Rahman Sûresi Tefsiri

 

RAHMAN SURESİ TEFSİRİ

Muhterem Kardeşlerim!

Allah'ın Aziz kulları.

Bu hafta içerisinde Tefsiri şeriften okuyacağımız ayetler Rahman Sure-i Celilesinin 17. Ayeti ve bu aytei izleyen kısımlardan olacaktır. Lutfunu ve keremini istirham ediyor. Yüce Rabbımız yanıltmasın.

Kelamı mecidinin nuru ile gönlümüzü aklımızı izanımızı vicdanımızı, ağzımızı kulağımızı gözümüzü ve tüm azalarımızı görünen ve görünmeyen yönüyle münevver kılsın, feyizyâb kılsın.

Allah teala hazretleri  bu vesileyle yine okuyacağımız bölümler hürmetine, ayetler hürmetine, taksiratımızı affını, yapmış olduğumuz hasenatımızı makbuliyetini sağlamış olsun. Efendim bu ayetleri vesile kılarak ona yalvarıyoruz kabul buyursun.

Evet efendim geçen dersimiz içerisinde, cinlerin atası olan cânnın ateşten yaratıldığını görmüş olduk. Dolayısıyla Allahu Tealanın mahlukatı içerisinde nurdan, sırf nurdan yaratılan mahluklar melekler, topraktan yaratılan mahluklar başta insan gelmek üzere ve insanın ihtiyacı olan, insanın beselnmesine medar oloan varlıkların gene topraktan yaratıldıklarını görüyoruz.

 Ve ateşten yaratılan mahluklar:  Bunlar da cinler olmuş oluyor şeytanlar  da bu guruha, bu guruba dahil omuş oluyorlar. Tabii ki bu ateşten yaratılan mahlukların, cinlerin ve topraktan yaratılan mahlukların, insanların ve sair mahlukatta buna dahil yeryüzüne ait olan tüm varlıkları gene toprağa dahil ediyoruz. Ancak bu varlıkların bedenleri böyledir, zahirleri böyledir, bu yaratma hadisesi kılıfla ilgilidir, kılıklar ilgilidir, suretle ilgilidir, mana ile ilgili değildir. Yani onların ruhları böyledir anlamına değildir.. bu nedenle ruhları ulvi alemden gelmiştir. "Gulirruhu min em ri rabbi" sırrıyla Allahın bir emrü fermanıdır. Nedir ne değildir, nasıl birşeydir bilemeyiz ama emir aleminden gönderilmiş ve o kılıfın içeirsine girmiş, o bedene yerleştirilmiştir. Bu itibarla ruh, insan ruhu nuranidir..Yani nurdan halkolunmuştur. Efendim nur alemniden gelmiştir. Bu nedenle mükellef yaratıklar olan insanlar ve cinlerin hem nurani yönleri vardır, hem de kesif olan, yoğun olan maddi yönleri vardır. Maddi yönleri onları şeytanlığa doğru çekerken, mana yönleri, ruhani yönleri onları melekliğe çeker. Bu nednele mükellef olan sakaleyn, yani cinn ü ins, insanlar ve cinler bir taraftan melekliğe bir taraftan da şeytanlığa doğru çekilirleer, itilirler. Bu yönüyle onların içinde muazzam bir dalaşma vardır. Atışma vardır, yarışma vardır, itişme kakışma bitmez ve tükenmez. Bir taraftan ruh, alemine çekmek ister insanı, bir taraftan nefis ki bu alemin malıdır, toğrağa efendim bu alemin malı olması hasebiyle toprağa yönelik, maddeye yönelik şeylere karşı son derece ilgisi vardır, alakası vardır tutkundur. Aşıktır. Maddenin aşığıdır nefis. Ruh ise mananın aşığıdır. İşte iki arzu ve istek insan içerisinde muaazaam bir itişmeyi ve kakışmayı meydana getirir. Bir mücadele meydanını olşuşturur insanın iç alemi.Yani savaş vardır insanın içinde. İnsan bu nedenle çoook muazzam bir varlıktır. Allah bu nedenle insana son derece değer vermiş ve tüm yaratılanları ona seferber kılmıştır. Bunun için ey insanlar, Allahın kulları işimiz çetindir, işimiz gayet ciddidir, ciddi olalaım ve ciddi olarak işimize eğilelim, yönelelim ve iç alemimizi halletmeden suret alemiyle boşu boşuna uğraşmayalım. Çünkü görülen alem insanı meşgul eder. İnsanın duyularını ve duygularını israfa göttürür. Üzerine düşmeyen işlere insanı çeker. Bir aldatmacadan ibarettir, insan onunla bununla, şununla uğraşırken kendini unutur. Kendini unutunca da Allah'ı unutur. Çünkü kişinin kendi ile Allah arasında son derece güçlü bir bağ vardır ve Allah o kendine şah damarından daha yakındır. Eğer Allah'ın yakınlığını istiyorsa onu derede tepede aramamalıdır. Onu özünde aramalıdır. Eğer gözünü derelere tepelere, yıldızlara, aylara, güneşlere diker de kendini unutrusa bu nedenle ay vardır, güneş vardır, yıldız vardır ve kendisi yoktur. Dalar gider, o varlıklar da onu emer giderler, sömürürler, yutarlar ve paylaşırlar o insanı leş kargaları gibi lime lime ederler, birini güneşe verir birini ateşe verir birini sele verir birini suya verir derken efendim kendinden haberdar olamaz. Ne zamanki ölüm gelir çatar, Azrail kancayı takar o zaman ben ben demeye başlar. Ama artık iş işten geçmiştir uğurlar olsun.

Evet bu nedenle efendiler, işte okumuş olduğumuz ayat-ı beyyinat bizleri, bizlere hatırlatır, vazifemizi gözümüzün önüne getirir, bize Yaratıcımızın bizim huzurumuzda olduğunu bizi izlemekte olduğunu, vazifemize dikkat edip etmediğimizi kontrol ettiğini hatırlatarak, insan olmamızı ve layıkı vechile gereken ödevlerimizi vazifelerimizi yaparak Allahın huzurunda, katında değerli bir varlık olmamızı sağlarlar. Allaha hamdü senalar olsun ki bizleri kitabına yöneltmiştir, ondan haberdar etmiştir. Ona inadırmıştır. Bize böyle bir imanı nasip etmiştir, Onun için  böyle bir rehberi, böyle bir kılavuzu bize ihsan ettiği için,böyle bir ışığı, nuru bizlere gönderdiğinden dolayı ona sonsuz şükürler ediyoruz. Kabul eylesin.

