Dünyanın Ölüm Korkusu (25 Aralık 2011)

Değerli Müminler, Kıymetli Kardeşlerim;

Allah Teâlâ’nın izni ile inayeti ile bu günümüzü de Allah’ın Aziz Kitabı’ndan okuyarak şereflendirmeye çalışıyoruz

KUR’AN’DAN OKUNAN BÖLÜM:

وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ بَاسِرَةٌ (24) تَظُنُّ أَنْ يُفْعَلَ بِهَا فَاقِرَةٌ (25)

 

 

TEFSİRDEN OKUNAN BÖLÜM:

{وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ بَاسِرَةٌ} كالحة شديدة العبوسة وهي وجوه الكفار{تَظُنُّ} تتوقع أَن يُفْعَلَ بِهَا فعل هو في شدته {فاقرة} داهية تقضم فقار الظهر

 


 

DÜNYANIN ÖLÜM KORKUSU (Kıyamet Suresi 24-25. Ayet)


 

 İÇİNDEKİLER

1.Kur’an’dan Okunan Bölüm

2.Tefsirden Okunan Bölüm

3.Kur’an Soluğu

4.Kutsiyet Paketleri

5.Kur’an’ın Sır Boyutu

6.Gönül Allah İle Mutlu Olur

7.Benimle Olsunlar

8.İZaman ve Mekân Ötesi Kitap

9.Kur’an Tercümanı

10.Zikirlerin En Güzeli

11.Ebubekir Çeşmesi

12.Altın Sİlsile

13.Âyetlerin Nakşı Dersi

14.Âyetler Allah’a Giden Yollardır

15.Günlük Çağrılar

16.Peygamberin Hüzünlü Şikâyeti

17.Yüzde Cemâl Tecellisi

18.Ru’yetin Eşsiz Zevki

19.Namazın Galibiyeti ve Mağlubiyeti

20.İman Gemisi

21.Sarsuk Dünya Batsın

22. Mümin Karınca Kâfir Ağustos Böceği Gibidir

23.Ölüm Ötesinde Yakin Olan Zan

24.Zan Şektir

25.Hafızlık Hatırlamaktır

26.Kemikkıran İşkence

27.İki Kaşın Arasındakiler

28.Mümin Sabittir

 


Değerli Müminler, Kıymetli Kardeşlerim;

Allah Teâlâ’nın izni ile inayeti ile bu günümüzü de Allah’ın Aziz Kitabı’ndan okuyarak şereflendirmeye çalışıyoruz.

KUR’AN SOLUĞU

Allah Teâlâ her anımızı Kur’an soluğu ile doldursun, ondursun, kemale erdirsin. Bizleri O’nunla beslesin. Ruhumuzu onunla yüceltsin. Kalbimizi onun nuru ile cilalasın. Önümüzü onun nuru ile aydınlatsın. İçimizi dışımızı feyzi ile lütfu ile perverde eylesin. Allah Teâlâ Hazretleri izzetimizi, onurumuzu kendinden eylesin, zatından eylesin. Lütfundan kereminden eylesin. Nefsimize bakarak onu bir şey sanarak onun oyununa gelerek kendimizi bir şey sananlardan eylemesin. Bir an olsun bizi nefsimize havale etmesin. Daima

İnneke fi eyunina

Musa Nebi’ye “sen bizim gözümüzün önündesin” diye buyurduğu gibi bizi de daima gözünün önünde yani huzurunda, lütfuna keremine nail eylemiş olarak mahfuz olanlardan eylesin. Âmin! Bi hürmeti Taha ve Yasin! Kabul buyur Ya Rabbi!

KUTSİYET PAKETLERİ

Kıyamet Sure-i Celile’sinin içerisinde yer alan konular var. Bu sure bir pakettir. Her sure bir pakettir. Her sure-i celile Allah’ın kullarına postaladığı, mesajlarını, lütuflarını keremlerini içeren insan için mutlaka gerekli; olan olmazsa olmazların yer aldığı kutsiyet paketleridir. Bu sure-i celile yani kıyamet paketi birçok sırları havidir. Bizim için gerekli olan birçok manevi gıdaları ihtiva etmektedir. Biz de gıdalanmak için bir araya geliyoruz. Bu kutlu sofradan paketleri aça aça gönlümüze doldurmaya çalışıyoruz. Tüm duyularımızı, duygularımızı o pınarın altına girerek suvarıyoruz, onlarla yıkanıyoruz. İçimizi dışımızı pak etmek için uğraş veriyoruz. İşte bu tedrisin,  dersin anlamı budur. Yoksa bir kahveye gider gibi lokantaya gider gibi konferansa gider gibi değildir. Bu olmazsa olmaz olan bir geliş, bir oturuş, bir bakış ve bir nakıştır. Biz buraya onmaya, dolmaya geliyoruz. Bunun dışındaki bir oluşuma karşı  نعوذ بالله deriz. Biz ondan uzağız. Bunu bilin, bu şuurla gelin. Bu şuurla gelirseniz Allah sizi şuurunuza uygun olarak ezer, bezer ve yücelik tahtına oturtur. Buradaki koltuklara oturduğunuz gibi yücelik tahtında da sizlere yer verir. O’nun katında yer alanlardan olursunuz.  Mele-i a’la ehlinden olursunuz. Kur’an ehli, mele-i a’la ehlindendir. Çünkü

أهل القرآن هم أهل الله

Kur’an ehli, hanedanı Allah’ın hanedanıdır.

Çünkü Kur’an Allah’ındır. O’nu seviyorsan, O’nu sayıyorsan, O’nunla kendini, yaşamı biliyorsan, kendinin ve yaşamın farkına varıyorsan ve O’nsuz yaşayamıyorsan işte sen Allah’ın hanedanından oldun. Rabbani bir aile kurdun. O ailenin bir üyesi oldun. Allah kutlu eylesin ve bu kutlulukla hepinizi daim mutlu eylesin.

