam? Anayın karnı buna yeter miydi? Öyle oluverseydi bütün bunlar nereden çıkacaktı? Ona müsait mi? Yüce Yaratan ona göre planlamıştır. Bu padişahların benzetmek gibi olmasın çocukları katletmeleri gibidir. Tabi ki bunun bir sırrı vardır. Demek ki Yüce Allah da ötekilere izin vermiyor ve hepsi özelliğini yitiriyor, orada ölüyorlar. Onun süreçleri var. Bunları dinlerseniz çok harika belgeseller var. Çocuğun oluşumu ile ilgili belgeseller bu ayetlerin tefsiridir, bilmek lazım. Sonra o, bir alaka olmadı mı? Yani değil miydi, bir alakaya dönüştü. Önce bir nütfe, sonra alaka oldu. Alaka, عَلَقٍ alak kelimesi yapışmak anlamına gelen, yapışkan olan şeylere verilen isimdir. Dilimizdeki alaka kelimesi de buradan gelir. Alaka, ilgi bağlantı demektir. Bir yere yapışmış, muallak yukarıda duruyor. Yapışmış duruyor.  Bu  دم أي صار المني قطعة yani o bir kan parçacığı, دم قطعة azıcık bir kan parçası oldu. Demek ki o bildiğimiz sperm kanlanıyor daha sonra kandamlacığı haline dönüşüyor. O su damlacığı kandamlacığı haline dönüşüyor.  جامد cansız. O gün için böyle, eskiden böyle söylenirdi. Cansız olarak anlatılırdı ama şimdi bu tabirleri kullanmak mümkün değil. Bu müfessirin tabiridir. Kur’an’ın tabiri değildir. Cansız diyen müfessirdir. Canlıdır, cansız değildir. Bakın şimdi bu tefsirlerden bunları ayıklamak gerekiyor. Cansız demesinin nedeni Yüce Allah’ın kudretini anlatmak içindir. Yani bütün bunları evirip çeviren bir irade var. Onlar ise cansız varlıklardır. Nereye gideceğini, ne yapacağını bilmiyor diyor. Bunu Allah yönetiyor demek istiyor. Ama onun canlı olması Allah’ın yönetimine karşı değildir, engel değildir. Ona kendi çapında şuur vermiştir. Onun içinde de menüsünde de nereye gideceği yazıyor, yani yol haritası var. O kendi kendine o Allah’ın içine yerleştirdiği, kader dediğimiz yol haritası ile yol alıp gidiyor. Nereye gideceğini, kiminle görüşeceğini, bilişeceğini, ne alacağını biliyor.   بعد أربعين يوماً kırk gün sonra sperm kan parçası haline dönüşüyor. Daha sonra bu tekrar kırk gün sonra diğer Kur’anda مُضْغَةٍ ya[28] dönüşüyor. Çiğnem et haline geliyor. O kan parçası et haline dönüşüyor. Allah, daha sonra da kemikler ile kemiklendiriyor.

فَكَسَوْنَا الْعِظامَ لَحْماً

¶        “Sonra bu az suyu alaka haline getirdik, alakayı da mudga yaptık. Bu mudgayı da kemiklere dönüştürdük ve bu kemiklere de et giydirdik.”[29]

Sonra kemiklere et giydiririz biz diyor.

فَتَبارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخالِقِينَ

¶        “Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şanı ne yücedir.”[30]