Evet bütün bunlara rağmen "Ey cinler ve insanlar Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz" diyerek Allahu Teala bu hakikatların "yalan mı" diyerek bize sorulması ve öyleyse "Yalan mı değil mi söyleyin bakalım:  "Gerçek doğru," öyleyse niçin yalanlıyorsunuz, niçin yalanlıyanlar gibi dönüp gidiyorsunuz, arkanızı çeviriyorsunuz, duymak istemiyorsunuz görmek istemiyorsunuz, yönelmek istemiyorsunuz, lakayt davranıyorsunuz diyerek bizleri uyarıyor ve bizim daha dikkatli olmamızı, uyanık olmamızı istiyor. Allah Teala uyanıklığını, uyanıklığı bizlere daima ihsan eylesin, bizlere kalbimize ihsan buyursun. Bizlerin gözümüzün, gönlümüzü daima uyanık olmasını sağlasın. Efendim Doğunun ve Batının Rabbı, "Rabbü'l-meşrigayni ve Rabbu'l-Mağribeyn" ayetini dile getirdik bu ayetlerle iki doğunun ve iki batının rabbi, güneşin başta ihtişamlı, görkemli yıldız olan ışığıyla, ısısıyla bize hayat bahşeden o gökyüzündeki o görkemli cismin Rabbı olduğunu ve onun doğduğu yaz mevsimine göre ve kış mevsimine göre iki doğuş yerinin rabbı olduğunu ve gene yaza ve kışa göre battığı yerin değişiminden iki ana battığı bölme, bölüm var, mekan var, işte bütün bu oluşumların rabbı olduğunu, sahibi olduğunu tedbirinin ve tasarrufunun onun tarafından yapıldığını ilan ederek burada gücünü bize anlatmak istiyor, bu yönde bize kendini tanıtmak istiyor. Efendim doğunun ve batının doğma yeri ve batma yeri olarak sonsuz bir anlamlar dizisi olduğunu belirttik ve insanların varlıkların kendi alemleri içerisinde doğuş yerlerinin ve batış yerlerinin bulunduğunu,doğma ve batma hadiselerinin çok geniş anlamlı, kapsamlı olduğunu belirttik, bunları geçen dersimiz üzerinde durmuştur. Ancak efendim doğmak varlığın nişanesidir, zuhurun nişanesidir, meydana gelişin , görünmenin, arzı endam etmenin bir ifadesidir, batmak ise "garb" kelimesinden gelir, "garebe" kelimesi batmak anlamında, gözden nihan olup gitmek anlamındandır, efendim ufûl etmektir, kaybolup gitmektir, bulunduğu boyuttan başka bir boyuta çekilmek anlamındandır. Bir bakıma varlık doğmak ve batmaktan ibarettir. Varlıklar doğar ve sonunda batarak kaybolup giderler. Evet topraktan doğmuş atamız Hz. Adem, vücuda gelmiş ve daha sonra toprağın içerisine batıp gitmiştir. Diğer zaman dilimleri içerisinde annenin karnından, rahminden doğuyoruz ve daha kara toprağa batıyoruz. Batış..evet iki doğuş ve iki batış, insanın doğması, meşrik. Bedenin meşriki anne rahmi, rahmi mader. Ruhun doğması, ruhlar  alemi içerisindeki rahm. Esas rahm ordadır. Esas rahm. "Muaalakatun bi'l-arş, er-Rahmu muaalkatun bi'l-arş"arşta asılıdır. Oraya asmıştır Allah, oradan ruhlarımız geliyor, orada bir kere doğuyor, doğduk, birinci doğum. Daha sonra bedenimiz yaratılıyor anne rahminde beden oluşuyor ve beden doğuyor. İkinci bir doğuş yeri. İşte "Rabbu'l-meşrigayni ve Rabbu'l-mağribeyn" iki doğunun, doğma yerinin Rabbı. Hepsinin sahibi. İster arş olsun, ister ferş olsun, isterse yeryüzü hepsinin sahibi Allahtır. Batmak efendim. Ne yapıyor bedenimizden ruh çekiliyor, batıyoruz. Beden toprağa karışıyor batıyor. Ruh alınıyor, tasarruftan men ediliyor. Ve â'lâyı illiyyîn veya esfeli safilin denilen bir makama doğru götürülüyor. Batırılıyor. Battı artık. Falan kişi battı. Ne oldu? Tasarruf edemez artık bitmiştir işi. Battı artık. Falan para battı. Battal oldu artık. Geçmez artık. Geçerliliğini yitirmiştir. Onun için Allah'ın sonsuz tecellileri vardır, isimlerinin sonsuz tecellileri vardır. Gelirler, görünürler, allanırlar, pullanırlar, arzı endam ederler, maceralar oluşur ve sonunda "İnna lillah ve inna ileyhi raciun-Allah'tan gelir Allaha döner " Onun ezel ilminden doğar yeniden onun ezel ilminde batarlar, yokluğa mahkum olup giderler. Nereden gelir nereye giderler. Nereden? Hepsi "meşrıkı da mağrını da Allah'ındır. Neresi olacak!"hepsi Allah'ın. Allah'tan gelirsin ve Allah'a gidersin. Onun için efendim gelmekten de korkmayınız, gitmekten de korkmayınız, doğmaktan da korkmayınız, batmaktan da korkmayınız. İmanlı olunuz, izanlı vicdanlı, Kur'an'lı olunuz, Allah ile olunuz ki gelmek de güzeldir, görüp birşeyler, birşeyler görmek, birşeyler almak, birşeyler almak ve sonunda eyvallah artık biz bu âleme kalmak için gelmedik gidiyoruz, kalanlara selam olsun demişler ya, Allah bu alemden bizi alırsa bir başka aleme bizi gönderir. Onun sonsuz alemleri vardır. Bir tek alemi yoktur. Onun için üzülmeyelim, bu ayetler bize bir bakıma beşaretler vermektedir, mutluluklar bahşetmektedir, saadetler aşılamaktadır. Çünkü iman sahipleri çin korku yoktur. Allah'a inanmış insanlar için daima yücelikler vardır, davet vardır. Gelin diyor, çağırıyor ve biz de bu davete uyarsak şunu unutmayalım ki daima daha güzeliyle karşılaşacağız, güzelden daha güzele gideceğiz. Ancak kafirler içinse tehdit vardır, onlara böyle bir vaat yoktur, zaten onlar da böyle bir aleme inanmazlar, böyle bir gelişe inanmazlar, böyle bir gidişe inanmazlar ki Allah onlara güzellikler bahşetsin. Allah'la işleri yoktur.. Allah'a inanmazlar ki Allah'ın o güzel alemleri onlara göstermesi, onlara tattırması mümkün olsun. İmandır Efendim! İman en güçlü anahtardır. En güçlü silahtır, en güçlü servettir, bu servete sahip olanın fakir düşmesi, yoksul kalması mümkün değil. Mana açısından, bu anahtara sahip olanın alemlere girmesi çıkması gayet kolaydır. Onunla açar kapılarını girer. Ve sonsuz bir devlet , sonsuz bir servettir ki Allah onunla o kullarını daima aziz kılacaktır, daima değerli kılacaktır. Evet, insanın dünyasındaki doğmalar ve batmalar, doğuş meşriklerin oluşumu, mağrıplerin oluşumu, muazzam bir muamma şeklinde hadiselerin doğması ve yokolup gitmesi, batması, hastalık vücuda geliyor bir meşrık hadisesi zuhur eder, bir doğma hadisesi ve daha sonra gelişir gelişir ve daha sonra eyvallah der çeker gider. İyilikler olsun, ister kış mevsimi içerisnde olsun, bunun da meşrıkı var mağrıbı var, isterse güzelliklerin, tazeliklerin cilvelerin bol olduğu yaz mevsimi, ilk bahar mevsimi olsun hepisinin meşrıkı da mağrıbı da Allahtır. Evet burda yaz meşrıkı ile Allahın cemaline ait olan tasarrufları, ve cemali yönden olan zuhurları, kışın mağrıb ise celala dönüşümünden kinayedir. Cemalden gelen, celale doğru adım atar ve tüm yaratılmışların cemal ve celal boyaları ile boyalandıklarını görürüz. Tüm yaratılmış varlıklar bu iki ismin, bu iki katagoride yer alan  isimlerin, sıfatların tecellisine mazhardır. Ancak bunlar onun üzerinde değişim gösterir, gelirler onun ruh ekranında doğarlar ve bir süre parlarlar ve daha sonra kaybolup giderler, batar. İşte bütün bu doğma işlemlerinin, ve batma işlemlerinin rabbı Allah'tır. Allah doğuşumuzu da mübarek kılsın, batışımızı da  bizde doğanları da bizde batanları da mübarek kılsın. Çünkü doğum esnasında Hz. Peygamber o meşrıkın doğması esnasında aydınlanması anında. "Yarabbi günümüzü hayırlı kıl, şu doğuşu bize hayırlı kıl, hayırını istiyoruz senden şerrinden bizi koru" diye dua etmiş ve o doğuşun kendisine hayırlar getirmesini istemiş. Daha sonra battığı zaman da yeniden üzülmemiş, kederlenmemiş; "Ya rabbi senin adınla batıyoruz. Senin adınla bu batılan aleme giriyoruz. Karanlığa  giriyoruz, geceye giriyoruz, gizemli bir hayata giriyoruz. "bismillahi emseyna, bismillahi esbahna, eşraga nurullah" bütün bu batmalarda da yarabbi şu batışın hayırını istiyoruz. İçindeki hayırlar bize hayırlar getirmesini istiyoruz. Şerlerinden sana sığınırız. Demek ki efendim doğan şeyler insana şer de getirebilir, hayır da getirebilir. Onun için bunun hayra dönüşmesi sana hayırlar getirmesi için özellikle Allaha  yalvarıp yakaracaksınız. Batış da öyledir doğuş da öyledir. Bu ikisini defedemeyiz. Başımızdan defedemeyiz. Mutlaka doğmalar ve batmalar dünyasında yaşayacağız. Çıkabbiliyor musunuz? Çıkamazsınız. Öyleyse hayrını isteyelim ve hayır olarak gösterilenlerin yönünde gidelim, yolunda gidelim. Allah doğunun ve batının rabbı olması hasebiyle biz bu yönden ona yalvarıyor ve bu şekilde bize ihsanlarını sunmasını istiyoruz.

