Ölüm Sarhoşluğu (15 Ocak 2012)

Değerli Müminler, Kıymetli Kardeşlerim;

Bu hafta Rabbimizin müsaadesi, izni, lütfu ve keremiyle inşallah Kıyamet Sure-i Celilesi’nin yirmi dokuzuncu âyeti ve bu âyeti izleyen kısımlardan okuyacağız, anlatacağız.

KUR’AN’DAN OKUNAN BÖLÜM:

إِلَى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمَسَاقُ (30) فَلَا صَدَّقَ وَلَا صَلَّى (31) وَلَكِنْ كَذَّبَ وَتَوَلَّى(32)

ثُمَّ ذَهَبَ إِلَى أَهْلِهِ يَتَمَطَّى (33)

 

TEFSİRDEN OKUNAN BÖLÜM:

 

{إلى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ المساق} هو مصدر ساقه أي مساق العباد إلى حيث أمر الله إما إلى الجنة

أو إلى النار{فَلاَ صَدَّقَ} بالرسول والقرآن {وَلاَ صلى} الإنسان في قوله أيحسب الإنسان  

ان لن يجمع عظامه{ولكن كَذَّبَ} بالقرآن {وتولى} عن الإيمان أو فلا صدق ما له يعني 

فلا زكاه}{ثُمَّ ذَهَبَ إلى أَهْلِهِ يتمطى} يتبختر وأصله يتمطط أي يتمدد لأن المتبختر يمد  

خطاه فابدات الطاء ياء لاجتماع ثلاثة أحرف متماثلة

 


 ÖLÜM SARHOŞLUĞU

 

 


 

İÇİNDEKİLER

1.Kur’an’dan Okunan Bölüm

2.Tefsirden Okunan Bölüm

3.Fettah İsmine Sığınıyoruz

4.Dizginleyen Kıyamet

5.Allah Abes İşlerle Uğraşmaz

6.Tenezzülün İki Açısı

7.Gerçek Mürşid Allah’tır

8.Sırrın Ortaya Çıkışı

9.İstikbal Kapısı

10.Yaşam Arzusu Bitince

11.Duyuların ve Duyguların Karışması

12.Hayat İle Ölümün Berzahı

13.Ölüm Sarhoşluğu

14.Tamme-i Kübra

15.Aşkla Ölümün İzahı

16.Zikrin Tesiri Devam Eder

17.Kefenin Temsil Ettikleri

18.Ölenin İki Acısı

19.Âlimlerin İki İzah Tarzı

20.Küfür Panzehirsiz Zehirdir

21.Ölümle Hladaş Olanlar

22.Sevkiyat Nereye?

23.Kimler Ricalullah’tandır?

24.Şiddetli Ölümün Sebepleri

25.Zekâtsız Kazanç Zakkumdur

26.Dünya Bitpazarıdır

27.Ölü Yıkamanın Edebi


Değerli Müminler, Kıymetli Kardeşlerim;

Bu hafta Rabbimizin müsaadesi, izni, lütfu ve keremiyle inşallah Kıyamet Sure-i Celilesi’nin yirmi dokuzuncu âyeti ve bu âyeti izleyen kısımlardan okuyacağız, anlatacağız.

“FETTAH “ İSMİNE SIĞINIYORUZ

Hakikatlerini Rabbimizin imkan verdiği ölçüde ortaya koymaya çalışacağız. Ahlakı ile ahlaklanma yönünde, hakikatleri ile sırlanma yönünde, tahakkuk etme yönünde gayret sarf edeceğiz. Allah Teâlâ bu sa’yimizi indinde mübarek eylesin. Bizlere bu yöndeki çalışmalarımızı kolay eylesin. Önümüzü açsın, gözümüzü, kulağımızı, özümüzü açsın diye Rabbimizin Fettah ismi şerifine iltica ediyoruz.

افْتَحْ عَلَيْنَا خَيْرَ الباب اللَّهُمَّ 

Allah’ım, bize hayır kapılarını aç!”diyerek sohbetimizi, dersimizi bu minval üzere açıyoruz. Kardeşlerim Kıyamet Sure-i Celile’sinde kıyametin vukuu ile ilgili âyetler olduğundan dolayı bu sure-i celileye Kıyamet Suresi ismi verilmiştir, demiştik.

DİZGİNLEYEN KIYAMET

Ve sure-i celilesi içerisinde de büyük kıyameti ve küçük kıyameti; yani insanın ölümü ile olan “kıyamet-i suğrayı” ve kainatın ölümü ile ilgili olarak da “kıyamet-i kübrayı” anlatmaktadır. Bu insanoğlu için en büyük dizginleyici bir hakikattir, vakıadır. Bu kıyametin bir adı da biliyorsunuz vakıadır. İnsanoğlunun demek ki bu vakıadan, bu gerçekten, bu olaydan hislenecek şekilde, Yüce Allah onu dizayn etmiş ki, tertip etmiş ki bunları onun gözünün önüne getiriyor. O olaylardan söz ediyor. Eğer bunlar ona etki etmeseydi bunlardan söz etmesi abes olurdu. Yüce Allah da abes işlerden münezzehtir, abes işlerle uğraşmaz. Yüce Allah bir şeye yöneldiyse, bu şeye yönelmemiz gerektiğini, o şeyde bizim için faydalar olduğu, bir şeyden bizi uzaklaştırıyorsa, o şeyde mutlaka bizim için bir halel olduğu, zarar olduğu tahakkuk etmiş olur. Bunu böyle biliyoruz, böyle inanıyoruz.

ALLAH ABES İŞLERLE UĞRAŞMAZ

Yüce Allah hâşâ boş şeylerle uğraşmaz, boş şeyleri anlatmaz, boş kelimeler, boş sözler söylemez. Kelâmı daima âlidir ve ulviyete götürücüdür. Hem âli’dir hem de biz sefilleri; esfelde yer alan bizleri a’la’ya, a’la’yı illiyyine çekicidir, çıkarıcıdır. Onun için kelamını tedelli ettirmiştir.

ثُمَّ دَنا فَتَدَلَّى

Sonra (ona) yaklaştı derken sarkıp daha da yakın oldu.[1]

فَتَدَلَّى ile تَدَلَّى - دَلْو kelimesi ile ilgilidir. Kova anlamına gelir. Suya erişmek için sarkıtmak anlamındadır. فَتَدَلَّى oradan gelir. Sarkıttı yani burada kastedilen tenezzül olayıdır.

TENEZZÜLÜN İKİ AÇISI

Bu tenezzülde min veçhin uzaklaşma vardır. Min veçhin yakınlaşma vardır. Bir açıdan (قربية )gurbiyeti ifade eder diğer bir açıdan ise bu’diyeti (بُعْدِيَّةُ ) ifade eder. Suri açılım yönüyle bu’diyeti, manevi açılım yönüyle ise yaklaşmayı ifade eder. Bir biriyle tezadı tenasüp oluşturur. Bu neşvede suret bir başka, mana bir başkadır. Bu neşve-i ûla dediğimiz dünya kavramı içerisinde mana ile madde birbirine tezat teşkil eder. Ama bu tezatta tenasüp vardır. Edebiyatta da buna tezat-ı tenasüp denir. Yani görünüş itibariyle bir zıtlık vardır ama bu zıtlık lafız yönüyledir.  Mana da bir tenasüp vardır, bir uyum vardır, bir kemal vardır. İşte bu yaşam böylesine bir oluşumdur. Bu “tenezzülat-ı ilahiyye ila ukuli’l beşer” Üstad Hazretleri’nin ifadesidir. Allah’ın tenezzülatı; sıfatlarında, esmasında bir kul ile iletişimi sağlamak amacıyla ona gelme olayıdır.

وَجاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفًّا صَفًّا

¶        “Rabbinin buyruğu ve saf saf dizilmiş olarak melekler geldiği gün…[2]

Rabbinin gelmesi, Allah’ın gelişi bu sıfatlar onun için kullanılmıştır. Müfessirler tabi ki وجاء امر ربك diye tefsir ederler ama

يَتَنَزَّلُ رَبُّنَا تَبَارَكَ وَتَعَالَى كُلَّ لَيْلَةٍ إِلَى السَّمَاءِ الدُّنْيَا، حِينَ يَبْقَى ثُلُثُ اللَّيْلِ الآخِرُ، يَقُولُ: مَنْ يَدْعُونِي فَأَسْتَجِيبَ لَهُ، مَنْ يَسْأَلُنِي فَأُعْطِيَهُ، مَنْ يَسْتَغْفِرُنِي فَأَغْفِرَ لَهُ

  1. Şanı Yüce ve Mübarek olan Rabbimiz her gece dünya semasına ta gecenin son üçte biri kalıncaya kadar tenezzül eder ve şöyle buyurur: ‘Bana dua eden yok mu, duasını kabul edeyim. Benden bir isteği olan yok mu vereyim. Bana tevbe istiğfar eden yok mu onu bağışlayayım.’[3]

Yüce Allah’ın her gece sema-ı dünyaya tenezzülü vardır.

“Tenezzülat-ı ilahi ila ukuli’l- beşer”Beşerin aklına varıncaya kadar Yüce Allah’ın tenezzülâtı vardır. Yüce Allah kuluyla kontak kurmak, onunla diyalog sağlamak ister, onunla anlaşmak ister. Muradı ilahi budur. Kula bu veçheden kelâm etmesi yönüyle Yüce Allah mütekellim insan ise mütekellemdir. Yani konuşulan varlıktır. Allah insana konuşuyor. Allah kime hitap ediyor? Allah insana hitap ediyor, muhatap insandır.  O halde bütün bu tenezzülat insan içindir. Arkasından gelen, O’nun zeyli olan, maiyetinde olan Hocamız Rahmetli Feyzi Efendi de Üstadın bu ifadesine sadece aklı değil diyerek Bel ila isti’dadati’l- beşeriye” cümlesini ilave ederdi. İnsanın tüm uzuvlarına tenezzül vardır derdi. Ve buna delil olarak da [4]أَفَلا تُبْصِرُونَ gözüne, أَفَلا تَسْمَعُونَ[5] kulağına,  أَفَلَا تَعْقِلُون[6] - أَفَلَا تَفْهَمُونَ - أفلا تفقهون kalbine gibi âyetleri delil getirirdi. Çünkü fehim yani anlayış İslam büyüklerine göre kalp ile olur. Fıkh olayı akıl ile değildir, kalp iledir. Onların görüşü böyledir.  Felsefecilere göre akılla ilgilidir.

