Südâ Değiliz (29 Ocak 2012)

Allah lütfu ve keremi ile neari olan günlerin neari olan kısmından bir anı, bir saati bizlere Aziz Kitabını okumak, anlatmak, içeriğini kavramak ve kendisine yol bulmak için bir fırsat olarak, bu anı bu zaman dilimini bizlere ihsan ve ikram eyledi. Bu nedenle biz Yüce Rabbimize bu nimetine karşılık hamd ü senalar ediyoruz. Nimetlerini tamam etmesini, ziyade etmesini, hakkını eda etme yönünde bizlere muvafakat, muvaffakiyet ihsan etmesini diliyorum, kabul buyursun. Evet, kardeşlerim, Kıyamet Sure-i Celile’si içerisinde büyük kıyameti ve küçük kıyameti bir nebze olsun gördük.


KIYAMET SÛRESİ 34 -36. ÂYET:

 

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بسم الله الرحمن الرحيم الحمد لله رب العالمين وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ رَسُولِنا مُحَمَّد وَ عَلَي آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ رَبِّ اشْرَحْلِى صَدْرِى وَيَسِّرْلِى اَمْرِى وَاحْلُلْ العُقْدَةً مِنْ لِسَانِى يَفْقَهُوا قَوْلِى رَبِّ قَدْ آتَيْتَنِي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَنِي مِنْ تَأْوِيلِ الأحَادِيثِ فَاطِرَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ أَنْتَ وَلِيِّي فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِين توفنا مسلمين وألحقنا بِالصَّالِحِين واحشرنا في زمرةالصَّالِحِينَ وأدخلنا الجنة مَعَ الأبْرَارِ يا عزيز يا غفار

 KUR’ÂN’DAN OKUNAN BÖLÜM:

أَوْلَى لَكَ فَأَوْلَى (34) ثُمَّ أَوْلَى لَكَ فَأَوْلَى (35) أَيَحْسَبُ الْإِنْسَانُ أَنْ يُتْرَكَ سُدًى (36)

 TEFSİRDEN OKUNAN BÖLÜM:

 {أولى لَكَ} بمعنى ويل لك وهو دعاء عليه بأن يليه ما يكره {فأولى}{ثُمَّ أولى لَكَ فأولى} كرر للتأكيد كأنه قال ويل لك فويل لك ثم ويل لك فويل لك وقيل ويل لك يوم الموت وويل لك في القبر وويل لك حين البعث وويل لك في النار {أيحسب الإنسان أن يترك سدى} أيحسب الكافران يترك مهملاً لا يؤمر ولا ينهى ولا يبعث ولا يجازى

 


 

 

 SÜDA DEĞİLİZ

 


 

İÇİNDEKİLER

1.Kur’an’dan Okunan Bölüm

2.Tefsirden Okunan Bölüm

3.Öğüt Veren Kitap

4.Gözdenin İmtihanı

5.Vahiy Kesin Bilgidir

6.Doğru Yol, Eğri Yollar Vardır

7.Tebyin Peygamber’in Görevidir

8.Sevgi Ehl-i Beytedir

9.Mübadelenin Böylesi

10.Âlemin Dönüşümü

11.Adalet Her Şeyi Yerine Koymaktır

12.İman Yükseliş Küfür Düşüştür

13.Kabrin Keyfini Çıkaranlar

14.Okkalı Gâvur

15.Hilafet Makamına Oturuş

16.Teveccüh ve Tevelli

17.Şüphenin En Tehlikelisi

18.Ailen Kim?

19.Çok Ölüme Bağır

20.İne Kadar Ağ, O Kadar Ağu

21.Cebrail’in Baştı

22.Allah Mümine Dua, Kâfire Beddua Eder

23.Dört Aşamalı Geçit

24.Kur’an’ın İnsanı İletken Yapışı

25.Süda Değiliz


Allah lütfu ve keremi ile neari olan günlerin neari olan kısmından bir anı, bir saati bizlere Aziz Kitabını okumak, anlatmak, içeriğini kavramak ve kendisine yol bulmak için bir fırsat olarak, bu anı bu zaman dilimini bizlere ihsan ve ikram eyledi. Bu nedenle biz Yüce Rabbimize bu nimetine karşılık hamd ü senalar ediyoruz. Nimetlerini tamam etmesini, ziyade etmesini, hakkını eda etme yönünde bizlere muvafakat, muvaffakiyet ihsan etmesini diliyorum, kabul buyursun. Evet, kardeşlerim, Kıyamet Sure-i Celile’si içerisinde büyük kıyameti ve küçük kıyameti bir nebze olsun gördük.

ÖĞÜT VEREN KİTAP

Yüce Allah özetler halinde kısacık ayetleri ile vurgulamaları, işaretleri ile bizlere sürekli nasihat etmektedir, öğüt vermektedir. Zaten ayetlerine de ayetlerinin mecmuası olan, camii olan bu Hz. Kur’an ’a da öğüt tabirini kullanmaktadır.

إِنَّ هذِهِ تَذْكِرَةٌ

¶        “Şüphesiz bunlar bir öğüttür.”[1]

Ayeti Celilesi ile kadrini kıymetini bilenlere, layık-ı veçhile kendine yönelenler için bu Aziz Kitab’ın bir öğüt olduğunu kendisi beyan etmektedir. Allah Teâlâ yine layık-ı veçhile öğüt alanlardan eylesin.

Evet, büyük kıyamet ifadesini arşın altında yer alan âlemlerin değişime uğramasına, neşve-i ula dediğimiz, ilk oluşumun sona erdirilme hadisesine diyoruz. Arşı Azam’ın altında yer alan avalim ki genel adı dünyadır. Bu dünya denilen âlemlerin kompleksidir, başlığıdır. Dünya demek ki bu kadar geniştir. Bizim yaşadığımız bölge ise dünyanın bir parçası olan arzdır. Biz dünyanın arz denilen bir arazisinde yaşıyoruz. Ve burası kayda değer bir yer değildir. Aslında cirim, cisim yönü ile büyüklük, zahiri yönü ile kale alınacak, önemsenecek bir yer değildir. Ama içerik yönüyle çok zengindir. Çünkü âlemlere sultan olan insanı Yüce Allah bu arz denilen yerde iskân etmiştir. ikâmetini böyle sağlamış, böyle murat etmiştir. Bu nedenle arzın suri yönüne değil mana yönüne bakmak lazım.

GÖZDENİN İMTİHANI

Manevi yönüyle çok değerli ve şu ana kadar da beşerin gördüğü kadar, izlediği kadar, elde ettiği bilgiler, teknik verilerinin neticesine bakarak arzdan daha güzel bir iskân yeri kendisine bulmuş değildir. Yoksa çoktan tüyecek ama böyle bir yer henüz keşfedilmedi. Demek ki burası bu kadar gözde bir yerdir. Burası, gözde yaratılan insana gözde olarak sunulmuş bir evdir, insanlığın evidir. İmtihan yeridir. Evet, Kıyamet dediğimiz oluşumla, bu arzın dilimleri, birimleri, arşın altında kalan tüm avalim ne yapacaktır?

يَوْمَ تُبَدَّلُ الْأَرْضُ غَيْرَ الْأَرْضِ

¶        “O gün yer başka bir yere dönüştürülür.”[2]

sırrıyla arzın; bugün yaşadığımız bu bölgenin başka bir şekle dönüşeceği anlatılmaktadır. Kıyamet bu şekilde anlatılmaktadır. O halde işte bu neşvey-i ûla dediğimiz ilk inşa faaliyetine, ilk oluşuma bir son verilerek neşve-i uhra dediğimiz, ikinci bir yaratma, ikinci bir yaşam boyutu kapısı açılacaktır, ikinci bir oluşum sağlanacaktır. Bu tekevvüne de kıyamet sonrası diyoruz. Kıyamet ve sonrası diyoruz. Kıyamet demek ki bir âlemin bir yaşam sisteminin sona erdirilip, başka bir sistemin başlamasıdır. Bu iki deryanın buluşması gibi bir hadisedir. İki yaşam boyutunun, büyük bir sistemin bir biriyle, bir anlamda toslamasıdır, vuruşmasıdır. Bundan ayette bacak bacağa dolaştığı zaman diyerek, iki farklı boyutun bir biriyle karşılaşması anından, insanda meydana gelen bir panikten, bir sarsıntıdan söz etmektedir. Yani bir yaşamın sistem olarak sona erişi ve ikinci bir başka sistemin başlaması işte bu geçit anına biz ölüm diyoruz. Ve geçmektedir. Bir boyuttan bir başka boyuta tamamen farklı bir sistem ile başka bir sisteme geçiş anında insanda müthiş bir inkılâp meydana gelmektedir. Bu inkılâbın adına biz ölüm diyoruz. İşte ölüm budur. Ölüm yeni yaşama geçiş anında insanda meydana gelen hal ve keyfiyetin adıdır. Bir takım sistematik olan kaideler, kanunlar geriye atılmakta, geride bırakılmakta, yeni sisteme adapte olmak yönünde, yeni bir karşılama ile, yeni bir girişim, yeni bir baş sokuş, yeni bir dalış, yeni bir iskan söz konusudur. Yeni yaşama adapte olma. İşte bunun için bir geçit dönemi var. Bunun adı işte ölüm hali, sekerat-ı mevt diyoruz, mevt diyoruz ve ba'del mevt diyoruz. Ölüm sonrası ile ölüme hazırlık, ölüm anı ve ölüm sonrası olmak üzere ölümün sonrasında da bir süreç vardır. Bu süreç gerçek ahiret âlemine hazırlık sürecidir. Hazırlanan sürecidir, geçiş sürecidir. Bu geçiş süreci olduğu için dünya ile ahiret arasında kaldığından dolayı oraya da berzah denilmiştir. Ara, ara boyut, ara yaşam. İşte Kıyamet Suresi içinde bunları görmekteyiz. İnsanın bu ölüm ile yüz yüze gelme anı dile getirilmiş ve insanda ki panikleme, insandaki değişim anlatılmaktadır ve o andaki görüntüler, konuşmalar kaydedilmektedir. Sanki kaydedilmiş de Yüce Allah bizlere görüntülemektedir ve dinletmektedir. O anda geçe konuşmaları bize Kıyamet adlı surede bunları bize verdi. Ona hamdolsun. Biz o varacağımız yer hakkında kesin bir bilgiye sahibiz. Bilgiye değil, kesin bir bilgiye sahibiz. Neden?