Yüce Allah tarafından “Yaratıcıların en güzeli, en yücesi olan Allah ne münezzehtir, ne kadar büyüktür.” diyerek bunun karşısında tepkimizi göstermemiz isteniyor. Bize usul anlatıyor. مَا شَاءَ اللَّهُ, بارَكَ اللَّهُتَبارَكَ اللَّهُ رَبُّ الْعالَمِينَ [31]diyeceğiz. Bunları gördüğümüz zaman coşacağız, alkışlayacağız. Yüce Allah’ın şanını düşünerek, coşacağız. Onun namına kutlu olacağız, mutlu olacağız. Bir can oluştu, bir can geliyor. Bütün dünya bir araya gelse, O bu sistemi kurmasa idi, bir insan oluşabilir miydi? Mümkün mü Allah’ın Kulu? O bu sistemi kurmuş ve bu sistem tıkır tıkır çalışıyor. Ve hiçbir zahmeti yoktur. Herkes keyfince yaşayıp gidiyor ama onlar keyif sürerken o keyiflerinin altında, o suyun içerisinde altından doğru Yüce Allah bir can yaratıyor. Onlar keyiflerine bakıyor. Düşünün Allah’ın Kulları. Ama insanoğlu bir şey yaparken harıl harıl emek veriyor. Nice işçiler çalıştırılıyor, nice malzemeler harcanıyor. Kolay mı değil mi? Kolay mı? Kulak nerede, göz nerede, hücreler, böbrekler, kalpler, bedenimizde bin bir türlü organ var. Bunların hiç fabrikası var mı? Olsa sadece böbrek üreten bir fabrika olur. Ama henüz şu anda bu gibi şeyler görünürlerde yok. Ama Allah’ın izniyle ilerde insanın hücrelerinden alınan şeylerle yine bunlar üretilecek. Ama tohum yine insana aittir, Allah’a aittir. Patenti O’na aittir. Yani insanlar bunları bir tür evirme çevirme, birleştirme yönüyle, terkip yönüyle Allah’ın izniyle oluşacak. Gün gelecek bir parça almaya gideceksin. Bir sağ göz lazım bana diyecek. Sol kulak gitti. Şurası şöyle oldu gitti. Çıkaralım şunu yerine bir kulak takalım. Böyle yerine parça taktıracaksın. Araba parçası takar gibi takacaklar. Allah’ın izniyle o günler gelecek, bu dediklerim olacaktır. أربعين يوماً kırk gün sonra aradan kırk gün geçiyormuş. Bunlar bugün aynen bilim tarafından tespit edilmiş, aynen böyle olduğu görülmüştür. Bu da Kur’an’ın bir mucizesidir. Çükü kırk tabiri de Kur’an’da geçiyor.

İLK TESVİYECİ

Bunun üzerine Yüce Allah  فَخَلَقَ فسوى ondan yarattı ve daha sonra tesviye buyurdu. Yani son şeklini verdi. فسوى pürüzsüz kıldı. Her tarafı dengede kıldı. Sağımız solumuz, parmaklardaki ahenk, düzen işte bu tesviyedir. Bunlar Yüce Allah’ın sanatının ifadeleridir. Bugün sanatkârlar tarafından da bu tabirler alınmıştır. Tesviyeci derler. Bu فسوى dan gelir. Son şeklini veriyor. Böyle ağaçları, kalasları kesiyor; kesenlerin adı nedir bilmiyorum. Ondan sonra son şekilde bir yerden çıkarıyor ki artık hiç pürüz yok. Şöyle bakıyorsun maşallah diyorsun. Böyle mübarek tereyağ gibi akıyor. Böyle cilveli cilveli bakıyor değil mi? İşte o son şekle sevva denir. فسوى onu terkip etti ve düzene koydu. Yarattıktan sonra insan biçimi veriliyor. Yüce Allah, yavaş yavaş aşamalı üretimi anlatıyor. Dileseydi Hz. Âdem gibi ol derdi ve oluverirdi. Ruhu yarattığı gibi ol der oluverirdi. Gökten zembille iner gibi iniverirdik. Ama böyle dilemedi. Bu kudretini görsünler diye nereden nereye geldiklerini bilsinler diye aşamalı yarattı. Nerelerden çıkıp geliyoruz değil mi? Ne emekler, ne olaylar cereyan ediyor. Bir insanın büyümesi kolay mı? Bu hale nasıl geldik? Ne maceralar var değil mi? O anne baba neler çekiyor, neler çekiyor. Hepimizin başında bu türlü şeyler oluşuyor, değişik türden olaylarla karşılaşıyoruz. Kolay değil. سوياً فخلق الله منه بشراً o alakadan daha sonra mutgaya; mutgadan da kemikler giydirilerek bir beşer oluşuyor. سوياً بشراً demektir. فَخَلَقَ فسوى demek, سوياً فخلق الله منه بشراً o nutfeden her şeyi yerli yerince olan düzgün bir insan yarattı, düzgün, kafasının büyüklüğü, bugün bilim artık bütün bunları tespit etmiş. Bünyeye orantısı nedir? Kafanın eni boyu bünye ile en boy uyumu, bütün bunlar kol ne kadar uzun olmalı, parmaklar nasıl olmalı, bütün bunların artık bir standardı var. Yüce Allah’ın yaratmasındaki genel ölçüden bir bilim oluşmuştur. Bunun biraz kafası büyük veya bunun biraz eli uzun bu ölçünün dışında olanlar da vardır. Ama bunlar da çok azınlıkta olan şeylerdir. Genelde yerli yerincedir. Nadir olarak bazen böyle olanlar vardır. Bu da fabrikasyon olmadığını gösterir. Çünkü fabrikasyon olan şeylerin hepsi aynıdır, hiçbir farkı yoktur. Yani Yüce Allah herkesi özel yaratmaktadır. Mesela bir parmağımızın ucundaki parmak izi hiç birimizin diğerinin izini tutmaz. Bu irade-i sübhaniyyeyi gösterir. Allah, herkesi özel yaratmıştır. Yani onun gibi oluversin. Bunlar, şu gruptan olsun. Hepsi aynı. İkiz bile olsa, ikiz, görünüşte söylediğimiz bir laftır. Dilde söylenen bir laftır. Onun hiçbir şeyi aynı değildir. Ruhları da farklıdır ve dediğimiz gibi parmak izleri de farklıdır. İkiz bile olsa. فَجَعَلَ مِنْهُ sonra Allah ondan kıldı.  من الإنسان insandan الزوجين iki tür kıldı. O insandan o yaratmış olduğu insandan iki tür kıldı.  الذكر والأنثى ondan atfı beyan veya bedel olarak gelmiştir. İki türden maksat erkek ve dişiliktir. Yüce Allah çift yarattı. Erkekli dişili bir çift yarattı. أي من الى الصنفين o meniden iki tür yarattı.