Evet çok geniş, sonu gelmez gider onun için bu kadar genel anlamlarla ifade ettiğimiz doğma ve batma hadiselerini bu şekilde ifade etmeye çalıştık ve bunların rabbının Allah olduğunu belirttik. Bir bakıma hayat belki söyledim bunu. Hayat nedir? Hayat doğmak ve batmaktan ibarettir. Evet bu ikisi arasında bir maceradır hayat. Mutlaka doğan batacaktır efendiler. Batmayan bir tek Allah'tır! Evet o ne doğmuştur, doğan batar. Doğmadığı için batması da yoktur. Doğmak ve batmak mahlukların sıfatıdır, yaratılmışların sıfatısır. Öyleyse her doğana bir doğma yeri vardır. Nerden doğdun sen? Nerden? İşte o yerin rabbı Allah'tır. Zamanı vardır. Doğduğu yerin zamanı vardır. Demekki bir doğma hadisesinin makamı vardır, zamanı vardır. Hepsinin Rabbı Allah'tır. O halde işte bu iki basit bir ifadeyle, basit bir şekilde hayat manzumesini Allah bu şekilde dile getiriyor, ve iki doğunun ve iki batının Rabbıdır Allah diyerek kendisinin bütün bu işlerden âgâh olduğunu kendi emriyle kendi fermanıyla oluştuğunu, haber vererek bütün bunların onun ilminden, onun iktidarından hariçte kalmadığını anlatıyor. Evet efendim! Batmak istemeyenler var mı? Batmayı sevmiyor,  kaybolup gitmeyi sevmiyor. Evet ???? ebed ve ezel arzusu isteği hepimizde var. Ancak batmak istemeyen, batmayana yönelmelidir. Kimdir o? Allahtır! Hz. İbrahim a.s. !O Rabbini arıyordu, sahibini arıyordu. Özünden gelen hakikatı varlık aynasında  izlemek istedi, görmek istedi ve bunlardan belli ayetlere baktı, yıldıza baktı kayboldu, aya baktı kayboldu güneşe baktı tamam dedi tam arzu ettiğimi buldum derken o da battı, "Eyvallah" deyip çekip gitti. "Hayır" dedi. "Bunların hiçbirisi benim Rabbım değil. Bunlar doğar, bunlar batar, bunlar yaratanın mahlukları bunlar ben bunların sahibini arıyorum. O da Allah'tır." Evet meşrıke yöneldi, mağribe yöneldi, buralarda değişimler gördü, doğanın öldüğünü, kaybolup gittiğini gördü. Ve hayır dedi, benim aradığım hepsinin rabbıdır. Ben meşrıkın rabbını, bu batanın rabbını arıyorum ve ona yöneldi. O batmaz dedi. "La uhibbü'l-Âfilin" kaybolan, batan, silinen, yokolan şeyleri sevmem. Biz de sevmiyoruz. Ancak efendim bu ruh yolu ile bu ulaşım mümkündür. Ruhlarımızı o zaman  batmayana yollayacağız, ona göndereceğiz, onun huzurunda hazır kılacağız. Bu da sürekli Allah ile olmak, Allah ile olmak onu her an duymak her an hissetmek. Nerede olursan ol, onu bileceksin onu bulacaksın, böylece yaşayacaksın. İşte böyle bir yaşantı ruhun sonsuzluğunu, batmayan bir güneşin özüne doğmasını sağlar. Bu ilahi nurdur. Ama mahluklar, bu aleme gelenler madde alemi batacaktır. Karışacaktır, değişecektir. Ama Allah bütün bunlara rağmen yine de o toprağın içerisine karışmış, bakıyorsun hala orda duruyor, bedeni solmuyor, toprağa karışmıyor, evet böyle yiğitler de var. Değil mi efendim. Allah'ın böyle kulları da var. Demekki o batmamış orada duruyor. Bir hazine gibi orada bekliyor. İşte bütün bunlar, insan ruhunun ilahi ışığa mazhar olup, özünden bir güneşin, öz alemnine ilahi nurun doğması ve batmayan bir şekilde onun dünyasını aydınlatmasından ibarettir.

