Gönül Kitabının Kainata Yansıması (1 Ocak 2012)

Değerli Müminler, Kıymetli Kardeşlerim;

Bu hafta Tefsir-i Şerif’ten Kıyamet Sure-i Celilesi’nin 26.âyetinden okuyarak günümüzü şenlendireceğiz, anımızı değerlendireceğiz, nurumuzu artıracağız, hidayetimizi güçlendireceğiz, Allah’ın lütfuna ve keremine olan güvenimiz ve bağlılığımız daha da bu vesile ile inşallah artacaktır.

KUR’ÂN’DAN OKUNAN BÖLÜM:

كَلَّا إِذَا بَلَغَتِ التَّرَاقِيَ (26) وَقِيلَ مَنْ رَاقٍ (27)

 

TEFSİRDEN OKUNAN BÖLÜM:

 

{كَلاَّ} ردع عن إيثار الدنيا على الآخرة كأنه قبل ارتدعوا عن ذلك وتلهبوا على ما بين أيديكم من الموت الذي عنده تنقطع العاجلة عنكم وتنتقلون إلى لآجلة التي تبقون فيها مخلدين {إِذَا بَلَغَتِ} أي الروح وجاز وإن لم يجر لها ذكر لأن الآية تدل عليها {التراقى} العظام المكتنفة لثغرة النحر عن يمين وشمال جمع ترقوة {وَقِيلَ مَنْ رَاقٍ} يقف حفص على مَنْ وقيفة أي قال حاضر والمحتضر بعضهم لبعض أيكم يرقيه مما به من الرقية من حد ضرب أو هو من كلام الملائكة أيكم يرقى بروحه أملائكة الرحمة أم ملائكة العذاب من الرقي من حد علم

 

 


GÖNÜL KİTABININ KÂİNATA YANSIMASI


İÇİNDEKİLER

1.Kur’an’dan Okunan Bölüm 

2.Tefsirden Okunan Bölüm 

3.Mümin Kur’an Nuru İle Beslenir 

4.Çöküş ve Kalkış 

5.Lafzatullah’ın Tahtındakiler 

6.İrtical Ricalin İşidir 

7.Gönül Kitabı’nın Kâinata Yansıması 

8.Tilavette Mana 

9.Kader Kitabı’na Çizilen Resim 

10.Dünya Masivadır 

11.Hedef Süveyda-i Kalp 

12.Neresi Cennet? 

13.Gökyüzündeki Kapılar 

14.Mecaz Köprüsü 

15.Tecelliyatın Berzahı 

16.İşimiz Girip Çıkmak

17.Yakın ve Uzak Görenler 

18.Takva Cihazı

19.Furkan Nedir?

20.İmanın Odak Noktası

21.Ödül Yerine Hazırlanalım

22.Dizüstü Çökenler

 

Değerli Müminler, Kıymetli Kardeşlerim;

Bu hafta Tefsir-i Şerif’ten Kıyamet Sure-i Celilesi’nin 26.âyetinden okuyarak günümüzü şenlendireceğiz, anımızı değerlendireceğiz, nurumuzu artıracağız, hidayetimizi güçlendireceğiz, Allah’ın lütfuna ve keremine olan güvenimiz ve bağlılığımız daha da bu vesile ile inşallah artacaktır.

MÜMİN KUR’AN NURU İLE BESLENİR

Çünkü Allah’ın ayetleri okundukça müminlerin imanları ziyadeleşir. İmanlarına bağlı olarak da tüm füyuzâtı rabbaniye, tecelliyat-ı samedaniyye kulun lehine olmak üzere onun gönül âlemine Nil Nehri gibi Fırat ve Dicle Nehri gibi akar.  Allah’ın izni ile cereyan eder. Allah o gönül âlemini besler, Kur’an nuru ile manevi bir nehir olan nur, rahmet ve bereketle müminlerin gönül âlemlerinden doğru tüm bedeninin zerrelerine varıncaya kadar erişen ulaşan kolları ile hatları ile feyizyab olurlar, münevver olurlar. Ve rahmete mazhar olarak merhum olurlar. Allah rahmetimizi, lütfumuzu, keremimizi, affımızı, mağfiretimizi, inayetimizi, bu vesile ile tekrar ziyade eylesin diyorum. Lütfen Ey Âlemlerin Rabbi Olan Allah kabul buyur.

ÇÖKÜŞ VE KALKIŞ

Kardeşlerim kıyamet dünyanın geleceğidir, akıbetidir. Her varlığın akıbetidir. Sadece dünyanın değil, âlemlerin değil âlemler içinde yaşayan özellikle biz insanların sonu da bir kıyamettir.  Kıyamet, kıyam et, çok ilginç bir Türkçe’ye uyarlaması var. Kıyametin bir bakıma ölüm dediğimiz olayı getirdiğini biliyoruz. Yani dünya yaşamına son verdiğini,  dünyamızı elimizden aldığını biliyoruz. Ama bir yönden yıkılırken diğer yönden de dikildiğimizi unutmayalım. Bir yönden çökmekteyiz bir yönden de ayağa kalkmaktayız. Bu Yüce Allah’ın cennete girilmediği sürece cereyan eden tipik bir ahvâlidir, tipik bir oluşumudur.

Yani min veçhin bir açıdan varlık negatif bir oluşum gösteriyorsa bir açıdan ona zıt olarak pozitif bir çıkışı görülmektedir. Yani ölüm bir açıdan yok oluş iken diğer bir açıdan var oluşu ifade eden bir terimdir. Oluşum itibariyle bir yapılanmadır, bir inşa faaliyetidir.

الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَياةَ

¶        “Ölümü ve hayatı yaratandır.”[1]

LAFZATULLAH’IN TAHTINDAKİLER

Bakınız ikisi de aynı eylemin ürünüdür. Bu eylem nedir, yaratma eylemidir.

Şu halde ölüm de bir inşadır, bir yaratmadır. Her yaratma bir sanat-ı ilahidir. Her yaratmada ilim vardır, güç vardır, güç vardır. Velhâsıl esma vardır.

خَلَقَ ‘nın içinde tüm esma mündemiçtir, münderiçtir. Doksan dokuz isim خَلَقَ ‘nın içine empoze edilmiştir. Her isim diğer esmayı zımnen taşır. Müstetir olarak, tahtında müstetir gibi içerisinde bütün esmayı barındırır. Her isimden diğer isme yol vardır. Bir birinden bağımsız isim yoktur. Bütün isimler; esma, lafzatulalhın tahtında meknuzdur.

Hepsi onun içinde la teşbih vela temsil onu bir çekirdek olarak düşünürsek bu çekirdeğin içinde tekrar doksan dokuz ismin atomu vardır. Misyonu vardır, temsili vardır, bağı, ağı, kapısı, penceresi vardır.  Yani bir isim diğer isimsiz olmaz. Onun için ölüm dediğimiz zaman, mevt dediğimiz zaman bunun içinde hayat olduğunu sakın unutmayınız. Hayat dediğiniz zaman da bunun içinde memat olduğunu sakın unutmayınız. Bu neşve-i u’lada olan bir hadisedir. Bu cennet ve cehennem dediğimiz son nokta konulmadığı sürece bu iş böyledir.

Kıyamet dediğimiz olay bir bakıma yıkımdır, diğer bir bakıma inşadır, zıddıyla kaimdir. Ölüm dediğimiz bir olay min cihetin bir hayatın kaybedişi, elden çıkışı iken diğer açıdan yepyeni bir hayata giriştir, o hayata kalkıştır, kıyam ediştir. İşte kıyam et, ayağa kalk. Bir anlamda ey bitkin yaratık, ölgün, ölmüş, işi bitmiş yaratık, yaşı atmış işi bitmiş cinsinden dizinde derman kalmayan, gözünde fer kalmayan, kulağında duygu kalmayan, gücünü kuvvetini aklını fikrini kaybetmiş yaratık kalk, kıyam et şekliyle böyle bu fakirin gönül âlemine inen farklı bir iniş kaydettik. Onu da sizinle paylaşalım. Bu bir espri tarzında olan bir ifadedir ama önemli olan manadır, yakıştırabilmektir. Herkes yapar da yakıştıramaz. Yapıştırır ama sırıtır, Yakıştırmak güzeldir. Ana umdeye,  hedefe zarar vermedi mi yapıştır yapıştırabileceğin kadar, yakıştır yakıştırabileceğin kadar, söyle söyleyebileceğin kadar sıkıntı olmaz. Ama yakışıksız olmasın. Yapışıkların yakışıksız olmasın, sırıtmasın. Sana, ben buranın yabancısıyım demesin. Ecnebi var burada denilmesin. Bizden biri var denilsin, yadırganmasın. Mesele işte budur. Bazen ilim çevreleri çok ciddiye alarak sözlükçü ve kitabi olurlar.