GERÇEK MÜRŞİD ALLAH’TIR

İşte Allah’ın Kulları! Yüce Allah bu beyanları ile insanoğlunu irşad etmeyi murat etmiştir. O, gerçek irşat edicidir. Gerçek hidâyet edicidir. Bunun arasında yer alan hadiler, mürşitler mecazi anlamdadır. Peygamberler ve varisleri mecazi anlamda bu isimlerle anılırlar. Ama hakiki anlamda hidayet eden Allah’tır.

إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ


¶        “Şüphesiz sen sevdiğin kimseyi doğru yola iletemezsin. Fakat Allah, dilediği kimseyi doğru yola eriştirir. O doğru yola gelecekleri daha iyi bilir.” [7] 


âyeti açıkça sen istediğini hidâyet edemezsin. Eğer Peygamber mutlak hidâyet edici olsaydı O’na öyle bir hitap sadır olur muydu? Reva mıdır, uygun mudur ama diğer âyette:

وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلى صِراطٍ مُسْتَقِيمٍ

¶        “Şüphesiz ki sen doğru bir yola iletiyorsun;[8]

Ey Muhammed sen gerçekten Rabbinin izniyle keremiyle

فَهَدَى اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا فِيهِ مِنَ الْحَقِّ بِإِذْنِهِ وَاللَّهُ يَهْدِي مَنْ يَشاءُ إِلى صِراطٍ مُسْتَقِيمٍ

¶        “Bunun üzerine Allah iman edenleri, kendi izniyle, onların hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe iletti. Allah dilediğini doğru yola iletir.”[9]

kayıtları,  ifadeleri ile Allah’ın izni ile sen sırat-ı müstakime insanları hidâyet edersin. İşte bu ifadeler beşer tarafından mutlaka algılanmalıdır, beşere iletilmelidir, ulaştırılmalıdır, onlara okunmalıdır. Mahiyetleri hakkında söz edilmelidir. Yani tercümesi, tefsiri yapılmalıdır ki muradı ilahi bu şekilde gerçekleşsin. Böylece Yaratan ile yaratılan arasındaki diyalog sağlanmış olsun. Ondan sonra söz tutanla tutmayan ortaya çıksın. Arkasını dönüp giden; dinlemeyen ile yüzünü, özünü O’na çeviren سَمِعْنَا [10]ve أَطَعْنا [11] diyerek yoluna girenler böylece aşikâr olsunlar. İmtihan sırrı böylece ortaya çıksın, sübut bulsun.

قُلْ فَلِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبالِغَةُ

¶        “En üstün delil yalnızca Allah’ındır.”[12]

Sırrıyla açık belge böylece kendini ortaya koymuş olsun, tezahür etmiş olsun.

وَتَمَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ صِدْقاً وَعَدْلاً لا مُبَدِّلَ لِكَلِماتِهِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

¶        “Rabbinin kelimesi (Kur’an) doğruluk ve adalet bakımından tamdır. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” [13]

sırrıyla Allah’ın varlık üzerindeki ezel hükmü mahfidir, batındır, gizlidir.

SIRRIN ORTAYA ÇIKIŞI

İmtihan bunu açar. İmtihan bu sırrın ser olması içindir. O gizli olan hükmün, insanlar için malum olmayan, kendilerinin de bilmediği bu hüküm imtihan sırrıyla temyiz sırrını taşıyan beyanlar -ki vahiyler bu zümredendir, bu cümledendir- la hakikatlerin ortaya çıkması içindir. Vahiy, emreden kısımlar ve nehyeden kısımlar olmak üzere iki bölümdür. Amir olanlar vardır, nâhi olanlar vardır. Ve bunun muhatabı da biz insanlardır, biziz. Evet, emreder memur olursun. Emre uyarsan memur olursun. Tabii, insan memurdur ama uyuyor mu, yerine getiriyor mu? Emredileni yerine getiriyor mu? Memur amirin hükmünün muhatabı olan kişi demektir. Amirin emrinin muhatabı olan kişi demektir. Ama memur var gafildir, cahildir, memur var asidir. Kurallara uymaz, amire itaat etmez. O istediği kadar emretsin. Bu durumda cezalandırılır. Memur var itaat eder. Demek ki sizden bir kısmı mümindir, bir kısmı kafirdir, nankördür, uyumsuzdur, uygunsuzdur, işe yaramaz. Demek ki işe yarayanlar var, inanalar, canı gönülden bağlı olanlar var, olmayanlar var. Evet, Kur’an nâhidir, nehyeder. Bu nehye uyan memur vardır. Uymayan vardır. Bu yasaklara uyanlar, uymayanlar vardır. Böylece Yüce Allah;

لِيَمِيزَ اللَّهُ الْخَبِيثَ مِنَ الطَّيِّبِ

¶        “Allah, pis olanı temizden ayırmak....”[14]

Sırrıyla pisliği, kötüyü, bozuğu, çürüğü çarığı; temizinden, sağlamından ayırt eder. Ayırt etmek için emir ve nehiyde bulunmuştur. Bu din-i mübini, insanoğluna bunun için göndermiştir. Bu temyizi, huccetillahi’l-baliğayı(الْحُجَّةُ الْبالِغَةُ) o hücceti zahir eylemek ve bahaneleri geri çevirmek içindir.

İSTİKBAL KAPISI

Asılsız yere özür beyan edenlerin özrünü yüzüne çarpmak için bu hücceti Allah ortaya koymaktadır. İşte kıyamet dediğimiz olay insanın büyük geçididir, büyük kapısıdır, istikbal kapısıdır.

قُلْ أَفَأُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ ذلِكُمُ النَّارُ وَعَدَهَا اللَّهُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَبِئْسَ الْمَصِيرُ

¶        “De ki: “Şimdi size bu durumdan daha beterini haber vereyim mi: Ateş... Allah onu kâfirlere vaad etti. Ne kötü varış yeridir orası!”[15]

Âyeti cehennemi ifade eden bir âyettir ama kıyameti de ifade eder.

Çünkü kıyamet kimisinin cehennemidir, kimisinin cennetidir. Kimisine göre kıyamet cennettir, oh sevinç günüdür. En mutlu günüdür. Çünkü yolunu bulacağı gündür. Sonsuza yönelik olarak alacağı hüküm zamanıdır. Kendi eline verilecek defteriyle cennet veya cehenneme (Allah korusun.) gidişinin belli olduğu gündür Eline bir kitap verilecek, tutuşturulacak. Bu kitap cennete veya cehenneme ait olacaktır. Cehennemdeki yerini gösteren, bölümlerini, birimlerini gösteren şekilde olacak. Cehennem ehli ise oranın yolu, haritası var. Hani şimdi var ya arabalarda. O doğru ila cehenneme zümera. Eliyle koymuş gibi bulacak. Çünkü elinde bir kitap var, haritası var. Yol haritası var. O kitap burada da zaten vardı. Alın yazısı olarak, içinde kitapçığı yazılıydı. Orada aşikâr olacak, o ortama göre şekillenecek. Ve orada yol haritası var. Ehli cennetin de öyledir. Eliyle koymuş gibi yerini bulacak. Kimseye sormaya, şurası nerede, şu adresi söyler misin? Yok, öyle şey. Öyle eliyle koymuş gibi, ezelden orada yaşamış gibi hadis-i şerif de böyle belirtir, yerini bilecek, bulacaktır. Bunlar insanoğlunu gayet derecede, son derece etkileyen unsurlardır. Bu nedenle Yüce Allah karşımıza gelip dikmiştir. Biz de bunları okuyoruz. Bu önemli tablolardan birisi de küçük kıyameti ifade eden kişinin ölümüdür. Kıyameti suğra, artık yirmi sekizinci âyet ile kişi kesinlikle artık can boğaza gelip, çevresindekilerden de bir medet olmayınca, var uğraşıyorlar, didiniyorlar. O oraya koşuyor, o oraya koşuyor. Doktorun birisi bir yerini elliyor, öteki orasını, öteki burasını ama hiç on para pusulada, ibrede bir kımıldama yok. Sonunda anlar ki bu artık benim sonum der. Boşuna bağırmanın bir anlamı yoktur. Benim sonum geldi. Çünkü işte doktorlar, işte ilim, işte para, işte pul, işte oğul- kız, işte bütün ahbaplarım, yarenlerim peşimde fırıl fırıl dönüyorlar. Ama ellerinden gelen bir şey yok. Kesinlikle anlar ki bu artık benim sonum der ve artık kendini bırakıverir.

YAŞAM ARZUSU BİTİNCE

Kendini bırakıverme ile de artık bünyedeki mekanizma yaşam yönünde durur. Çünkü insanın yaşam arzusu sonra erdi mi hareket sona erer. Tıp ehli bunu söylemiştir. Onun için o kimse ile konuş derler. Aman bak seninle iyi günlerimiz olacak gibi, şuura getirmek için ne laflar söylersin, moral verirsin değil mi? Daha iyi olacaksın, şöyle olacaksın filan. İşte yaşam iradesini ona anlatmak için söylüyorlar. O arzu olsun da o talep matlup yerine gelsin.

مِنْهُ ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ

¶        “İsteyen de âciz, istenen de.”[16]

Ne talep var ne matlup var. İşi bitmiş, ben bittim artık diyor. Bittim deyince bünyedeki hareket, biyolojik sistem, organizma durur.  Hareket etmeyi bırakır. Bu neye bezer Allah’ın kulları biliyor musunuz?  Hani Süleyman nebi cinleri çalıştırıyordu. Başlarında böyle onları izliyordu. İrade vardı, mutlak irade, güçlü irade vardı. Onları o irade muradına erdiriyordu. Ötekiler murad, o murid, oradaki murad böylece yerine geliyordu. Mürid sağlam, murad da sağlam oluyordu. E talip bitmiş matlup da yok. Talep yoksa matlup da yoktur. Onlara bakınca, cinler bakarlar. Bizi gözetliyor, hadi devam, çalışalım yoksa cezalandırılırız. Çünkü cezalandırırdı. Yanlış yapan cinleri de cezalandırırdı. Ya, onları da cezalandırma usulü var, onu da biliyor. İşte bünyedeki emir alan bütün sistem içerisinde insan iradesi Süleyman gibidir. O irade sona erdi mi, zaafa uğradı mı, ne oldu ondan sonra dağıldılar gittiler, hepsi bir tarafa gitti. Hz. Süleyman pat yere düşünce hepsi birden dağıldılar. İşte irade böyle sugut (سقوط )etti mi insanda ben bittim dedi mi her şey bitmiştir. Hepsi çalışmaz olur. Böylece biyolojik ölümde gerçekleşmiş olur.