"Fe bi eyyi âla-i Rabbiküma tükezzibân"

Rabbınınız hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz. Hiç birisini yalanlamıyoruz ya rabbi diyoruz.

"Merece'l-Bahreyni yeltekıyan"

Allah Teala Hz.leri kainat içserisindeki kudret manzumelerini, kudretinin belgelerini meydanlarını ve bu meydanlarda açtığı vitirinleri bizlere göstermeye devam ediyor. Ve şimdi de bizim dikkatimizi denizlere çekiyor. Denizler alemi, okyanuslar...

"Merece'l-Bahreyni" : İki denizi salıverdi. Allah iki denizi salıverdi.

"Yeltakiyanı" birbiriyle karşı karşıya gelirler, birbiriyle kavuşurlar. Evet karşı karşıya gelirler, birbirine kavuşurlar ama, birbiriyle karışmazlar, kavuşmak ayrı şey, karışmak ayrı şey.  "Ersele'l Bahre" Bu iki denizden maksat nedir? İki denizi Allah salıverdi.. Ne bu iki deniz. İki tane deniz mi var yeryüzünde. Nedir bu? Bundan maksat şudur diyor müfessir.: "El-Bahre'l-Mılha" Tuzlu olan su kütlesine, Tuzlu denize "Ve'l-Bahre'l-Azbe" ve tatlı suyu olan denizi, su kütlesini Allah birbirine ne yapmıştır? Salıvermiştir. Karşı karşıya getirmiştir. "Yeltegıyani" İkisini kavuşturmuştur birbirine. "Mütecavirayni" Birbirine civar yapmıştır. Komşu yapmıştır. "Mütelagıyeyni" Karşı karşıya getirmişti. "La fasle beyne'l-Maeyni" İki suyun arasında bir ayrılık, bir fasıla yoktur. "Fi Mer'e'l-Ayni" Gözün manzarasında, bakışında. Baktığı zaman, nazar eden, bakan kişinin batığı yerde, gördüğü şudur: İki deniz birbiriyle birleşmiş şekliyle görür. Birbirne kavuşmuş, tek deniz gibi görünür. Ama o iki denizdir ve onların özellikleri de ayrıdır. Birinin suyu tatlı birinin suyu acıdır, tuzludur. Fakat bakan kişi bunları tek deniz gibi görür, tek kütle halinde görür.