KUR’AN’IN SIR BOYUTU

Bu paketin içerisinde neler var neler var. Kur’an-ı Azümüşşan, Peygamber-i Zişan ile tanışma olayı var. Diğer bir ifade ile peygamberin vahiy ile tanışma olayı var. Çok nükteli, çok güzel bir tanışma sahnesidir. O güzel, o sırlı olayı, o buluşmayı Yüce Allah bize nasıl da naklediyor. Yoksa Ey Efendi gecenin yarısında, bir cüzünde, karanlıkta, ta dağın başında, bir mağaranın içinde olan bitenden senin nasıl haberin olacaktı? Allah bize bunu anlatmasaydı, bu güzelim paket içerisinde bunu bize sunmasaydı biz nereden bilecektik? Ama Yüce Allah mümin kullarını da zaman ve mekân ötesi bir boyutta ki bu Kur’an’ın sır boyutudur. Oraya girdin mi, orası huzur boyutudur, emniyet boyutudur.

وَمَنْ دَخَلَهُ كانَ آمِناً

¶        “Kim ona giriş yaparsa mahfuz olur, emniyette olur.”[1]

sırrıyla, emin olur, güvende olur, mutlu olur. Kederden kurtulur, huzurda olur, lütfa nail olur.  İşte biz bu ayetleri okuyarak onun gizemli dünyasına giriyoruz. Bizi içine alıyor ve birimleri, dilimleri dilim dilim gezdiriyor, gösteriyor, yediriyor, içiriyor, yaşatıyor ve mutlu ediyor.

GÖNÜL ALLAH İLE MUTLU OLUR

Çünkü Allah’ın gönle bahşettiği bir sır vardır, bir özellik vardır. O ancak Kur’an ile mutlu olur. İnsan gönlü hiçbir şeyle mutlu olamaz. Ona cenneti versen de cehennemi versen de mutlu olamaz. نعوذ بالله Dünyayı versen de içindekilerle birlikte, bunların hepsi nesnedir, eşyadır. O ancak Allah ile mutlu olur. Allah ile O’nun yüce adı ile mutlu olur.

أَلَا بِذِكْرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

¶        “Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”[2]

Cennet’i bil diyor mu hiç? Cennet’le mutlu olur diyor mu hiç? Yüce Allah’ın adıyla mutlu olur.

BENİMLE OLSUNLAR

Cennet-i A’la’ya bizi koymasının nedeni orada esenlikte olsunlar, orada kedere düşmesinler, orada canları sıkılmasın kederlenmesinler, maişet derdi olmasın, çoluk çocuk derdi olamasın, şeytan musallat olmasında rahat rahat benimle olsunlar diye Yüce Allah mümin kullarını oraya koyacaktır. Yoksa seni mutlu olsun diye değildir. Onsuz mutluluk olur mu? Öyle yok. Eğer Allah hâşâ orada değilse bizim orada ne işimiz var? O halde orada Yüce Allah Kulları ile hoş beş edecek, sohbet edecek. Karşı karşıya, bire bir beraberlik var. Onun için işte burada da bunu manevi olarak yaşatmaya çalışıyor. Belki fiziksel bir boyutu yoktur. Çünkü bu âlem fizik boyutuyla devam eder, burada fiziksiz iş göremezsin. Fiziksiz olmaz. Bu fizik de bizi böyle gammazlar, çimdikler, oramızdan buramızdan dürter, dişin ağrır, başın ağrır derken, tam huzura kavuşacağın zaman oradan buradan insanı iğneler. Çocuk bağırır, eşin bağırır. Birisi telefon eder. Dayın öldü, emmin öldü, sizlere rahmet der. Hoppala, gördünüz mü? İşte dünya ahvali budur. Bütün bunlardan sıyrılacaksın da

قُلِ اللَّهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ فِي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ

¶        “Allah de, sonra onları terk et.  Bırak onları, at gitsin. Bulundukları mahalde yesinler içsinler, keyiflerine baksınlar. Dalbanıp dalbanıp dursunlar.[3]

Ne yapıyorlarsa yapsınlar. Eğlenen eğlensin, oyuncağıyla oynayan oynasın. Her biri bir sevda da, ya ehli ahiret, ahiret sevdasında, ehli dünya, dünya sevdasında, her biri bir sevdadadır. Bunların içinde de incik boncuk misali, ceviz fındık misali, lokum şeker misali herkesin avucunda bir şey var, kutusunda bir şey var. Bunları atıştırmakla, onlara nazarla, onlarla hoşbeş edip oynamakla, zıplamakla meşguldür. Bırak onları işretleriyle baş başa kalsınlar, sen benimle ol. Kulum yeter ki sen benimle ol. O kulu da öyle der. Ya Rab, sen benimle ol başka şey istemem.

Ehli dünya, dünyada

Ehli ukba, ukbada

Her biri bir sevdada

Bana Allah’ım gerek.

Hüdai Hazretleri (Cennet mekân)’nin Hüda’ya ait bir sözüdür Biz de ona uyarak Yüce Rabbimize böylece sesleniyoruz. Kabul buyursun!

ZAMAN VE MEKÂN ÖTESİ KİTAP

Peygamber-i Zişan’ın vahiy ile tanışmasını gördük ve büyük mutluluk duyduk. Sanki biz de onun yanındaymış gibi olduk. Çünkü Kur’an zaman ve mekân ötesi bir tecelli ile insanların gönüllerini mamur eder. İnsanların gönül dünyasına nüfuz eder. Çünkü Allah’ın Kelamı zaman ve mekândan münezzehtir. Zaman ve mekân fizik boyutu için geçerlidir. Gönül zaman ve mekân tanımaz. İnsan gönlü, Kur’an ile ilişki içerisine girdi mi zaman ve mekân boyutunu aşar. Ama akıl boyutunda zaman ve mekân vardır. O algılamasını böyle yapar. Enine boyuna ölçer ve biçer. Akıl, aklınca zevklenir. O da zevk alır. Onun zevk alamsı fizikten aldığımız zevk gibidir. Nesnelerden duyulan tat, alınan haz gibi kendince zevklenir. Aklın da bir zevki, mutluluğu vardır. Ama o mekânca zamanca ve çerçeveler içerisinde, kalıplar içerisinde alır. İnsanın duyuları hep farklı farklıdır. Göz görerek zevk alır. Güzelliğe bakar ve ondan tat alır. Kulak güzel melodilere, seslere açılır. O da güzel seslerden, sözlerden hazlanır. El tutmaktan, ayak koşmaktan, akıl taallük etmekten, fikir düşünmekten, hafıza tutmaktan velhasıl Allah’ın Kulu tepeden tırnağa insan haz alır. Kendince kararınca, miktarınca hepsinin nasibi vardır. Nasipsiz kalmazlar, hepsi nasiplenir. Demek ki gönül zaman ve mekân ötesi bir boyut içerisinde Kur’an’ın özünü alır. Vahyin özünü alır. Peygamber-i Zişan’ın gönül dünyasına nazil olduğu gibi

نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ (193) عَلى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ (194)

¶         “Uyarıcılardan olasın diye onu güvenilir Ruh (Cebrail) senin kalbine apaçık Arapça bir dil ile indirmiştir.[4]

 

وَكَذلِكَ نُرِي إِبْراهِيمَ مَلَكُوتَ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَلِيَكُونَ مِنَ الْمُوقِنِينَ

¶         “İşte böylece İbrahim’e göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı14 gösteriyorduk ki kesin ilme erenlerden olsun.” [5]

 

KUR’AN TERCÜMANI

Ey Muhammed! İkan sahibi olup insanları uyarman için senin kalbine Ruhu’l- Emin bu Kur’an’ı emrimiz gereğince indirdi. Aynısı tilavet ederken, Kur’an’a nazar ederken, Kur’an’ı tedebbür ederken, Kur’an inmeye devam eder, gönlüne inmeye devam eder. Rahmet gibi yağar, gönlüne iner. Mukıninden olman için, Peygamber mukıninden olur da sen bundan mahrum mu kalacaksın?  Sen de onun ümmetisin. O’nun sünnetince, O’nun yolunca gideceksin. O’na kim okuyordu? Cibril okuyordu. Sonra da Peygamber okuyordu. İnen Kur’an’ı okuyordu. Aslında Kur’an okumak kalbe geleni tercüme etmektir. Muhammed (a.s)”Tercümanü’l- Kur’an”dır. Kur’an-ı tercüme etmiştir. Kavminin anlayabileceği bir şekle getirmiştir. Bu da arabiyyün Mübin olan Kur’an ile olmuştur. Kur’an’ın Allah’a bakan veçhesi ile Arapçası, İbranicesi yoktur. Böyle şeyler Allah katında olmaz. Bu yön kullara müteveccih olunca ortaya çıkar. Cık, cuk Hasancık, Hüseyincik böyle şeyler dünyadadır. Allah, Hasancık filan demez. Küçültme ve büyültme bunlar Allah’a ait özellikler değildir. Bize ait şeylerdir. Küçüksen küçük olursun, alacağın şey de küçüktür. Büyüksen alacağın da büyüktür. Kabına göredir, bütçene göre, cüzdanına göredir. Ne kadar bedel ödeyeceksin o kadar alırsın. Say’ın ne ise o kadar meşkûr olacak, karşılığında alacağın şey de o kadardır.

وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسانِ إِلاَّ مَا سَعى وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرى

¶         “İnsan için ancak çalıştığı vardır. Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir.” [6]

Demek ki Kur’an-ı Azimüşşan Peygamber (a.s)’ın kalp â      lemine indikten ve bu vahiy bir şekilde bizim fizik yönümüzle bakışımızla bittikten, tamamlandıktan sonra resmi olarak kitaba geçirilmiş, bir nevi mühürlenmiş tescilli kitaptır. Bunun adı Kur’an’dır, Allah’ın kitabıdır. Okunduğu için Kur’an denilmektedir. O halde bu Kur’an’ın en önemli özelliği okunmasıdır. Okumuyorsan senin kitabın sözde kalır. Senin kitabın nedir? Kur’an’dır. Kur’an okumak demektir, sen Kur’an’ı okuyor musun? Ben, okuma bilmem. O halde senin kitabın yok gibidir. Senin kitabın lafta var, okumuyorsun ki. Kur’an okunan demektir, bol bol okunan kitap demektir. Okumadıktan sonra benim Kur’an’ım var demenin ne anlamı vardır. Senin Kur’an ile ne ilişkin olabilir? Seven sevdiğinin sözlerini hiç dilinden düşürür mü? Bu ne biçim sevgidir. Sen Allah’ı sevmiyor musun? Seviyorum. Her şeyden çok seveceksin. Ama senin dilinde romanlar var. Şiir okuyorsun, şarkı söylüyorsun ama Kur’an yok. Bu ne biçim iştir. Zatın birisi allı pullu falanın filanın kitabından Yüce Allah’a türlü diller döküyordu. Muhammed (a.s) rüyasına girdi. “Ali, Ne yapıyorsun sen? Ne imiş bu? Allah’ın kitabının yanında bunların sözü mü olur? Allah’ın kitabını oku.” dedi. Ondan sonra merhum Şarani (k.s) o zat vird olarak hep Kur’an okudu, başka bir şey okumadı diyor.

ZİKİRLERİN EN GÜZELİ

Allah’ın kendi beyanı dururken, duası, Kur’an duası var iken sen niye başka dualar ediyorsun?  Burada zikirlerin a’lası var. Esmaü’l- hüsnası var. İsm-i A’zam’ı var. Ne oluyor da gidiyorsun onun bunun yazdığı şeyler ile vakit geçiriyorsun. Onun yerine Kur’an oku. Bir ayet okuman yemin ederim binlerce, milyonlarca insanların yazdığı çizdiği sözlere bedeldir. Sen onu yoksa Allah’ın kitabı ile mi ölçüyorsun? Bugün insanların hali işte budur. Virtciklerle, ciklerle cuklarla çikletlerle vakit geçiriyor. Cak cak cak ötüyor. Puf puf puf şişirip, pat çat. Eğlence efendi bu, bu bir oyundur,  bu oyunlardan, gerçeğe gelin, Hakk’a gelin. İnsanların ürettiği şeyler oyuncak türü işlerdir. Allah’ın gönderdiği ile sen kendi ortaya koyduğun şeyi kıyaslama mı yapıyorsun? Kendi düzdüğün şeyi Allah’ın için alternatif mi kabul ediyorsun? İşte günümüzün insanına söylenecek sözler bunlardır. Allah uymak ve duymak nasip eylesin.