وَالْتَفَّتِ السَّاقُ yirmi dokuzuncu âyet-i celileden alalım. Bacak bacağa dolaşır dedik.  وَالْتَفَّتِ dolaşmak, bir birine girmek demektir. لف den geliyor. Hani  لف lif diyoruz ya.  وَالْتَفَّتِ السَّاقُ بِالسَّاقِ bacak bacağa dolaşır. التوت ساقاه İki bacağı birbirine dolaşır. عند موته Ölümü anında, ölümü anında bacak bacağa dolaşır. Bu duyguların dolaşması şeklinde de yorumlanabilir ki şimdi gelecek. Okuyalım da ona göre ifade etmeye çalışalım. Arap dilinde ölümü darbı mesel olarak da kullanılıyor. Şimdi bu durum da ifade edilecek, geçecek. Mecazi anlamda da kullanılıyor, hakiki bir anlamı da var. Mecazi anlamda bu ifadeler işin, olayın, neyse ne ile ilgili kullanılıyorsa o şeyin şiddet peyda edilmesinden kinayedir. Yani iş kızıştı. Bir birine girdiler. Ordu bir birine girdi. Mesela bir ordu bir bacaktır, ayakta tutuyor. Diğer bir ordu bir diğer bacaktır. Sanki büyük dev bir cüsse, iki bacak bir birine dolaşmıştır. Veyahut iki kanatlı bir ordudur. Birisi sağ cenah, birisi sol cenah, bu eğer paniğe uğradıysa bacak bacağa dolaştı, bir birbirlerine girdiler, birlerini öldürdüler adamlar anlamındadır. O onu ezdi, o onu ezdi. Demek ki iş kötüye gidiyor demektir. Bacak bacağa dolaştı demenin, Türkler’de karşılığı eli ayağına dolaştı demektir.

DUYULARIN DUYGULARIN KARIŞMASI

Bu ne demektir? Öyle bir şeyle, ummadığı bir şeyle karşılaşıyor ki ummadığı anda paniğe düşüyor ve ne yapacağını bilemeden ondan sonra elinde olanlar gidiyor, paldır küldür düşüyor. Yuvarlanıyor, kırılıyor, atıyor ve kafayı gözü oraya çarpıyor. Nereye gideceğini nereye vuracağını, ne yapacağını bilemez bir konuma geliyor. Bu insanın tamamen duyularının fizik yönüyle ve iç yönüyle karman çorman olduğunu gösterir. Bir birine girdiğini gösterir. Bacakları birbirine dolaşır. عند موته ölümü anında. Tabi bu insanın bacaklarını daha geçen dersimizde söyledim, bütün bu ölünün başına gelen sıkıntıları bizim görmemiz mümkün değil ama o kendisini görüyor. Kendisi kendisine izlettiriliyor. Bize her şey gösterilmez. Bir çok şeyler anlatılıyor da yok ya ben böyle bir şey görmedim. Adam öyle sessizce öldü gitti. O sana göre öyledir.

HAYAT İLE ÖLÜMÜN BERZAHI

Çünkü o hayat ile ölüm arasında da bir berzah vardır. Her şeyin bir arası vardır. Mevt ile hayat arasında bir tampon bölge vardır. Bir geçit mahalli vardır, berzahı vardır. Buna sekerat-ı mevt denir.

وَجاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَحِيدُ

¶        “Ölüm sarhoşluğu bir hakikat olarak insana gelir de ona, “İşte bu, senin öteden beri kaçıp durduğun şeydir” denir.[17]

Burada bahsediyor. Ölüm sarhoşluğu, hak üzere gelmiştir.

ذلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَحِيدُ

Ve ölüye denir ki işte bu senin kaçıp durduğun şeydir. Fikir olarak hiç düşüncene yanaştırmadığın bir gerçektir. Hiç duymaktan hazzetmediğin bir gerçektir. Hiç ölüme bakmazdın, hiç ölümü düşünmezdin. Hiç kendini ölecek sanmazdın. Ölümle ilgili kelimeden nefret ederdin. Kaçar dururdun. تَحِيدُ kelimesi تَفِر - تهرب anlamlarına gelen işte bu senin kendisinden kaçıp durduğun gerçektir. Şimdi sana bu gerçek geldi. Nasılmış? Hak olarak hakke’l- yakin derecesinde artık, içinde adam, yaşıyor adam ölümü yaşaya yaşaya كُلُّ نَفْسٍ ذائِقَةُ الْمَوْتِ[18] tada tada ölüyor. Yudumlaya yudumlaya adama yuttururlar. İsterse yutmasın. Adamı gebertiyor. Ben kendimi teslim etmem dese ne çıkar ki? Kurtuluş mümkün mü? Melekü’l- mevtin elinden kim kurtulmuş ki o kurtulacak? Koca koca Firavunlar, Tanrıyım diyen adamların işini bir anda bitiriverdi. Ellerini, dillerini kırıverdi. Hepsi kuzu gibi oldular. Sen bilirsin dediler. Bir fırsat daha istediler. Biraz daha, biraz daha süre talep ettiler. Değil mi? Nasıl yalvardıklarını biliyorsunuz.

لاَ إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، إِنَّ لِلْمَوْتِ سَكَرَاتٍ» ثُمَّ نَصَبَ يَدَهُ، فَجَعَلَ يَقُولُ: «فِي الرَّفِيقِ الأَعْلَى» حَتَّى قُبِضَ وَمَالَتْ يَدُهُ

  1. Allah’tan başka ilâh yoktur ki ölüm anında sarhoşluklar vardır, sonra avucunu Allah’a doğru açtı ve En Yüce Dost’a En Yüce Dost’a dedi ta ki ruhunu teslim edip eli düşene kadar.”[19]

ÖLÜM SARHOŞLUĞU

Bu, Peygamberin vefatı anında Hz. Aişe’nin kucağında iken söylediği bir sözdür. Vah başım vah başım diye diye inlemiştir. Hz. Aişe, Peygamber (a.s)’ın başını sardığı bezi ara sıra suya batırır, mübarek başlarına koyarlar. Başları Hz. Aişe Validemizin göğsündeydi. Hz. Aişe, “o zaman Resûlullah’dan bu hali gördükten sonra hiç kimsenin ölüm anındaki hal ve hareketini yadırgamadım” diyor.  Allah’ın habibi böyle olursa başkası nasıl olur diyerek hiç onları hafife aldım. Hiçbir kimse hakkında çok dehşetli bir ölümle öldü, acılar çekti gibi sözler söylemekten sakındım. Hiçbir şeyi hafife almadım. Yani o insan hakkında başına gelen olayla onu eşleştirerek kınamadım. Böyle bir şeye yanaşmadım. Çok dikkat ettim. Peygamber böyle olunca başkası hayli hayli daha acılar çeker. Çekmesi de yadırganacak bir şey değildir. Kimseyi yadırgamadım diyor. İşte Peygamber o hal nedir deyince ölümün sarhoşluğu vardır. Bu sarhoşluk ölümündür. Bu ölüm gelmeden evvel ölüm provasıdır. Yani önce yudumluyorsunuz, daha sonra gerçeği geliyor. Önce fecr-i kazip dediğimiz bir fecir oluşuyor biliyorsunuz. Bu da bir fecir ama bir Hak olanı var, bir de mecaz olanı var. Mecaz hakikate geçişi sağlayandır ama hakikatin kendisi değildir, mahsulüdür asli değildir. Maksadı asli değildir. O sadece bir vasıtadır. İşte ona kazip diyoruz. Onunla onu karıştırmasın diye ona kazip denir. Yoksa o da Allah’ın bir yaratmasıdır. Allah’ın yarattığı şey hiç sahte olur mu? O da doğrudur ama Yüce Allah böyle yaratmış. Gerçek ile gerçek olmayanı, gerçeği yansıtanı, müşabih olanı, müteşabih olanı ayırt edeceksin. Muhkem ile müteşabihi ayırt edeceksin. Bu senin imtihanın içindir. Şu halde fecri kazip müteşabihtir. Bu gibi şuna benzer. Sadık gibi, nasıl gördün adamı, iyi gibi gördüm. İyi diyemiyor ama iyi gibi diyor, tam karar veremiyor çünkü iyiye müşabihmiş. Müteşabih bi’l-hayr işte ölüm gibi bir hal zuhur etti. Adam ölür gibi. İşte o gibi dediğin şey sekeratü’l-mevttir. O ölümün kendisi değildir ve o büyük darbeye hazırlanır. O büyük kancayı takacak, çengeli takacak ve bir hamlede ruhunu çekip çıkaracak. O zamana kadar hazırlığını yapar, ayıklar. Tam bir anda olsun diye hani adamın deriyi soyduğu gibidir. Hani hayvanı kesince ondan sonra derisinin orasını orasını şey edince bir asılır, bir anda kopar. Ama oraya varıncaya kadar birden asılmaz. Çünkü o zaman paramparça olur. Bu işin sanatı değildir. Sanatkâr evvela ortamı hazırlar, çevreyi hazırlar. Mesela bir hattat önce yazacağı yeri tımar eder. İmar eder. Ne kadar o hattı yazacağı yer güzel olursa yazı da güzel düşer. İşte Azrail de böyle bir operasyon yapar. Bu başlangıç halinde demek ki arada sırada orasına burasına kakıştırır, oradan buradan asılır, şöyle çimdik atar şekliyle ah of der. Ondan sonra dişini çekerken gerçek şeylerde oradan buradan şöyle ne yapıyorsun? Çekiyorum işte der, fazla şey değilmiş ya dersin. O gerçeği değil ama o seni öyle öyle alıştırıyor. Ondan sonra bir tutar. Ah dersin ama ah deyince işte iş bitti. Bitti tamam o zaman. Önce yavaş yavaş, korkutmamak için bir şekilde giriş yapar. Allah’ın Kulları bu tabi ki iyi kullar içindir. Bu tabi o kişinin durumuna göredir. Çünkü canın çıkma olayı, canın değeri ile ilgilidir. Aslında uhrevi hayata götürmek için bir karşılamadır. Eğer iyi bir ruh ise, iyi bir ruh

وَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ (90) فَسَلَامٌ لَكَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ (91) 


¶        “Eğer, Ahiret mutluluğuna ermiş kişilerden ise, kendisine, “Selam sana Ahiret mutluluğuna ermişlerden!” denir.[20]

Gördünüz mü bir karşılama. Bu, aslında bir törendir. Sizi almaya geldik. Sultan çağırıyor. Başkente gidiyorsunuz. Arabayı da getirdik, buyurun. Mersedes altınızda böyle götürülenler var. Hiç duymaz. Öyle bir güzel dikilir ki karşısına Yusuf gibi aman Allah’ım ona bakıyorum, bu güzelde kimmiş derken canı gitmiştir. Onun haberi yoktur. O zaten canım veresim gelir diyor ya Yunus, o kul da zaten kendisi canını vermiştir. O güzel onu hemen kapıvermiştir. Kucaklaşırlar, bu iş biter. Bir de dövüle dövüle sövüle sövüle canını verenler var. Bunlar Kur’an’da vardır. Ey Peygamber sen onların halini bir göreceksin.