 .... İki şeyin birbirne karışmasına, girişmesine, bir şey olmasına engel olan, bir zar gibi, bir örtü gibi, birduvar gibi engel var aralarında. Berzah var. Evet "La yabgıyani" karışmazlar. Karşı karşıya gelir kavuşurlar ama karışmazlar. Allaha kavuşmak var mı? Var, Peygambere kavuşmak var mı? Var. Ama ya karışmak var mı? Karışmak yok. Allah'a karışamazasın, Allah olamazsın sen. Ama Allah'a kavuşabilirsin. Demekki kavuşmak ayrı şeydir, karışmak ayrı şeydir. İki denizi de salıverdi diyor, hüviyetleri farklı , özellikleri farklı iki denizi. İkisini birbirne. Çünkü tatlı acının zıttıdır. Zıtlar daima birbirini gözetler, birbiriyle altüste gelmek ister. Birbiriyle boğuşmak ister, biri diğerini alt etmek ister, biri diğerini yutup yok etmek ister. İşte bu nedenle ikisini birbirine salıverdi, karşı karşıya geldiler, ama aralarındaki bir engelden dolayı birbirine karışmazlar, eğer bırakıverirse, bu sefer biri diğerini yiyecek, biri diğerini imha edecektir. Çünkü bu tabiatlarında vardır. Zıtların tabiatında vardır. Aralarındaki: "Ez'zıddân Lâ Yectemiân" "İki zıt birbiriyle cem olmaz" kaidesi de işte burdan çıkarılmıştır. "La yebgıyan" "La yetecavezani" biri diğerine tecavüz edemez. İki denizi birbirine salıverdi. Aralarında bir engel vardır, bir biriyle karşılaşırlar ama aralarındaki engelden dolayı birbirine karışmazlar, birbirini altedemezler, birbirine tecavüz edmezler. İzin vermez Allah. Tecavüzlerine engel olmuştur. "Haddeyhima", sınırlarını aşamazlar, aşmazlar. Nasıl okuyoruz burayı? "Haddeyhüma" mı diyecez. Yok tamam "aleyhima" gibi " Haddeyhima" diye okuyoruz..  Tecavüz etmezler, her birinin bir haddi vardır, sınırı vardır. Allah yaratttığı varlıkları hadsiz bırakmamıştır. Hepisinin haddi vardır. Sınırları aşmazlar, sınırlarını aşmazlar. "Ve lâ yebgı ahadühüma ale'l Aheri" Biri diğerine taşkınlık etmez. "Bi'l-Mümazeceti" Karışmak suretiyle. Biri diğerine ileri gitmez. İmtizac etmek suretiyle, birbirine karışmak suretiyle yeni bir oluşum içerisine girmezler. İkisi de ayrı ayrı dururlar. Aralarında bir engel vardır. Bütün bunları biliyorsunuz, denizler içerisindeki bu yerlerin nereler olduğu, bu yerlerin sırları. Öldü bitti bir adam vardı,  iman etti dediler. Allahü A'lem, inşallah öyledir. Kaptan Kusto diye bilinen birisi vardı. Onun belgesellerinde bunlar gösterildi. Denizin içerisinde tatlı su kuyusu var. Kuyu. Bildiğiniz su. Adam gidiyor oraya. Balıkçı bu Bahreyn civarında. Denizin içerisinde tabi. Av, uzun gidiyorlar sahilden uzak yerlere, av yapıyorlar oralarda. E ne yapsın susuz kalıyorlar.  Tatlı su ne olcak? O biliyor yerini, öğrenmiş, oraya gidiyor ordan aldığı su tatlı su, yanındaki tuzlu su. Demekki Allah gücünü kudretini böylece göstermektedşr. Normalde böyle bir şey olmaması lazım ama işte aralarında öyle bir berzah varki, öyle bir perde koymuş ki birini diğerine karıştırmıyor. Öyle bir kudret. İstanbul boğazı altıdan Karadeniz'e doğru bir, Karadeniz'den doğru mudur? Ters yönde akış var. Birisi bir tarafa gidiyor, birisi bir tarafa gidiyor. Enteresan bir olay, olur şey değil. Ama var. Bir boğazda iki akıntı var. Yüzünden bir tarafa akıyor, altından diğer tarafa zıt yönde akıyor. Nasıl iş bu? Elbette bunun arasında bir berzah olmasaydı, mümkün değildi böyle bir akış. Ama bunu yazıyor, kitaplarımız yazıyor. Hepiniz okuyorsunuz. Coğrafya kitaplarında mı yazıyor bunlar. Oradaki akıntıyı anlatıyor. Dünyanın belli bölgelerinde sıcak su akıntıları vardır, "Konfiltrin" mi ne deniyor, öyle bir ismi vardı. Oralarda sıcak su akıyor ama onun yanında da buz gibi su var tekrar. İkisinin arasında bir berzah var, biri diğerine karışmıyor. Evet buna benzer, sularla ilgili yönü ayetin bu. Bunlar denizlerde neler oluyor, neler bitiyor. Tabi biz bilmiyoruz. Ancak bunlar insanların araştırmasına sunulmuştur. Araştırsınlar bulsunlar. Ben yarattım diyor. Böyle bir gücüm var benim diyor. Buldukları zaman da şaşırmasınlar. Bu benim gücümdedir. Benim iznimledir. Ben takdir ettim bunları diyor. Şaşırıp kalmasınlar diyor. Nitekim o adam, anlatılan şahıs, "buldum buldum" diye sevinmiş gitmiş, böyle bir Fransa'da Bilimler Akademisi, Müessesesi, her neyse platforma yeni bir şey buldum diyerek, çıkarmış bunu oraya. Herkes saşırmış, takdir etmişler. Orada birisi, iman eden: "Sen mi buldun bunu?" demiş."Ben buldum. Var mı böyle kitaplarda?" "Yazıyor tabi" demiş. "Nasıl yazıyor göster bakalım" demiş. "Kur'anda var bu" demiş. "Müslümanların kitabı olan Kur'an'da var bu" demiş. "Eğer varsa ben müslüman olacam" demiş. Göstermiş adam  bitmiş işi. Ooo! 1400 sene öncesinde kitapta yazılı bu. Dolayısıyla  Kaptan Kusto'nun yazmasına gerek kalmıyor artık. Böylece efendim her neyse. Bilmiyoruz bunları okuduk, dergilerde şuralarda buralarda. Güzel bir şey bu. İnşallah öyle olmuştur. Ama insanlara düşen bulmaktır. Bunu yaratmak Allah'ın işidir. Bulmak da insanların işidir. Ara ve bul. Bulana can kurban. Zaten aramak için varız. Arıyoruz, soruyoruz, yürüyoruz, ve can başla bu işin peşindeyiz. Allah'ın ayetlerini, onun varlığının, birliğinin alametlerini, belgelerini ne kadar çok bulabilirsek imanımızdaki artılar da o kadar çoğalacaktır. O kadar artı alacaksın. Çalışmanın mahsulü bu, emeğin mahsulu. Her bulduğun ayet senin için bir artı. Kurandan her aldığın ayet ve gereğine yönelişin senin için bir artı puandır. Yükselmek isteyenin yolu budur. Her ayete intibak edeceksin. İntibak sağlayacaksın. Diğer ayete, ondan ötekine, ondan ötekine... Eee hepsi bitti. Hayır kendi içinde bitmez bu sefer de. Her ayetin kendi dünyası vardır, kendi âlemi vardır. Hepsinin sonsuz ufku vardır. Allah sonszuluk ufkunda bizleri daim eylesin. İle'l-ebed bu ilahi sırlarla olmayı, dolmayı hepimize nasip eylesin.