İRTİCAL RİCALİN İŞİDİR

Kitabilik hâdis bir meseledir. Asıl olan hitabiliktir. İrtical asıldır. İrtical, rical olanın işidir.  Racul olan adamın kâğıda, kitaba ihtiyacı yoktur. Peygamber (a.s) önüne Mushaf koydu da hiç okuduğunu duydunuz mu siz? Rahlesi var mıydı, önüne Mushaf sayfaları koyar da okur muydu? Böyle bir şey yok Allah’ın Kulları. Bu bizim gibi acemilerin işidir, ecnebilerin işidir. Biz ecnebi yaratıklarız. Biz risalete yabancı idik. Hatta Peygamber de yabancı idi. Sen bir kitap okumuş değilsin, eline kâlem almış yazmış değilsin. Ey Muhammedim ! Sen bunlara tamamen yabancıydın.  Biz bunlarla seni tanış ettik. Tanıştırdık, sana tanıttık. Seni marifet sahibi kıldık, bilirkişi eyledik. Biz senin içini bunlarla doldurduk. Peygamber-i Zişan’ın okuduğu gönül kitabıdır. O’nun kitabı gönlüdür. Tevrat Musa Nebi’nin eline, kucağına verildi. Al dedi, tomarları aldı. Tabletler halinde idi. Manevi olarak fırınlanmıştı, Tur’un ateşinde fırınlanmıştı. Hani

إِنِّي آنَسْتُ نَارًا

¶        “Ben, bir ateş gördüm.”[2]

Ve ben bir ateş gördüm diyor ve oraya varıyor. Hani özel pişirilmiş yazıtlar vardır ya, bizim çiniler vardır, bir tür o şekilde, tarzı o, aslında çini dediğimiz olay bir çeşit yazıların pişirilmesi olayı kanaatimce, fakirin anladığı şekilde o Tur’da Musa’ya verilen tabletlerden alınmıştır.  Ya böyle bir incelik var, böyle özel parlatılmış. Demek istediğim Musa Nebi’nin önüne, kucağına tomarlar, tabletler verildi. Hatta bunu da daha sonra öfkelendiği zaman, geçen dersimizde, sohbette anlatmıştım. Yüce Allah, “Senin kavmin yoldan çıktı E y Musa” deyince, birden tepesi attı. Hazret-i Musa’nın, “nasıl olur ya Rabbi!”dedi. Rabbi, “Evet, öyle,”buyurunca gelip bakıp Yüce Allah’ın buyruğu veçhile kavmini görünce, buzağının önünde, inek kafalı putun önünde eğildiklerini görünce “aman Allah’ım, bunca emeklerim heba oldu gitti, bunlar bu kadar mı geri zekâlıymış, bunlar bu kadar mı et kafalıymış, şaşırdı ve onların üzerine doğru o levhaları öfkesinden fıldırıp attı. Yani Musa Nebi’nin Tevrat’ı böyle idi.  Kucağında taşıyordu. Kimisi sırtında taşır, kimisi kafasında taşır, kimisi de gönlünde taşır. Muhammed (a.s) gönlünde taşıyanlardandı. Kur’an ruh levhasında tescil edilmişti. Ey Muhammed! Biz senin gönlünde onu tesbit edeceğiz. Endişeye mahal yok, acele etme. Vahyin ısbatı gönlünde tamam olmadığı sürece dilini kımıldatma. Okumaya kalkışma. Burada okuduğumuz âyetlerin mucibince böyle hareket edildi. Muhammed (a.s) mushafı yazdırdı, çizdirdi, tescil ettirdi,  ama yanlış anlayıp da şöyle zannetmeyin, önüne böyle bir şey koyup ondan okumadı.

GÖNÜL KİTABININ KÂİNATA YANSIMASI

Yüce Allah’ın ona oku dediği gönül levhasıdır. O gönül, baktığı zaman havaya yansırdı, çünkü gözü gönlüne bağlıydı. Siz gördünüz mü hani siyasiler yapıyorlarmış, sizin göremediğiniz bir şekilde adamın karşısında bir şeffaf levha varmış, oradan okuyormuş, sen onun okuduğunu görmüyorsun ve bilmiyorsun. Bak bu ne hatip yahu, ne de güzel konuşuyor şiir gibi, ondan sonra duyuyorsun ki yok yok, onun önünden o levha bir kaldırılıverse o iki kelimeyi bir araya getiremez. Mız mızın tekidir o, kem küm eder. Onun karşısında levha var, oradan okuyor. Böyle levhalar var. İşte bu Peygamber-i Zişan’ın levhasının bir işaretidir.  O da bir nevi böyle okuyor. O’nun gönlü projektör gibi âlemlere yansırdı.  İçeriden Allah:

فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ

¶        “Rabbi dağa tecelli edince...”[3]

Tecelli buyurdu mu, hani okullarda kullanılan projektörler var ya, öğretmenler karşıya yansıtır ve o küçücük şeyler dev gibi büyür ve karşıda görürsün hareket eder. O minicik şey dev gibi görünür.  İşte Peygamber-i Zişan’ın gönül âlemindeki Kur’an gözü vasıtasıyla nereye bakarsa baksın, orada âyat-ı beyyinat tecelli ederdi. Senin yüzüne baksın senin yüzüne yansıtırdı. Ve bu nedenle ashab-ı kiram da bir kitaptan okuyarak değil Muhammed (a.s)’ın teveccühüne mazhar olarak mübarek nazarları ile hafız oldular. Ezberleyen böyle ezberledi. Akıllı talebeler de böyledir. Hocası söyledikçe ezberler, alır, kitap okumaya da gerek kalmaz. Buna semai denir. Birçok hadisler sema, işitme yoluyla öğrenilmiştir, adam âlim olmuştur. Burada böyle bir konu üzerinde durmuş olduk. Peygamberlerin böyle nesne türünden kitapları yoktur. Onların nazar ettiği her şey kitap hüviyetini alır. Kâinat onlar için bir kitaptır. Ayrıca kitap okumaya ihtiyaçları yoktur. Onun varislerinde de bu tecelli etmiştir. Onun varisleri de bu kâinata Kitab-ı Kebir-i Kâinat- Büyük Kâinat Kitabı- demişlerdir ve bu kitabı okumuşlardır. Göklere bakarlar ve onda Necm Suresi tecelli ederdi. Necm Suresi’ni yıldızlara baka baka okurlardı. Necm, yıldız demektir. Necm Suresi’ni yani Yıldız Suresi’ni yıldızlara baka baka okurlardı, canlı canlı okurlardı. Allah’ın erleri böyledir.

وَالْجِبالَ أَوْتاداً

¶        “Dağları da birer kazık yapmadık mı?[4]

Dağlara gözünü diker ve dağ ile kontak kurar, bütünleşir. Onun için imkânınız olduğu zaman ilgili sureleri özellikle Nebe Suresi’ni- bu fakir Efendim’le dağlara çıktığım zaman oraları okurken, okuduğum âyetleri, ilgili kısımlar geldikçe hep o taraflara bakardı. O’nun gözünde, yüzünde ben, sureyi görürdüm.- siz de okuyun. Çok tatlıdır. Sadece dilinizde kalmaz. Sadece aklınızda kalmaz. Sadece gönlünüzde kalmaz. Bütün uzuvlar nasiplensin.

TİLAVETTE MANA

Tilavete ne kadar uzvun iştirak ederse o kadar okkalı okumuş olursun, o kadar batmanlarca ecir ve sevap alırsın. İçerik ne kadar dolu ise o kadar ecir alırsın. Meselenin cirmi önemli değil, suret, görünüşü önemli değil, içindeki önemlidir. Eskiler buna “mana” derler.

Demek ki kıyamet, kıyam et, ayağa kalk, قُومُوا ‘nunTürkçesi kıyam ettir.

وَقُومُوا لِلَّهِ قَانِتِينَ

¶ “Allah’ın huzurunda kıyam ediniz.”[5]

Dimdik durunuz, boynunuzu bükmeyin. Omzunuzu alçaltmayın. Sağa sola sapmayın, çıbık gibi durun. Dümdüz durun. Bazı cahil mollalar vardır, iki büklüm namaz kılar, sonra da Şeytan ona iyi bir şey yaptığını telkin eder. Ne iyi bak senin gibisi var mı mütevazı adamsın sen yahu, bak hepsi kazık gibi durmuş sen dal gibi olmuşsun. Bu doğru mu? Bu cahilce bir telkindir. Cahilin sofuluğu böyle olur, kendi mantığınca olur. Mantık ne ki, din senin mantığına uyar mı? Senin mantığın dine uymalıdır. Uymanın anlamı budur. Din, ittibadır. Herkesin mantığına göre kalsaydı herkes bir çeşit yol açar gider, herkesin dini ayrı olurdu. Bu insan, sefillik yapmaktadır. Çünkü kıyam demek dimdik ayakta durmak demektir. Say balkım şu nazmın farzlarını dersin kıyam diye başlar. Dur orada bakayım, öyleyse doğrul, dimdik dur bakayım. Sen kıyam etmiyorsun ki, sen neredeyse rükû yapıyorsun. Rükûnun yeri ayrıdır, kıyamın yeri ayrıdır.  Bunun için Hazret-i Ömer o dinin âdil hükümdarı, halifesi Allah’ın dinini de böyle adalet üzere kıyam ettirirdi, din konusunda taviz vermezdi. Onun için uyarır, uymayanları da kırbacıyla vurar onların da belini doğrulturdu, doğrultun şu belinizi derdi. Namazda o adamların belini doğrulturdu. İşte dinimiz budur. Din bu şekilde istikamet üzere oluşu ifade eder. Rükû mu yapacaksın, doksan derecelik bir açıyı oluşturacaksın. Onda da belin dümdüz olsun. Başın ile belin aynı düzeyde olsun. Kafanı aşağı yukarı ona göre açıyı ayarlayacaksın, bunun için de egzersiz yapacaksın. Nasıl olsa olur, eğilince olur, olur mu, spor yapıyorlar da olmadı diye kaç defa tekrar ettiriyorlar. Büyüğüm namaz kılarken bana bakar beni izlerdi, şöyle yap böyle yap diye beni uyarırdı, bütün hâl ve harekâtımı düzeltti. Sen de bir büyüğe düzelttireceksin. Nasıl yapabiliyor muyum? Gerekirse ayna koyacaksın aynadan yandan bakacaksın. İbadet ediyorsun, kâğıda resim çizmiyorsun.