Keza bu paketin içerisinde Kur’an-ı Azimüşşan’ın, Peygamber-i Zişan’a yönelişi, indirilişi ve Peygamber tarafından gündeme getirilişi ki -bu tilavet dediğimiz olaydır- Peygamberin kendisine gelen bu hakikatleri bu vahyi insanoğluna iletmek için geldiğini görüyoruz. Çünkü Yüce Allah O’na:

يا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ

¶        “Sana indirileni tebliğ et ey resul, ey elçi![7] Yani insanlara bunları ilet.

لِتَقْرَأَهُ عَلَى النَّاسِ عَلَى مُكْثٍ

¶         “Biz Kur’an’ı, insanlara dura dura okuyasın diye âyet âyet ayırdık ve onu peyderpey indirdik.[8]

dura dura, bekleye bekleye insanlara okuyasın diye sana bu kitabı verdik. Senin gönlüne onu indirdik ve duyularına sindirdik. Demek ki bakın insanlara karşı onu okuyasın diye indirdik diyor. Diğer ayette بَلِّغْ onlara ulaştır, onlara ilet. Nasıl iletecekse, iletecek. Vaaz u nasihat ederek, konuşma yaparak, tilavet ederek, yaşayarak, gönülden gönle bağlantı kurarak iletecektir.

EBUBEKİR ÇEŞMESİ

Muhammed (a.s)’ın Hz. Ebubekir Hazretleri ile ilişkisi fiziki bir ilişki değildi. Hz. Ebubekir Hazretleri Peygamber Efendimizden bir kaç hadis rivayet etmiş. Şu iki elin parmak sayısını nerdeyse geçmiyor, çok az, tam bilmiyorum. Bu zat hep peygamberle olmuş, Peygamberimizin en yakını odur. Niye bu kadar az hadis rivayet etmiş? Onun burası (gönlü) çalıştı. Peygamberimiz “Allah gönlüme ne verdi ise Ebubekir’in gönlüne aktardım” buyurdular. Eğer öyle birisi olsaydı, çok konuşarak, çok şey rivayet ederek, eğer zirveye doruğa erişseydi Ebu Hureyre’nin bunların başında gelmesi gerekirdi. Ama ne çare ki ashap da biliyor. Mesele dilin ucunda değil, gönlün derinliğindedir. Eğer öyle olsaydı Ebu Hureyre’yi baş olarak zirveye doruğa taşırlardı. Peygamber’in en çok sözünü sen naklediyorsun, bundan dolayı sensin başımız, emirimiz derlerdi.

Demek ki Allah’ın kitabının bir dile dökülen kısmı vardır ki ona tilavet diyoruz. Allah’ın kitabının telaffuzuna tilavet, kıraat diyoruz. Bu bir ibadettir. Güzel. Ama gönül var ki dilden anlamaz. Gönlün anlayışı dil ile değildir. O bir manadır. Eğer gönül dilin var ise gönlün hareketli ise, karşı tarafta ki gönül ile kontak kurarsın. Yoksa hiçbir şey, işte gelirsin gidersin bir şey anlaşılmaz. Geldik gittik. Sen susarsın o da susar, sen konuşursun o da konuşur. İşte olan budur. Ama elin oğlu gelmiştir, derler ki Muhyiddin-i Arabi Konya’ya geldi. Hz. Mevlana ile görüştü. Tarihi şeylerini pek bilmem. Tarihçi değilim, tam incelemedim. Hiç konuşmamışlar. İkisi de sükuti, böyle bir bakışmışlar. Ondan sonra gözlerini yummuşlar, hadi eyvallah. Selamun aleykum, aleykum selam. Onlar şimdi konuşmadı mı? Hayır. Gerçek sohbeti onlar yaptılar. Birbirinin dağarcığına el attılar. O onunki ile o onunki ile tanış oldu, nasiplendi. O ona bir ikramda bulundu, o da ona ikram etti. Ama bu el ile göz ile dil ile değildir, öz iledir. Onların dile ihtiyacı yoktur. Onlar gönül ehlidir, lisan ehli değildir. Ebubekir Hazretleri de gönül ehli bir insandı. Muhammed (a.s) O’na gönülden verdi. O da ümmeti gönül yönüyle suvardı durdu. Hala onun kaynağı akmaktadır.