"Fe bi eyyi âla-i Rabbiküma tükezzibân"

"Rabbınızı hangi nimetini tekzib ediyorsunuz? Bu da mı yalan?" diyerek yeniden sordu. Ve biz de cevap olarak, "Hayır Ya Rabbi! Hiçbir nimetini yalanlamıyoruz." diyoruz. Efendim gelelim bu kadar basit değil tabi bu ayetin anlamı. "Bahr" kelimesi deniz, su kütlesi anlamında. "Hava" ve "deniz" bu da iki kavram. Varlık aleminde iki ana kavramdır. Hava ve deniz. Su ve kara dünya için önemli olan iki ana unsurdan ibarettir. Hayatın temel kaynaklarıdır. Burdaki "Bahr" dan maksat, Allahın tecelliyatı kasdedilmiştir. Bahr, okyanus! Allah'ın ilmi sonsuz bir okyanusu temsil eder. Evet "Bahr ı Umman" Evet Allah'ın kudreti böyle. Bütün isimleri sonsuzluk ifade eder. ve bunların evren üzerindeki yansımaları. Bu nedenle su kütlesi biliyorsunuz hayatın temel unsurudur. "Biz hayatı sudan yarattık, her canlı şeyi bir sudan yarattık" diyerek. Ve deniz, "Bahr" bir su kütlesidir. Ancak bu hayat, bu su kütlesinin iki ana vasfı var. Birisi tatlı, birisi buruk, acı. İşte bu tatlıdan maksat, Allah'ın Cemaline ait olan tecellileridir, feyiz ifâzâsıdır. Bunlar sürekli coşmaktadır, akmaktadır, varlıkların alemlerine doğru akış oluşturmaktadır, feyiz oluşturmaktadır. Feyiz  akış demektir, akan şey demektir ve tüm duyularımız, duygularımız kılcal damarlarımıza varıncaya kadar, bu akış sayesinde hayatın nakışlarını göstermektedir. Öyleyse saçlarda akış vardır, damarlarda akış vardır, derimizde tırnağımızda, bağırsaklarımızda, midemizde, böbreğimizde, hücrelerimizde, ruhumuzda, kalbimizde, nefsimizde hep bir akış vardır, cereyan vardır. İşte bu sadece bizde değil, havada akış vardır, dağların akışları vardır, denizlerin akışları vardır, nehirlerin akışları vardır, yoldaki arabalarıni vesaitin akışı vardır, trafik cereyanı diyoruz efendim, akış demektir. Velhasıl akmayan bir şey yok. Akış vardır. İşte bütün bu mecralarda iki akış var. Birisi Cemâle ait olan bir salıveriş. Allah'ın cemalli olan tecellisi vardır. Bu varlıkları neşelendirir, geliştirir, neşv ü nema buldurur, yüzlerini güldürür, tazelendirir. Daima iyi taraflar, güzel taraflar, hoş taraflar vardır. Ancak birisi Celaline ait olan tecellileri de vardır ki o da sam yeli gibi, la teşbih vela temsil, bir kere estimi o güzel açmış şeyleri soldurur,  yaprakları dökülür, ağaçları kurutur, yüzleri sarartır, vücuttaki kanın akışını değiştirir. Bakın akışı değiştirir. Velhasıl zıt yönde bir oluşum meydana gelir. Burukluk meydana getirir, çürüklük meydana getirir, çarıklık oluşturur. Ve böylece hayat bu iki akışın hareketi, bereketi ile, böylece devam eder durur. Deminden gece dedik, batma hadisesi celalin mazhariyetiyle batış meydana geliyor. Cemale ait olan sıfatların esmanın neşv ü nema bulması,  tecellisiyle de doğma hadisesi meydana geliyor. Nasıl ki doğuyor, çiçekler açıyor sonunda da sararıp soluyor mu efendim. İşte bu kaynaktan kaynaklanıyor hep. Ancak bu iki ismin biri diğerini imha edemez. Ne cemal tamamen celalın yerine geçebilir, ne de celal tamamen cemalin yerine geçebirlir. Sen şöyle tut onun gırtlağını sıkıp da "Ben hakim olacam" diyemez, aralarında berzah vardır, ve daima bu berzah birinin diğerine tecavüz etmesine engel olur. Bu ilahi bir yasadır. Müminler, yeryüzünde mü'minler tatlı su kütlesini ifade eder. Kafirler de acı su kütlesini ifade eder. Bu ikisini birbirine salıvermiştir Allah. Onu ona, onu ona karşı karşıya gelirler. Ama asla biri birini yok edip de diğerinin yerine geçemez. Hiç geçtiği dönem var mı? Bilen var mı sizin içinizde? Tamamen yeryüzünün kafir olduğunu bilen var mı? Veya yeryüzünün tamamının mü'min olduğunu? Bulamazsınız. İman bir tatlı su Bahr-ı Ummanı gibidir. Küfür ise acı su ummanı gibidir. Ve ikisi arasında bir berzah. Asla Allah birinin diğerine tecavüz edip yok etmesine engel olur. Onun için her zaman iman eden de bulunmuştur, küfreden de bulunmuştur. Ancak nasıl ki yeryüzündeki suların çoğu acı mı tatlı mı? Acı tabii canım! Denizlere baksanıza. Tatlı sular ona göre devede kulak. İşte müminler de böylece azdır. Tatlısı azdır. Günlerin tatlısı azdır, saatlerin tatlısı azdır. Gülme günlerimiz ağlama günlerimize göre daha azdır. Evet kırk gün, bir gün. Kırkda bir efendim. Gerçek iman erlerinin huzuru kırkda da birdir. Maddi yönden suret alemindeki yasa böyle işler. Kırkda bir! Onun da zekatını vereceksin. Ya öyle bedava yok, o yüzünü güldürdüğü için ver bakayım diyor, bedelini öde diyor ve o kırkda birin de zekatı var. Bunu fakih hocalar yazmaz tabi fıkıh kitaplarında. Bu da işin esprisi, işin diğer bir açısı. Bedava yok.