VAHİY KESİN BİLGİDİR

Çünkü vahiy bilgisi hakke'l yakin olan bir bilgidir. Tam tamına bir bilgidir. Eksiği yoktur. Geriye kalan kulun anlayışıdır. Allah hakke'l-yakin suresinde ilme'l- yakini[3] bize vermiştir.

إِنَّ هَذَا لَهُوَ حَقُّ الْيَقِينِ

¶        "Şüphesiz bu kesin bir gerçektir."[4]

Diyerek bu gerçekten yakinin ta kendisidir. Bu, Hakka yakındır. Yakinin ta kendisidir. Ama tabi ki bizim yönelişimiz yani kulun yönelişi farklıdır, adapte oluşu farklıdır. Bütünleşme olayı, içtima olayı, özümseme olayı, kanıksama olayı farklıdır. Kullara göre farklılık arz eder. Bu nedenle de kulların derecatı ön plana çıkmıştır. Kulun derecesine göre algısı vardır. Yani cihaz kalitesine göre ses kaydediyor ya, bu beş paralık olan, bu yüz paralık olan; tabi ki yüz paralık olan yüz paralık kayıt yapıyor. Beş paralık olan da beş paralık kayıt yapıyor. Bazısı da beş para etmez diyoruz. Beş para etmez, on para etmez. Öylesi de var.

İşte biz bu tablolara rastladık ve şunu da anlıyoruz bu adaptasyon dediğimiz dünya yaşamının, ukba yaşamına, uhrevi yaşama, sonsuz yaşama geçişinde, tekrar içerde aşamalar var. Aşama içinde aşama var. Derece içinde derece var. Geçit içinde geçit var. İnsan içinde insan vardır. İlim içinde ilim var. Yumurta içinde yumurta var. Vitamin içinde vitamin var. Zerre içinde başka zerreler var. Bu sonsuz bir gidiştir. Atom bulduk. Cismi meydana getiren en küçük dilim, parçadır. İlerde bakacaksınız bir başka isimde, ha bunun içinde de bir şeyler varmış, bu değilmiş. Daha başka küçük bir şey çıktı. Bu normaldir. İlim ilerlemektedir. Hâlâ derinliğe doğru dalış kaydetmektedir. Kürekleri daldırmaktadır içerde bir şeyler aramaktadır. Ne çıkacağı belli değildir. Ne çıkarsa bahtına cinsinden, bahtımız ne ise o çıkacak tabi ki. Yazımız ne ise o çıkacak. Onun için Allah’ın kulları iç daima içe sahiptir. Derinliğin içinde derinlik vardır. Bu bir yerde durur biter diye bir şey yoktur. Çünkü varlığın derinliğine olan gidişi, içerik yönüyledir, batın yönüyledir. Gerçek ise yüzeyde değil, içeride saklıdır. Hakke'l-yakin olan kısım içerdedir.

DOĞRU YOL, EĞRİ YOLLAR VARDIR

Suret, yüzey daima insanı saptırıcıdır, aldatıcıdır. Yüzeyde yollar vardır. Şeytan’a açılan yollar vardır.

وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ وَمِنْهَا جَائِرٌ وَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ

¶        “Allah'a giden dosdoğru yol vardır. O yolların bir kısmı da eğridir.”[5]

Allah'a giden dosdoğru yol vardır. O yolların bir kısmı da eğridir. Yani doğrudan Allah’a gitmez. Şeytan karakoluna uğrar. Ona uğramadan gitmez, oraya bağlanmıştır. İşte İblis’e bağlı olan yollar eğri yollardır. Allah’a giden yol ise dosdoğru bir yoldur.  Gördünüz mü Allah’ın kulları, o dosdoğru yol Peygamberinin öğrettiği yoldur. Yüce Allah peygamberine bildirmiştir, o bildiriye vahiy diyoruz. O onu özümsemiştir, kanıksamıştır ve O sindirmiştir, O en doğruyu anlamış, yaşamış ve yaşatmaktadır, öğretmektedir. Onun adına da sünnet diyoruz. Sünnet bir öğretidir, sünnet bir gösteridir. Sünnet vahyin yaşanması hadisesidir. Kur’an’ın izahıdır, açılımıdır. Sünnet Kur’an’ın dışında bir şey değildir. O ondandır. O da vahiydir. Şu halde esas itibariyle vahyin ana unsuru Kur’an vahiydir. Bunun yanında "bana bir misli daha verildi" diyor. Bu misli, bu fazlalık, bu ziyade Sünnet-i Nebeviyyedir. Demek ki bana bir misli daha verildi derken Kur’an’ı anlayış anlamına gelen, yorumlama ve tebyin anlamına gelen Sünnet'i kastetmektedir. Tebyin ki bu Peygamberin görevleri arasındadır.  Onların "Tebyin" görevi de vardır.

لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

¶        “İnsanlara kendilerine indirileni açıklaman ve onların da üzerinde düünmeleri için sana bu Kur'an'ı indirdik.”[6]

Kendilerine indirileni izah edesin diye sana bu vahyi yaptık.

TEBYİN PEYGAMBERİN GÖREVİDİR

Şu halde peygamberin görevlerinden birisi de tebyin görevidir. Sadece tebliğ değildir. Tebliğ aldığını ilave yapmaksınız vermektir. Eksiltmeden, artırmadan vermektir. Tebyin ise bu tebliğ edilenin kulun anlayışına indirgenme hadisesidir. Tenzil olayıdır, tefhim olayıdır, kavratma olayıdır. Bunu da yapan yine peygamberdir.

أَلاَ هَلْ بَلَّغْتُ ، قَالُوا: نَعَمْ، قَالَ: «اللَّهُمَّ اشْهَدْ،

  1. "Dikkat edin! Tebliğ ettim mi? Dediler ki: Ey Allah’ımız! Şahit ol! Evet."[7]

Veda hutbesinde soruyor. Dikkat edin, tebliğatta bulundum mu, görevimi yaptım mı? Evet, قَالُوا: نَعَمْ، dediler. Tabi ki bunun zımnında da Kur’an’ın beyanı gelmiştir. Tefsiri gelmiştir, sünnet ile de bunu yapmıştır ve Peygamber size iki emanet bırakıyorum derken Allah’ın Aziz Kitabını zikretmiş ve sünnetini de buna ilave etmiştir. Bazen بِسُنَّتِي yerine الْخُلَفَاءِ الْمَهْدِيِّينَ الرَّاشِدِينَ da zikretmiştir.

فَعَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الْمَهْدِيِّينَ الرَّاشِدِينَ

  1. "Size benim ve benden sonra gelecek raşit halifelerimin sünnetine uymanız gerekir."[8]

Bakın kendi sünnetinin yanında benden sonra raşit halifelerimin sünnetini de onların yolunu da izleyin diye buyurmuştur. Dört imam da böyle yapmıştır. Meşhur mezhep imamlarının dördü de bu dört halifenin mutlaka birisine tutunmuştur. İçtihatları mutlaka bunlardan birisine tutunmaktadır. Bunlara muhalif içtihatları yoktur. Bazı rivayetlerde de kitabın yanında

عِتْرَتِي: أَهْلُ بَيْتِي [9] diyerek sülalesini zikretmiştir. Bu da gönüllerin muhabbet yönüyle bağlı beslenmesi gereken bir kanaldır. Ehli Beyt muhabbet madenidir. Allah ve Resul sevgisinin pınarıdır. Ehli beyte bu yönüyle bağlanmayan bir kalbin sulhünden, sukûnundan söz edemezsiniz ve onun istikameti söz konusu değildir. Ehli beyt Kur’an’ın emrincedir.

قُلْ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبَى

¶        “Ben buna (yaptığım tebliğ görevine) karşılık sizden yakınlık ve dostluk bağları içinde doğan sevgiden başka bir ücret istemiyorum.”[10]

De ki Ey Muhammet! Bu tebliğatım, tebyinatım karşılığında sizden bir ücret talep etmiyorum. Ancak bir talebim var. O da Ehli Beyt'ime meveddet istiyorum. الْمَوَدَّة Meveddet, الود vud den gelir.

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا

¶        “İnanıp Salih ameller işleyenler için Rahman (gönüllere) bir sevgi koyacaktır.”[11]

SEVGİ EHL-İ BEYTEDİR

Allah kendi yönünde yolunda dosdoğru istikamet tutarak kendine yol alanların kalbinde bir vud oluşturacaktır. Yüce Allah vaad ediyor. Vud aşktır, sevgidir, muhabbettir. O halde işte bu muhabbetin ehli beyte bağlanmasını istiyorum. Bu şebekeyi, kalbinizdeki bu الود (elvudduyu) ehli beytime bağlayınız. O şebekeden besleniniz.

إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبَى

Yakınlarım hakkında sadece muhabbet duygusu taşıyacaksınız. Sadece sevgi bağlılık taşıyacaksınız. Asla şek şüphe, Allah korusun buğzu şurada bırak, azıcık bir şüphe, kalbinizde onlara bir kırgınlık dahi taşımayacaksınız. Onlar bir yana insanlar bir yana. Eğer tercih konusu ise ehli beyt bir yana, sair insanlar bir yanadır. Evet, bu şekilde bu duyguyu, bu sevgiyi taşıyacağız. Bu ölüm anı ile küffar cinsinden yani iman kalitesi düşük olanların imanındaki derece ile orantılı bir geçiş kaydedeceğini öğrendik. Ameline orantılı bir ölüm ile ölürler. Ölümlerindeki tatma olayı, acı, buruk veya son derece sıfır. Tatların sıfır, sıfır altı ya da sıfır üstü olmak üzere iki yönü vardır. Sıfır altı tatmalar cehennemiyyun için geçerlidir, ehli nar için geçerlidir. Bu imanın başlangıç noktası vardır, iman artıdır, zaiddir, ziyadedir. Bir de negatif olan bir yön vardır. O da küfürdür. Şu halde sıfırın altı küfrü ifade eder. Soğuğu ifade eder. Sıfırın altı dedi mi orada bürudet vardır, soğuk vardır, donma hadisesi vardır, gerginlik vardır ve yanma hadisesi vardır. Soğuğun yakmasını biliyorsunuz Allah korusun. Değil mi? Çatır çatır mahveder. Sıfırın üstü dediğimiz bu artıdır. Bu da iman derecatıdır. İman artıdır, küfür eksidir. İşte bu derecata göre eksi yönünde olsun artı yönünde olsun tatma hadisesi vardır. Sıfırın altında da tatma vardır. Yüce Allah ona ذُقْ[12] der, "tat" der. Bu, ehli nar için bir ifadedir. Çünkü sen dünyada kendini çok beğenmiş, arsız ve namussuz birisiydin. Ona, tat bakalım ateş nasılmış denecek. Müminler de tadar ama o şerbet gibi tadar. O helva gibi tadar, o şid gibi tadar. Hani cennet şaraplarından bahsetti ya dört türlüdür. İşte kişinin ölümü anındaki tatma olayları bu dörtten birisi iledir. Ehli ilim ise süt, ehli marifet ise bal. Bu şekilde gider. Onların ayrıntıları o dört türlü tatma olayını Feyizler adlı kitabımızda anlattık. Demek ki o cennet nehirlerinden dört tanesinden birisinin tadıyla ölümü tadar. Öteki ise işte irinlerdir, kandır, Allah korusun. O cehennemdeki nehirler var. Mukabil nehirler var. O nehirlerden, o akıntılardan, o mayilerden tadar. Ama mutlaka tat vardır.