KADER KİTABINA ÇİZİLEN RESİM

Kader kitabına Allah’ın verdiği bilgi ve emir doğrultusunda kulluk çizelgesi, kulluk yapıyorsun, kendini resmediyorsun, kendini yapıyorsun, yapılandırıyorsun. Böyle eğri büğrü yaparsan bu iş ilerde karşına eğri büğrü şeyler çıkacak. Eğer düzgün, dolgun, olgun istiyorsan öyle ise burada ona göre davranmalısın. Ölüm dediğimiz hadise aslında bir başka âlemde doğuş, bir başka âlemde yeni bir hayat buluş demektir dedik. Böyle anlayacağız. Hiçbir zaman mevt-i mahz, katıksız tamamen ölüm diye bir şey yoktur. Yok oluş diye bir şey yoktur. Bunlar mecazi kavramlardır. Bir hâlden bir hâle değişim vardır.  Kur’an buna طَبَقًا عَنْ طَبَقٍ[6] der.  Bir hâlden bir hâle dönüşeceksiniz.

أَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ

¶               “…hangi akıbete uğrayacaklarını göreceklerdir.”[7]

Bunun diğer bir adı da inkılabtır. O hâlde biz inkılâba uğruyoruz. انقلاب bir hâlden bir hâle değişim demektir. Ve bunun merkezi de kalptir. انقلاب, kalp kelimesinden gelir. انقلاب kelimesi انفعال babında قلب kökünden gelen bir fiildir. Demek ki insan kalbinin her atışı ona yeni bir yön verir. Kalbin her yeni bir atışı onu yeni bir havaya sokar. O, ona ya artı getirir veya eksi getirir. Allah’ın yüce adıyla istikamet temposu ile atışını yaparsa

وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى

¶               “Attığın zaman da sen atmadın fakat Allah attı.”[8]

Bu atışı tam hedefinden vurursun. Allah’ın adıyla attın mı? Çünkü kalbin her bir atışı neticesinde bir vuruş kaydediyorsun. Ama bu vuruş Allah’ın dilediği tarafa mı yoksa hedefi sapıttın da kendini mi vuruyorsun? Bir de o var. Nice adamlar, böyle sapık kişiler avını avlıyorum derken kendini avlamıştır veya arkadaşını avlamıştır veya oğlunu, kızını avlamıştır. Bu tabii son derece sapık, saptırılmış anormal bir davranıştır. İşte böyle kendini mahvedenler vardır. Eğer insan Allah’ın yüce adıyla Hak Teâlâ’ya yönelik bir kalp pusulası oluşturmazsa Hakk’a yönelik O’nun yüce adlarını telkin ederek kalbi programlayamazsa, o şekilde bir kurgu ile kalp çalışmazsa, çalıştırılmazsa o bu sefer de başkasının adıyla atmaya başlar. Masivanın adı ona yerleşir.

 

DÜNYA MASİVADIR

Masiva nedir? Genel anlamıyla dünyadır. Dünya ve Allah, ya Allah’a yönelirsin, Allah’a yönelmiyorsan dünyaya yönelirsin. Allah, “dünyadan sakının” buyurdu. O müthiş bir büyücüdür. Harut ve Marut’tan daha büyücüdür. Sakın sizi aldatmasın.

فَلا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَياةُ الدُّنْيا

¶        “Dünya yaşamı sakın sizi aldatmasın.[9]

وَغَرَّتْهُمُ الْحَياةُ الدُّنْيا

¶        “Dünya yaşamı onları aldattı.”[10]

Bunlar Kur’an’da uyarılmıştır ve bu yöndeki oluşumlar anlatılmıştır. Kalbin hedefi Allah Teâlâ’ya yönelik değilse

إِنِّي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ حَنِيفاً وَما أَنَا مِنَ الْمُشْرِكِينَ

¶     “Ben hakka yönelen birisi olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Ben Allah’a ortak koşanlardan değilim.[11]

yoksa ben yüzümü çevirdim demiyorsa yanlış yola adım atmıştır.

İbrahim Nebi gibi hanif değilse, hanif ne demek? Hanif, masivayı bırakıp tamamen bütünüyle Allah’a yöneliş eli,gözü, kulağı öyle aklı, fikri öyle bütün zerratı öyle, yaratana yönelik müteveccih bir başka şeye dönüp bakmıyor, ilgilenmiyor, kendini tamamen Allah’a döndürmüşsen haniftir işte bu haniftir. Her Müslüman haniftir. Müslümanlar haniftirler.

حَنِيفاً مُسْلِماً

¶               “İbrahim ne Yahudi idi ne de Hıristiyan. Fakat o, hanif (Allah’ı bir tanıyan, hakka yönelen) bir müslümandı. Allah’a ortak koşanlardan da değildi .”[12]

Bu sıfat kendisinde belirmiş olan her Müslümanın müşrik olması mümkün değildir.

وَما أَنَا مِنَ الْمُشْرِكِينَ

¶               “Ben Allah’a ortak koşanlardan değilim.”[13]

İbrahim Nebi’nin ifadesiyle Yüce Allah’ın İbrahim’i tanıtmasında da

وَما كانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

¶               “O müşriklerden olmadı, hiçbir zaman değildi, olmadı.”[14]

HEDEF SÜVEYDA-İ KALP

İşte kalbimiz bu yönüyle Allah, Allah diye attıkça Allah’ın izniyle hedefi tam ortasından vurur. Tam süveyday-ı kalpten hedef oluşur. Yaklaşık da olabilir. Önemli olan merkez içerisinde olmaktır. Genelde böyle atış yapanların poligomlarında böyle daireli çizgiler vardır. Böyle açılımlı, daire tarzındadır,  merkezi biraz daha ufaktır gittikçe açısı genişler, gittikçe genişler, tabii ki bu orta noktada bir mesafe vardır, tam ortadan, merkezden vuranlar vardır. Ama onlar çok azdır. Olsun, o merkeze yakın ise o da güzeldir, onlar da merkezden sayılır. Ne kadar yaklaşabilirse o kadar a’la’dır, Allah inayet buyursun. İşte kişiler bu atışı kaydederken her Allah deyişte hedef bellidir, zat-ı sübhanidir. Allah, Allah derken bunun açılımı

إلهي أنت مَقْصُودِي ورضاك مَطْلُوبِي

Sadat-ı Nakşibendiyye dediğimiz bu büyüklerimiz, bizim manevi atalarımız hep Allah Allah ism-i şerifini zikretmişlerdir ve zikredilmesini bizlere öğütlemişlerdir. Ama bu çekirdeği biz biraz açacak olursak bu ne demekmiş?

إلهي أنت مَقْصُودِيAllah’ım, maksudum sensin, benim maksadım sensin, gayem, amacım sensin, ben senin için bakıyorum, ben senin için konuşuyorum, ben senin için otururum, kalkarım, okurum yazarım, nefes alırım, düşünürüm taşınırım. Hep senin için Ya Rabbi! Bütün bu mevzuatın içerisinde ana mevzu, konu sensin. Bakmamdaki konu sensin. Konuşmamdaki, sohbetimdeki konu sensin. Velhasıl her hâlükârda maksadım sensin. ورضاك مَطْلُوبِيve benim peşine düştüğüm senin rızandır,” benim aradığım, benim istediğim senin hoşnutluğundur. Kur’an’ında rızadan söz ediyorsun. Razı olduğun kullarından söz ediyorsun. Ve ben de buna can atıyorum. Buna gönül veriyorum. Ben bunu ülkü edindim. Senin rızan olmadan hiçbir şeyin yürümeyeceğini, hiçbir şeyin değerinin olmayacağını biliyorum. Bu nedenle matlubum senin rızandır. O halde bunları bana ver diyorsunuz.  Ben bunları istiyorum. İşte her Allah deyişin içindeki potansiyel anlam budur. Bu şekilde insan hareket halindedir. Bu adam otursa da yürüse de müthiş bir hıza sahiptir. O Allah deyişin, kalbin her hareketinin içerisinde lafzatullahın oluşu ve o lafzatullahın içeriğinde de bu anlamın zerkedilmesi, yerleştirilmesi, insana müthiş bir hız verir. İnsanoğlunun icat edeceği en son süratli vasıta o ruhun yanında vız kalır. Onun hızı yanında vız kalır. Çünkü o insan kalbi bir anda

كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ

¶               “O, her an yeni bir ilahi tasarruftadır.”[15]

Sırrına sahiptir. Bu sırra başka hiçbir varlık sahip değildir. İnsan kalbine bu özellik bahşedilmiştir. Onun zamanla mekânla bir ilgisi yoktur. Öyle ise işte yüce Allah’ın adında  ne zaman vardır ne mekân. Bu kalbin dinamizmini düşünün. Bu kalbe sahip insanın değerini beşer biçemez. Ona kimse boy pos biçemez. Onun hakkında herhangi bir hüküm veremez. Onun hesabını ancak Allah bilir. Bir kere Allah dediği zaman, tabii ki dilinin ucuyla değil söylediğim şekilde bütün bünye o noktada toparlanmış, hepsi bir cihaza bağlanmış gibi kalbe bend olmuş, bağlanmış; hani yüzlerce hatlar vardır, bunların hepsi tek hatta birleşmiştir. Tek noktada birleşmiştir. Ve ondan sonra da o Allah diyor. İşte bütün bu kaynakların birleşmesi neticesinde bu lafzatullah söyleniyor.  İşte bu insanın yeni bir hayata geçişidir. Dünya yaşamını bitiren bu adamın kalbi yeni bir yaşama geçiş kaydetmiştir.