وَلَوْ تَرَى إِذْ يَتَوَفَّى الَّذِينَ كَفَرُوا الْمَلَائِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبَارَهُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ

¶        “Melekler, kâfirlerin yüzlerine ve artlarına vura vura ve “haydi tadın yangın azabını” diyerek canlarını alırken bir görseydin .”[21]

Âyetlerde vardır bunlara bakarsınız.

يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ

Elleriyle, şamarları vura vura; yumrukları, tokatları ve tekmeleriyle tekmeleye tekmeleye bu da bir ölüm tarzıdır. Bunlar Kur’an’ın içerisinde hep vardır. Kolay değildir.

TAMME-İ KÜBRA

Demek ki kimisini baskın suretiyle, baskın vererek bir ölüm gerçekleşir. Taamme-i Kübra tarzında, baskın vererek kıyameti gerçekleşir. Çünkü bu büyük kıyamet için kullanılan tabirleri bu fertler içinde kullanmak lazımdır. Ama bu işler karınca kararınca, onun boyunca olur. Ona o şekliyle yansıtılır. Büyük dağın sesi de büyüktür. Küçük dağın küçüktür. Küçüğün küçüktür.

عَلَى الْمُوسِعِ قَدَرُهُ وَعَلَى الْمُقْتِرِ قَدَرُهُ

¶        “(Bu durumda) -eli geniş olan gücüne göre, eli dar olan da gücüne göre olmak üzere.”[22]

Hepsi farklıdır. Ne kadar koca gavursa o kadar sesi fazla çıkar. Zebun gavuru ise cılız bir ses çıkarır, hıg der gider. Bitti onun bir canı, ceresi yok. Öldüğünü de bilemezsin. Ama öteki de çığlık atarak ölür. İşte böyle bir anda bacak bacağa dolaşır. Demek ki ölümün bir sarhoşluğu vardır. Ve insan bu sekeratı mevti yaşayacaktır.

AŞKLA ÖLÜMÜN İZAHI

Bu sarhoşluk anında tabi ki insanda akıl ne kadar devrede olursa insanın hisleri o kadar güçlü olur. İnsanın aklı ne kadar yerinde olursa mekanizma sağlıklı bir şekilde algılar. Eğer aklı uyuşturursanız mekanizma zaafa uğrar. Duyacağı şeyi iyi duymaz. Göreceği şeyi iyi görmez. Bu nedenle seni ameliyat yaparken bir tür sarhoş ediyorlar. Aklını devreden bir şekilde hissiyatını iptal ediyorlar. Ondan sonra da adam seni asıp kesiyor. İşte bu sekeratü’l-mevtte de öylesine bir nüans var. Ölümün acısını duyurmamak için Yüce Allah sanki ona narkoz veriyor. Bu sekeratü’l-mevt işte bu, narkoz veriyor. Bir şekilde kulunu kolluyor, koruyor. Dolaysıyla bunu tabi nasıl yapıyor. Onun verdiği narkoz insan narkozu değil. Deminden dediğimiz gibi ölüm meleğine öyle bir güzel şekil veriyor ki Dıhyetü’l-Kelbi’den daha güzel bir surette geliyor. Yusuf gibi bir güzel olarak karşısına çıkıyor. O anda o dengeyi kaybediyor. Çünkü aşk; insanda fartı mahabbet -adı üzerinde fartı mahabbet- aklı yerinden oynatır. Aklı sallar. Aşk akıl işi değildir biliyorsunuz. Aklı rafa kaldırır. Akılla bir ilgisi kalmaz. Onun için sen ne kadar nasihat etsen bu aklidir senin yaptığın, sözler doğrudur ama ona kar etmez. Çünkü o, o anda akılla hareket etmiyor. Senin verdiğin ilaçlar boşa gidiyor. O anda akıl devrede değil. Onun için hiç duymamış gibidir o, hiç görmemiş gibidir.  Böylece Yüce Allah bir şekilde kuluna böyle bir hal oluşturuyor. Bir tarafa rahmet olsun diğer tarafa ise azap olsun diye böyle yapıyor. Allah korusun. Bir tarafa daha da acıyı duysun, alsın diye bu şekilde oluşmaktadır. اللَّهُ أَعْلَمُ Bunun derinliği tabi yürür gider. Biz işaret nevinden bu kadar söylemiş oluyoruz.  وعن سعيد بن المسيب Tabiinden Said bin Müseyyib. Tabiilerin ulularından Sufyanı Sevri gibi bu devrin Ata hazretleri gibi Ata bin Ebi Revah gibi. Bunlar o devrin ulularındandır, büyüklerindendir. Bunlar Fıkıhta, Tefsirde söz sahibi insanlardır, itibar görmüş kişilerdir. Müseyyeb şeklinde de okunabilir. Müseyyib şeklinde daha meşhurdur ama Müseyyeb diye de okunur. Muhaddis ve Muzaffer kalıplarında okunur.  هما ساقاه Said Bin Müseyyib Hazretleri bu âyeti tefsir ederken  ساق kelimesi üzerinde yorum yaparken, o onun iki bacağıdır ki  حين تلفان في أكفانه kefenleri içinde bürünürken, kefenlenirken kefen değdiği anda atlar, hoplar ve bacağı bacağına dolaşır diyor. Demek ki rastlamış, böyle bir şey olmuş. Kefen vücuduna değesiye o anda ölüm şoku gibi bir şok görüyor demek ki, bir şoklama meydana geliyor. Soğuk soğuk geliyor demek ki, eyvah ben ölüm elbiselerini giymişim dercesine hopluyor. Kimisi tabutta böyle bir şeyin oluştuğunu söyler. Kimisi kefenlenirken, kimisi yıkanırken, kimisi kabirde, bunlar ara ara böyle gelip gitme gibi bir şeyler olabilir, mümkündür. Tamamen ilişkisi kesilmiş olması gerekmez. Ara ara böyle kendine bir şekilde gelmesi olabilir, henüz daha ruhu uzaklaşmamıştır. Tamamen bu nedenle uzaktan da olsa hafif hafif bir ilgi duyma durumu, etkileme durumu olabilir.

ZİKRİN TESİRİ DEVAM EDER

Bahsetmiş miydim? Geçen her halde bir kere anlattım. Evde televizyon var. Gece yatacağım, aslından kapattım gidiyorum. Tekrar bir baktım ışık yanıyor. Ben söndürmedim mi bunu diye düşündüm. Çünkü dört beş saniye geçmişti. Geriye döndüm, aslına baktım, kapalıydı. Ne oluyor buna diye bekledim. Biraz durdum, söndü. Demek ki bakın esas gittiği halde, bittiği halde, kopardığım halde, bağlantıyı kestiğim halde hâlâ içerde ruhun eseri bir süre devam ediyor. Bunun için yani onu bilmeyenler ya bu ölmemiş derler. Öldü o. Rahmetli Hocamın Hocası Hafız Ömer Efendi de böyle bir hal olmuş. Bakıyorlar kalp çalışıyor. Bu ölmemiş demişler. Zaten hiçbir şeyi de yokmuş. Sadece ayağında basit bir çizik varmış. İşi bilen usta, bu işin uzmanı doktor gelip bakıyor. Bu ölmüş diyor. Kalbiyle, dindar bir şeyi var mıydı bunun diye sormuş. Öğrenince bu demiş “ehli zikir” imiş. Kalbi zikir ile devamlı âlude olduğu için hiç ara vermediğinden artık ünsiyet peyda etmiş, hâlâ o tempoda devam ediyor demiş. Ölmüş bitmiş. Ya demek ki motor mesela kapatıyorsun bir süre pervane dönüyor. O belli bir hızla sonra duruyor. O önceki aldığı hızla belli bir süre daha gidebiliyor. İşte Rahmetli Hocam buna “eser-i ruh” derdi. Ruhun eseri, etkisi, kalıntısı bir şekilde onda kalıyor ve hatta dedim ki bunu derste mi, tefsirde mi, sohbette mi söyledim bilmiyorum. Bir fotoğraf çeken adamlar oturan adam kalkıp gittikten sonra orayı çekmişler orada bir ağartı varmış. Böyle bir bembeyaz sanki boya ile boyanmış gibi beyaz bir şey görülmüş. Hani filmlerde ruhu öyle temsil ediyorlar ya. Bir siluet, beyaz görüntü, tam insan şeklinde ama bembeyaz, sanki bir kefen giymiş gibi. Diyorlar ki birden o adam gitse de fiziği gitti ama o görüntü, o için oluşturduğu o gölgesi orada duruyor. Tamamen birden terk etmiyor. İşte bu nedenle de diyoruz ki büyüklerimiz bizim bilirkişilerimiz manevi olanı basiret gözü açılıp da gören bizim ulemamız, âlimlerimiz bir kadın oturdu kalktı gitti. Onun yerine yeri soğumadıkça hemen sakın oturma demişler. Çünkü o hâlâ oradadır. Demek ki bakın görüyorsunuz. Yeri soğumadıkça oraya oturma diyor, o gitmiş sayılmaz. Bu kadar incelemişler. Yani beş yüz sene bin sene önceden onlar bunları görmüşler. Şimdikiler de aletlerle yapıyorlar. Gözleri görmüyor da mercekleri görüyor. Dolayısıyla gördük demenin bir anlamı yoktur. Onlar görmüyor onu mercek görüyor. Dolayısıyla merceğe maşallah diyoruz.

Ekfan أَكْفَانٌ kelimesi كفن kefenin çoğuludur. Çoğul almasının sebebi insanın üç parçalı kefeninin olmasından dolayıdır. Üç parça olduğu için أَكْفَانٌ kefenleri içerisinde diyoruz.