كُلُّ نَفْسٍ ذائِقَةُ الْمَوْتِ

¶        “Her canlı ölümü tadacaktır.”[13]

Mutlaka ölüm ile bir tatma olayı vardır, gerçekleşir. Bunları anlattı ve ölüm anında en acılı tatma olayı, ölümü en acılı şekliyle tatma olayında yer alan bir unsura yer verildi. Birisine dikkat çekildi. Bizim okuduğumuz bölüm de burası idi. 34. Ayetin hemen önünde bu bacak bacağa dolaşıp, birbirine, iki dünya arasında kalan, iki âlem arasında sıkışıp kalan, sanki iki mengene gibi arada sıkışıp kalan biri anlatıldı. Dünya vermem diyor. Çünkü o dünya çocuğu idi. Dünyaya peşkeş çekmişti. Dinini, imanını, ırzını, namusunu dünyaya peşkeş çekti. Bana dünyalık ver bunların hepsi senin olsun dedi. Ben ukba mukba tanımam dedi. Ben din ü iman tanımam dedi. Irzı namus tanımam. İşte bu ateistlerdir, dinsizlerdir, imansızlardır. Bunlar bir takasta bulundular. Bir değiştirme işinde bulundular. Bir tebdil işinde bulundular, mübadele işinde bulundular.

بِئْسَ لِلظَّالِمِينَ بَدَلاً

¶        “Bu, zalimler için ne kötü bir bedeldir.”[14]

Zalimler için ne kötü bedeldir bu. Yani küfrü alıp imanı vermek; bu ne kötü bir bedel, bir alıştır.

MÜBADELENİN BÖYLESİ!

Mutlaka bir mübadele söz konusudur. Müminler kâfirlerle bir alışverişte bulundular. Kâfirlerde iman mekanizmaları vardı. Asar-ı imaniyye vardı. Sermayey-i imaniyye vardı. Müminlerde de sermayey-i küfriyye vardı. Küfür kabiliyeti vardı. Çünkü anasından her doğan iman etmeye de müsait, küfretmeye de müsait bir halde doğar. Tek taraflı doğmaz. Allah her iki tarafa da diğer tarafın imkânlarını sunmuştur. Cennetlik de olsa cehennemlik de olsa cehennemlik olana cennetlik malzemeleri sunmuştur. Cennetlik olana da cehennemlik malzemesi sunmuştur. Hadi al vermedi demeyesin. Ama tercih zamanı gelir, tercih etme durumunda kalır ve daima adımları küfür tarafına doğrudur. Gönlü o tarafa temayül eder. Meyil o tarafadır.

وَلا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ

¶        “Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur .”[15]

Rükun o tarafadır. Onun erkânı o taraftadır. Erkânı ne tarafta ise insanın rüknü o tarafadır. Rükun, meyil demektir. وَلا تَرْكَنُوا demek لا تميلوا demektir. Meyletmeyin, yönelmeyin, teveccüh etmeyin, zalimlere bakmayın. Çünkü onun dış görüntüsü müzeyyendir.

فَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطانُ أَعْمالَهُمْ

¶        “Fakat şeytan onlara işlerini güzel gösterdi.”[16]

Çok süslüdür, göz alıcıdır, gönül alıcıdır. Sizi kendine kaptırır. Sizi kapar, sizin gözünüzü boyar. Sizin özünüzü oyar. Sakın ha kulak asmayın. Sakın göz dikmeyin. Sakın teveccüh etmeyin der ve Kur’an uyarır. Ama o bunu yapmaz. O kandır çeker. Ezel bezmindeki küfür olgusu onun duygularına sereyan eder ve küfrü bir başka görür. O فَزَيَّنَ deki müzeyyenlik onun gözünü alır. İşte benim aradığım der. İşte benim istediğim der. İşte ben bunu istiyorum dediği anda kendini orada bulur. E iyi. Bunun iman etme mekanizmaları var.

ÂLEMİN DÖNÜŞÜMÜ

İşte bu sırada sanki şöyle bir oluşum vardır. Haberleri vardır veya yoktur ama Yüce Allah atıkları atmayı sevmez. Âlemi hurdaya çevirmez. O her şeyi yerli yerine yerleştirmiştir. Âlemde pislik, atık türünde bir pislik yoktur. Dönüşüm vardır. Mutlaka bir parça meydanda kalmaz. Onu bir yere monte eder ve yakıştırır. Bu nedenle onun mülkünde zaitlik yoktur, fazladan bir şey yoktur. Fazla mal göz çıkarmaz derler de fazla bir çivi veya bir raptiye bir dişlinin arasına girerse onun işini mahveder. Bir dişlinin arasına girerse, gözüne bir kıl kaçtı mı? Kirpiğinden zaid bir kıl kaçtı mı işini bitirir. Ağzına bir kıl girdi mi dilin ondan rahatsız olur. Bunu hisseder. Gördünüz mü fazlalık nasıl da zarar veriyormuş değil mi? İşte bu da mal. Bu da mal ama fazla demek normali rotasından çıkaran demektir. Ona ihtiyacı yok. İşte Allah’ın mülkü böyledir.

ADALET HER ŞEYİ YERİNE KOYMAKTIR

Hiç bir şey fazla değildir, yerli yerincedir. Mutlaka onun bir yeri vardır. Bu bazen şu ya da bu nedenle o şey yerinden alınır ve kaldırılır. Sana da bunu gösterirse o yerinden alınan şeyi yerine sen koyacaksın. Bunu gördüğün halde koymazsan üzerine düşen görevi yapmamış olursun. Söylemen gereken bir sözse yerinde söyleyeceksin. İşte şimdi şu sözü söylemek lazım diyeceksin. Söyle. Söylemezsen görevini yapmamış olursun. Yerli yerince hareket etmedin. Bir yerden bir taş düştü. Alacaksın o taşı oraya koyacaksın. Gördüğün halde koymadın. Yanlış yaptın. Görevini yapmadın. Bunun sorgusu vardır. O halde aldığını aldığın yere koymak adalettir. Yerinde olması gereken şeyi yerine koymazsan bu da zulümdür. İman göğüslere konulması gereken bir cevherdir. Yeri kalptir. İman cevherinin yeri kalptir. Siz bunu oradan alır bir başka yere transfer ederseniz en büyük zulmü işlemiş olursunuz. Veya bu cevheri verip küfür cevheri satın alırsanız

بِئْسَ لِلظَّالِمِينَ بَدَلاً

Zalimler için bu aldıkları şey, bu transfer ettikleri şey ne kötü bedeldir. Ve bunun bedelini çok ağır ödeyecektir. İşte Allah’ın kulları bu yönde cehennem ehlindeki mekanizmalar cennet ehline tevdi edilir. Cennet ehlindeki cehennem mekanizmaları da küfür ehline teslim edilir. Alın burada hırsızlık malzemeleri var, eşkıyalık malzemeleri var. Bunlar size lazım. Siz de bize şu iman cevherini artıran, onu körükleyen yan ürünleri verin. Onlar da onu alırlar. Yani bu sanki böyle olur. Çoğu insanlar bunu bilmez. Ama mümin ben imanı bir şeye değişmem, kaptırmam. O küfür ile imanımı bir tutmam.

لا يَسْتَوُونَ عِنْدَ اللَّهِ

¶        “Bunlar Allah katında eşit olmazlar.”[17]

Eşit değildir. Ben Allah’ın seçkin kuluyum. Ben müminim.

İMAN YÜKSELİŞ KÜFÜR DÜŞÜŞTÜR

İman şereftir. Bana bu şerefi Allah bahşetti. Bu şerefimi ayaklar altına almam, kimseye de çiğnetmem der. Çiğnemeye kalkanları da çiğner. İşte kâfirleri böylesine ayağının altına alır. Onların boynunu, Hakka eğilmeyen boynunu, taşa eğilen, taşlaşmış boyunlarını elindeki cennetin gölgesini ifade eden kılıcı ile onun zaid boynunu boynunu alır. O yerinde olmaması gereken bir baştır. O baş secde için verilmiştir. Allah’ın huzurunda eğilmek üzere verilmiştir. Mademki taşa eğilmektedir. Taşın önünde kendini ona bendetmektedir. Mümin o başı bedenden ayırır. Çünkü şerefsiz bir baş olmuştur. Şerefini kaybetmiştir. O halde Allah’ın kulları iman ve imana dair olan ki imanın yetmiş kusur dallı budaklı şubeleri vardır.  O adamlarda bu şubelerden vardır. Bunlar, onların işine yaramayacaktır. Bunlar mümine transfer edilir. Bu, Yüce Allah’ın ilahi yasasıdır, senin görmen gerekmez. O kendi kendine işleyen bir sistemdir. Her şey yerini bulur. Küfür aşağı doğru bir gidiştir. İman ise yukarı doğru bir çıkıştır. Ters yönlüdür. Bu bir eğimdir.

إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ

¶        “Güzel sözler ancak O'na yükselir.”[18]

فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ

¶        “Bir grup cennettedir.”[19]

sırrıyla iman yukarı bir gidiştir. Küfür ise düşüştür, سقوط (suguttur), yuvarlanmaktır.  O aşağı doğru giderken iman cevherleri yukarı doğru çekilir. Müminlere doğru akar. Müminlerde yukarı doğru giderken, o küfriyata dair olan, imtihan gereği verilen, insanda depo edilen malzemeler, aşağı doğru akıtılır. Demek ki kâfir cehenneme göz dikince, aşağı doğru bakınca hadi bana eyvallah deyip hızla o tarafa giderken, düşerken yuvarlanırken, iman cevherleri müminler tarafından çekilir, cezbedilir. Kâfirler tarafından da küfür malzemeleri, sermayeleri müminlerden çekilir. Böylece aralarında bir çekim gücü vardır. Bir al gülüm ver gülüm meselesi vardır. Bunun adına mübadele denir. İşte bu bir mübadeledir. Ve iman cevherini oluşturacak cevher müminlere verilir. Küfür cevherini oluşturacak kısım da kâfirlere verilir. Böylece haklaşmış olurlar. Çünkü küfür cevheri kâfire layıktır. İman cevheri de mümine layıktır. Yeri orasıdır, orası değil. İmanın kâfir merkezinde yeri yoktur. İşte bu âlem bu denkleşmeyi sağlar. Bu âlemdeki hareketler, hareketlilik, inişler, çıkışlar, sallantılar, olaylar, vakıalar ve en sonunda kıyamet dediğimiz son nokta bunun için konmuştur. Artık tamamen hiçbir şey kalmamıştır. Bu rivayetlerde de vardır.  Her mümin için cehennemde de bir yer ayrılmış, cennetten de bir yer ayrılmıştır, her kâfir için cennetten de bir yer ayrılmıştır, cehennemden de. Bu daha sonra kişinin tercihine göre, yaşam tarzına göre küfür tamamen tahakkuk edince, küfür sübut bulunca, tamamen imandan bir zerre dahi kalmayınca artık خَتَمَ اللَّهُ [20] sırrı zuhur eder. Kesin mühürlenir. Bu cehennemliktir, bitti. Bunda hiç iman eseri kalmadı. O bu cevheri harcamıştır, çarçur etmiştir, bir şekilde değiştirmişlerdir. Bu takastan Kur’an da يَشْتَرُونَ الضَّلالَةَ [21]diye ayetlerde söz eder. Dalaleti iman karşılığında nasıl aldıkları, verdikleri anlatılır. Bunlar ayetlerde vardır. Hatim vaki olur. خَتَمَ اللَّهُ sırrı zuhur eder. Ve bu aynı paralelde yer alan, zıt paralel, eksinin artısı, bu birleştirildiği zaman tam paralellik teşkil eden bir yönü vardır. Eksi iki yüz elli nokta bir,  artı iki yüz elli nokta bir ile takas yapar. Yani cehennemdeki müminin yeri o adama verilir. O adam da cennetteki yerini ona verir. Böylece haklaşmış olurlar. İşte bu Yüce Allah’ın yüce bir saltanatıdır, idaresidir. Burada iki âlem arasında sıkışıp kalmış, artık derdine çare bulamayan, bütün destek eller kendini çekmiş, hiçbir destek gücü kalmamış, tamamen yalnızlığa terk edilmiş bir zavallının ölümünden söz ediliyor. Kimsenin artık el uzatamadığı bir konuma gelmiş. Parası var, var ama işe yaramıyor. En büyük doktorları tutmuş ama bir şey yapamıyor. Orada kalakalmış. En büyük okuyanlar, hocasını bulmuş, hacısını bulmuş, doktorunu bulmuş. Velhasıl ne yapması gerekiyorsa her şey var başında. İşte en sonunda hepsi çaresiz kalmıştır. Bu adamın acı acı ölüm çığlıklarını duymaya çalıştık ve önceki dersimize "Ölüm Çığlığı" demiştik. Onlardan bahsettik. O adamın nasıl çığlık attığını anlattık değil mi? Adamlar onu omuzlayınca nasıl çığlık attığını anlatmadık mı? Beni nereye götürüyorsunuz diye?

أَيْنَ يَذْهَبُونَ بِهَا diye bağırdığını ve direttiğini ve bu diretme neticesinde adeta onu taşıyanların omzunda sanki yüz kiloluk bir yük belirir. Hâlbuki adamın kendisi o kadar değildir. Ama her taşıyan adamda sanki "yahu çatlıyor omuzum ne oluyor, ben taşıyamayacağım bunu" dercesine, küfrün ağırlığını Allah hissettirir. Günahlarının ağırlığıdır. Müminler ise tüy gibi hafiftir. Onları melekler kaldırır. Sa'd bin Muaz Hazretleri vefat edince "ne kadar da hafifti Ya Resûlellah tüy gibiydi" dediler. Peygamber تَحْمِلُهُ المَلَائِكَةُ "Onu melekler taşıyordu"[22] buyurdu. Gördünüz mü? Bunları da anlattık. Bu adam çığlık atıyor, götürmeyin beni diye geri geri tepiniyor. Çünkü gideceği yeri atık gördü, nereye gideceğini biliyor. İnanmadığı şeylerin var olduğu sübut buldu. Kim gitmek ister artık? Bu tabutun içerisindeki bir olaydır. Kabre konulduğu zaman tekrar, sorgu anında şaşkınlığı vardır. Böyle dilinin tutulması vardır. Kendinden geçip gerilmesi vardır. Bir türlü ha ha ha bu hadiste geçer. Konuşamadığını bu şekilde söylediğini söyler. Bir şey söyleyemez, cevap veremez. Bu kim? Rabbin kim? Yok… Ha ha ha… Böyle söylüyor. Bir şey dediği yok. Adam konuşamıyor. Gördünüz mü bakın artık konuşma yeteneğini de kaybetmiştir. Bilgisi olmadığı gibi konuşma yeteneği de yok. Çünkü bu dünyada da böyle dili tutulma hadiseleri oluyor. Kendini kaybetme yok mu? Şuurunu kaybetme bu dünya da bile var değil mi? Muhammet (a.s.)'ı gösterirler ki bu? Ha ha ha. Gidiyor. İşte diyebilen varsa buna Muhammet derlerdi. O olsa gerek bu.

KABRİN KEYFİNİ ÇIKARANLAR

Mümin ise neşe içerisinde keyif içerisinde zaten içeceğini içmiş, kendinden geçmiştir. Ama cennetin içecekleri aklı başından almaz. O daha da imanı artırır. O daha da keyif verir, şuur verir. Dünyalık içeceklerden farkı budur.  O zaten bu haldeyken Rabbin kim deyince nasıl neşelenir. رَبِّيَ اللَّهُ der. Bu kim? هذا مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّه der. Bu Allah’ın elçisi Muhammett'ir der. آمَنْتُ بِهِ der. Ben ona iman ettim der. Böylece kısa bir sorudan sonra keyfine bak derler. Çok yoruldun, epeyi meşakkat çektin. Artık dinlenme zamanıdır. Şimdi sana bir yatak sereceğiz. Yiyecek içecek de getireceğiz, keyfine bak derler. Damat gibi uyu. Gördünüz mü Allah’ın kulları bu müminedir.

إِذَا وُضِعَتِ الجِنَازَةُ، فَاحْتَمَلَهَا الرِّجَالُ عَلَى أَعْنَاقِهِمْ، فَإِنْ كَانَتْ صَالِحَةً قَالَتْ: قَدِّمُونِي، وَإِنْ كَانَتْ غَيْرَ صَالِحَةٍ قَالَتْ لِأَهْلِهَا: يَا وَيْلَهَا أَيْنَ يَذْهَبُونَ بِهَا، يَسْمَعُ صَوْتَهَا كُلُّ شَيْءٍ إِلَّا الإِنْسَانَ، وَلَوْ سَمِعَ الإِنْسَانُ لَصَعِقَ[23]

O sıkışan gâvurun ki ona öyle bir darbe vururlar ki diyor. O olumsuz cevaplar karşısında melekler öyle bir darbe vururlar ki… Öyle bir çığlık atar ki kabirde… İnsan dışında her şey onu işitir, duyar. Eğer insanda işitecek olsa elbette ruhunu teslim eder veya kendinden geçer, bayılır gider diyor. İmtihan gereği yasaktır. Ancak bazı ehli kuburun halini keşfetme velilere verilen bir nimet türüdür. Böyle bir zat olursa onlar da eğer kabrin başında bayıldıysa, o adam bil ki oraya agâhtır. Eğer orada bayıldı düştüyse o onu duymuştur. O işte kabir halini bilen bir veliyullahtır, kendini ele vermiştir. O adamın elinden sarılacaksın, kucağına alıp ganimet bilip onu götüreceksin. Keyfine bakacaksın. İşte Rabbimiz, bu türden bir adamın bu acı ölümü niçin tattığını kısaca rapor ediyor. Bu adam tasdik de bulunmadı diyor. İman bir tasdiktir. Allah'ı ve Resulünü doğrulamadı. Vahyini doğrulamadı. Haşir, neşir vardır demedi. Melekler vardır demedi. Kitaba iman ediyorum demedi. Allah’ın varlığı birliği, Resulün varlığı birliği bunlara yanaşmadı. Bunlara yanaşmadı. Bu insanın birinci sebebi buymuş. Tasdik yoktu. Yani mümin değildi. İman etmedi. İmanın en canlı göstergesi olan, iman eğer fiile gelecek olsa ne olurdu derseniz namaz olurdu. İman eylem haline dökülecek olsaydı namaz şeklinde zuhur ederdi. Onun için zaten bunu Kur’an'da Yüce Allah:

وَما كانَ اللَّهُ لِيُضِيعَ إِيمانَكُمْ.[24]

يعني إيمان صلاتكم نحو بيت المَقْدِس der.

Gördünüz mü yani namaza iman demiştir. Namaz da kılmadı. O adam ne tasdik de bulundu, ne iman etti, ne de namaz kıldı. Kim o? O işte can çekişen adamdır. Ve canına derman bulamayan adamdır. Gönlüne su serpilmeyen ve ateşin yakıcılığına, elemine tam anlamıyla giriftar olan ve sesi duyulmayan, kendisine imdat edilmeyen, çaresiz insanın dünyadaki halidir. Bu adam tasdiksiz, namazsız idi. Ama bu adam ne yaptı. Bu adam tekzip etti. Hep negatif yönde adım attı. Aldığı soluklar hep negatifti. Hep la der, la der la ilahe la ilahe giderdi. Yani illa böyle demesi gerekmez Allah’ın Kulları. Ben onu tefsir ediyorum. Gâvur hep la ilahe der. Ehli dünyanın hep nefesi la ilahe çekmektir. Bu Tanrı diye bir şey yok demektir. Onun paraya perestiji bu anlama gelir. Para için her şeyi heder edebilmesi, her şeyini verebilmesi la ilaheden kaynaklanır. La ilahe demek istiyor. Dünya ve içindekiler eğer onu avucuna aldıysa, aguşuna aldıysa, sarhoşluğu içine daldıysa bu adamın gözü, Allah’ı, Peygamberi, dini, diyaneti görmüyorsa bu adamın alıp verdiği soluğun anlamı la ilahe dir. Tanrı diye bir şey yoktur. Böyle yaşar. Bu kezzebedir, Bu Tanrı diye bir şey yoktur demek yalan bir sözdür. Tanrı diye bir şey yok, elbette Tanrı var. Hem de bir tanedir.