AYNI SUDAN SULANDIK

Bakınız meni aynı meni ama Yüce Allah bir bakıyorsun erkek yaratıyor. Yani bir kadından bir erkekten gelen bir şey ama irade ona kalmış. Bu erkek mi olacak, dişi mi olacak? Kız mı olacak, oğlan mı olacak? İşte bu Allah’ın dilemesine bağlıdır. O erkek dilerse erkek; kız olmasını dilerse kız olur. Ama aynı meni farklı meni değildir. Hani ayette

بِمَاءٍ وَاحِدٍ

¶ “Hepsi aynı su ile sulanır.”[32]

diyor.

Bu yarattığı meyvelerin renklerini, tatlarını anlatırken Yüce Allah görmüyor musunuz aynı sudan yarattı Allah bunları diyor. Ama hepsi şekilleri ayrı, renkleri ayrı, tatları ayrıdır. Beslendiği kaynak aynıdır. Allah, işte bu benim gücüm diyor. Ben böyle isterim, bu benim irade gücümdür. Bu benim kudretimdir, ben her şeye kadirim. Burada da aynıdır.

بِمَاءٍ وَاحِدٍ Aynı su ama şu şekillere bakın. Hiç birinizin yüzü bir birine benziyor mu bakın. Ama incelendiği zaman aynı menidir işte. Erkek menisi bayan menisi şekliyle dersin ki işte bu budur. Şu halde bütün bunların içerisinde ayrıca bir irade vardır. Onun ne getireceğini bilemezsin. Bugün bilim bunu belli bir zamandan sonra, teşekkül ettikten sonra ancak kız ya da erkek diyor. Ultrason mu diyorlar? O zaman sadece biliyor. O da yine yanılabiliyor. Yüce Allah mutlak iradesini göstermek için bazen bunlara da siz bilemezsiniz ben bilirim diyerek yanılma payı bırakıyor, bakıyorsun kız olacak derken erkek çıkıyor. Yanılmışız diyorlar. Hamile miyim? Hamilesin. Ama bir bakıyorsun sonra hamile filan değil. Yalancı hamilelikmiş. Bakın bir de böyle şey var. Yüce Allah öyle gösterir sonrada geri çekiverir. Elinde avucunda bir şey yok. Onun için bekleyeceksin. Beklemesini bileceksin. Yüce Allah’a şükredeceğiz. İşte benim şu oluyor, oldu olacak. Ondan sonra davul zurna, hemen ismini cismini, yerini ayarla, giysisini ondan sonra yok olmayacak. Yanılmışız. Kitleymiş o falan filan, hadi bakalım. Dur bir kere, dereyi görmeden paçayı sıvama. Acelen ne ya, sabırlı ol. Sonuna kadar bekle. Ne getireceğini biliyor musun? Gülüyorsun, oynuyorsun, övünüyorsun, kırk gün kırk gece bayram yapıyorsun. Ama sonunda kendi kuyunu kazan birisini büyütmüşsün. Adamın iflahını kesiyor, ailenin işini bitiriyor. Soyunu sopunu kurutuyor. Kucağında öyle birisini yetiştirmişsin. Onun için bekle. Yüce Allah’tan hayırlısı de. İsterim de isterim diye tutturma. Hayırlısı Ya Rabbi de. Hayırlı ise olsun. Değil ise gitsin. İstemiyorum ya Rabbi diyelim. Ama insanoğlu kendi kendine böyle başının belasını arıyor. Aranıyor musun, arıyor musun, belasını arıyor deriz ya. أَلَيْسَ ذَلِكَ بقادر buna kadir olan değil midir? Bunu yapan güç yetiremez mi? على أَن يُحْيِىَ الموتى bir damla sudan insanı yaratan ölüleri diriltmeye kadir olamaz mı bunu yapmaya sizce güç yetiremez mi?