ادْخُلُوها بِسَلامٍ آمِنِينَ

¶                    “Girin oraya esenlikle, güven içinde” denilir.”[16]

Sırrına erişmiştir. O huzur âlemine selâmetle girin.

NERESİ CENNET?

Bu huzuru, Allah’a yakınlığı ifade eden nerede olursa olsun orası cennettir. Biz cenneti ölüm ötesinde sırat köprüsünden geçince işte ondan sonra bir âlem var, işte o zaman gireceğimiz yer diye düşünüyoruz. Ey Allah’ın kulları! Allah’ın zaman ve mekânı aşmış, arif kulları için cennet hâlen mevcuttur.  Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat de cennet ve cehennem الْآنَ (elan) mevcuttur demişlerdir. Öyleyse nerede? Yüce Allah’ın cennet denilen yerinin anlamı Yüce Rabbini gördüğün yer demektir. Onunla birliktelik oluşturduğun yerdir. Yerdir diyoruz ötesini anlatamıyoruz, çünkü akıl ötesini anlamaz. La zaman la mekân dedin mi akıl fıttırır. Orada benim yerim yok, ne demek istiyorsun, ben anlamıyorum der. Anlamaz doğrudur, bu laf ancak gönle tesir eder. Gönül bunu reddetmez. Ama akıl bunu kabul etmez. Onun için biz sadece akıldan mürekkep bir varlık değiliz. Hocam, madem aklımız kabul etmeyecekse niye söylüyorsun derseniz gönlünüz var, bizim burada sohbetimizin temeli akla değil gönle yöneliktir. Biz size gönül sahibi istiyoruz diyoruz. Bize gönüllüler gelsin diyorum, akıllılar gelsin demiyorum ki. Dışarıda dolu akıllı var, İblis’ten daha akıllısı da yoktur. Şeytandan daha akıllı varlık var mı? Ama o rezil nerede? إِلى جَهَنَّمَ زُمَراً [17]Şu halde kalp böyle bir yaşama erişti mi o yaşam cennet yaşamıdır. وَهُوَ مَعَكُمْ O sizinledir.”[18] Bu anlamın içine dâhil oldu ise gönül bu anlamı içeriyorsa, gönül bu havanın ve atmosferin içerisine girdi ise artık onun cennet cehennem diye bir beklentisi yoktur.  Onu akıllı olan adamlar bekler. Daha var mı epeyi, daha çok,  daha yaklaşıyoruz işte epey yaklaştık ama daha çok var. Ona göre çok yoktur, onun o artık içindedir. Sevgililer Sevgilisi Muhammed (a.s) bakın size ne buyurmuş:

الجَنَّةُ أَقْرَبُ إِلَى أَحَدِكُمْ مِنْ شِرَاكِ نَعْلِهِ، وَالنَّارُ مِثْلُ ذَلِكَ

Değişik rivayetler vardır.

  1. Cennet ve cehennem size ayağınızın tasmasından, bağcığından daha yakındır.[19]

Nerdeymiş peki? O ayağın var ya ayağın, o kıyam ettiğin kıyamet, o bastığın, o yerle seni ayakta tutan kademin var ya işte o ayağın senin ya cennetin içindedir ya cehennemin içindedir. Yani sen ya cennet içinde yaşıyorsun veya cehennem içinde yaşıyorsun. İşte bunu fark etmektir. Kalp yaşamı kazanmış insanlar, kalbi ile yaşayan insanlar, aklı ile değil, eliyle ayağıyla midesiyle değil, şehvetiyle değil kalbiyle yaşayan insanlar

لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ

¶        “Şüphesiz bunda, aklı olan yahut hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.”[20]

De ifade ettiği gibi kalbi olanlar, kalp semtine girenler

وَلِمَنْ دَخَلَ بَيْتِيَ مُؤْمِناً

¶        “..iman etmiş olarak evime girenleri....”[21]

O insanların sözü şudur: o insanların sözü Rablerinin sözüdür. Nedir?

إِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَعِيداً

¶        “Şüphesiz onlar o azabı uzak görüyorlar.”[22]

Yüce Allah onlar diyor, o imandan, Kur’an’dan, vahiyden uzak olanlar, aklı ile âlemi ölçüp biçenler, akıllarınca varlığa değer verenler o ahreti uzak görürler. Orada yani ahret hayatında cennet ve cehennem gibi âlemlerden söz ediliyor veya diğer bir tevcihe göre bunların kapısının açıl susam açıl dendiği kıyamet kapısı, o bir kapıdır. Kapılar sahibi gökyüzü,

وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْحُبُكِ

¶         “Yollara (yıldızların dolaştığı yörüngelere) sahip göğe andolsun ki.”[23]

ذات أبواب demek kapılar sahibi gök, o zaman ne yapacak?

إِذَا السَّماءُ انْشَقَّتْ

¶        “O gün gökyüzü açılacak,”[24]

وَفُتِحَتِ السَّماءُ فَكانَتْ أَبْواباً

¶        “ Gök açılır ve kapı kapı olur .”[25]

GÖKYÜZÜNDEKİ KAPILAR

Ne olacak ondan sonra, kapılar olacak. Artık gökyüzünde dümdüz bir satıh görmeyeceksin. Aman Allah’ım, kapıdan bol bir şey yok, dolu kapı var. Senin de kapın var. Biliyor musun Allah’ın kulu, sana da kapılar var. Her ferdin gökyüzünde, ötelere açılan iki kapısı var. Birisinden yukarıdan gelenler geliyor. Senin başına ne geliyorsa, o gelenler var ya postalanan gönderilen, o kapıdan giriş yapar. Orası tenzil veya nüzul kapısıdır. Melekler oradan gelir, rızkını getirirler, kaderini, kederini getiriler, başına ne gelirse işte oradan gelir. Gelme oradan, nüzul kapısı. Bir de yaptıklarının yukarı çıktığı ve daha sonra en son çıkacak şey de ruhundur. Onu götürecekler, işte onun götürüleceği gidiş kapısı var. Demek ki herkesin gökyüzünde iki kapısı var. Bir geliş kapısı, ruhun da oradan geldi. Ruhun ana karnına girerken oradan indi. O senin kapın, sana tahsis edilmiştir. Onun için Kur’an buna işaret ederek

فَما بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّماءُ وَالْأَرْضُ وَما كانُوا مُنْظَرِينَ

¶        “Gök ve yer onların ardından ağlamadı;[26]

İşte bu âyetin tefsirine bakarsanız bu söylediklerime rastlarsınız. Gök, onlar için öldüğü zaman yas tutmaz. Kim bunlar? İmansızlardır. Yerleri gökleri tanımayanlardır. Filozoflara göre yer ve göğü tanıyanlardır. Kendi akıllarınca, şeytanlarınca yerleri, gökleri isimlendirip cisimlendirip dizayn etmeye çalışanlardır, ateistlerdir. Bunlar öldüğü zaman ruhu oradan geçirilirken gökyüzü bir damla olsun yaş akıtmaz. Gök ehli onlara acımaz. Gök ehlinden Maskat bazı bilginlere göre عَلَيْهِمُ السَّماءُ derken يعني: أهل السماء، وأهل الأرض takdirindedir, sema ehli onlara acımaz ve ağlamaz. Çünkü bazıları, gök niye ağlasın ki, gök camid bir varlık der. Bazıları da yok, öyle şey olur mu? Gökyüzünün de hisleri vardır. Yerler ve gökler konuşur, Kur’an’da konuşmalarını görmedin mi? Allah onlara emretmiştir. فَقالَ لَها وَلِلْأَرْضِ ائْتِيا طَوْعاً أَوْ كَرْهاً [27] demiştir, ondan sonra da onlar قالَتا أَتَيْنا طائِعِينَ[28] dediler diyor.

MECAZ KÖPRÜSÜ

Ama bunu bu sefer de mecaz bu diye yorumluyor. Bunun mecazı yok, Allah’ın mecaza ihtiyacı yoktur. Senin mecaza ihtiyacın vardır. Allah için her şey haktır ve hakikattir. Onun mecaza ihtiyacı yoktur. Mecaz tampon bölge demektir. Geçiş mahalli demektir. Birden ötekine atlamamak için biraz araya bir ara verelim diyor. Seni alıştırmak için şöyle bir ara yer vardır. İşte oraya mecaz denir. Mecaz köprü anlamında bir kelimedir. İki yeri birbirine bağlar. İnsanların bu tür köprülere ihtiyacı vardır. İnsanın birdenbire bir şeye giriş yapma, dalma gibi bir özelliği, lüksü yoktur, birazcık beklemesi lazımdır. Arada şöyle bir fasıla olmalı. İnsanın algılaması böyledir. Onun için Yüce Allah hepsinin arasına bir berzah koymuştur.

مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيانِ (19) بَيْنَهُما بَرْزَخٌ لا يَبْغِيانِ (20)

¶        “(Suları acı ve tatlı olan) iki denizi salıvermiştir; birbirine kavuşuyorlar. (Fakat) aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar[29]

TECELLİYATIN BERZAHI

Her şeyin arasında bir berzah vardır. Tecelliyatının bile berzahı vardır. Tecellilerinde bile ama o kendi için değil, tecelli kullar içindir, mahlûk içindir. Allah kendi kendine böyle lüks olsun diye hâşâ oyun oynamak gibi bir sebeple bunu yapmaz.

وَما خَلَقْنَا السَّماءَ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما لاعِبِينَ

¶        “Biz, yerleri ve gökleri oynamak için yaratmadık, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.”[30] diyor.

لَوْ أَرَدْنَا أَنْ نَتَّخِذَ لَهْوًا لَاتَّخَذْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا إِنْ كُنَّا فَاعِلِينَ

¶        “Eğer bir eğlence edinmek isteseydik onu kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık böyle yapardık. .”[31]

 

Eğer böyle bir şey dileseydik bizim katımızda çok yüce, yanımda benim neler var neler diyor. O sizin suflî âlemdeki şeylere mi kaldım ben diyor.  O zaman Yüce âlemden yapardım bunları ben diyor.  Sizin gibi sefillerin gözünün kaldığı şeylerle mi ben diyor, oyuncağını elinden almış gibi öyle mi yapardım, yapmazdım. Eğer böyle bir şey olsaydı ben böyle yapardım. Yapmazdım ama.

İŞİMİZ GİRİP ÇIKMAK

Bu işimizin mukaddemesiydi. Kıyamet gerçeği büyük bir gerçek, büyük bir kapı, bu kapıdan sürekli girip çıkıyoruz. Ve kaderimiz bizim budur. İşte oraya gelmiştim. O ehli dünyanın cennet ve cehennem anlayışı veya cennet ve cehennemin büyük kapısını oluşturan kıyamet kapısı bunlara bakışları nasıl?

إِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَعِيداً

¶        “Şüphesiz onlar o azabı uzak görüyorlar.”[32]

O münkirler, o kıyamet olayını, hesabı, kitabı, mizanı, sıratı, cenneti, cehennemi يَرَوْنَهُ بَعِيداً çok uzak görürler. Ya olacak şey mi şu? Veyahut da eğer inkâr edemese bile ya belki olur kıyamet ama daha kim bilir milyarlarca seneler var. Rastladım ben bunlara, daha çok. Benim başımda kopmaz nasıl olsa. Ben keyfime bakayım. Yahu pisletiyorsunuz havayı. Hava su pislendi kardeşim. Yapmayın şu pisliği yapmayın işte dediğin zaman daha çok canım. Evet, pisleniyor, ediyor ama sonunda bozulur ama bize bir şey olmaz. Görüyorsunuz işte bu يَرَوْنَهُ بَعِيداً nın bir ifadesidir. Bu, istib’ad anlamına da, inkâr anlamına da gelir. İstib’ad etmek uzak görmek, hayır olacak şey değil dedin mi buna istibad denir. Arap dilinde بَعِيد den gelir. İstibad etmek olur şey değil ya olması mümkün değil kardeşim. Buna Arapça’da istibad denir. Bu inkâr türüdür. Burada da maksat odur.

إِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَعِيداً

Ama demin ki söylediğim şey de buraya girer. Uzak görmesi, daha çok milyonlarca sene daha idare eder ya falan gibi.

وَنَراهُ قَرِيباً

¶        “Biz ise onu yakın görüyoruz.”[33]

Gördünüz mü biz diyor Allah. Kim? Ben, meleklerim ve erlerim; biz.

YAKIN VE UZAK GÖRENLER

Biz onu yakın görüyoruz. Allah’ın erleri yakın görüyorlarmış.  Nasıl yakın görüyorlarmış? Peygamber ne diyor bakın.

الجَنَّةُ أَقْرَبُ إِلَى أَحَدِكُمْ مِنْ شِرَاكِ نَعْلِهِ، وَالنَّارُ مِثْلُ ذَلِكَ

Pabucunun bağından daha yakındır. Nalininin tasmasından daha yakındır. Yani senin ayağın onun içindedir. O halde Allah’ın Kulları insan her attığı adımla ya cennette yürür veya cehennemde yürür. Namaza gidiyorsun o adımın nerededir senin. Yeminle söylüyorum cennet içinde yürüyorsun sen. Attığın adımlar, bunda benim hiç kuşkum yok. Yeminle söylüyorum o attığın adımlar nereyedir.  Cennete gidiyorsun sen, cennet adımlarıdır. Ama maksat var. Riya var, uçup var. Öyle diyemem. Riya ve uçup cennet yolunda bir tuzaktır. İnsanın doğru yol üzerindeki mayınlardır. Bakın doğru yol. Namaz doğru yoldur. Namaz yolu, mescit yolu doğru yoldur. Ama unutmayın ki nice doğru yollarda eğri şeyler gizlidir. İşte bu Yüce Allah’ın dininin tanımıdır. Sırat-ı müstakim denilen şey, siz zannediyor musunuz ki bu yolun hiçbir tehlikesi yok. Açmış Yüce Allah geniş bir şekilde yol, bas gaza yürü git, hiçbir tehlikesi yok. Öyle değil. Tuzak doludur Allah’ın Kulları tuzak. Eşkıya dolu kenarlarında, önüne her an çıkabilirler, baskın yapabilirler. Mayınlar doludur. Ama mayın bilgin varsa ayı değilsen, mayınlı arazileri tanırsan ki ayılar bile herhalde mayınlara basmıyor pek değil mi? Ayıların da özel bir sinyalleri var. Ama insan ayısı öteki ayıdan daha kötüdür tabi ki, o bilmez. Hani toplumda ayı mısın derler. Biraz zekâ gerisi, geri zekâ anlamında kullanıyoruz. Ayının teki filan derler hani. Ayıya hakaret olmasın değil mi? Her zaman bunları temsilen, toplumun kullandığı tabirler olarak kullanıyoruz. Son yazdığımız kitap da işte bu anlamdadır. Feyizlerin sekizinci kitabı “Tuzaklar ve Uyarılar” sırat-ı müstakim üzerindeki barikatlar, eşkıya görüyorsunuz değil mi, nasıl o ana yollara mayın koyuyorlar. Nasıl kamufle ediyorsa bir bas, teker üzerinden geçiyor güm gidiyor. İşte bizim yolumuz da budur Allah’ın Kulları. Din yolu tehlikesizdir, hiçbir tehlikesi yoktur. Eşkıyası yoktur, bas gaza yürü git böyle değildir. Onun için mutlaka bu tehlikeleri, mayınları bileceğiz. Bunlar da ilim sayesinde, takva ile insanın halledebileceği şeylerdir. Ve Allah’ın her zaman diyoruz Kur’an’ın nuru ile biz bu önümüzü görüyoruz. Kur’an sinyaller veriyor. Burası tehlikeli diyor. Bak buraya sakın yanaşma diye önceden قَبْلَ الْوُقُوعِ bize işaret ediyor. Peygamber bazı konuları kendisine soran insana mübarek elini kalbine şöyle koydu. Buraya danış dedi. Adım atayım mı atmayayım mı eğer burada bir çekingenlik varsa bir ızdırap varsa, bir tereddüt varsa, kalbin çarpmaya başladıysa aman girme o işe buyurdu. Adımını geri at. Oradan uzak dur. Çünkü kalbin rahatsız olduğu bir şeyde hayır yoktur.

TAKVA CİHAZI

Ya Allah’ın Kulları bakın Peygamber bütün ölçüleri verdi. Kendinizde var yahu alet almanıza gerek yok. Takva nerede biliyor musunuz? Takva, insana önünü gösteren karanlığı aydınlatan bir ışıktır, mekanizma, pusuladır. Burada Peygamber buyurdu:

لَا تَحَاسَدُوا، وَلَا تَنَاجَشُوا، وَلَا تَبَاغَضُوا، وَلَا تَدَابَرُوا، وَلَا يَبِعْ بَعْضُكُمْ عَلَى بَيْعِ بَعْضٍ، وَكُونُوا عِبَادَ اللهِ إِخْوَانًا الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ، لَا يَظْلِمُهُ وَلَا يَخْذُلُهُ، وَلَا يَحْقِرُهُ التَّقْوَى هَاهُنَا

  1. Takva buradadır.[34]

Kalbini gösterdi. O halde sizin cihaz almanıza gerek yok. Sırat-ı müstakimi tespit edecek bir cihaz yok Allah’ın Kulları. Bu sizin içinizde, takvadır.