KEFENİN TEMSİL ETTİKLERİ 

Bu üç kefen şunlardır. Bir içeride kısa olanı vardır. O içyapı, ona قميص kamis diyoruz. O dizini örter. Boyundan giydirilir. Asıl mesele göbekle diz meselesidir. Ama boynundan doğru yaparlar genelde kefen biçme olayı olsun diye.  Buna قميص kamis denir. Onun üzerinde boydan tam ayağa kadar örten boğazdan örten örtüye de izar diyoruz. Üçüncüsü var ki tamamen palto gibi dış elbise gibi ona da لِفَافَةُ lifafe denir. Tamamen örttüğü için bu isim verilmiştir. Bu Yüce Allah’ın zat, sıfat ve esmasını temsilendir. Bu örtüler üç aşamalıdır. İnsan dediğin varlık Allah’ın zatı sıfatları ve esması ile donanmış kişidir. Onun için bu yapılır. Bakın bu sizin fıkıh kitaplarınızda yazmaz. Demek ki fıkhında fıkhı vardır Allah’ın kulları. Ulu Mevlana derki “bu bizim kitabımız fıkhın fıkhıdır.” Fıkhu’l- fıkhıdır. Demek ki Süleyman var Süleyman’dan içeri sırrı ile fıkhın içinde de bir başka fıkıh vardır. Ve onlar ona fıkh-ı manevi derler. Allah’ın kulları bu kefenleri de bu şekilde ifade ettik. Ne güzel, güzelcene mağfiret suyu ile Allah’ın “Latif” isminin, “Afuv” isminin, “Rahim” isminin mazharı olarak yıkanıp ki bu tövbe ile olur. Allah hepimize son nefeste tövbe etmeyi nasip buyursun. Bu Allah’ın büyük bir lütfudur. Tövbe ederek ölebilmek Allah’ın kula sağladığı büyük bir imkândır. Ayrıca bunun için şükretmek lazım. Dün akşamdı değil mi Hocamızın Osmanlı’nın Manevi Dünyası adında yazılan kitabı okurken Murat Han’ın ölümü ile ilgili orada bir pasaj nakletmiş. Bir köprünün üzerinde gezi yaparlarken, çevresinde birkaç adamı ile bir derviş zuhur etti diyor. Sultan artık vakit geldi dedi diyor. Tövbeni, istiğfarını yaptın mı? Yapmadınsa hemen hazırlan diyor ve o akşam hemen daha evine girerken bir baş ağrısı geldi ve orada o gece bitti. Gördünüz mü? Allah herkese tabi böyle bir elçi göndermez, uyarı göndermez. Ama sevdiği kullara, iyi kullarına mutlaka bir elçi gönderir. Mesela o sırada Kur’an okuyorsundur. Orada bir âyet dikkatini çeker. [23] وَاسْتَغْفِرْهُ ha dersin o bir uyarıdır ama uyandın mı uyanmadın mı bilmeyiz. Veya o sırada bir çocuk okur. إِذَا جَاءَ نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُi okur. Sen Allah Allah dersin. Çok ilginç bir şeydir. Dikkat çekicidir de hatta dikkatini de çekmiştir. Allah Allah bir çocuk karşıma gelmiş bunu niye okur ki dersin. Onu dinleyince o sure gelince Ebubekir Hazretleri bile Peygamber’in gideceğini anladı. Bak o mesajı aldı. Değil mi? Mesajdır da herkes mesajdan anlamaz. Bunun için ayrıca basirete ihtiyacı vardır. Allah uyanıklık versin.   وقيل artık işin manevi boyutlarına doğru bir gidiş var. Mecazi yöne doğru bir kayış var. Bu nedenle قيل ile ifade edildi. Bu âyet hakkında şöyle de tefsir edildi. Bacak bacağa dolaştı ifadesi: Dolaşmanın şiddetinden kinayedir. Bacak, السَّاقُ tan maksat şiddettir. Bu durumda  شدة فراق الدنيا بشدة إقبال الآخرة iki şiddetle kişi karşı karşıyadır.

ÖLENİN İKİ ACISI

Ölmekte olan adam iki şiddetin arasında kalır. İki dağın arasında kalmış gibi, mengenenin arasına sıkışmış gibi, pensenin arasında sıkışmış gibidir. İki tane ağız var ikisinin arasındadır. Birisi firak, firak acısı. Kolay mı Allah’ın kulları? Uğraşmışsın didinmişsin. Yetmiş sene dik babam dik babam dik. Tam diktim binaları derken sen de dikildin.  Nalları havaya dikmişsin. O kadar Nallıhan diyerek yazmışsın ama o dikilip bitince senin de işin bitmiş. Nalları havaya dikmişsin. Kolay mı bu yahu, ayrılmak. Hiç nefes almamışsın, oturmamışsın, hiç hazzını sürmemişsin. Oğulları everdin, kızları everdim tam murada erdim derken; almışsın arabayı şurada tam içine binmeden, gelmiş kapına araba hazır demişler. İyi de sen de hazır duruma geçmişsin, muhtazar olmuşsun. Bunlar tabi ki sıkıntıdır. Şiddet burada sıkıntı anlamındadır. Terörist şiddeti değil, sıkıntı anlamınadır. Ayrılığın verdiği bu sıkıntı ile kişi ahirete yöneliş sıkıntısı, ikbal, ahireti karşılama veya ahiretin seni karşılaması, senin ahireti karşılaman mı? Bu izafetlerde böyle şey olur. الْهِرَّة حب Hubbu’l-hirreti, kedinin seni sevmesi mi senin kediyi sevmen mi?[24] إقبال الْآخِرَةِ İkbalul ahireh, ahiretin sana ikbal etmesi mi senin ahirete ikbal etmen mi? Her nasıl ise! Ahiret gelmiş karşına dikilmiş, dünyada sana el sallıyor. Hadi bana eyvallah diyor. Seni bir sandala bindirmiş, dünya gidiyor, dünya gemisi gidiyor. Niye bıraktın beni burada? Hadi sana uğurlar olsun. Nereye gidiyorsun? Hani böyle bir sessiz gemi mi vardı? Anlatıyordu değil mi? Bu ölümle ilgilidir. Sen de bir başka gemiye binmişsin. Senin iş artık bitti. Biz seni indirdik. Sen geldin, sahile geldin. Seni geleceğin yere bıraktık. Biz daha devam ediyoruz. İşte bu iki şiddetin arasındadır. Bunlardan birisi ayrılık, dünyadan ayrılık, dünyadan ayrılmanın verdiği sıkıntı, acı ile hesap kitap gününe geliyorsun. Tek başına kalıyorsun. Artık neyine güveneceksin? Allah katında nen var senin, bir sigortan var mı? Bu kara günde ne yapacaksın? Bu karanlık kabri nasıl aydınlatacaksın? İşte bütün bu sorular, cevaplanmamış sorular, cevaplanamayacak sorular yerine göre veya cevapsız kalacak sorular… Adamın verecek bir cevabı yok…  Çünkü adamın ilgisi yok, bilgisi yok, bomboş gidiyor. İşte bu müthiş bir sıkıntıdır. Ve bu ikisinin arasında kalınca hangisine baksam der, hangisine acısam, ne etsem? Bir güvence yok. İşte bu iki arada bir derede kalman durumu kastedilmiştir diyor. Burada ki bacak bacağa dolaşırın anlamı budur. على أن الساق bu tefsir nasıl yapılmıştır. Şu kaide üzeredir ki  مثل في الشدة Arap dilinde darbı meseldir. Şiddet konusunda bir darbı meseldir. وَالْتَفَّتِ السَّاقُ بِالسَّاقِ demek iş kızıştı demektir, bitti. İş kızıştı, iş zora bindi. Çözümsüz hale geldi. Girift hale geldi. Sizin anlaşma nasıl gidiyor. الْتَفَّتِ السَّاقُ بِالسَّاقِ ne demek istiyor. Arap saçı gibi oldu demek istiyor. Karman çorman oldu, işin içinden gel de çık. Demek ki bu, bu anlamda karışık meseleleri, şiddet peyda etmiş, içinden çıkılmaz hale gelmiş olan şeylerde mecazi anlamda kullanılıyormuş. Bu kaide üzere bu tefsir yapılmıştır diyor. وعن ابن عباس رضي الله عنهما şimdi sahabeye geçti. Tabiinden sahabe tefsirine geçti. Bu böyledir.

ÂLİMLERİN İKİ İZAH SİTİLİ

Ulemanın izah sitilinde bu iki esas vardır. Tümdengelim, tümevarım. En uçtan başlayıp en zirveye gidiş. Bazen zirveden başlar en uca doğru tenezzül yoluyla, iniş yoluyla ayrıntıya geçiştir. Bu iki esastan birisidir. Mesela Arap dilinde sayıları söyleyeceksin. Bu iki yoldan birisiyle söylersin. En büyükten başlar küçüğe doğru gidersin. Veya en küçükten büyüğe doğru gidersin. Bu iki usuldür. Fikir yürütme olayı da böyledir. Eğitim ve öğretim olayı da böyledir. Herkes için aynı metot geçerli değildir. Kimi insan tepeden inme şeklinde anlar. Kimisi de uçtan doğru başlar. Parçaları birbirine birleştire birleştire doğruya doğru gider. Sen bunu tespit edeceksin ve ona göre eğitimi vereceksin. Kimisi tepeyi görmeyince bu işe giriş yapmaz. Ona önce tepeyi göstereceksin. O tepeden inecek demek ki. İbn-i Abbas Hazretleri diyor ki:  هما همّان o iki bacaktan maksat iki tasadır, gamdır, kederdir. Kişi, iki tasa arasında kalır. İki üzüntü ve kederin boğma noktasında olur. İki tane el gelmiş, hem bu hem üzüntü keder, tasa insanı boğuyor. İki tane el gibi gırtlağına yapışmış. Can boğaza geldi ya işte o sırada böyle yapışmışlar. Birincisi همّ الأهل والولد oğul, kız, aile tasası gidiyor, bunlar bitiyor. Hanım kaldı, çoluk çocuk kaldı, torunlar bir tarafta ayrılık üzüntüsü var. Yukarıdakine biraz benziyor. Bunun tasası, bunun üzüntüsü bunun kederi ile  وهمّ القدوم على الواحد الصمد ikincisi bir ve Samet olan Allah’ın huzuruna varma tasasıdır, kederidir. Ben ne edeceğim şimdi? Beni nasıl karşılayacak? Hangi yüzle varacağım O’nun huzuruna? İşte bu iki hem adamı ham hum ettirir. Şurlop, ham hum şurlop var ya. İşte hem hum şurlop buradan gelir. Böylece ondan sonra uşrub yallah, içer gider. Kadehi böylece kimisi şerbet içer gibi içer. ذائِقَةُ الْمَوْتِ tadar. Ölüm şerbetini içti mi diyoruz, öyle mi kullanıyoruz. Kimisi de zehir şerbetidir o, zehir yutar. Böylece kâfir yudumlar mı? Tabi ki yudumlar. يَتَجَرَّعُهُ[25] mutlaka yudumlayacak.

كُلُّ نَفْسٍ ذائِقَةُ الْمَوْتِ

¶        “Her canlı mutlaka ölümü tadacaktır.”[26]


ذائِقَةُ الْمَوْتِ onda da zuhur edecek. Ama o küfrü içecek. ذُقْ diyecekler. Tat.

ذُقْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْكَرِيمُ


¶        “(Deyin ki:) “Tat bakalım! Hani sen güçlüydün, şerefliydin!? ”[27]



KÜFÜR PANZEHİRSİZ ZEHİRDİR

Sen dünyada pek izzetliydin. Böyle kendini çok iyi görüyordun. Şimdi tat bakalım. Demek ki bir şekilde hani diyoruz ya adamı zehirlemişler. Kâfir kendi zehrini hayatı boyunca katmerlemiştir. Çünkü küfür bir zehirdir. Bedenini zehirledi, ruhunu zehirledi. Aklını fikrini hep zehirledi. Ve bu zehir tam oldu. Panzehiri yok bunun, artık panzehiri yok. İşte o anda sekeratı mevtte o zehirle zehirlenecek. Ona zehir verecekler. Mümine

الْإِيمَانُ حلو

  1. İman tatlıdır.”

ذَاقَ طَعْمَ الْإِيمَانِ مَنْ رَضِيَ بِاللهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولًا

  1. Kim, Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan ve Peygamber olarak Muhammed(sas)’den razı olmuşsa o imanın tadını tatmıştır.”[28]

Ona imanın tadı tattırılacaktır. Onu içecek kendinden geçecek. Böylece ahiretten berzahtan bir yer kendine seçecek. Allah hepimize imanın tadını tattırsın. İbn-i Abbas Hazretleri’ne göre bu iki hem, iki keder adamı ne eder diyor? Düşünsene diyor, bu iki keder bu zavallıyı ne eder? Birisi bir taraftan asılıyor. Birisi gel diyor. İkbal, ahirete ikbal. Orası asılıyor bir taraftan. Hadi gel, bizimsin artık diyor. Öteki de seni vermeyiz diyor.  Öte taraftan gidemezsin, bizi bırakamazsın. Hanım sarılmış. Bacak bacağa geçmiş ya ne edersin? Seni bırakmayız.

ÖLÜMLE HALDAŞ OLANLAR

Oğlu, kızı hepsi birisi bir bacağına sarılmış, öteki bir bacağına, diğeri boynuna sarılmış. Seni bırakmayız. Bizi bırakıp da nereye gidiyorsun? İşte bu hal içerisinde düşünün, adamın canı böyle kılıcın kınından çekilmesi gibi çekiliyor. Asılıp gidiyor. Bir şey diyemiyor, sonunda gidiyor. Bunlar çok güzel tablolar Allah’ın Kulları. Bunları yaşamak lazım. Bu “rabıtatü’l-mevt”tir. Bütün ulular bu sahneleri, iç dünyalarında her gün yaşarlar. Fasılasız yaşarlar. Her gün ölüp ölüp dirilirler. Bunlara ne mutlu! Onlar ölüme yabancı değildirler. Ölüme yoldaş olmuşlardır, ölümle haldaş olmuşlardır. Onlar, ehlü’l-mevt olmuştur. Uyurken ölümle yoldaşlık etmezler. Diriyken de yoldaşlık ederler. Kendilerindeyken, gözlerinin, iki kaşının arasındadır.

كُلُّ نَفْسٍ ذائِقَةُ الْمَوْتِ

¶        “Her canlı mutlaka ölümü tadacaktır.”[29]

Birçok insan kendini ölülerden saymıştır. Sen öldün. Canı bir şey istediğinde ölünün canı bir şey ister mi? Sen öldün. Birisi bir şey dedi. Ona cevap verecek. Sen ölüsün. Ölüler cevap vermez. Kendine geliyor, ben ölüyüm. Bunu Peygamberin tavsiyesinden almışlardır.

يَا عَبْدَ اللَّهِ كُنْ فِي الدُّنْيَا كَأَنَّكَ غَرِيبٌ، أَوْ كَأَنَّكَ عَابِرُ سَبِيلٍ، وَعُدَّ نَفْسَكَ مِنْ أَهْلِ الْقُبُورِ

  1. Ey Abdullah! Dünya hayatında bir garib gibi ol veya bir yolcu gibi ol ve kendini ölülerden say.”[30]

يَا عَبْدَ اللهِ كُنْ فِي الدُّنْيَا كَأَنَّكَ غَرِيبٌ، أَوْ عَابِرُ سَبِيلٍ، وَاعْدُدْ نَفْسَكَ فِي الْمَوْتَى

  1. Ey Abdullah! Dünyada sanki bir garib gibi ol veya bir yolcu gibi ol ve kendini ölülerden say.”[31]

Kendini ölülerden say diyor. Rahmetli büyüğüm de öyle derdi. “Bizi ölülerden sayın. Bir Fatiha okur gidersiniz. Ecrinizi yine alırsınız,” derdi Eğer ecir almak için geldiyseniz. Yok, karakaş kara göz seyretmeye geldiyseniz tabi ki kara gözü başka perde de arayın diyor. Hacivat, Karagöz burada yok. Yüce Rabbimiz, bu buyruklarından hakkıyla ders almayı nasip etsin. İşte zaten bunun için okuyoruz diyoruz. Bunun için anlatıyoruz. Rabbimiz bize bu imkânı ver diye dua ediyoruz.

SEVKİYAT NEREYE?

Bacak bacağa dolaştı. Dünya ahiret arasında adam gitti geldi. Bir o asıldı, bir o asıldı. Kalan bir şeyi kalmadı. Adam da ne can kaldı, ne cere kaldı. Adamın işi bitti. Galip gelen ise ikisi bir birine asılırken bir üçüncüsü geliyor, Azrail canını çekip götürüp gidiyor. Hani biri biriyle tartışırken hırsız geliyor, cebinden asılıyor, adamı soyup gidiyor. İşte bu iki kavga bir üçüncünün işine yarıyor. İşte bu dünya ile ahiret arasındayken öteki yolunu tutturuyor. Böylece ruhu çekip çıkarıyor. Bunu bir senaryo olarak düşünebiliriz, bu bir ilahi senaryodur. Bir hadis rivâyetinde rastladım, gördüm. Yüce Allah, nefse “bedenden çık” dedi. “Çıkmam dedi diyor. Bak görüyor musunuz bırak şu bedeni terk et diyor. Çıkmam ancak ikrah ederek, istemeyerek çıkarım der diyor. Demek ki kolayınan bu can bedeni terk edivermiyor, zorla gidiyor. Yüce Allah da bunun senaryosunu ayarlamıştır işte böyledir. Benzetmek gibi olmasın hırsızlar da böyledir. Büyük şehirlerde sen onları kavga eder gibi görürsün. Böyle bir birleriyle didişirler. Ne oluyor, ayrılın, mayrılın derken. Ondan sonra bir bakarsın o, o tarafa gider, o o tarafa ayrılır ama senin cep de bu arada gitmiştir. Bir bakarsın Allah Allah, zaten seni soymak için yaptılar. İşte benzetme k gibi olmasın Azrail’in de seni ruhtan soyması için böyle bir senaryo ayarlanmıştır. Bu ilahi bir cilvedir, Rabbani bir cilvedir. إِلَى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمَسَاقُ o gün sevkiyat, dönüş sadece Rabbinedir. الْمَسَاقُ kelimesi  هو مصدر masdarı, ساقه kelimesinin masdarıdır.  ساق - يسوق - سوقا kelimesi mimli masdardır. Mimli masdarlar ismi mekân anlamına da gelir. Merci anlamına da gelir. O gün dönüş yeri Rabbinin huzurudur. Masdar olarak dönüş o gün Rabbinedir. Sevkiyat Rabbinedir.

وَنَسُوقُ الْمُجْرِمِينَ إِلى جَهَنَّمَ وِرْداً

¶        “suçluları da suya koşan susuz develer gibi cehenneme sevkedeceğimiz günü düşün!.”[32]

Mücrimleri sevk ederiz,

وَسِيقَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِلى جَهَنَّمَ زُمَراً

¶        “İnkar edenler grup grup cehenneme sevk edilirler.[33]


kâfirler sevk olunurlar. Demek ki, Kur’an’da bu sevkiyat sürekli kullanılmaktadır.

وَسِيقَ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ إِلَى الْجَنَّةِ زُمَرًا

¶        “Rablerine karşı gelmekten sakınanlar da grup grup cennete sevk edilirler.”[34]


Müminler ve kâfirler konusunda bu sevkiyat Âdem babadan beri yapılmaktadır. Âdem babadan bu yana dünyadan ukbaya bir sevkiyat vardır. İhraç vardır, ihracat vardır. Dünyadan ukbaya hep ihracat vardır. Âlemi manadan dünyaya ithalat vardır. Âlemi manadan; ruhlar âleminden, ulvi âlemden ki onun ma gabil, ma baid ile bir ittisafı yoktur. Geçmişi geleceği yoktur. O tamamen geçmiş ve geleceğin fevkinde olan bir yaşam türüdür. Bir âlemdir. O âlemden bu âleme girişler vardır.

يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَما يَخْرُجُ مِنْها وَما يَنْزِلُ مِنَ السَّماءِ وَما يَعْرُجُ فِيها وَهُوَ الرَّحِيمُ الْغَفُورُ


¶                                                                                         “Allah, yere gireni, yerden çıkanı; gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. O, çok merhamet edicidir, çok bağışlayıcıdır.”[35]




Yere gireni yerden çıkanı Allah bilir. Demek ki bu yeryüzüne ithalat vardır. Ulvi âlemden şu anda gelmekte olan ruhlar vardır, inmekte olan ruhlar vardır. Vakti saati gelince ana karnına tohum düşecek. Hasan’ın Hüseyin’in çocuğu olacak. Erkek mi olacak, kız mı olacak o ana karnında belli olacak.

KİMLER RİCALULLAHTANDIR?