ALTIN SİLSİLE

Sohbetimizde “silsiletü’z- zeheb”ten söz ettik. Altın nesil, altın halka dedik değil mi? İşte o halka sen de katılmalısın. Onun o halkın halkası olmalısın. Onlar kutluluk ve mutluluk halkıdır. O halka bir maden türü olarak ancak altın ile değerlendirilmiştir. Altın ne ki Allah’ın kulu. Dünya dolusu altın olsa Ebubekir’in bir “hu”su hepsine bedeldir. Dünya ve ahirete bedeldir. Ne diyordu değil mi hocam Farsçada. Ebubekir Hazretleri’ni anlatıyordu. Hatırlarsınız, Hocam o zaman ders verdi. Orada diyordu ki. Sakince bir odada kalırdı. Dışarı açılan penceresi de yoktu. Yalnız halinde, tefekkür eder, çenesi göğsünde, gözleri yumuk, böyle zikir yapardı. Gönülden Allah’ı zikrederdi ve sonra bir             “hu” çekerdi. Her taraf pırıl pırıl şimşek çakmış gibi aydınlanırdı diyor. Hatırladınız mı? Böyle Farsça bir metinde Feridüddin-i Attar zannediyorum anlatıyordu. Ebubekir Hazretleri böyle dışa vuran bir kişi değil, içsel yaşayan, batıni yaşayan bir kişidir. O’nun bu halini bilen Hz. Ayşe, Peygamber-i Zişan yavaş yavaş vefatından önce Hz. Ebubekir’i vekilliğe hazırlarken “ben rahatsızım Ebubekir’e haber verin namazı kıldırsın” deyince hemen anladı. O pür zekâ hanım Peygamber’in hemen onu yerine hazırladığını, bu namazı eğer o kıldıracaksa imamet ona geçecek dedi, risalet nuru ona geçecek. Dedi ki: “Ya Resûlallah, O münkesirü’l- kalptir. O dayanıksızdır, halim selimdir. O tahammül edemez, ince yüreklidir.” Ebubekir’e haber verin, gelsin namaz kıldırsın dedi, sertelince Hz. Ayşe geri çekildi. Çünkü onun özünde bir yavru vardı; risalet yavrusu ki o ona hamile kaldı. Peygamber (a.s.) hatm-i nefes edince, bu dünyadan ayrılıp ölüm sırrına erişince o yavru dile geldi ve birden harekete geçti. Ebubekir’in tüm vücuduna sirayet etti, dizginleri ele aldı. Ve Allah Allah tanıyanlar şaşırdılar, bu Ebubekir mi? Nasıl yürüyor bu, nasıl bakıyor, yüzü değişmiş, gözü değişmiş. Geldi Muhammet (a.s) ‘in mübarek yüzünü açtı, O’nu öptü. Dünyada da tertemizdin ya Resûlallah! Dünya yaşamın tertemizdi, ölümün de tertemiz, uğurlar olsun dedi ve kapattı. Hemen hutbeye çıktı: “Ey Nas! Şunu iyi bilin ki ölümsüz olan sadece Allah’tır. Muhammet O’nun kulu ve resulüdür. İşte bakın O ölmüştür. Ölümsüz olan, حي لا يموت( hayy-ı la yemut) olan sadece Allah’tır. Kim O’na tapınıyorsa O Hay’dır, diridir. O hâlâ diridir. Kim Muhammet’e tapınıyorsa bakın işte O, öldü dedi ve meseleyi kökünden çözdü. Kendinden geçmiş, panik içinde olan insanları böyle zank diye yerine oturttu. Hz. Ömer bile kendinden geçmiş bir insan, gerisini düşünün. Âlimler, bilirkişiler eğer Ebubekir Hazretleri’nin bu çıkışı olmasa idi biz de Hıristiyanların durumuna düşecektik diyorlar. Ama O, kurtardı. İşte bu sır böyledir Allah’ın Kulları. O gönülde biter. Gönülde neşv-u nema bulur. Vakti gelince kendini gösterir. Allah’ın Kulları bu sırrın aslı Kur’an’dır. Bu Kur’an’ın tecellisidir, bu Kur’an’ın gücüdür. Bu Kur’an’ın insana sağladığı bir güçtür. Ruhu galeyana getirmesidir, ruhu ayağa kaldırmasıdır. İnsan sanki o zaman etten kemikten bir varlık değildir. Bu bizim gibi değil dersin. Bu bizim gibi değil.

مَا هَذَا بَشَرًا إِنْ هَذَا إِلَّا مَلَكٌ كَرِيمٌ

¶        “Vallahi bu bir insan değil. Bu mükerrem bir melek, değerli yüce bir melektir.

Yusuf Nebi’ye dediler ya. İşte o zaman sen de böyle dersin.

AYETLERİN NAKŞI DERSİ

Kur’an kendinde tecelli etti mi bir insanın, Kur’an onun bünyesine hâkim oldu mu, o artık tecessüm etmiş bir Kur’an gibidir. İleri gelmiş bir Kur’an gibidir. Yaşayan Kur’an’dır o. Onun için derler ki Muhyiddin Arabi işte bu anlamda enel kuranü  أنا القرآن “ben Kur’an’ım” demiştir. Yani ben Kur’an ile bütünleşmiş bir insanım demek istemiştir derler. İşte biz bu yönde, bu yolda bu dersleri alıyoruz. Demek ki bu çok iştir, az iş değildir. Buraya gelmek basit bir olay değildir. Bu dersler,  Allah’ın ayetlerini bilmek, O’nunla tanış olmak, bir bir o âyetleri nakşetmekle ilgilidir. Bire bir nakışla ilgilidir.

لَوْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

¶        “Tabii ki biliyorsanız.”[9]

Bilene selam olsun. Bilen var bilmeyen var. Hani selam olsun deriz. Bilene de bilmeyene de selam olsun deriz. Ne diyeceksin. Selamun gavlen okuyup gidiyoruz.

سَلامٌ قَوْلاً مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ

¶         “Çok merhametli olan Rab’den bir söz olarak (kendilerine) “Selam” (vardır).” [10]

Kur’an ile olan ilişkisi dile getirildi. Cebrail’in gönlüne yerleştirme hadisesinden sonra onu izlemesi, izlemesi ise tilavet etmesi veyahut da ahkâmını icra etmesi anlamında müfessirlerce değerlendirilmiştir. Yani o Kur’an-ı

فَإِذا قَرَأْناهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ

¶         “O halde, biz onu okuduğumuz zaman, onun okunuşuna uy.[11]

Bunu tilavet yönüyle veyahut da onun içeriğini ortaya koymakla, sonra onun içinde yer alan hükümlerin izahı yine bize aittir buyurarak Yüce Allah’ın indirmiş olduğu vahiy gönül çerçevesi içine yerleşince, o konuda herhangi bir anlama yönünde sıkıntı olursa, yine Yüce Allah’a müracaat edilecektir. Ya Rabbi bu konuda sıkıntım var. Bunu bana beyan eyle. Bu ayetini bana beyan eyle, bu sureni bana izah et, açıkla. Ve gönülde onun anlamları gün ve gün zahir olur. Bir zaman anlayamadığın şeyi bir zaman gelir anlar olursun. Bunun sebebi sen olgunlaşmışsındır da ondan. O yönde adım attın, çalıştın, say-u gayret ettin.