وَآتَاهُمْ تَقْوَاهُم

¶        “Yüce Allah onlara takvalarını verdi.”[35]

Kim verir size bunu? Bunu kullarına Allah verir. Takva bir lütuftur. Bir tehlikeden sakınma mekanizmasıdır. Ve menşei ilahidir, bunu insanlar üretmez. Bu Allah vergisidir ve Muhammet suresinde geçiyor zannediyorum.

وَآتَاهُمْ تَقْوَاهُم

Yüce Allah onlara takvalarını verdi, iade etti. Onlara takva ihsan etti, ikram etti. Bunun diğer bir adı da Furkan’dır.

إِنْ تَتَّقُوا اللَّهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقاناً

¶        “Ey iman edenler! Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız o size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir.”[36]

Bakınız eğer siz kendi açınızdan takva yönüne giriş yaparsanız, takva sa’yinde bulunursanız, takva istiyoruz.

اللهُمَّ آتِ نَفْسِي تَقْوَاهَا

  1. Allah’ım! Nefsime takvasını ver.”[37]

Diye ki Peygamberin bize öğrettiği dualarındandır. Allah’ım nefsime takvasını ver. Gördünüz mü bakın Allah’tan istiyorsun. Allah da bunu kabul ediyor.

وَآتَاهُمْ تَقْوَاهُم

Onlara takvasını verdim. Peki إِنْ تَتَّقُوا ne oluyor o zaman. Kesbi olan yöndür bu. Aslında vehbidir. Her kıymetli şeyin aslı Allah vergisidir. Fakat bunun bize yönelik bir yanı vardır. Mesela iman Allah vergisidir. Ama senin kesbetmen gerekiyor. İman etmek için aklını kullanacaksın. Allah’ın verilerinden, gösterdiği delillerden hareketle aklını kullana kullana doğruyu bulmaya çalışacaksın. Allah’ın varlığı ve birliği konusunda adım atacaksın.

İşte bu yönden

وَالَّذِينَ جاهَدُوا فِينا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنا وَإِنَّ اللَّهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ

¶        “Bizim uğrumuzda cihad edenler var ya, biz onları mutlaka yollarımıza ileteceğiz..”[38]

sırrıyla Allah sana bunun karşılığını verir. Bu vehbidir. Ama kesb olmadan vehbin bir değeri olmaz. Çünkü Allah kendi verdiği şeye sevap vermez. Allah senin sayine sevap verecek. Ötekini zaten kendisi vermiş, ona bir de sevap mı versin. Sen onu kullanacaksın, Allah’ın verdiği şeyi, ona kesb diyoruz. O halde takvanın da bir kesb yönü vardır. İşte إِنْ تَتَّقُوا eğer takva için uğraşır didinirseniz, bunun mükâfatı nedir?

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَتَّقُوا اللَّهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَانًا

¶        “Ey iman edenler! Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız o size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir.”[39]

FURKAN NEDİR?

Allah size bir Furkan nasip eder, ihsan eder, ikram eder ve arkasından müjdeler geliyor. Bu hakkı batılı anında seçme yeteneğidir. Furkan aynı zamanda Kur’an’ın da bir ismidir. Bir anlamda size Kur’an’ın özünü ihsan eder, Kur’an’ın içeriğini ihsan eder demektir. Ne diyor bakın

وَاتَّقُوا اللَّهَ وَيُعَلِّمُكُمُ اللَّهُ

¶        “Allah’a karşı gelmekten sakının. Allah size öğretiyor.”[40]

Allah size öğretsin. Kırk gün ihlâslı olabilirsen, kırk gün fetret vermeden, kopukluk oluşturmadan kalpte bir neşv-u nema oluşur. Hikmet tohumları yeşerir. Kırk gün içerisinde, kırk gün devam edebilirsen bu sebat alametidir. Kırk gün bir insan bir şeye, güzel şeye devam edebilirse arkası gelir. Kırk gün sabredeceksin. Kırk gün içki içen adam, sigara içen adam kırk gün içmeyebildi mi arkası kolaydır. Bu bir keramettir Allah’ın Kulları. Allah bu ikramdan cümlemizi ayırmasın.

Biz daha dersimize giremedik değil mi? Daha tabi ki müjdelediği kısımlar da var, uyarıcı kısımlar da var. Çünkü kıyamet akabinde insanın karşılaşacağı güzel tablolar da var, hüzünlü tablolar da var. Ama Allah’ın Kulları imanla Kur’anla uhrevi yaşama geçebildik mi, o diyara girebildik mi gerisi kolaydır. İmanla, Kur’anla o eşikte, kıyamet eşiğinden geçebildin mi gerisi Allah’ın izniyle böyle arkası gelecek, böyle saat gibi işleyecek, ya yürüyecek. Bu da büyük bir müjdedir. Cennetteki yüzleri Yüce Allah bizlere tanıttı. Yüce Allah’a nazar edip pırıl pırıl parlayan görkemli yüzlerden, güler yüzlerden, öpücükler dağıtan, gülücükler dağıtan ve yüzüne bakıldığı zaman içi açılan, insanın içinin açıldığı yüzler, içini açan yüzler, keyif veren, tat veren yüzler. Çünkü tatlılar tatlısına bakıyorlar. Güzeller güzeline bakıyorlar. Allah’a bakıyorlar. İşte o yüzlerin yapısını, görüntüsünü Yüce Allah bize lütfuyla keremiyle hamdolsun aksettirdi. Biz de bundan büyük haz alıyoruz. Görmüş gibi oluyoruz. Duymuş gibi oluyoruz oradaki kelamları, oradaki görüntüleri görmüş gibi oluyoruz. Bu görmüş gibi olma olayı Peygamberin ifadesidir.

أَنْ تَعْبُدَ اللَّهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ، فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاك

  1. Sen onu görmesen de o seni görüyor.[41]

İMANIN ODAK NOKTASI

O seni görüyor. Görüyormuş gibi olmak, çünkü o bizi görüyor. O’nun bizi gördüğü kesindir. Biz O’nu göremiyoruz. Her hâlükarda dünya yaşamındaki vaziyetimiz bu olmalıdır. O beni görüyor. Canım gören mi var? İyi de o beni görüyor. Ben göremiyorum ama bizim görmemiz her şeyin delili değil ki. O bizi görüyor. Benim onu görmem şu anda, şu konumda şu durumda müsait değil, imtihana aykırıdır. Bu kopya vermek demektir. Bilmiyor musunuz siz, öğretmensiniz, öğrencisiniz. Öğretmen size soruların cevabını gösterir mi? Önüne koyuverirse bu sui istimal değil mi? Ondan sonra da bak bak yaz. Böyle imtihan olur mu? O nedenle

الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ

¶        “Görmedikleri halde gayba iman ederler.[42]

Çünkü imanın odak noktası gayba imandır, melekler gayıptır, Allah Teâlâ bizim görme hududumuzun dışında, o bizim için gayıptır, gayıp kategorisi içindedir. Yani algımızın ötesinde gayıp oluyor. Vahiy denilen şeyin ne olduğunu bilmiyoruz. Nasıl bir şey olduğunu biz bilmiyoruz. Bu da bizim için gayıptır. Cennet cehennem bizim için gayıptır, şeytanlar gayıptır. Yani şeytan denilen şeyi görmüyoruz ama iman ediyoruz. Velhâsıl ne kadar iman esasları varsa, kader diyoruz bizim için gayıptır. Böyle bir levha görmüyoruz, levh-i mahfuz görmüyoruz. Şu halde iman gayba taallük eder. Zahire taalluk eden şey şuhuddur, iman değildir. Zahire taalluk eden şey, görünene taalluk eden şey şuhuttur, bunun adına şuhut denir. Görmek, onun için şahit misin sen? Şahidim, yani olayı görmüşsün, tanığısın demektir. Görmedim ama ben şahitlik yapmak istiyorum. Öyle şey olur mu? Görmeden şahitlik edersen sana lanet olur, sana lanet ederler. Görmeden nasıl gördüm diyeceksin. Olmaz. İşte bu gaybın temelini sarsmamak lazım. Bunun üzerine din ve iman yürür, dünya imtihanı bu minval üzere cereyan eder, neticede ise Rabbimizi görmek arzusu ile yaşıyoruz, dünyada sen sen sen diye hep yaşamışız. Allah Allah diye yaşamışız ve netice de Yüce Allah içimizde de müthiş alevlenme olmuş, yanma oluşmuş, hasret oluşmuş ve bunun için yanıp kavrulmuşuz. Yüce Allah da onu bize ihsan ediyor. Alın kullarım işte benim yüzüm. Doya doya bakın. O günde bunları bize söyleyecek. İşte benim veçhi saadetim. Bakın, doya doya bakın. Artık engel olmayacağım, engel yok.