Ruhların müennesi müzekkeri yoktur. Onun için ruhu üfürürken melek bilmez. Erkek mi olacak, dişi mi olacak Ya Rabbi diyor, soruyor. Eğer belli olsaydı sorar mıydı? Geçen birisi soruyor ruhların müzekkeri müennesi var mı? Demek ki erkeklik dişilik dünyaya yönelik bir özelliktir. Bu âlemde geçici olan bir özelliktir. Dünya ahvali ile ilgili olan bir kavramdır. Mana da manevi olan yüzde müzekkerlik, müenneslik söz konusu değildir. Bu nedenle onlara hep Ricalullah “Allah’ın erleri”denir. Kur’an’da  bu özellikteki kişiler için ister kadın olsun, ister erkek; erkek için kullanılan recul kelimesinin çoğulu rical kullanılmıştır. Bu bizim bildiğimiz fiziki olan bir cinsiyet meselesi değildir. O halde ruhlarda cinsiyet söz konusu değildir. Ruhlar melek türü varlıklardır. Bu nedenle onlarda müzekkerlik, müenneslik söz konusu değildir. Ölümsüzdürler ama Allah her şeyi öldürmeye kadirdir. Dolayısıyla o büyük yıkımda, kıyamet de

فَصَعِقَ مَنْ فِي السَّماواتِ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ إِلاَّ مَنْ شاءَ اللَّهُ


“Sûr’a üflenir ve Allah’ın dilediği kimseler dışında göklerdeki herkes ve yerdeki herkes ölür.”[36]


Yerde ve gökte ne var ise hepsi صَعِقَ , saiga bayılmak ve ölmek anlamına gelir. Hangisi bunun? Yerde ve gökte her ne var ise işte bundan bu yer ve gök; arş demiyor. Arşın ötesi burada geçmez. Kimisi de diyor ki burada فِي السَّماواتِ oraya da dâhildir. Yerde ve gökte her ne varsa إِلاَّ مَنْ شاءَ اللَّهُ var ama “Allah’ın diledikleri hariç”. İşte bu Allah’ın dilediği müstesnalar kimlerdir, onlar hakkında değişik yorumlar var. Ama eğer illa melekler de bu ölüme dâhildir, فَصَعِقَ مَنْ e dâhil ise Büyüğüm Rahmetli “meleklerin ölümü, ayılma bayılma nevindendir” derdi. Yani bir an için şöyle kendinden geçer ve tekrar gelir. Meleklerin ölümü ayılma bayılma nev’indendir.   أي مساق العباد kulların sevkiyatı  إلى حيث أمر الله Allah’ın emrettiği cihetedir, tarafadır. Yani o gün sevkiyat Rabbinin huzurunadır demek, إلى حيث أمر الله demektir. إِلَى رَبِّكَ demek إلى حيث أمر الله demektir. Allah’ın emrettiği cihetedir. Allah nereye emrettiyse o gün ruhlar o taraf sevk olunur. Veya bedenleriyle birleştirilir. Haşir günü kastediliyorsa Allah’ın murat ettiği emrettiği tarafa istif edilir. İstif edilirler sonra tasnif edilirler. Ve onun emir buyurduğu tarafa melekler tarafından sevk olunurlar, yerleştirilirler, düzenlenirler. Hesap ve kitap günü için hazır hale getirilirler. إما إلى الجنة ya cennete doğrudur.  Yani Allah’ın emrettiği taraf; iki taraf var. Nereye gidecek bu gelen mahlukat? Ya cennete gidecek.  أو إلى النار ya da cehenneme gidecektir yani ateşe doğrudur. Bu sevkiyat ya cennetedir, ya cehennemedir. İşte Kur’an’da;

وَسِيقَ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ إِلَى الْجَنَّةِ زُمَرًا

¶        “Rablerine karşı gelmekten sakınanlar da grup grup cennete sevk edilirler.”[37]


Burada cenneti ala’ya sevk olunan zümreden söz ediliyor.

وَسِيقَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِلى جَهَنَّمَ زُمَراً

¶        “İnkar edenler grup grup cehenneme sevk edilirler.”[38]


Âyeti bunun bu sevkiyatın yönünü belirlemiş oluyor. Öyle tefsir etseydi daha güzel olurdu. Âyeti âyetle tefsir böyle olur. Çünkü orada kelime de var. Ama burada ya cennete ya cehenneme diyerek kısa kesmiş. فَلَا صَدَّقَ şimdi bu muzur yaratığın ölümünden söz etti. Nasıl bir dehşet, vahşet içerisinde ölüm mengenesine gireceğini, sıkıştırılacağını, paramparça edileceğini, dehşetini anlattı. Bu cenazeyi,  ölüm halini, ölen birisini anlattı.

ŞİDDETLİ ÖLÜMÜN SEBEPLERİ

Şimdi bu adam ne yaptı da böyle bu hale geldi. Geriye dönüp böyle bir soru, ne yaptı bu adam bu ölümü hak etti? Geleceği böylece hak etti, ne yaptı bu adam? Şimdi onun cevabını veriyor, açıklıyor. Çünkü bu adam فَلَا صَدَّقَ tasdik etmedi. Bütün bu bacağının bacağa dolaşması, bu acılarla, bu hiddet, bu şiddet içerisinde kıvranmasının sebebi tasdikinin olmamasıdır. فَلَا صَدَّقَ tasdik etmedi.  بالرسول والقرآن Peygamber’i ve Kur’an’ı tasdik etmediوَلَا صَلَّى ve namaz da kılmadı. Hani diğer bir âyeti hatırlayın. Sanki bir röportaj yapılıyordu. Sizin bu cehennemde ne işiniz var? O ateşe sizi sokan nedir? Soru soruldu.

مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ

¶        “O ateşe sizi sokan nedir?[39]

Onlar da

قالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَ

¶        “Dediler ki Biz hiç namaz kılanardan olmadık.”[40]

Biz namaz kılanlardan değildik. Birinci sebep bu gösteriliyor. Dikkat ederseniz burada da tasdikle başlamış, tabi ki tasdik olmayınca namaz kılmanın bir yararı yoktur. Burada biraz daha köktencilik hakim. İşi, kökten almış. O ne tasdik etti ne de tasdikin fiile gelişini ifade eden namaz kıldı. Yani tasdiki gayptır, görünmez. Bunu görselleştiren namazdır. Yani iman onda ne görünmez olarak iç yapıda bulundu. Ne de görseli olan namaz şeklinde kendini gösterdi. Yani o bir gavurdu. Çünkü bu ikisi olmayan varlık kesinlikle kâfirdir. O ne tasdik etti ne de namaz kıldı. وَلاَ صلى الإنسان buradaki faili insan olarak ifade etti.   في قوله bu Allah’ın şu kavlindeki insandır.   أيحسب الإنسان ان لن يجمع عظامه bu sure içerisinde geçen oradaki insandır. Oradaki insan kim ise buradaki de odur, o insandır. Âyette geçen bu insandır. Ama bunu daha illa bir isim vermek gerekirse Ebu Cehil olarak ifade edilmiştir. Buradaki insandan maksat belirli meşhur, mahut adam, mahut, bilinen demektir, malum demektir. Adam Ebu Cehilmiş. O ne Peygamberi, Kur’an-ı tasdik etti, ne de namaz kıldı. Peki, ne yaptı bu adam?  وَلَكِنْ كَذَّبَ o bunun zıddı olan tekzibe girişti, yalanladı. بالقرآن Kur’an-ı ve yukarıda ki gibi بالرسول Peygamberi de yalanladı, Kur’an’ı da yalanladı. Bu ikisini yalanladı mı bitti zaten. وَتَوَلَّى arkasını döndü.  عن الإيمان imana karşı arkasını döndü, yani imandan geri döndü, imana arkasını döndü yani inanmadı, arka çevirdi. İmandan yüz çevirdi. أو veyahut da şöyle tefsir edilmiştir. فلا صدق ما له malını sadaka olarak vermedi. Malını sadakalandırmadı. Benimdir dedi, bunda kimsenin hakkı yoktur dedi ve böylece naneye dönüştürüp o naneyi boyuna yedi. Kimsenin değildir, bunlar benimdir dedi ve böylece o zıkkımı zıkkımlandı.

ZEKÂTSIZ KAZANÇ ZAKKUMDUR

Eğer kazanılan bir şeyin zekâtı, sadakası yoksa o zıkkımdır. O zakkumdur, o cehennem zakkumudur. Bunu yeminle söyleyebilirim. Yemin ederim ki böyle bir kazancın sadakası, zekâtı yoktur onun vebali çoktur. Çünkü o bir cehennem lokmasıdır. Cehennemde Allah “ye, dur” diyecek. Al bunları işte kazanmıştın. Kimseye de vermemiştin. Senin yüzün de gülmesin! Kimsenin yüzünü güldürmedin, senin de yüzün gülmesin. Al ye bakalım. Şu halde cehennemdekiler, kazandıklarıdır. Başka şey değildir. Cennettekiler kazandıklarıdır. Yüce Allah ne diyor?

جَزاءً بِما كانُوا يَعْمَلُونَ

¶        “Yaptıklarınızın karşılığı olarak...”[41]

Yaptıklarınızın karşılığı, o halde nedir?

لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَت

¶        “Onun kazandığı iyilik kendi yararına kötülük de ken di zararınadır.”[42]

اكْتَسَبَ kazanç demektir. Şu halde Cenneti A’la’dakiler de müminin kazancıdır, cehennemdekiler de kâfirlerin kazancıdır. Al kimseye yedirmiyordun, bu pislikleri ye işte. Korkunç şekiller. O halde görünüşü ne kadar parlak olursa olsun, ne kadar allı pullu olursa olsun sakın aldanmayın. Zekât yoksa sadaka yoksa o bir cehennem zakkumudur. Sakın onlardan yemeyin.

Merhum Adiyyü’l-Havas öyle demiş. Böyle gelen edenlerden, işte efendim bizim kazancımız helaldir. “Ben kendi kazancıma güvenemiyorum sizinkine nasıl güveneyim” demiş. Allah korkusu ile dolu insanlar çok böyle hassastılar. Böyle bol keseden konuşmazlardı. Onlar damla damla olan hayrı tercih ederlerdi ve damlaya razı idiler. Bol keseden atmazlardı. Biz şimdi iyiliği de hayrı hepsini bol keseden atıyoruz, böyle değil. Bak kendi kazancını bile nasıl görüyor. Ben kendi kazancıma bile güvenemiyorum diyor.

Demek ki tekzip etti. İmandan döndü. İman etmekten yüz çevirdi. Malını صَدَّقَ yı nasıl tefsir etmiş. Sadaka kelimesi ile ilgisi olduğundan فلا صدق ما له malını sadakalandırmadı. يعني yani فلا زكاه onu zekâtlandırmadı. Tabi zekatın anlamı iki tanedir. Birincisi nemalandırmadı yani onu çoğaltmadı. Çünkü sadaka malı çoğaltır, nemalandırır, zekâtın birinci anlamı budur. İkincisi ise temizleme anlamındadır. O karışık kuruşuk şeyi, onun bunun elinin gözünün değdiği karışık şeyi Allah’a ödediği bir bedel karşılığında temize çıkarmak istemedi.  Allah’a ödediği bir bedel karşılığında, ödemesi gereken bir bedel ile temizletmedi. Ne diyor bak temizlikçiye. Nerden geldi bu? Bit pazarından. Kardeşim bunu bir temizlet de öyle giy. Kim bilir kimin eli değdi, kimin gözü değdi. Temizlet şunu.