أَنَّما إِلهُكُمْ إِلهٌ واحِدٌ

¶        "Sizin ilahınız ancak bir tek ilahtır diye vahyolunuyor."[25]

OKKALI GÂVUR

Sizin Tanrınız bir tanedir. Şu halde la ilahe demekle cinsini nefyeden la ile bütün tanrıları reddediyor, Tanrı namına hiçbir şey kabul etmiyor. Bu ateistliktir. Bu koyu gâvurluktur. Bu kişi okkalı gâvurdur. Ateist demek okkalı gâvur demektir. Bu tam gâvurdur. Bu mahz-ı kâfirdir. Mukaddes diye bir şey tanımaz. Müminin soluğu ise bu şekilde değildir. La ilahe der ve gâvurun tepesinden sıçrar. Adımı ile onların kafasını bir güzel ezer. La ilahe buraya kadar beraber adım atarlar. Ama gâvur orada kalır. İstop eder, orada kalır. Mümin ise yeni bir hamle daha yapar. İlla ile müstesnalar diyarına geçiş yapar.

إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ diyarına geçer.

¶        "Ancak iman edip de Salih ameller işleyenler ziyanda değildirler."[26]

Gâvur la ilahe sözü ile davası ile إِنَّ الْإِنْسَانَ لَفِي خُسْرٍ[27] de kalakalır.

HİLAFET MAKAMINA OTURUŞ

Mümin ise bir sıçrayış daha yapar. İlla ile illallah der. Allah'tan başka hiçbir Tanrı yoktur der ve böylece kâinatın merkezine oturur. Kâinatın tedbir edildiği saltanatının icra dildiği bir makama ki hilafet makamıdır. İnsan yeryüzünün halifesidir. İşte böylece halifelik sırrına erişme yönünde sıraya girmiş olur. Halifelerin sırasına girmiş olur, namzet olur. Hak kazandım. Talep etme yönünde o matluba erişeme yönünde bu adam hak etti. Bu adam la ilahe demekle yalanların en büyüğünü söyledi. Peygamber illallah diyor o illallah demiyor. Yahu diyor. Bu adam bana illallah dedirtti. Evet, kâfir illallah dedirtir. Eğer kâfir olmasaydı biz la ilahe demezdik. إِلَّا yıda kullanmazdık. Sadece Allah derdik. Bizi لاَ إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ dedirtmenin anlamı budur. Kâfirler bize bunu söyletiyor. Bunu biz tabi kızdığımızda illallah ettirdi bana diye şikâyetvari söyleriz. Niye öyle diyorsun ki adam senin zikir yapmana sebep olmuş. Yani Allah’ın adını anmana sebep olmuş. Sabır Ya Rabbi diyorsun bak. Şimdi mi hatırladın الصَّبُورُ'u?  Demek o olmasaydı ya الصَّبُورُ يَاdiye çekmeyecektin değil mi? Ya Allah’ın Kulu. İşte ya Sabur dersen o bütün negatifleri buldozerin çiğnemesi gibi çiğnemiş olursun. O seyyiatın hepsini bu güzel isim hasenata tebdil eder. Ya Sabur dedin miفَصَبْرٌ جَمِيلٌ [28] dedin mi hepsi cemil olur. Kötü kalmaz.

TEVECCÜH VE TEVELLİ

Evet, yalanladı ve arkasını dönüp gitti. Bu teveccühün zıddıdır. İman teveccühtür.

إِنِّي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ

¶        "Ben Hakk’a yönelen birisi olarak yüzümü yerleri ve gökleri Yaratan’a döndürdüm."[29]

فَوَلِّ وَجْهَكَ zıddıdır. Bu da bir التَّوَلِّي tevellidir. Tevelli, yüzü tersine çevirmek demektir. فَوَلِّ وَجْهَكَ Yüzünü dosdoğru kıbleye çevir. Tevelli, ise tersine dönüştür. Yani Kâbe’ye arkası gelecek şekilde, kafasının arkası gelecek şekilde olması demektir. Peki, Kâbe’ye sırt çevirmenin anlamı ne demektir? Seni ret ediyorum demektir. Sana dönmeyi kabul etmiyorum demektir. Çünkü Yüce Hakk’ın buyruğu

فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ dır.

¶        "(Bundan böyle) yüzünü Mescid-i Haram yönünü çevir."[30]

Sen ona arkanı döndürdü isen tevelli etmiş olursun. E hocam arkasını döndürmüyor ki adam. Bizden bir farkı yok. Yahu biz işin suretinden bahsetmiyoruz. Her zaman söyleriz. Biz gönül meselesinden söz ediyoruz. Mesele bu deride kemikte değildir. Mesele gönül meselesidir. Senin gönlün Kâbe tarafına yönelik değilse yüzünün o tarafa dönmesi sana bir şey kazandırmaz. İş gönüldedir. Onların gönlü Kâbe’ye dönük değildir. Yüzü değil, yüz sadece mecazi bir ifadedir. Maksat yüz değildir, insanın özüdür. Münafık yüzünü Kâbe’ye çeviriyor ama kalbini çevirmiyor. Bu nedenle ona فَوَيْلٌ لِلْمُصَلِّينَ [31]okunuyor. Kahrolası yaratık deniyor. Sen, kimi aldatıyorsun? Yüce Allah ona beddua ediyor. Rezil yaratık diyor, beni mi kandırıyorsun? Tabi kullarımı kandırabilirsin. Onun için de cezanı çekeceksin. Beni kandıramazsın.

ŞÜPHENİN EN TEHLİKELİSİ

Böylece Yüce Allah onların vicdanına ayrı bir acı zerk eder. Oraya döndüğü, yüzünü çevirip gönlünü çevirmediği için o münafıkların içine ayrı bir acı zerk eder. Onun için her namaz onlar için bir ızdıraptır. Allah demek onlar için bir ızdıraptır. Müminlerin gönülleri coşar. Mutmain olurken, münafıklar Allah dedikçe aleyhlerine olur. Çünkü diliyle söylüyor, gönlü ile söylemiyor. Bu nedenle onların her gün dertleri artar. Münafıkları anlatırken Kur’an'da her gün onların acıları artar ve sonunda gâvur olarak geberirler, giderler. Çünkü henüz tam da gâvur olamamıştır. Hâlâ içinde bir tereddüt vardır. Fakat bu tereddüt onları yer bitirir ve sonunda küfür jetonu tam düşer ve son nefesini gâvur olarak verir, gider. Çünkü tereddüt insanı küfre götürür. Vaktinde tedavi edilmezse imanda, Kur’an'da, mukaddesattaki tereddüt, şüphe insanı küfre götürür. Onun için bir müminde de ara sıra böyle şeyler gerçekleşebilir. Hemen arif olan birisinin kapısına gideceksin. Meseleni anlatacaksın. Kafamda şöyle şöyle şeyler oluşuyor. Gönlüme şöyle şöyle şeyler geliyor. Ashap gelmedi mi Peygambere "Ya Resulallah bizim içimizde bazen böyle böyle şeyler oluyor. Söylemektense utanıyoruz. Gökten yeryüzüne atılıp, çakılıp kalmayı tercih ediyoruz." Peygamber tabi ki hemen onu çözdü. Öteki gidiyor. Ben mahvoldum. "Hanzala mahvoldu. Hanzala mahvoldu." "Ne oluyorsun Hanzala?" "Hanzala münafık oldu". Ya ağzını hayırlı aç, dur bakalım ne demek istiyorsun sen? "Ben ikiyüzlüyüm" diyor. "Nasıl ikiyüzlüsün?" "Peygamberin yanında cennette gibi oluyorum diyor. Uçuyorum, ayaklarım kesiliyor. Ama onun yanından ayrılıp gittiğim zaman çoluğa çocuğa gidince her şeyi unutuyorum, bitti diyor. Bu iki yüzlülük değil mi" diyor. Sahabenin derdine bakın. İnsanların bugünkü derdine bakın. O kahrolan adamların, ağlayan, sızlayan, kendini yere vuran adamları bir gözlemleyin. Altından bu çıkar. Ama sahabeye bakın. Onların dertleri daha başkadır. Onların dertleri kalpleriyledir Allah’ın Kulları. Kalbi selim ile Allah’ın huzuruna varma yönünden acılar çekiyorlar. Kalbim selim olmazsa ben mahvoldum diyor. Onun için kalbi selamette mi değil mi bunun üzerinde duruyor. İşte tereddütler bazen insan kalbini sarabilir. Bu durumda mutlaka Allah’ın arif kullarına danışacaksın, onlar insanlara yakin aşılarlar. Onun için Muhterem Büyüğüm: "Şek ve şüphe aşılayan âlimlerin değil, yakin itminan telkin eden âlimlerin meclisine devam ediniz. Şek ve şüphe aşılayan kitapları değil, yakin, itminan, huzur, sekinet telkin eden kitapları okuyunuz." derdi. Bunlara bugün dikkat edin. Oku da diyor ne okursan oku. Böyle değil Allah’ın Kulları. Bu ne demektir? Bu iç de ne içersen iç demektir. Allah korusun böyle söylenir mi? Zehir içilir mi? İç de diyor ne bulursan iç. Uşrub yallah diyor. Adamın iflahını keser Allah’ın Kulları. İçeceğimize dikkat edeceğiz. Yiyeceğimize dikkat edeceğiz. Ağzımızdan çıkan sözlere dikkat edeceğiz. Eylemlerimize dikkat edeceğiz. Mümin kişi dikkatli yaşayan kişidir, gafil yaşayan kişi mümin olamaz. Onun için ne söylediğini hesaplı kitaplı söyler. Ne yapacaksa onun hesabını kitabını yapar ve adımını öyle atar.

Kur’an bunu فَإِذا عَزَمْت derken bunun daha evvelinde adım atmadan evvel, sıçramadan evvel ne yapılması gerektiğini söyler ve bunun azimle noktalandıktan sonra da nasıl bir atlayış kaydedeceğini,

فَإِذا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ

¶        "Bir kere de karar verip azmettin mi artık Allah'a tevekkül et."[32]

diyerek Allah’a tevekkül kanadı ile uçmaya çalış diyor. Ondan evveli vardır.

AİLEN KİM?