SURENİN SONU SORU

Yüce Allah soruyor. Bu sure bu soru ile bitiyor. Bu bir damlacık sudan, bir katreden bunu yaratan öldükten sonra o varlığı tekrar gündeme getiremez mi? Sıraya sokamaz mı? Meydana dikemez mi? Büyük bilgin Allame Bediüzzaman Efendi der ki: önce hiçbir şeyi yok, numunesi yok. İlk insanı yaratırken bir örneği var mı? Yok. Onun herhangi bir malzemesi var mı? Yine yok. Bir örnek yok ondan türetsin. Bu insanı vücuda getirmiş. Şimdi ölen adamın numunesi var. Şekli var, şemaili var, boyu var, posu var. Parçaları var orada. Evet, toprağa karışıyor ama toprağın içinde mevcuttur. Orada bir parçası var. O parçayı diriltmek mi? Yani olmuş, adam zaten önceden var. Dolayısıyla öncesine göre bu daha kolaydır. İkinci yaratma birincisinden daha kolaydır. Mantıken, bize göre tabi ki. Yoksa Allah’a göre kolaymış, zormuş diye bir şey yok. Bizim aklımıza göre böyledir. Öyleyse bu aklını bu kadarda mı kullanmıyorsun diyor. Aklını kullan. Var ve Allah bir yerde stok yapıyor, tutuyor ve zayi etmiyor.

NUTFE YAĞMURU

İnsan tohumu orada bekliyor ve bir gün hayat yağmuru, o haşir günü hayat bazı şeylerde nutfe yağacak diyor. Allah yağmur gibi nutfe yağdıracak. O nutfe,  o adamın nutfesidir. İlk etapta ki ne ise bunları karıştırmayan Yüce Allah, âlim olan Allah, kadir olan Allah, orada o acbü’z-zeneb denilen kuyruk sokumu, mercimek kadar bir kemikçiktir. Onunla birleşecek ve insan paraşüt açılır gibi açılacaktır. Yani küçük bir yere sığdırmışlar ya arabanın hava yastıklarını, o vurunca yumurtadan çıkar gibi yavru birden çıkıyor. İşte onun gibi çatlayıp başlarını çıkaracaklar. Bu bir an meselesidir. Ol dedi mi oldurur Yüce Allah. Müminin âleminde, inancında, dünyasında bunlar gayet kolay şeylerdir. Hoş şeylerdir ve mümin Rabbini bu şekliyle tebrik eder.

تَبارَكَ اللَّهُ رَبُّ الْعالَمِينَ der.