AYETLER ALLAH’IN YOLLLARIDIR

وَالَّذِينَ جاهَدُوا فِينا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنا

¶         “Bizim uğrumuzda cihad edenler var ya, biz onları mutlaka yollarımıza ileteceğiz.[12]

 

Sırrıyla her ayet Allah’ın bir yoludur. Hangisini takip edersen Allah’a gidersin. Biz o kimseleri ki bizim huzurumuza gelmek, rızamıza erişmek için cehdü gayret gösterirler. Elbette biz onları yollarımıza sevk ederiz, hidayet ederiz. İşte bir ayeti bile çözmek hidayete mazhar olmak demektir. Allah’ın hidayetine mazhar olmak demektir. Bunlar çok şey, çok büyük bir lütuftur. Allah’ın büyük erleri, kulları Allah’ın bir ayetini anladığı zaman gider bir altın sadaka verirdi. Rabbime hamdolsun diye. Bir ayetin manasını hazmettiği zaman ve onu uygulamaya soktuğu zaman gider sadaka verirdi. Allah’a şükürler olsun diye. Çünkü ne kadar şükredersen arkası gelecektir. Verdikçe adam ne yapmıştır hani görürsünüz bazen para makinesi gibi dizmişlerdir. Yaylıdır, çektikçe yukarıdan iner. Gördünüz mü işte Yüce Allah’ın lütfu da böyledir.  Sen harcadıkça arkasından gelir. Onun için vermekten korkma. Ver çünkü onun arkası gelecektir.

GÜNLÜK ÇAĞRILAR

Bir melek her gün sabah olduğu zaman insanlığa nida eder, gönüllere bir duyuru yapar. Melek:  Allah’ım der.

مَا مِنْ يَوْمٍ يُصْبِحُ العِبَادُ فِيهِ، إِلَّا مَلَكَانِ يَنْزِلاَنِ، فَيَقُولُ أَحَدُهُمَا: اللَّهُمَّ أَعْطِ مُنْفِقًا خَلَفًا، وَيَقُولُ الآخَرُ: اللَّهُمَّ أَعْطِ مُمْسِكًا تَلَفًا

  1. Ya Rabbi! Senin yolunda verene ver der ve mümsik olanı da tutanı, vermeyeni de telef et, itlaf eyle.”[13]

Ya gördünüz mü Allah’ın Kulları! Bunlar her gün yapılan uygulamalardır. Bu her gün cereyan ediyor. Melekler, kaç türlü melek var. Türlü türlü nida ederler. Diğer bir melek sıra bana geldi, sen çekil der. Daha sonra insanlara yönelir, kalplerine mana yönlerine o boyuttan seslenirler.

سَبِّحُوا الْمَلِكَ القُدُّوسَ

  1. Melik-ü Kuddüs-ü tesbih edin.”[14]

Duyuyor muyuz Allah’ın Kulları? Hiç olmasa duymuş gibi yapın. Duymasak bile duymuş gibi yapalım. Okuyunca duymasan bile duymuş gibi olursun. Çünkü onu kitaptan duyuyorsun. Peygamber duyurmuş. Önemli olan da budur. Meleğin sesini duymuşsun duymamışsın o ayrı bir şey. Önemli olan sen uydun mu? Yani sabaha erdiğinde, girdiğinde Sübhane’l- Melikü’l- Kuddüs” diye sabahladın mı? Yani Sübhane’l- Melikü’l- Kuddüs diyeceksin. Bunlar meleklerin çağrılarıdır. Bunlar kitaplarda yazılıdır. Okuyan insanlar agâh olurlar, vakıf olurlar. Ve Yüce Allah vahyin peygamber-i zişanla buluşması, peygamberin vahye alışmasını hemen ifadeden sonra peygamberinin dilinden insanların vahye gereği gibi yönelmediklerini şikâyetvari şöyle söyler.

وَقَالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ إِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هَذَا الْقُرْآنَ مَهْجُورًا

¶        “Ya Rabbi bu milletim benim Kur’an’ın gereğini yapmıyor, onun sırrını bir türlü anlayamadı, onu sindiremedi ve onu bir ayrılık vesilesi edindi.”[15]

Kur’an ile hemdem olmuyorlar. Kur’an’dan hep ayrıldılar. Gördünüz mü bakın Peygamberin bu konuda şikâyeti var. Biz eğer bunun içindeysek, buradaki kavmin içine biz de dâhil olduysak, müstesnalardan değilsek ne yaparız, yandık Allah’ın Kulu.

إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا

¶        “iman edenler müstesna-hâriç-.”[16]

İle ayrılmalısın.

وَالْعَصْرِ (1) إِنَّ الْإِنْسانَ لَفِي خُسْرٍ (2)

 

¶   “Andolsun zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir.[17]

 

Deki insanlar işte ya rabbi إِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هَذَا الْقُرْآنَ مَهْجُورًا daki kavme dâhil olursun. O kavmin içindeki bir insan olursun sen. إِنَّ الْإِنْسانَ لَفِي خُسْرٍ ‘e dâhil olursun. Çünkü bu Kur’an’ı terk eden adam iflah olmaz. Dilinde yoksa özünde yoksa gözünde yoksa elinde yoksa hafızasında yoksa asla iflah olmaz.