Bu adam yüz çevirdi. Dinden, imandan, mukaddesattan yüz çevirerek yaşadı. Sonra da ailesine gider bu adam, çoluğa çocuğa ailesi kim ise; şirket ailesi vardır, siyaset ailesi vardır. Aile burada türlü türlüdür. أَهْلِهِ diyor. Biz أَهْلِهِ deyince hemen çoluğunu çocuğunu anlıyoruz. Çoluğunun çocuğunun ne adı olur ki esas büyük kafalar önemlidir. Onlar onun ailesidir. Bu namussuz herifler kendi çoluğunu çocuğunu aile bile saymaz. Onların aile olarak bir kıymeti yoktur. Onların ailesi işte koca kafalılardır. Hani koca kafalıların haberleri var ya. Eskiden biz size söyleseydik, biraz tuhaf gelirdi. Ama koca kafalı haberleri var dinlerseniz. İşte ben onları kastediyorum. Onların aileleri çoluğu çocuğu değildir. Onların aileleri arasında siyaset ailesi vardır, cemaat ailesi vardır, tarikat ailesi vardır. Türleri vardır. Tarikat deyince insanlara bugün tuhaf geliyor. Allah’ın Kulları şeytan tarikatları var bilmiyor musunuz? Satanizm bir tarikattır. Haberiniz yok mu? Bu yeni çıkmış bir şey değildir. Ta Âdem babanın oğlundan bu yana gelmektedir. Kabil'den doğru gelmiştir. İlk satanist odur. Dinini satan odur. Satanist demek dinini satan demektir. Şeytana al bu senin olsun, seninki de benim olsun demiştir. Sat gitsin. Orada geliyor. Hani ben öyle yakıştırırım, yapıştırırım Allah’ın kulları. Evet, Yahudiler bin bir türlü tarikat icat ettiler ve gerçek Yahudiliği toprağa gömdüler. Tarikatlar sayesinde gömdüler. Peygamberimiz bizi de uyardı. Bakın bu öncekilerin peşinden sakın gitmeyin. Onlar adamı keler deliğine, yılan deliğine sokar diyor ve böyle bir yerden girerken siz de deneme yapacaksınız diyor. Bakın bize keler deliğini gösterdi. Yani onların girdiği yerler böyle tünellerdir. Yer altı faaliyetleridir.. Ne işi var keler diyor bak keler deliği diyor. Şu halde aile mefhumunu bu dersimizde ele aldık. Bunu tekrar etmem iyi oldu. Ailesine gider. Kibirlene kibirlene, gururlana gururlana gider. Ne oldu corç morç işte bilmem şu bu. Tabi onların özel unvanları da vardır. İsimleri de vardır. O normal isimler onları kaldırmaz. O koca kafalı babaların onlara verdiği isimler vardır. Değil mi? Onlar otuz üç derecede bunların özel isimleri var değil mi? O isimleri kastediyorum. Onun normalde ki ismi Hasan, Hüseyin’dir. Sen ona bakma. O kandırmak için aldığı isimdir. O münafık ismidir. Hocam ne münafığı o, Hasan, Hüseyin Efendimizin ismi değil mi? Cennet mekân. İsimler kurtarmaz Allah’ın kulları. Zaten biz saf Müslümanlar hep bu isimler yönünden kanıyoruz. Bizi bunun için aldatıyorlar. Görüntüsü, göbeğine kadar sakalı var mı başında sarığı var mı, cübbesi var mı? Adı şu mu? Çıkmış adam benim adım Mehdi adı diyor. Ben bu ada sahibim, Mehdi benim diyor. Şuna bak. Senin kaç tane adın var. Yeniden nüfus kâğıdı çıkartmadığını ne bileyim? Mahkemeye başvurup da adını değiştirmediğini nereden bileyim? Belki anan baban da belli değil. İnsan adının benzemesiyle o olmaz. Adı Hasan olmakla Hasan Efendimiz gibi bir kemal ehli olması gerekmez. Bir deccal olabilir. Deccalın adı Deccal olmayacak. Veya senin bildiğin korkunç bir isim olmayacak. İkisi de mesih, o kurtuluş ehli olan onun da sıfatı mesih, Deccal'ında sıfatı mesihtir. Birisi kezzap birisi sadıktır. Arasındaki fark kezzebedir. Yalancı yalan söyler ve Müslümanları kandırır.

Ailesini bu şekilde ele aldık. Demek ki sistemin adamları olarak aile veya tarikat adamları veya cemaat adamları veyahut da ticaret erbabıdır. İşte onların bir grupları vardır. Onların ailesi odur. Zaten adam ne diyor bakın. Holding bir adı bir ismi var. Bizim aileye katıldı diyor. Hatta evlendik mi diyorlar, öyle bir şey diyorlar. Falanla filan şirket evliliğiymiş. Görüyorsunuz değil mi? İşte adamın ailesi oluşuyor. Ailesine gider ve ne o falan filan. Şu falan var ya, hani şu geri kafalı, şu gerici var ya, onun yanından geldim. Onu epeyi makaraya sardım. Ona şöyle şöyle dedim der ve gülüşürler, gülüştürürler. Böyle keyiflerine bakarlar. İyi haltettiğini zanneder. İşte onun için Yüce Allah bunu bağırta bağırta canını alıyor. Geberte geberte bir kere öldürmüyor. Ne diyor bakın. Kıyamet olup, cehenneme girip, cehennemin o çarpmasına maruz kalınca; ey ölüm neredesin, al beni götür ve bir daha olmayayım. Buraları görmeyeyim. Hemen bir ses geliyor.

لا تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُوراً واحِداً وَادْعُوا ثُبُوراً كَثِيراً

¶        "(Kendilerine) Bugün bir kere yok olmayı İstemeyin, birçok kere yok olmayı isteyin.(denir)."[33]

ÇOK ÖLÜME BAĞIR

Bugün bir ölüme değil, bir helake değil, وَادْعُوا ثُبُوراً كَثِيرا çok ölüme bağır. Siz ölümlerden ölüm beğeneceksiniz. Bir kere çarpılmakla kurtulmayacaksınız. Daha çok ölüm isteyeceksiniz ama ölüm yok Allah’ın Kulları. Ölümsüz âlem orası, cehennem de ölümsüzdür, cennet de ölümsüzdür. Artık ölmek yoktur. Ölmek onun için rahmet olacak. Ama neredesin ölüm? Yok ölemez. Bu Allah’ın kulları dünyada bile tecelli edebilir. Allah göstermesin. Ölmek için can atar. Ölemiyorum diye ağlayan adamlar gördük. Hastalar gördük. Ölemiyorum diye, ne olur beni öldürün diye yalvaranlar gördük. Vuruverin benim canımı çıkarıverin, bir iğne vurun bana da ölüvereyim. Ölüm, kolay değildir. İnsanın elinde değil Allah’ın Kulları. Allah göstermesin deyiniz. Yani ölmek kolay değildir. Burada ölümü işte kıyameti anlatıyor.

NE KADAR AĞ O KADAR AĞU

Nefsin ölümü küçük kıyamettir. Kıyamet kolay kopmaz. Kopma diyoruz bakın. Senin çok şeyin kopacak. Kolay mı yahu kopartmak? Ya dişliler yerinden sökülecek, dişlerin yerinden sökülecek,  damarların koparılacak, şah damarı kopacak. Şah damarı kopmayınca ölüm olmaz. Peygamber eğer dediğiniz gibi bir yalan uydursaydı biz onun şah damarını koparıp yere atıverirdik. Ya Yüce Allah böyle diyor. Biz onun şah damarını koparıp atardık diyor. Sinirlerin koparılıyor. Yaşamla tüm bağlantıların bir bir koparılıyor. Ne kadar çok ağın varsa o kadar çok ağun var demektir. Ne kadar çok ağın varsa o kadar çok ağun var demektir. Ağuyu biliyorsunuz değil mi? Zehir demektir. Çok acı çekeceksin demektir. Makamlara bağlanmışsın, kadınlara bağlanmışsın, oğullara kızlara bağlanmışsın, paraya pula bağlanmışsın ve yaşamını hep bunlara indekslemişsin. Senin yaşamını bunlar oluşturuyor. Bunlar olmazsa ben bir hiçim diyorsan veya bunlar olmadan yaşayamıyorsan, bunlar her hangi bir şekilde çekildiği zaman acı duyuyorsan; ölüm senin için çok korkunç olacaktır demektir. Bunlarla yaşam anında kopacaksın. Tek tek koparacaksın. Bunun adına rabıta denir. Rabıtayı mevt ile bunların hepsini koparacaksın ve hatları mevte bağlayacaksın. Kadından kızdan alacaksın, oğuldan kızdan alacaksın, makamdan, şandan, şöhretten, paradan puldan bütün hatları alacaksın ölüme rabt edeceksin. Tek noktaya yapacaksın. İşte o zaman ölüm kolaydır.

CEBRAİL'İN BATŞI

Ama bunların hazırlığını şimdiden yapmaz lazım. Bunu Azrail’e bırakırsan, bu iş çok kötü olur,  çok acı çekersin. Çünkü o tuttu mu onun kopartması çok dehşetlidir. Çok korkunç bir şeydir.

إِنَّ بَطْشَ رَبِّكَ لَشَدِيدٌ

¶        "Şüphesiz Rabbinin yakalaması çok çetindir."[34]

Senin Rabbinin yakalaması çok çetindir, yakalamak budur.  Böyle darbe gibi vuruyor ve pençeleri açıyor. Buna ( batş) البطش deniyor. Böyle yakalıyorsun, koparıyorsun. Açıyorsun parmakları, şiddetli bir şekilde indiriyorsun. Aldın mı koparıyorsun. Buna البطش (batş) denir. Osmanlı tokatı da bunun içindedir. Bu söylediğim şeyin içinde yer alan bir unsurdur. O Ruhu'l- Emin hakkında:

ذِي قُوَّةٍ عِنْدَ ذِي الْعَرْشِ مَكِينٍ

¶        "O(Kur'an) şüphesiz değerli, güçlü ve Arş'ın sahibi katında itibarlı, orada itaat edilen, güvenilir bir elçinin (Cebrail)getirdiği bir sözdür."[35]

Güç sahibidir. Arşın sahibi yanında otoritesi vardır. Orada iskânı vardır. Orada durur. O’nun emri ile iş görür. Bir kere vur dedi mi Allah korusun ikincisi olmaz. Bir kere de işi halleder. İşte o batş-ı şedid sahibi olan Allah’ın vurucu gücüdür. Ondan öğrenmiştir vurmayı, o batşı ondan öğrenir ve bu ölüm anında da tecelli eder.

يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبَارَهُمْ

¶       "Melekler kafirlerin yüzlerine ve artlarına vura vura."[36]

Yüzlerine ve kıçlarına darbelerler. Hani ne derler bizde sille tokat mı derler. İşte sille tokat girişirler. Demek ki ölümün bir şekli de böyle dövmeyledir. Vura vuradır. Öyle ölüm kolay değildir. Siz o gördüğünüze niye bakıyorsunuz. Size perde konmuş, o perdenin arkasında cereyan ediyor. Yani bu anlatılanları sizin görmeniz gerekmez. Bunlar oluyor. Eğer böyle bunların hepsini görseydik imtihan bozulurdu. Bu imtihandır. İmtihan gizli olacak. Bu perde arkasında olan şeylerdir. Onları bizim algılamamız mümkün değildir. Çünkü o, başka bir boyuta geçmiş vaziyettedir. Adam, ölüm vadisinde, ölüm olayı ile yüz yüze gelmiş ve ölüm mücadelesi veriyor. Buna sekerat-ı mevt deniyor. Evet efendim.

ALLAH MÜMİNE DUA, KÂFİRE BEDDUA EDER

Otuz dördüncü ayeti celilede أستعيذ بِاللَّه أَوْلَى لَكَ Yüce Allah o artık işte böyle böyle yaptı diyor. Bu gâvurdan şikâyet etti. Yani çok olmuyor mu Ya Rabbi hâşâ, değer mi Ya Rabbi, bu da fazla değil mi dersen eğer bu anlatılanlarda, o canı çıkarken başına gelen olaylarda, cıyak cıyak bağırırken, sıkıştırılırken; Yüce Allah böyle yaptı diyor. Bu adam böyle yaptı. Olmasın mı? Böyle olmasın mı? Ve sonra أَوْلَى لَكَ ey bağıran, çığıran, Ey ölümün şerbetini içen, zehrini içen, bu sana layıktır. بمعنى ويل لك demektir. Bu ifade bir bedduadır. ويل لك yazık sana. وهو دعاء عليه bu bedduadır. بأن يليه kendisini izlemesi için, başına gelmesi için ما o şeyin يكره ölen o kimsenin, ölüm halinde, sekerat-ı mevt halinde olan o kimsenin hoşlanmadığı şeyin başına gelmesi yönünde bir bedduadır. Demek ki Yüce Allah bakınız beddua ediyor. Allah dua eder mi? Tabi ki. Allah Teâlâ mümin kullarına dua eder. Bu dua eder ne demektir? Yani onların lehine olan şeyleri hazırlar. Lehine olan ne ise onu ihzar eder. O kimseye onu yüceltecek, onu geliştirecek şeyleri ona ihsan eder, ikram eder. Bunun yolunu, yöntemini ona öğretir. Ve bu yolu ona asan eder. Bu Allah’ın duasıdır. Bu Peygamber için diğer açıdan

إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ

¶        "Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber'e salât ediyorlar."[37]

Allah’ın salât etmesi de böyle izah edilir. Allah ve Melekleri Peygamberine salât eyler. Salât da dua demektir. Salâtın anlamı dua etmek demektir. Bak burada dua eder diyoruz. Yüce Allah dua eder mi eder. Allah kulu için onu yüceltmek maksadıyla dua eder. Lehine olanları ona bir şekilde vermek için Yüce Allah harekete geçer. İşte buna dua diyoruz. Peki, başına kötü şeyler gelmesi yönünde, onun helâk olması yönünde harekete geçtiyse buna da beddua diyoruz. Çünkü beddua ile Allah kendi duasını kabul etmez mi? Eder. Geri çevirir mi? Kendisi dua ediyor, bunu kendisi yapacak. Öyleyse Allah kendi duasını geri çevirmez. Bu mutlaka gerçekleşecektir. Layıktır sana geberesi, layıktır, oh olsun dercesine bir ifadedir. Sen buna layıksın. فَأَوْلَى Layıktır, layık. ثُمَّ أَوْلَى لَكَ فَأَوْلَى sonra yine sana layıktır, layıktır diyerek tekrar ediyor. كرر للتأكيد Allah pekiştirmek amacıyla bu bedduayı tekrar etmiştir. Tekrarın amacı tekittir, bedduayı pekiştirmek içindir diyor. كأنه قال müfessir sanki şöyle söylemek istiyor diyor. ويل لك yazıklar olsun sana  فويل لك yazıklar olsun sana ثم ويل لك sonra yazıklar olsun sana فويل لك yazıklar olsun sana dört defa tekrar etti gördünüz mü Allah’ın Kulları. Aman Allah’ım üst üste darbelerin inmesi anlamına gelir. Çünkü Yüce Allah’ın bir sözü tekrarı bizimki gibi değildir. Aslında biz de pekiştirmek için tekrar ederiz. Ama bizim tekrarlarımızın fazla bir yaptırıcılığı yoktur. Söylersin, bağırırsın, çığırırsın ama Yüce Allah’ın sözü boş değildir. O yaratıcıdır. O söyledi mi mutlaka vaki olur. Eğer böyle söylediyse böyle olacak demektir. Gerisi yok, başka bir çaresi yok. Allah laf olsun diye konuşmaz. وقيل ayet hakkında şöyle izah edildi. Dört defa ayrı ayrı yazık sana, yazıklar olsun sana diye ifade edildi.

DÖRT AŞAMALI GEÇİT

Bu dördü şöyle ayırıyor. Ölen adamın dört büyük geçitten geçtiğini müfessir ele alarak, dört aşamalı bir geçittir. Ölüm hali ile kişinin başına dört geçit gelecek. Dört korkunç geçitten, korkunç vadiden geçmek zorunda kalacak. ويل لك يوم الموت (Burayı Hocamız yevme'l-kıyameti diye okudu.) الْقِيَامَةِ ويل لك يوم kıyamet günü, kıyamet koparken sana yazıklar olsun. Vay senin haline. O gümbür gümbür kıyamet koparken vay senin haline, vay sana. ويل لك في القبر birinci kıyameti ölümü, kendi kıyametinin kopması şekliyle ifade edince, canın çıkarken yazıklar olsun sana, görürsün sen. İkincisi kabirde yazıklar olsun sana, görürsün kabirde, görürsün bakalım sen. Neler göreceksin, neler çekeceksin bir kere kabre gir. ويل لك في القبر ikinci bu boyut, ikinci aşama, ölünün başına gelen geçit kabir geçitidir. Üçüncüsü;  وويل لك حين البعث diriliş anında yazıklar olsun sana, görürsün sen o günde. Çünkü bunların hepsi müthiş olaylar Allah’ın kulları. Dirilme hadisesi de çok korkunçtur.

يَا وَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَا

¶        "Şöyle derler: Vay başımıza gelene! Kim bizi diriltip mezarımızdan çıkardı?"[38]

Şöyle kabrinden başını çıkarırken bakacak ki hiç tanıdığı bir yer değildir. Çevresinde aman Allah’ım çığlıklar, bağıranlar, çığıranlar, kanları yerlerde akanlar, bağırsakları yerde sürüneneler; acayip bir yerde kendisini bulacak. Bir anda uyanmış. Kim diriltti bizi bu yerden.

هَذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمَنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ

¶        "Bu, Rahman'ın vaad ettiği şeydir."[39]

Bir görüşe göre ha bu Rahman’ın vaad ettiği gündür. Aklına gelecek. Kur’andan, Peygamberden, din adamlarından duymuş. Baas günü diye bir şey vardı. Ha bu o gün yahu.

هَذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمَنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ

Bu Rahman’ın vaat ettiği söz verdiği gündür. Sizi dirilteceğim, kaldıracağım kabrinizden hesap soracağım, işte o gündür. Ve Peygamberlerin de doğruladığı, Allah’ı doğrudur bu gün, Allah’ı doğruladıkları gün der. Bir diğer tefsire göre de bu gâvur sözü ise; ona böyle söylenir. هَذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمَنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ sözü onun değildir.

يَا وَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَا

Kim diriltti bizi bu kabirden kaldırdı. Tabi yerine göre eklersin. Bu kara yerden bizi, kalkmaz olsaydık. Eyvah şimdi daha kötüye gidiyoruz. Çünkü kabirde epeyi çekmiş zaten ama bir anlamda uykuda idi. Şimdi tamamen ayıldı adam ve daha kötüsüne doğru gidiyor. İşte daha kötü sözcükler arkasından gelecektir. Bunlar üzerinde durulur, bu ayetlerin türlü türlü yerlerle bağlantısı vardır. Keşke vaktimiz olsa da rahat rahat oturup anlatsak, konuşsak. Ama önümüzde ayetler bekliyor, sizler bekliyorsunuz tabi ki, geçitten geçmemiz lazım. Evet, üçüncü boyut bu idi. Diriliş anında, baas anında, zamanında vah sana. وويل لك في النار ve daha sonra hakkında, aleyhinde hüküm çıkıp,

إِنَّكَ مِنْ أَصْحابِ النَّارِ

¶        "Şüphesiz sen cehennemliklerdensin."[40]

sen gerçekten cehennem ehlindensin hükmünü alıp da cehenneme girince sana yazıklar olsun. Bunlar işte أَوْلَى لَكَ deyince gümbür gümbür bu laflar adamın tepesinden balyoz gibi iniyor, çivi gibi çakılıyor. Zonk zonk etmesi lazım. Bunu Allah’ın arif kulları okurken okuyamazlar. Bu ayetleri dinleyemezler, bayılırlarmış. Bu ayetler onlara çok ağır gelirmiş. Bizim tabi tüyümüz kıpırdamıyor. İşte ne hale gelmişiz. Çünkü buralara gelirken bulaştık da geldik. Alaşımlarımız çok. Duyular, duyguları karıştırdık, karma karışık, karman çorman. Has değiliz. Onun için iletkenler vardır değil mi? Suda bir iletkendir. Bu iletkenler içerisinde en safı altındır. Saf altın bir numaralı iletkendir. Yirmi dört ayar mı deniyor. Ayarı ne kadar yüksekse iletkenliği o kadar fazladır. Karışımı ne kadar artarsa kabalığı o kadar artar ve iletkenlik özelliğini kaybeder. Yani çok aza iner. Mümin de böyledir. Çünkü Peygamber müminleri madenlere benzetti. Bu iletken dediğimiz şeylerin hepsi de madendir. Hepsi bir mineral türüdür. İşte bunun için bizim alıcı mekanizmalarımızda çok ağır çalışıyor. Anında alma, anında sindirme olayı, şimşek hızıyla yerine gelmiyor. Allah bize ecir versin, akıl versin, fikir versin.