Ama manevi açı farklı. Deminden ne dedik. Batmayan bir aleme geçiş yapabilir misiniz? Elbette. Şimdi siz gece ve gündüzün olmadığı bir yere gidebilir misiniz? Elin oğlu uzaya çıkıyor, var imkanlar her ne kadar kısıtlı olsa da gecesi olmayan bir yer var mı? Var tabi. Devamlı güneşi görebilir mi? Elbette görebilir. Mümkün. Batmayan bir güneş kıyamete kadar. Var değil mi? Var ama muazzam bir füzeye binip bu süfli alemden çıkmak zorundasın, bu bataktan çıkasakcın, bu batakta yaşarsan batacaksın. Sen de batacaksın, beraberce sinekler de öküzler de ne varsa iyisi kötüsü her şey batacak bu alemde. Bu alem batış alemidir. Bu aşamadaki madde alemi batma alemidir. Madde alemi batma alemidir. Onun için sıyrılacaksın. Maddeden ne kadar soyutlanırsan, bu süfli alemden ne kadar uzaklaşırsan o kadar saadet bulursun. Saadet süflilikten ulviliğe çıkış yoluyladır. Onun için Allah müminlerin kitabını ulvi aleme çıkarıyor. Neden burası batacak yahu, yanacak. O zaman o kitap da yanar, yokolur gider. Batmasın yanmasın silinmesin diye, yokluk olmayan, helakin oluşmadığı bir aleme götürüyor ama sefil yaratıkların kitaplarını aşağıların aşağısına atıyor. Yansa da zarar etmez onlara. Zaten kendileri yanmışlar. Efendim işleri bitmiş. Zarar etmez. Çöpe at şunları. At gitsin. Nasıl olsa lefhi mahfuzda yazılı. Nasıl olsa dilleri konuşacak, ayetleri belgeleri çoktur. Mesela böyle.

Velhasıl efendim, deniz, iki denizin izahı insan ruhu bir deniz, insan nefsi de bir umman gibidir. Ne nefsin sırrına erebilirsin, ne de kalbin sırrına erebilirsin. İkisi de esrar dolu bir Allahın yarattığı tılsımlı varlıklardan iki şeydir. Nefis acı suyu temsil eden bri kütleyi oluşturur. insan ruhu ise neyi oluşturur? Tatlı sulu bir denizi oluşturur. Allah insanın iç alemine bu iki denizi salıvermiştir. İkisi karşı karşıya gelirler, kavuşurlar ama birbirlerine karışmazlar. Ne nefis ruh olur ne de ruh nefis olur. Aralarında bir berzah olan kalp vardır. sen şöyle dur, sen şöyle dur der ve ikisinin arasında durur. Aralarında berzah vardır. neymiş kalp kalp nefis ile ruh arasında bir berzahtır. Ve iksinin alışverişini kalp sağlar, kalp. Allah kalbimizi daima münevver klılsın. Ruhumuzu nurlarıyla takviye buyursun. Nefsimizin desiselerine karşı, hilelerine karşı ruhumnuzu muzaffer kılsın. Onu nuru ile münevver kılarak nefsin oyunlarından uzak tutsun.

"Fe bi eyyi âla-i Rabbiküma tükezzibân"

"Yahrucu minhüma" Efendim bunlar daha bitmez. Benim verdiklerim birer örnekten ibarettir. Örnek bunlar. Onun için bunları daha çoğaltabilirsiniz. Hayatta bunların her platformda, bahr dediğimiz bu bir misal bir örnek bu. Ama o örneğin değişik platformlarda temsili vardır, uygulaması vardır. o onu, şu kelime şunu temsil ediyor bu kelime bunu temsil ediyor, şurdaki berzahtan maksat da budur. Evet hepsi insan bünyesinin yapısında da vardır bunlar. Bakınız insanın kemikleri ve insanın kemiğinin içerisinde ilikleri var. Bunların arasında da bir berzah var. Yine vücudumuzda organlarımız var ve o organların birbirne karışmaması için arada gene perdeler var. Öyle olmasaydı karışır, dolaşırlardı. Sürekli çalışıp duruyorlar ileri geri hareketleri var. öyle olmasa aralarında berzah olmasaydı, engeller onlar birbrilerine dolaşırlardı. Hatta bazen diyorlar, bağırsaklarımı dolaşmış falan diyorlar birbirlerine, Bütün bu şeylere rağmen nasıl dolaşık hareket ederse adam, bağırsaklarını da dolaştırıyor. Bazen içine varıncaya kara elini parmağını uzatmış demekki adam. İşin espri tarafı efendim. Başımıza gelen musibetlerin yaptığımız hatalarımız yüzünden olduğunu belirtmek için söylüyorum, keffaret olur. Tabi o ayrı bir olaydır.