إِنَّ الَّذِي لَيْسَ فِي جَوْفِهِ شَيْءٌ مِنَ القُرْآنِ كَالبَيْتِ الخَرِب

  1. O kimse ki içinde Kur’an’dan bir parça ezberi yoktur, işte onun gönlü yıkık dökük bir ev gibidir.”[18]

إِنَّ الرَّجُلَ الَّذِي لَيْسَ فِي جَوْفِهِ شَيْءٌ مِنَ القُرْآنِ، كَالْبَيْتِ الْخَرِب

  1. Bir kimse ki içinde Kur’an’dan bir parça ezberi yoktur, işte onun gönlü yıkık dökük bir ev gibidir.”[19]

PEYGAMBERİN HÜZÜNLÜ ŞİKÂYETİ

Kimin içinde şu Allah’ın vahyinden bir şeyler yoksa o yıkık dökük bir harabe gibidir. İçinde örümceklerin, böceklerin, farelerin dolaştığı harap bir ev gibidir. Gördünüz mü Allah’ın Kulları. Demek ki biz bununla dolacağız, biz bununla onacağız. Yol budur, başka bir yol yoktur. Burada da şikâyet ediyor. Bakın hemen vahyin akabinde de ne diyor. بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ Siz dünyayı seviyorsunuz. Onun için Kitabımdan ayrı duruyorsunuz, dinlemiyorsunuz. Onunla haşir neşir olmuyorsunuz. Gecenizi gündüzünüzü başka şeylerle geçiriyorsunuz. Siz dünyayı tercih ediyorsunuz. Dünyaya meftunsunuz diyerek bir şikâyet geliyor. Yüce Allah bizi bu şekilde uyarıyor. Bunlar uyarı ayetleridir. Ahireti arkaya attınız. Ona yönelmiyorsunuz. Arkanız ahrete dönük, dünyaya meftun olmuş, hep yüzünüz özünüz dünyaya bağlanmış, varsa da yoksa da dünya, sizin ahret probleminiz yok. Ondan sonra tehdide geçiyor. Bu dünyada böyle olursa işte o günden size birkaç kesit sunayım. Şimdi o güne geçelim. Kısa kısa hemen atlıyor görüyorsunuz.  Hemen geçiyor, Yüce Allah kamerada hemen çerçeveleri değiştiriyor, kartları değiştiriyor. Şimdi bunun sonucunda ne tür bir görüntü oluşacak. İnsanoğlu eğer dünyayı tercih eder, ahireti bir kenara atarsa, ahirete hangi yüzle varacak? Acaba bunun yüzü nasıl olacak? Kur’an’ın yüzü ile hiç yüzleşmemiş. Kur’an’ın sırrı ile hiç sırlanmamış. Acaba bu yüzün ahirette ki hali nasıldır, nicedir? İşte ondan söz ediyor. O gün asık suratlar var. Geçen haftaki dersimizde Kur’an ile hemdem olmuş, hemhal olmuş onunla iç içe kaynaşmış ve dünyada canlı bir Kur’an sanacağın bir kul olmuş, öylece yaşamış bir insanı cennete hemen aldı ve cennette Yüce Allah’a nazır olan, bakan bir pozisyonda görüntüyü yakaladı ve bize burada sundu. Geçen dersimizde bunu gördük. O gün pırıl pırı l parlayan, etrafa güneş gibi ışık saçan yüzler vardır.

YÜZDE CEMÂL TECELLİSİ

Yüzden maksat insanın zatıdır. Çünkü insanın en değerli azaları yüzünde olduğundan, gözleri de insanın özüne bağlı olduğundan, kulakları özüne bağlı, dili lisanı özüne bağlı, hep öze bağlı olan uzuvlar kafada, yüzde tecelli ettiği için, yüzde Allah’ın tecellisi vardır, Allah’ın cemal sıfatı tecelli eder. Onun için yüzünü zikrediyor. Yüzü varsa özü de vardır, eli ayağı da vardır. Eli ayağı olmadan, gözü kulağı olmadan yüz olur mu? En güzel azasını, en önemli yerini zikrederek zikr-i cüz irade-i kül anlamında yüzler vardır. Yüzlerden maksat müminler vardır. Ama yüzlere dikkat çekiyor. Yani ilahi kamera eline, ayağına değil yüzlere çevrilmiş. Çünkü yüzü güneş gibi bambaşka bir güzelliğe sahiptir. Aman Allah’ım meftun olmuş. Cennetin ehli o yüze, bizler de tabi ki meftun olacağız. Ne diyor Yüce Allah burada pırıl pırıl parlayan yüzler vardır. Peki bu pırıltı acaba nereden gelir? Bunlar hangi konumdalar acaba? Yani durup dururken mi pırıl pırıl parlıyor bu yüzler? Hayır, yüzlerin hedefi Allah’tır. Allah’a nazır yüzler, Rablerine nazır yüzler, pırıl pırıl yüzler var. Tabii ki bu yüzler mutluluk yüzüdür, kutluluk yüzüdür. Bunlar cennette gerçekleşecek bir olay, Cennet-i Â’la’daki kısa bir kesit, diğer nimetlerinden mesela, hurisinden söz etmiyor. Sarayından, bağından, bahçesinden söz etmiyor. Çünkü cennete girmekten gaye Rabbi görmektir. Gerisi bıdı bıdıdır. Rüyet olmadıktan sonra sen gerisini ne yapacaksın Azap olur yahu, vallahi azap olur.  Ârifler, hep Allah’ı görmedikten sonra ne yapacağım ben Huri’yi Gılman’ı diyorlar. Sevenler böyle söylemişler, tabii ki doğru söylemişler. Rabia Hazretleri’ne demişlerdi. Bir dua ediver de Rabbimiz bizi de cennete alıversin, önce sahibi dedi. Siz ne yapıyorsunuz. Bir ev istiyorsunuz. Eve sahipsiz girilir mi? İzinsiz girilir mi? Önce izin alın bakalım. Önce sahibini düşünün.

RU’YETİN EŞSİZ ZEVKİ

Pırıl pırıl parlayan yüzler vardır. Bir gece vakti mehtap var, ashab-ı kiram Peygamber-i Zişan’ın çevresinde oturmuşlar. Çok keyifli, mübarek yüzüne bakan bir daha bakıyor, ashab-ı kiram keyif içinde mest olmuşlar. Zaten Peygamber-i Zişan’ın huzurunda başlarına devlet kuşu konmuş gibi olurlardı, çıt çıkmazdı. Hepsi böyle Peygamberin cemaline rabt olmuşlar, gönülleri gönlüne rabt olmuşlar. Evet, mübarek yüzleri pırıl pırıl parlıyordu. Hatta onlar derler ki yıldızlardan, aydan daha parlaktı. İşte o mübarek cemali böyle pırıl pırıl parlarken, mutluluk neşrederken, Muhammet (a.s) o mehtaba baktı, aya baktı. Bedir halindeydi. O ne güzeldir değil mi? Havada sakin, her taraf açık, onun o haldeyken bambaşka bir halâveti vardır. İmanı olmayan adamlar bile ondan etkilenir ve eline kalem alır, ona ilham gelir. Adam şiir yazar, şiirler döktürür. Dili boş durmaz. Koşturur adamın, bir şeyler yazar, çizer. Gâvurun bile gönlü bu şekilde harekete geçer. Müminin gönlü ise coştukça coşar. Baktılar tabii, ashab-ı Kiram ise aya bakmıyorlar. Ayı ne yapsınlar? Kendi ayları oradadır. Mübarek cemal var iken, cemal-i sübhaninin tecelli ettiği yüz varken, ayı ve güneşi ne yapsınlar?