KUR'AN'IN İNSANI İLETKEN YAPIŞI

Kur’an'dan bizi ayırmasın ki o bizi çok güzel bir iletken yapar. O bizi bilendirir.  O bizi saflaştırır, inceltir. Onun için Allah’ın Kulları kitapsız olmayın. Her anınız her gününüz mutlaka kitabi olsun. Kur’an’ın hatları arasında yerinizi bulun, yolunuzu bulun. Düşünceleriniz onunla neşelensin, onunla derinleşsin, fikirlerinizi onlarla geliştirin. Ve içiniz dışınız Kur’an olsun. O zaman Yüce Allah’ın söyledikleri size otura otura, sindire sindire, anında yerini bulacaksınız. Hazmolmuş şekilde Allah’ın kelamını dinleyeceksiniz, işiteceksiniz. Ve o zaman da onlar ki Kur’an kendilerine okununca tüyleri ürperir, kalpleri yerinden hoplar. İşte bu, o zaman olur. Ama şimdi neler dinliyoruz, nelerle kafamız doludur. Aman Allah’ım şimdi bile atamadığımız nice düşünceler var. Hâlâ kafamız oradadır, onlarla uğraştığımız, bedenimiz burada kafamız orda olan işlerimiz var. Kendimizi kurtaramıyoruz.

SÜDA DEĞİLİZ

أَيَحْسَبُ الْإِنْسَانُ أَنْ يُتْرَكَ سُدًى şimdi bunları anlatınca tabi ki sana layıktır, sana layıktır. İşte cehennemde göreceksin denildiği zaman; sonra insana yöneliyor ve diyor ki: İnsan kendisinin bırakılacağını sanıyor mu? أَنْ يُتْرَكَ terk olunacağını, salıverileceğini,  سُدًى başı boş, ilgisiz, alakasız, önemsemeksizin, insanın salıverileceğini mi sanıyor. Evet,  سُدًى Arap dilinde ilgilenilmeyen varlık demektir. İnsan içinde kullanılıyormuş ama özellikle develer için hayvanlar için kullanılıyor.  Araplar cahiliye döneminde putlarına adaklar yaparlarmış, birçok böyle hayvanları mimlerler ve değişik isimlerle bunlar Kur’an'da da geçiyor. O putlara adanan hayvan türleri var, onların isimleri var. Şunlar yasaktır, şunlar kurban edilir, şunlar kurban edilmez diye bunlar sayılır. Allah adına ancak kurban olur. Bir başkasının adına kesilerek işte yarısı falana olsun yarısı Allah’a olsun. Hâşâ ve kella böyle bir şey olmaz. Onlar belli bir kıvama gelince hayvan artık ona bir jest olsun diye güya, biz bu hayvanı artık bağışladık. Azad ettim, hani köle azat etme var ya. Hayvanı da ben bunu artık ne yük yükleyeceğim, ne bineceğim buna. Bunu artık salıvereceğim. Özgürlüğüne kavuşturuyorum bunu deyip yularını alıyor. Hadi uğurlar olsun. İşte bunun adına süda deniyor. Artık onunla kimse ilgilenmezmiş. Bir başkası alıp onu sahiplenemiyor da. Öyle bir özelliği var, inançları var. İnsan kendini böyle süda gibi çöle yalnız, vadilerin içinde terk edilip ilgilenilmeyen bir varlık gibi mi zannediyor. Kendisine öyle bir muamele yapacağımızı mı zannediyor. Yani uğraştık, didindik, emek verdik. Sonra da o sizin başından yularını çıkarıp üzerindeki semerini bilmem nesini, işte sırtına atılan şeyler filan vardır biliyorsunuz hayvanların; onlara verilen değer muvacehesinde icabında bazen bir altından yuları vardır. Adamın zenginliğine göredir. Atının şeyinin sırtına gümüşten, altından hep şeyleri vardır. Sahibinin gücünü simgeliyor. Ne yapıyorsun? Hepsini çıkarıp, hadi bakalım git. İnsanlığın adını da al, et. Hadi seni bıraktım salıverdim, sen yükümlü değilsin arık, sorumlu değilsin. Sana ne soru soracağım, ne yaparsan yap. Ne halin varsa gör cinsinden insan böyle, insanı yalnız salıvereceğimizi mi zannediyor diye Rabbimiz bize bir soru soruyor. Bunu ben yapar mıyım diyor. Bunu siz tabiri caizse bunu yapanlar aptallar, salaklar, cahiller, gafiller yapar. Ben böyle şey yapar mıyım? Ben bunca seneler size hizmet eden bir varlığım. Yükünü taşımış. Ona temas etmişsin. Göz göze gelmişsin, kulak kulağa, el ele vermişsin. Yani böyle senelerce yedirip içirmişsin. Ondan sonra hiç sanki selam sabah olmamış gibi salıver gitsin. Allah "Ben böyle vefasız mıyım" diyor. Ben hiç böyle yapar mıyım? Ben iyi olan, hakkını veren, gereğini yapan kullarımı daha da yüceltmek için onları çağıracağım huzuruma ve onları ödüllendireceğim. Onların yaşam kalitesini daha da yücelteceğim. Ama asi olup arka dönüp, buyruğuma karşı gelenlerinde yakasına yapışıp bunun hesabını da soracağım. Onun yanına bırakmayacağım. Mutlaka bir şekilde huzuruma alacağım ve bunun hesabını soracağım. İnsan süda değildir. İnsan mühmel bir varlık değildir. Süden مهملاً demektir. Mühmelen لَا يُسْأَلُ demektir. أيحسب الكافر kâfir sanıyor mu ki أن يترك مهملاً kendisini ihmal olunmuş olarak, ilgilenilmeyecek bir şekilde terk olunmuş mu zannediyor. Böyle olacağını mı zannediyor. Hâşâ yani bu ifham-ı inkâridir. Bu böyle değil, böyle sanmasın demektir. Yani  لا يظن الْإِنْسَانُ demek istiyor. İnsan böyle zannetmesin. مهملاً لا يؤمر emrolunmayan  ولا ينهى yasaklanmayan, nehyolunmayan  ولا يبعث diriltilmeyen,  ولا يجاز yaptığının karşılığı verilmeyen bir varlık mı sanıyor kendisini. Kendisine böyle bir muamele mi yapacağımızı zannediyor. Hâşâ ve kella. Bu mümkün değil, bu olur şey değildir. İnsan sorumludur, memurdur. Emrolunur ve nehyolunur. Allah insana emirde bulunmuştur. Şunları şunları yapacaksın, şunları şunları yapmayacaksın. Kendisine nehiyde bulunulmuştur ve ba’s olunacaktır insan, diriltilecektir. Ve mücazat görecektir. Haşirden sonra ba’stan sonra mücazat görecektir. Devamını önümüzdeki derslerimiz içerisinde inşallah göreceğiz, anlatacağız. Allah Teâlâ imkânlar versin, ömürler ihsan eylesin. Rabbimizden hayırlı ömürler diliyoruz. Aziz Kitabını anlama dinleme yönünde, yaşama yönünde O’ndan ömür istiyoruz. Hayırlı ömürler istiyoruz. Dünyalıklar için değil, Aziz Kitabını anlama, anlatma, yaşama ve yaşatma yönünde Rabbimizden fırsatlar istiyoruz. Allah kabul buyursun.

 
 

[1] Müzzemmil73/19

[2] İbrahim14/48

[3] كَلاَّ لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْيَقِينِ (Tekasür102/5)

[4] Vakıa56/95

[5] Nahl16/9

[6] Nahl16/44

[7] Buhari, İlmin Ulaştırılması, 105

[8] Ebu Davud, Sünnete Yapışmak, 4607

[9] قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ "إِنِّي تَارِكٌ فِيكُمْ مَا إِنْ تَمَسَّكْتُمْ بِهِ لَنْ تَضِلُّوا بَعْدِي، أَحَدُهُمَا أَعْظَمُ مِنَ الْآخَرِ: كِتَابُ اللَّهِ حَبْلٌ مَمْدُودٌ مِنَ (2) السَّمَاءِ إِلَى الْأَرْضِ، وَالْآخَرُ عِتْرَتِي: أَهْلُ بَيْتِي، وَلَنْ يَتَفَرَّقا حَتَّى يَرِدَا عَلَيَّ الْحَوْضَ، فَانْظُرُوا كَيْفَ تَخْلُفُونِي فِيهِمَا

[10] Şura42/23

[11] Meryem19/96

[12] ذُقْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْكَرِيمُ "Duhan44/49"

[13] Al-i İmran3/185

[14] Kehf18/50

[15] Hud11/113

[16] Nahl16/63

[17] Tevbe9/19

[18] Fatır35/10

[19] Şura42/7

[20] Bakara2/7

[21] Nisa4/44

[22] أَخْبَرَنَا الْحَسَنُ بْنُ سُفْيَانَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ الْعَلَّافُ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ سَوَاءٍ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، عَنْ قَتَادَةَ، عَنْ أَنَسٍ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: وَجِنَازَةُ سَعْدٍ مَوْضُوعَةٌ: "اهْتَزَّ لَهَا عَرْشُ الرَّحْمَنِ" فَطَفِقَ الْمُنَافِقُونَ فِي جِنَازَتِهِ، وَقَالُوا: مَا أَخَفَّهَا، فَبَلَغَ ذَلِكَ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ: "إنما كانت تحمله الملائكة معهم" (İbn Hibban, Münafıkların Sad'ın Cenazesine Ta'nı,7032

[23]Buhârî, Meyyit,1316

[24] Bakara2/143 "Allah, imanınızı boşa çıkaracak değildir."

[25] Kehf18/110

[26] Asr103/3

[27] Asr103/2 "İnsan gerçekten ziyan içindedir."

[28] Yusuf12/18

[29] Enam6/79

[30] Bakara2/144

[31] Maun107/4 فَوَيْلٌ لِلْمُصَلِّينَ- 4- يعني المنافقين في هذه الآية(Mukatil b. Süleyman Tefsiri)

[32] Al-i İmran3/159

[33] Furkan25/14

[34] Buruc85/12

[35] Tekvir81/20

[36] Enfal8/50

[37] Ahzab33/56

[38] Yasin36/52

[39] Yasin36/52

[40] Zümer39/8

Paylaş...

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to Twitter

79 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Instagram

Üye Girişi

Fotoğraf Albümü

  • Kategori: Anma Haftası 2017
  • Kategori: Anma Haftası 2016
  • Kategori: Anma Haftası 2015
  • Kategori: Anma Haftası 2014

          gulhan_37