Bu soruya karşılık ise Allah أَلَيْسَ ذَلِكَ بقادر bu insanı bu hale, tavırdan tavıra, biçimden biçime çevirerek, bir damlacık sudan evreler devreler halinde bu düzgün insanı, biçimli insanı, çalımlı insanı yaratan ölüyü diriltmeye kadir değil midir? Ne diyeceğiz? Şimdi ne diyeceğimizi bildirecek.  أليس değil midir?  الفعّال hakkıyla yapan, eksiksiz hakkıyla yapan,  لهذه الأشياء bu sayılan şeyleri, damlacığın çeşitli evreleri ve devreleri; bunları böyle üst üste takip ederek, tavırdan tavıra geçirerek, halden hale döndürerek nihayet mükemmel bir insanı, eksiksiz bir insanı yaratan Allah  بقادر kadir değil midir?  على الإعادة onu tekrar yaratmaya,   وكان صلى الله عليه وسلم إذا قراها Peygamber-i Zişan bu ayeti okuyunca يقول şöyle buyururlardı.  سبحانك ببلى Yüce Rabbim senin bu soruna karşılık, bunu bize soruyorsun, seni tenzih ve tespih ederim. Ne demek kadir olmamak,  ببلى bilakis sen kadirsin. Elbette kadirsin.  Bunları yapmaya, daha çoğunu, daha ötesini yapmaya da kadirsin. سبحانك ببلى kısaca سُبْحانَكَ اللَّهُمَّ بَلَى diye de rivayet vardır. Seni her türlü eksiklikten nakıslıktan, bozukluktan teşbih ederim, takdis ederim. Sen arı ve durusun. Hiçbir eksiklik, hiçbir bozukluk, noksanlık sana reva değildir. Bütün bunlardan seni beri kılar, seni arı ve duru kılar; kendi inancım ile kendi gayretim ile kendi bakışım ile bütün bu yanlış, negatif şeylerden sıyırırım inancımı, arı ve duru kılarım demektir. Yoksa zaten Allah arı ve durudur. O’nun mikrop kapması, negatif bir şeyin O’na ilişmesi, O’nu rahatsız etmesi olur şey değildir. Ama biz, bizim inanç karargâhımız böyle şeylerden etkilenir. Yamulur yumulur, Şeytana kapılabilir. Virüs kapabilir. Kalbimizde maraz oluşabilir.

TESPİHİN BİZE DÖNEN YÜZÜ

Dolayısıyla işte bu tespihinde, tenzihin esas makamı, mekânı kalptir. Seni diyerek aslında O’ndan bize irca oluyor. O’na giden bu arzu ve istek kalbimize gönderiliyor. Kalbimizde tespih neticesinde arı ve duru olma keyfiyeti oluşuyor. Biz Allah’ı temizlemiyoruz. Allah zaten temizdir, arı ve durudur. Biz kendi kalbimizi temizliyoruz, kendimizi tespih ediyoruz. Yani kendimizi düzene koyuyoruz. Arı, duru tertemiz hale sokuyoruz. Tespih dediğimiz lafızlarla bunu yapıyoruz. O söylediğimiz güzel sözlerle bunu hedefliyoruz.  والله أعلم Müfessirimiz, Allah daha iyisini bilir diyor. Müfessirlerin adetleridir. Söylerler, açıklamaları yaparlar ve en sonunda da Allah daha iyisini bilir. Bizim bildiğimiz işte bu kadar derler. Anlattık, söyledik ama bunların en doğrusunu Allah bilir. Rabbimiz unuttuysak, hata edersek sen bizi bağışla diyoruz.

 
 

[1] Bakara2/238

[2] Zümer39/71

[3] Kıyamet75/28

[4] Kıyamet75/32

[5] Yunus10/25

[6] Ahzab33/56

[7] Zümer39/7

[8] Ahzab33/65

[9] Kıyamet75/32

[10] Beled90/18

[11] Buhari, Ehadis-i Enbiya 53

[12] Ahzab 33/6

[13] Beyhakî, Şuabü’l-İman, 1375

[14] Bakara2/12

[15] Hicr15/94

[16] Nahl16/50

[17] Bakara2/285

[18] Nisa4/46

[19] Tevbe9/129

[20] Kamer54/55

[21] Fetih48/29 “Muhammed, Allah’ın Resûlüdür. Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı çetin, birbirlerine karşı da merhametlidirler.”

[22] Hadid57/4 “O sizinle beraberdir.

[23] Al-i İmran3/77

[24] Tarık86/7

[25] Al-i İmran3/139

[26] Tin95/5

[27] Tarık86/7

[28] Hacc22/5  “Hiç şüphesiz ki biz sizi topraktan sonra az bir sudan sonra bir alakadan sonra da yaratılışı belli belirsiz bir mudgadan yarattık.”

[29] Müminun23/14

[30] Müminun23/14

[31] Araf7/54

[32] Rad13/4

Paylaş...

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to Twitter

78 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Instagram

Üye Girişi

Fotoğraf Albümü

  • Kategori: Anma Haftası 2017
  • Kategori: Anma Haftası 2016
  • Kategori: Anma Haftası 2015
  • Kategori: Anma Haftası 2014

          gulhan_37