DÜNYA BİTPAZARIDIR

Dünya bitpazarıdır. Senin yediğin içtiğin dünyadan değil mi? Kim bilir ona kimin elleri değdi, kimlerin gözleri değdi. Eskiden arifler pazara gidince kapalı file dediğimiz, torba dediğimiz, eskiden zembil denilen, kapalı, içini göstermeyen şeylerde eşyalarını taşırlardı. İçinde ne var kimse görmüyor. Çünkü evine gelinceye kadar gören oluyor, alamayan var, fakir var, fukarası var. O göz değdikçe onun bereketi kaçıyor. Çünkü o alamıyor. Gıpta ile bakıyor, böyle gözü kalıyor onun, ondan ne hayır gelir. Onu nasıl yiyeceksin? Eskiler böyleydi. Şimdi ne göz, ne söz kaldı. Ne göz arıyor, ne söz arıyor? Bunlar bana vız gelir diyor.

ÖLÜ YIKAMANIN EDEBİ

Hayatı böyle vız gelir diye anlıyor ama işte ölüm onun işini bitirir. Ölüm gelince, ölüm de vız gelir diyecek ama ya işte onların hallerini Allah burada anlatıyor. Bol keseden atarlar, konuşurlar da efelik yaparlar da mesele öyle değildir. Nasıl donuna koyuverdiğini göreceksiniz. İşte hüsnü zan etmek lazım ama o temizlik yaparken, yıkarken altının hiç bitmediğini, pis pis içindekilerin dışına çıktığını aktığını görürsünüz. Hayvanlarda da bu zuhur eder. Can çıkması kolay değildir. Adam temizler temizler. E napayım diyor yazar kitapta, olmadı, bir yaptım iki yaptım, üç yaptım. Devamlı temizledik ama boyuna akıyor. Gayrı bırakacaksın. Oraya bir bez tıkarsın tabi durursa, o da tutarsa tabi ki ama Allah korusun. O gerginleştikçe içeride yellenir, böyle korkunç sesler çıkar Allah korusun. Onun için ölüm yıkayıcı adam çok tehdit edilir. Sakın ha anlatma bunu, başkasına anlatma. Onun için çok sevaptır ama çok da günahtır. Onun sırrını başkasına vermeyeceksin. Ancak böyle rastlıyorum diye genelleme yapar. Bir yerde böylelerine rastladım. Falan böyleydi olmaz. İbret olsun diye konuşmak lazım tabi de. Ama tescilli, tayinli olmaz. Allah’ın kulları yoksa neler neler neler var.

Ne tasdikte bulundu ne namaz kıldı. Sadece yalanladı ve imandan iraz eyledi. Peki, sonra ne yaptı. ثُمَّ ذَهَبَ bu bir tavır. Peygamber-i Zişan’a karşı bir tavrı anlatıyor. Bir gavurun tavrını anlatıyor. Peygamberin huzurunda teklif edilmiş, imana çağrılmış, Kur’an-a çağrılmış ve bunun karşısında bu adam, hayır, inanmam ve namazda kılmam demiş. Yalan söylüyorsun, ben inanmıyorum demiş ve arkasını dönüp gitmiş. Sonra ne yapıyor, takip ediyor. Bakın işi bitirmedi. Bir silsile halinde gidiyor. Bir kesit sunuyor. Bu Kur’an’ın sahneleme olayıdır. Bir yerden çekiyor, bir kareyi size veriyor. Ne kadar muhteşem değil mi? Allah’ın Bu Aziz Kitabı’nın kareleri varken, bilmem ne karelerinde benim ne işim var? İnsanlar kendilerini bilmem nelerin karelerinin içine sokuyorlar. Bu karede para var diyorlar. Bu kasada para var diyorlar. İşte bunda şu kelime var. Canı çıksın. Sen Rabbinin karelerini hallettin mi de o kerrelere geldi, o kellelere iş geldi. Ya kaç kerre hallettin bu kareyi? Sonra  ذَهَبَ إِلَى أَهْلِهِ ailesine gitti. Bakın gavuru takip ediyor, peşini bırakmıyor. Böyle milim milim böyle kare kare, böyle adım adım takip ediyor. إِلَى أَهْلِهِ ailesine gitti. Nasıl gitti? Bakın gidişini bile nasıl anlatıyor.  يَتَمَطَّى çalım sata sata, gurur içerisinde, kibirlenerek, يَتَمَطَّى kelimenin okunuşuna baksanıza. يَتَمَطَّى böyle sallana sallana, insanı sarsa sarsa, kelimeler arasında böyle zigzag yaptırıyor. O da zikzak yaparak yürüyor zaten böyle kasıla kasıla gidiyor. Böyle bir suhulet yok, böyle bir istikamet yok. Salına salına derler ya işte öyle.   يتبختر aynı anlamda bir kelimedir. يتكبر demektir. Kibirlenerek sonra ailesine gitti. Yani o şimdi İblis ile kendi kendine konuşuyor. Beni ahmak mı buldun sen sanki? Be hey adam bula bula beni mi buldun? Sana ben inanır mıyım, güvenir miyim? Bütün bu onun içinden geçenleri de Kur’an bazen verir. Böyle onun içindekileri bize yansıtır. Çünkü Allah için ayan beyandır. Biz insanın nefsiyle ne fiskos yaptığını da biliriz.

وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ

¶        “Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz ona şah damarından daha yakınız..”[43]


Bu meyanda âyetler de vardır. İnsanın kendisi içinde neler fiskos ettiğini biz biliriz. وأصله bu kelimenin aslı   يتمطط dur.  Bunun anlamı nedir?  أي يتمدد uzana uzana, hep konuşması lastiklidir. Kelimeleri sakız gibi asıla asıla söyler. Iıııııııı işte falan böyle değil mi gelllmekkk istiyorummmmm cinsinden böyle adamlara rastlarsınız. Birden “gelmek istiyorum” demez. Uzata uzata, kıvırta kıvırta, kendisi kasıla kasıla, yerinde de durmaz. Böyle bir acayip hareketler yapar. Elini kolunu uzatarak,  hiç gereksiz yerde falan, bunu da yaparken güzel bir şey yaptığını zanneder.

الَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَياةِ الدُّنْيا وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعاً (104) أُولئِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآياتِ رَبِّهِمْ وَلِقائِهِ فَحَبِطَتْ أَعْمالُهُمْ فَلا نُقِيمُ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيامَةِ وَزْنا

¶        “(Ey Muhammed!) De ki: “Amelce en çok ziyana uğrayan; iyi iş yaptıklarını sandıkları halde dünya hayatındaki çabaları kaybolup giden kimseleri size haber verelim mi?”

¶        Onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na kavuşacaklarını inkâr eden, böylece amelleri boşa çıkan, o yüzden de kıyamet gününde amelleri için bir terazi kurmayacağımız kimselerdir” .”[44]




Gâvurdur onlar. Ne yapar? Uzata uzata hani uzatmalı derler ya bazılarına işte öyledir. Adımlarını böyle geniş geniş atar, askerler gibidir. Elleri böyle açık, gergin, kafa dik, demek ki bütün bunun içinde bir intidap var.  لأن المتبختر çünkü kibirlenen adam خطاه يمد adımlarını uzatır, adımlarının arasını açarak yürür. Uzata uzata yürür, mesafeli yürür. Böyle kısa mesafeli adımlar değil, uzun mesafeli adımlar. Rap rap rap cinsinden hani böyle uzata uzata. .   خطاه kelimesi خطوة hutve kelimesinin çoğuludur. خَطْوَ kelimesi de aynı anlamadır. Onun çoğulu da خطي hıtadır. Aynı anlama gelir. Demek ki خطوة hatve ve خطوة hutve ama bu خطوة hutvenin çoğuludur. Adım demektir. Adımlarını geniş açılı atmak kibir alameti olarak kabul edilmiştir. Sonra kibirlenerek ailesine yanına gitti. Ondan sonra kelimenin aslını ifade ediyor, anlatıyor ve diyor ki peki يتمطط ise bu sonundaki ط nereye gitti.  فابدات الطاء ta harfi değiştirildi  ياء ya harfine dönüştürüldü. Niçin?   لاجتماع ثلاثة أحرف متماثلة üç aynı harf yan yana geldiği için, yan yana üç benzer harfin bir araya gelişinden dolayı, üç aynı harfin aynı sırada birleşmesinden ötürü ki Araplar böyle şeyden hazzetmezler. Hemen onu allem gallem eder değiştirirler. Onların böyle işleri vardır. Bu nedenle ط harfini ى ya harfine dönüştürmüşler. يتمطط kelimesini ى ya çevirerek يَتَمَطَّى olmuş. Bu âyetten inşallah alarak devam ederiz. صَدَقَ اللَّهُ الْعَظِيمِ




 
 

[1] Necm53/8

[2] Fecr89/22

[3] Buhari, Gece Yarısı Duası,6321

[4] Kasas28/72

[5] Kasas28/71

[6] Bakara2/44

[7] Kasas28/56

[8] Şura42/52

[9] Bakara2/213

[10] Nisa4/46

[11] Ahzab33/67

[12] Enam6/149

[13] Enam6/115

[14] Enfal8/37

[15] Hac22/72

[16] Hac22/73

[17] Kaf50/19

[18] Al-i İmran3/185

[19] Buhari, Peygamberin Vefatından Önceki Hastalığı, 4449

[20] Vakıa56/90-91

[21][21] Enfal8/50

[22] Bakara2/236

[23] Nasr110/3

حب الهرّة من الإيمان أن المراد أن تحب الهرّة أو تحبك الهرّة [24]


[25] Rad13/17

[26] Al-i İmran3/185

[27] Duhan44/49

[28] Müslim, İmanın Tadını Tadar, 56

[29] Al-i İmran3/185

[30] İbn Mace, Dünyanın Misli, 4114

[31] Müsned, Ahmed b. Hanbel, Abdullah b. Ömer’den, 4764

[32] Meryem19/86

[33] Zümer39/71

[34] Zümer39/73

[35] Sebe34/2

[36] Zümer39/68

[37] Zümer39/73

[38] Zümer39/71

[39] Müddessir74/42

[40]Müddessir74/43

[41] Secde32/17

[42] Bakara2/286

[43] Kaf50/16

[44] Kehf18/104-105

Paylaş...

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to Twitter

72 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Instagram

Üye Girişi

Fotoğraf Albümü

  • Kategori: Anma Haftası 2017
  • Kategori: Anma Haftası 2016
  • Kategori: Anma Haftası 2015
  • Kategori: Anma Haftası 2014

          gulhan_37