ÖDÜL YERİNE HAZIRLANALIM

Çünkü orası artık imtihan yeri değil, orası mükâfat yeridir. Orada niye gösteriyor. Orası mükâfat yeri, notunu almışsın. Artık seni ödüllendiriyor. Orası ödül yeridir. Neticede tabi ki bu mutlu ve kutluluk içinde yaşayan bu güzellerin içinde bir de durumu vahim olanlar var. O arsız, hırsız, namussuz, dünya hayatında her türlü pisliği pervasızca işleyen, sınır tanımayan, kanun tanımayan, Allah Peygamber nedir, umurunda olmayanlar onlar ne olacak? İşte Allah bize onların da yüzlerinden bir kesit sundu. İlahi kamerayı tuttu ve bize bu Kur’an’ın yüzünde oranın yüzünü aksettiriyor. Oradaki yüzü sayfaların yüzüne, kitabın yüzüne yansıtıyor ve bu yüzde o yüzü biz temaşa ediyoruz. Ne büyük saadettir. Allah’a sonsuz müteşekkiriz. Bu, şeksiz ve şüphesiz olan, ikna edici olan Allah’ın buyruğu, Allah’ın sözü, beşer sözü değil, Allah’ın sözüdür. Rabbimiz anlatıyor, biz de dinliyoruz.  İşte o gün asık suratlar vardır, ekşimiş suratlar vardır. Evet 24. âyetten devam ediyoruz meal olarak veriyorum. Asık suratlar, ekşi suratlar böyle, buruk yüzler vardır. Ki o kesin olarak kendisine omurgasını paramparça edecek bir azabın yapılacağını bilir, artık inkâr edemez. Kesin olarak bunu bilir ve anlar. Benim artık işim kötü der. Bundan sonra tutacak bir yerim artık yok der ve bunu kesin olarak bilir. İtiraz edecek halde değildir. Kusurunu itiraf etmiştir.

فَاعْتَرَفُوا بِذَنْبِهِمْ

¶        “İşte böylece günahlarını itiraf ederler .”[43]

DİZÜSTÜ ÇÖKENLER

Sırrıyla artık bitkin, sessiz, kendinden geçmiş, umutsuz, dökülmektedir. Ayakta zaten duracak halde değildir, çömelmiştir. Bunları Kur’an casiye[44] olarak anlatır. Dizleri üzerine çökmüş, ayakta duramaz vaziyette artık işi bitmiştir. Cehennemin çevresinde böyle öylüm gibi kalakalmıştır. Dilleri sarkmış, bağırsakları yerlerde, bunları tasvire kalkışsak yetmez. O gün ne kadar korkunç hal, vaziyet varsa bu ehli narın başını sarmıştır, başına gelmiştir, o haldedir, iğrençtirler, korkunçturlar. Siz öyle çekilmiş, güzel, endamlı duracağını mı sanıyorsunuz. Nerede! Gözleri pörtmüştür, yerinden fırlamıştır. Kulakları böyle, dudakları öyle, diller öyle, her taraf pislik kokuşmuş, kurtlar düşmüş, bunların ahvali hadislerde uzun uzun anlatılmış, yeri geldiği zaman bizler de anlatıyoruz. Burada sadece bir sahne bir anlamda onların halini beyan ediyor. Böyle kısa kısa geçiyor. Kesin olarak kendisine belini kıracak, müthiş dehşet verici bir azabın, yani bel kemiklerini, omurga kemiklerini, kül ufak edecek bir azabın yapılacağına kani olur o gün. كَلَّا ve yeniden Yüce Rabbimiz olmaz öyle şey diyerek bütün bu haşir gününü kıyamet gününü inkar eden, kâfirlere karşı bir çıkış yapıyor. Sizin bildiğiniz gibi değil a ahmaklar, sizin sandığınız gibi değil.

لَيْسَ الْأَمْرُ كَمَا تَزْعُمُونَ

لَيْسَ الْأَمْرُ كَمَا يَظُنُّ هَؤُلَاءِ الْمُشْرِكُونَ مِنْ أَنَّهُمْ لَا يُعَاقَبُونَ عَلَى شِرْكِهِمْ وَمَعْصِيَتِهِمْ رَبَّهُمْ بَلْ إِذَا بَلَغَتْ نَفْسُ أَحَدِهِمُ التَّرَاقِيَ عِنْدَ مَمَاتِهِ

Şekliyle كَلَّا bu men ediyor. Bırakın şu inançsızlığı, son verin şu arsızlığa, namussuzluğa, Peygamberime karşı gelmeye bir son verin şekliyle انْتَهُوا şekliyledir. ارتدعوا عن ذلك Buna bir son verin. وتلهبوا على ما بين أيديكم من الموت Önünüzdeki ölüme karşı uyanık olunuz ki o ölümü andığınız zaman dünya sizden kesilir, kopar. Dünya ile ipinizi, alâkanızı koparmış olursunuz ve ahirete intikal etmiş olursunuz ki, ahiret yurduna rahatça geçmiş olursunuz ki orada sonsuza kadar kalacaksınız diyor.  Metin olarak kaldığımız yerden devam edelim.  إِذَا evet كَلَّا dan sonra olmaz öyle şey bırakın şu inkarı, dikkat edin. إِذَا بَلَغَتِ erişince, ulaşınca,  أي الروح yani can, can ulaşınca Müfessir, şimdi nereden çıktı bu ruh diye tefsir etti. Yukarıda böyle bir şey geçmedi ki. Üstelik de بَلَغَتِ te ile gelmiş. Ruh diye şey yapıyoruz.  هِيَ diyoruz. هِيَ de الروح a racidir. Bu nasıl caiz oldu. وجاز caiz oldu. وإن لم يجر لها ذكر daha önceden adı geçmese de, ruhun adı geçmedi ama burada kastedilen ruhtur. لأن الآية çünkü ayetin hitap tarzı, ifade tarzı  تدل عليها ona delalet etmektedir. Yani şimdi burada insanın ölüm hali anlatılıyor. Dolayısıyla burada إِذَا بَلَغَتِ التَّرَاقِيَ kelimesi الْحُلْقُومَ demektir. Diğer bir ayette de