"Yehrucu, yuhrecu medeniyyun ve vasfiyyun" yehrucu çıkar, "yuhrecu" çıkarılır. Medine ve Basra kurrası meçhul okumuşlardır. "yuhrecu" şeklinde çıkarılır diye."minhüma" o ikisinden çıkarılır veya çıkar. Çıkar veya çıkarılır. "el-Lü'lüü" inci. İnci çıkar "Bila hemzin Ebu Bekrin" "Lülü" şeklinde hemzesiz. "ve Yezidü" bu imamlar "Lülü" şeklinde hemzesiz okumuşlar. Lü'lü' değil Lülü şeklinde. "Ve hüve kibaru'-durri" Lü'lüden maksat, incinin irileridir, büyük incilerdir, iri inciler çıkar. "Ve'l-mercanu sıgaruhu" Küçük inciler çıkar. İrili ufaklı inciler çıkar. O ikisinin içinden. "Ve innema gale minhüma" Evet tabi bu mercan tabiri böyle kullanılmış ama avam mercanın daha değişik anlamı da vardır. biliyorsunuz mercan kayalıkları, bunları gösteriyorlar, bir bitki mercan. Bir bakıma bitki bir bakıma madendir. Taş olma özelliği vardır. İşte sanki o bitki neticede inci üretiyor, madene dönüşüyor. Aslında meyvesi onun bir maden oluşmuş oluyor, taşa dönüşmüş oluyor. bunun için mercan bitki ile maden arasında berzahtır denilmiştir. Evet efendim denizden mercanlar çıkarılıyor, inciler çıkarılıyor veya çıkar. İkisinin içerisinde. "Ve innema gale minhüma" o ikisinden denildi. "ve hüma yehrucanı mine'l-milhı" halbuki inci tuzlu sulardan çıkartılıyor. Tatlı sudan ikisi birden karıştırıldı. Nasıl oluyor bu iş. "li ennehüma" çünkü o ikisi "lemmeltegaya" karşı karşıya gelince salıverilince, birbirine kavuşunca "ve sara keşşeyil vahidi" tek şey gibi olur bakanın nazarında, o  ikisi tek kütleye dönüşür. Sen onun arasındaki perdeyi göremezsin ki. Zaten işin püf noktası orası, sırrı orası. Kudret orada tecelli ediyor. İkisinin birbiri arasındaki berzahı göremiyorsun. İkisini de aynı su kütlesi gibi görüyorsun, tek şey gibi görüyorsun. Bu nedenle "caze en yügale yahrücanı minhüma" minhüma tabiri ikisinden çıkar diye ifade olundu. Ama inci tuzlusundan çıkar. Bu şu demektir efendim. İnci nedir? Çok önemli bir cevherdir. Çok kıymetli, güzel görünüşlü pırıl pırıl parlayan bir şey demi efendim! Gerçekten gönül alıcı bir madendir, cevherdir o. Boyunlarına hatunlar taktığı zaman değil mi efendim... Adamın dişlerini.. İnci gibi dişleri var denir. Öyle mükemmel bir özelliğe sahiptir. Ama bakınız bu nereden çıkıyor. Tuzlu sudan. Eğer tuzlu su kendi halinde kalsa idi tatlı su ile işleme,girişmese idi, böyle bir karşılaşma işlemi olmasaydı macerası, kesinlikle tuzlu inciyi doğurmazdı. İnci bir bebek misalidir. Ne yapıyor, tatlı suyu görünce ağzının suyu akıyor. Tabiri caizse Hz. Meryem karşısına geldi Cebrail insan suretinde dikildi. Yakışıklı bir delikanlı gibi. İşte iki deniz. Birisi ruh, birisi beşer. Beşerin en nadidesi, en turfandası, hiç el değmemiş, hiç göz değmemiş birisi. Karşı karşıya geldiler. İkisi kavuştular ama karışmadılar. Ve bu kavuşmanın neticesinde meydana gelen hararetten o iç alemdeki ruhların birbirine karışımı neticesinde İsa Ruhu'llah dünyaya geldi. İşte o bir inci misali, iki denizin kavuşması da böyle bir hadisedir. Eğer tatlı suyu onun karşısına getirip dikmeseydi kesşnlikle tuzlu su o incileri bize vermeyecekti. Evet efendim böyle de bir sır söylemiş olalım, icabına da bilim adamları baksınlar. Onlara bırakıyoruz biz tabi Herşeyi biz halletikten sonra öteki adamlara ne gerek var, deniz bilimcisine, fizikçisine, kimyacısına ne gerek var. Biz haddimiz aşmayalım değil mi. Evet bizde bir su kütlesine mensubuz, ötekine tecavüz etmeyelim, haddimizi sınırımızı bilelim. Alimler bakınız alimin birisi eser yazmış diyor ki: "El-Lü'lüü ve'l-Mercan" diye kitabının adı. Bir hadis kitabının adı bu. Teşbih yoluyla vermiş ama bir şey anlatmak istiyor. İki deniz. Kuran ve sünnet. İkisini karşı karşıya Hz. Muhammed'İn gönül alemnie salıvermiş Allah.. İki vahiy türü. İkisi de Allah'ın. Ve ne yapıyor Hz. Peygamber a.s. bu aleminde Kur'anı salıveriyor ve gönül dünyasında ki hareket neticesinde ondan zuhur eden hadislere inci ve mercan tabirlerini kullanmış. O halde demekki efendim şeriat dediğimiz nakil ilimleri Kuranda yer alan ayetler, peygamberimizin buyrukları bütün bunlar kayıda geçmiş, kulaktan kulağa nakledilmiş, hafzıalara nakşedilmiş bunlar, kayıtlara geçmiş.. Bu bir umman! Tabi şeri şerif cezalandırıyor, hukuk düzeni var hadidini bildiriyor ve  nefis için gayet ağırdır, çekilmesi gayet güç, yapılması gayet güç. Yani tuzlu suyu andırıyor. Allahın kudreti canım. Yani hakaret falan etmiyoruz. Burda Allah şimdi tuzlu suya hakaret mi ediyor yani, kendi kudreti. O bir tat efedi tat. Bu da bir de iç alemine ait olan sırlar manzumesi var. Onu kayıtlara geçirmedi peygamber a.s. Sadece Kuran içerisinde buyruklarında kodladı, şifreledi. Kim özden o sırra erişirse o şifreleri ancak o çözebilir. Aksi takdirde namahremdir, kimseye şeyini açmaz. Bilemezsin, çözemezsin o denklemleri, anlayamazsın ne demek istediğini. İşte o sırlarla yüklü olan bir dünyası vardı, bir ilmi vardı.....

Paylaş...

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to Twitter

24 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Instagram

Üye Girişi

Fotoğraf Albümü

  • Kategori: Anma Haftası 2017
  • Kategori: Anma Haftası 2016
  • Kategori: Anma Haftası 2015
  • Kategori: Anma Haftası 2014

          gulhan_37