فَلَوْلا إِذا بَلَغَتِ الْحُلْقُومَ [45]diğer ayette التَّرَاقِيَ

Bu can bu boğazdan söz ediyor.  التَّرَاقِيَ boğaz, dolayısıyla oraya ne gelecek ölüm halinde, biz bunu ruh, can ile ifade ediyoruz. Mesela can boğaza gelince iman kar etmez diyoruz. Demek ki bunu kullanıyoruz. Burada bu ayette de bunun olduğu anlaşılıyor.  التَّرَاقِيَ ruh, can boğaza eriştiğinde, can bütün bedenden toplanıp, toplanıp en nihayet boğaza geldiğinde التَّرَاقِيَ nedir?  العظام المكتنفة eğer içerisine göre, müfessire göre, oraya göre okursak  o çünkü faili ruh olunca التَّرَاقِيَ meful olmuş oluyor. Biz de müfessir olan ayeti müfesser olana göre okuduğumuz zaman العظام المكتنفة (elizamel müktelifete) diye okuyoruz ama التَّرَاقِيَ yi tanımlayan bir هُوَ takdir ederek onun tanımı mübteda التَّرَاقِيَ nedir العظام المكتنفة (elizamül müktenifetü) şeklinde de okuyabiliriz.  المكتنفة kelimesi المحيطة demektir. Kuşatan kemikler. العظام kelimesi الْعَظْمُ ın çoğuludur, kemikler demektir. العظام المكتنفة kuşatan kemikler  لثغرة النحر boğaz deliğini kuşatan kemikler. Şurada boğaz deliği var. Bunun etrafında, çevresinde yer alan kemiklere  التَّرَاقِيَ deniyormuş. Can boğaza erişince, bu boğaz deliğini kuşatan kemikler nedir? عن يمين وشمال sağdan ve soldan kuşatan kemiklere  التَّرَاقِيَ deniyormuş. جمع ترقوة التَّرَاقِيَ Kelimesi ترقوة kelimesinin çoğuludur. Can boğaza eriştiğinde, can boğaz kemiklerine dayanınca, yani artık son kapı orası, o kapıdan çıkınca artık bedeni terk etmiş oluyor. Çünkü can boğazdan girer yine boğazdan çıkar derler. Eyvallah diyecek. Oradan dışarı çıktığı anda bitti. Bir daha nefes alamaz. Bir kere verir, onun gidişiyle eyvallah der bir daha nefes alma yoktur. Bitti artık, hayat noktalandı ve böylece artık bütün bünyede hareket sona ermiştir. İşte can boğaza erişince Yüce Allah şimdi kâfirlere sonlarını, inkâr edemeyecekleri sonlarını hatırlatıyor. Siz misiniz inkâr eden?  Bakın size bir sahne göstereyim diyor ve şimdi bu sahneyi düşünün taşının bakalım. Bu sahne can verme, ölüm sahnesidir. Peki, ne olacak? Can boğaza erişince  وَقِيلَ denince ne denecek? مَنْ رَاقٍ kim kurtaracak bu gidiyor, gitti. Kurtaracak kim? Buna can verecek, şifa verecek kim? Çevresinde, kenarında olan insanlar böyle panik içerisinde, eyvah gitti. Bunu geri çevirecek doktor arıyor. Bu insanın psikolojik yapısıdır.  İster istemez bir şey yapın ya, böyle panik içerisinde aranır, kurtaracak birisi yok mu? Şuna bir şey edin gitti. Ondan sonra masaj yaparlar. Görüyorsunuz sahneleri değil mi? Böyle denildiğinde kim şifa verecek bu mevtaya? Bak bu can gidiyor, bunun canını geri kim getirecek, kim kurtaracak? رَاقٍ kelimesinin açıklamasını göreceğiz.  مَنْ رَاقٍ de  مَنْ üzerinde  يقف حفص على مَنْ bizim imamımız Hafs vakıf yapmıştır. يقف vakıf yapar, durur.  حفص İmam Hafs على مَنْ , مَنْ kelimesi üzerinde مَنْ رَاقٍ men ragin diye okuruz. Genel kaideye göre مراق (merragin) diye okunur. ن Nundan ve tenvinden sonra lem ve ra harfleri gelirse idgam-ı bila gunne yapılır. İşte bu idgama engel olmak için مَنْ in üzerinde mahrece dilini bastırmıştır. مَنْ istop edeceksin, ses kesilecek, قطع الصوت ondan sonra مَعَ النَّفس nefesle birlikte ses kesilecek. مَنْ راقٍ şeklinde olacak. Eğer bunu birleştirseydik مراق olurdu. O zamanda مراق sanki bir kelimeymiş gibi çorbacı anlamına gelen مرق dan gelir. Çorba anlamına gelen bir kelimedir. Hâlbuki burada öyle bir şey yoktur. Böyle bir yanlış anlamaya mahal vermemek üzere ikisinin arasını fasletmiştir. Bu vakfı  وقيفة minicik bir vakıf yapmıştır. Buna biz sekte diyorduk. Sekte yapmıştır demek istiyor. Sektenin anlamı, وقيفة minicik bir duruş demektir. Bunu mesela Ruhu’l-Beyan’da السكت على عوجا وهو وقفة لطيفة من غير تنفس[46] diye ifade etmiştir. Bu konularda değişik ifadeler vardır, farklı ifadelerle anlatmaya çalışan âlimler var. Sekte yapmıştır diyor. Okunuşundan bahsetti. Bunun anlamla bir ilgisi yoktur, doğrudan anlamı ilgilendiren bir konu değildir.  أي قال burası çok önemli. İşte burası maalesef baskılarda da hatta elimde yeni basılan bir tefsirde bile üzerinde tahkik yapıldığı halde adam yanlış bir şekilde واو العطف olarak göstermiş onu. Hâlbuki bu bir izafettir. Burada ن düşmüştür.  حاضر و kelimesinde ن düşmüştür. حاضر و المحتضر Hadirun muhtezari demektir bu. Yani ölünün çevresindeki hazırun, bulunanlar.  المحتضر ölüm anında, ölmek üzere olan kişiye muhtazar denir. O vaziyete de hali ihtizar denir. Yani ölünün çevresindekiler derler. بعضهم لبعض birbirlerine أيكم يرقيه مما به من الرقية başına gelen bu şeyden dolayı bu adama kim şifa verecek? Kim tedavi edecek bunu, bunun çaresini kim bulacak? Adam gidiyor, elden gidiyor diyor. Bunu kimler söylüyor? Ölünün çevresindekiler söylüyor. Yakınları, sevdikleri, saydıkları kimseler olmuş oluyor. Birbirlerine diyorlarmış.  وَقِيلَ deki buradaki denilirin anlamı budur.  مَنْ رَاقٍ kelimesi رقية kelimesinden gelir. من الرقية kelimesinden gelir.  من حد ضرب babından gelir. ضَرَبَ يَضْرِبُ - رَقَى يَرْقِي رقية şeklinde olur. Bu kelimenin aslı رقية imiş. رقية ise, eski Araplarda hastaları tedavi ederken söylenirken tılsımlı sözcükler, dualar. Buna رقية deniliyor.  Bu işi yapmaya Rukye tabiri de vardır biliyorsunuz. Demek ki رقية (ma yukrau lil merizi )ما يُقرأ لِلْمَرِيضِ yani hasta için okunan şey ve yapılan işlere deniyor. Orda geliyor bu diyor. Bunun için kim buna şifa verecek dedi. Çünkü o şeyler şifa vermek amacıyla yapılıyor. Bu demek ki ضَرَبَ- يَضْرِبُ olan رقى يرقي رقيةً doğru geliyormuş. Bunun aslı fiil olarak budur. أو veyahut da  هو من كلام الملائكة ikinci bir tevcihe göre قِيلَ deki bu sözü söyleyen  مَنْ رَاقٍ diyen insanlar değil, meleklerdir. Orada bulunan meleklerdir. Bunlar ne demek istiyorlar?  أيكم يرقى بروحه hanginiz bunun ruhunu yükseltecek, ruhlar âlemine hanginiz götürecek? أن الملائكة الذين حضروا لقبض روحه يقول: بعضهم لبعض، من راق يعني من يصعد منا بروحه إلى السماء[47] Orada türlü melekler var. Mesela en azından görev yapan melekler var adamın yanında. O iki tane melek var devamlı hiç ayrılmayan, kiramen kâtibin var. Bunun yanında eklemlerde çalışan 360 küsur melek var. Bunun yanında gözü için, kulağı için daha farklı melekler var. Dolu, melekler ordusu var. Yani orada kendi aralarında hanginiz görevli bunun canını kim götürecek şeklinde meleklerin konuşmasını Allah bize veriyor. Melekler böyle derlermiş. Çok ilginç bir şey, oralardaki olup bitenlerden Rabbimiz bize haber ediyor ki bunları bizim bilmemiz duymamız mümkün değil ama o bize duyuruyor. Şu halde ölünün yanında sadece siz yoksunuz, biz yokuz. Daha melekler var. Orada bekleyen birçok melekler var. Buna göre dikkat etmek lazım. أيكم يرقى بروحه hanginiz onun ruhunu إلى السماء demektir. Semaya yükseltecek götürecek anlamındadır. Bu أملائكة الرحمة rahmet melekleri mi götürecek? أم ملائكة العذاب yoksa azap melekleri mi götürecek? Hangisi götürecek, merak ediyorlar. Onlar da bilmiyorlar. Hangi melek götürecek şimdi? Eline nasıl görev aldı? Meleklerin de bilmediği bir şey, onlar da merak ediyor. Demek ki her melek onun durumunu bilmiyor. Demek ki bu meraktan dolayı sorulan bir sorudur. Bu da nereden geliyor. من الرقي من حد علم Rukiy kelimesinden gelir bu da  علم babındandır. عَلِمَ" يَعْلَم - رَقِيَ يَرْقَى رَقْياً - كرَضِيَ يرضى şeklinde geliyormuş. وَظَنَّ yi önümüzdeki dersimizde inşallah alalım.

 

 



[1] Mülk67/2

[2] Taha20/10

[3] Araf7/143

[4] Nebe78/7

[5] Bakara2/238

[6] İnşikak84/19 “Şüphesiz siz halden hale geçeceksiniz.”

[7] Şuara26/227

[8] Enfal8/17

[9] Lokman 31/33

[10] Enam6/70

[11] Enam6/79

[12] Al-i İmran3/67

[13] Enam6/79

[14] Al-i İmran3/67

[15] Rahman55/29

[16] Hicr15/46

[17] Zümer39/71

[18] Hadid57/4

[19] Buhari,Hadisin Aynı Babı, hadis no:6488

[20] Kaf50/37

[21] Nuh71/28

[22] Meariç70/6

[23] Zariyat51/7

[24] İnşikak84/1

[25] Nebe78/19

[26] Duhan44/29

[27] Fussılet41/11 “Ona ve yeryüzüne, “İsteyerek veya istemeyerek gelin” dedi.”

[28]Fussılet41/11 “İkisi de, “İsteyerek geldik” dediler.

[29] Rahman55/19-20

[30] Enbiya21/16

[31] Enbiya21/17

[32] Meariç70/6

[33] Meariç70/7

[34] Müslim, Müslümanın Zulmetmesi Haramdır, 2564

[35] Muhammed47/17

[36] Enfal8/29

[37]Müslim, Yapılan İşlerin Şerrinden Allah’a Sığınma, hadis no:2722 اللهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْعَجْزِ، وَالْكَسَلِ، وَالْجُبْنِ، وَالْبُخْلِ، وَالْهَرَمِ، وَعَذَابِ، الْقَبْرِ اللهُمَّ آتِ نَفْسِي تَقْوَاهَا، وَزَكِّهَا أَنْتَ خَيْرُ مَنْ زَكَّاهَا، أَنْتَ وَلِيُّهَا وَمَوْلَاهَا، اللهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لَا يَنْفَعُ، وَمِنْ قَلْبٍ لَا يَخْشَعُ، وَمِنْ نَفْسٍ لَا تَشْبَعُ، وَمِنْ دَعْوَةٍ لَا يُسْتَجَابُ لَهَا

[38] Ankebut29/69

[39] Enfal8/29

[40] Bakara2/282

[41] Buhari, Cibril Hadisi, hadis no: 50

[42] Bakara2/3

[43] Mülk67/11

[44]Casiye45/28 وَتَرَى كُلَّ أُمَّةٍ جَاثِيَةً O gün her ümmeti diz çökmüş görürsün.”

[45] Vakıa56/83 “Can boğaza geldiğinde, onu geri döndürsenize!

 

[46] Ruhu’l-Beyan, İsmail Burusevî, Kehf18/2

[47] Bahru’l-Ulum, Semerkandî, Kıyamet Suresi, 31.âyet

Paylaş...

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to Twitter

73 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Instagram

Üye Girişi

Fotoğraf Albümü

  • Kategori: Anma Haftası 2017
  • Kategori: Anma Haftası 2016
  • Kategori: Anma Haftası 2015
  • Kategori: Anma Haftası 2014

          gulhan_37