Ayı ve güneşi Peygamber misal verir, Allah’ın emri gereğince bakarlardı. Yoksa onların böyle nesnelere bakma ihtiyacı yoktu.

إِنَّكُمْ سَتَرَوْنَ رَبَّكُمْ، كَمَا تَرَوْنَ هَذَا القَمَرَ، لاَ تُضَامُّونَ فِي رُؤْيَتِهِ، فَإِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ لاَ تُغْلَبُوا عَلَى صَلاَةٍ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَا فَافْعَلُوا» ثُمَّ قَرَأَ: {وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ الغُرُوبِ} [ق: 39] ، قَالَ إِسْمَاعِيلُ: «افْعَلُوا لاَ تَفُوتَنَّكُمْ»

  1. Siz ey ashabım Rabbinizi inşallah göreceksiniz.

كَمَا تَرَوْنَ هَذَا القَمَرَ

“Şu Bedir Gecesi ayı gördüğünüz gibi Rabbinizi göreceksiniz.”

لاَ تُضَامُّونَ فِي رُؤْيَتِهِ

Onu görmede hiç sıkıntı çekmeyeceksiniz.”

Ne kendinizden kaynaklanan bir şekilde ne de gördüğünüz nesneden veya nesneye bakarken bazen ondan kaynaklanan görme bozukluğu oluşur. Bazen gözümüzden kaynaklanır. Bazen atmosferden kaynaklanır. Böyle hiçbir daralma olmaksızın, sıkıntıya düşmeksizin keyif içinde rahat içinde net bir şekilde, işte şu gecedeki ayı gördüğünüz gibi Rabbinizi göreceksiniz. Ve bunun için bir tavsiye de bulundu.  Buyurdular ki:

فَإِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ لاَ تُغْلَبُوا عَلَى صَلاَةٍ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَا فَافْعَلُوا

Eğer gücünüz yetiyorsa sabahleyin, akşamleyin; sabahleyin gün doğumundan önce akşamleyin gün batımından önce namazı kaçırmamaya çalışın.”[20]

NAMAZIN GALİBİYETİ VE MAĞLUBİYETİ

Namazın geçmesi ile mağlup düşme var. Mağlup oluyorsun. Namaz seni geçip giderse, ezip giderse sen namaza mağlup oldun demektir. Namazla yarışacaksın ve paralel olacaksın. Onunla birlikte olursan ne âlâ, kaçırırsan, namaz seni geçerse gümbürtüye gittin demektir. O sana galebe etmiş olur. Eğer namaz geçip giderse, kaçırırsan namazı o sana galebe etmiş olur. Namazı yakalar tutarsan sen galip gelmiş olursun. O mağlup olur. Namaz seni geçer giderse o galip gelir sen mağlup olursun. İşte mağlup düşmemek için sabah ve akşam ona göre namazlarınıza dikkat edin. Evet, Hazret-i Peygamber (s.a.s) bu şekilde namaza dikkati çekti. Yani oradaki görme olayının esas temelini namaza bağlamıştır. Namazın nuruna bağlamıştır. Onun için namaz ehli apayrı bir nura sahiptir, miraca sahiptir. Miraçtan gaye de Allah’ı görmektir. Miraç bunun içindir.

Bu mutluların yüzlerinin anlatımıdır. Şimdi bir de cehenneme kamera döndürülüyor. Bir de o tarafa çevriliyor acaba onlar ne âlemdeler? Kısa kısa bize böyle görüntüler sunuyor. Bunlar kıyamet ve sonrası diyebileceğimiz olaylar dizisidir.  Bunlar, kısa kısa kesintili görüntülerdir. Bu 24. görüntü… Kıyamet çerçevesi; paketi içerisindeki yirmi dördüncü unsur ve parçadır. Bu 24.paketin içindeki, cehennem paketidir. Cehennem paketini açıyorsun orada görüntüler var. Hiç de hoş olmayan, çok korkunç görüntüler var. Yüzünden çektiği akıyor, okuyorsun, adamın içini yüzünden okuyorsun, berbat.  Ne buyuruyor Yüce Allah وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ بَاسِرَةٌ ve o gün yüzler vardır hakeza, hep yüzlerden söz ediyor ya. Yüzden maksat, bu bir cüzdür. Ama kül maksuttur. Yani kişinin bütün varlığı kastediliyor. Yani insanlar vardır demek istiyor. Efrat vardır, dertler vardır, يَوْمَئِذٍ o gün, بَاسِرَةٌ asık suratlar, بَاسِرَةٌ وَوُجُوهٌ asık suratlar, mutsuzluk görüntüsü, ekşi, buruşuk yüzler, gergin yüzler vardır o gün. İnsanın yüzü gerginleşti mi Allah korusun böyle ne haller alır.   كالحة ekşi  شديدة العبوسة son derece asık ve ekşi yüzler vardır.  وهي وجوه الكفار bu yüzler gâvurların, kâfirlerin yüzleridir. Bu dünyada da zaten öyle söylüyoruz. Geçen dersimizde de ifade etmiştim.

İMAN GEMİSİ

Yahu adamın mutluluğu yüzünden okunuyor. Mutsuz oldu. Öyle mi? Tabi ki öyle.  Düşünceli adam, böyle rengi atmış, kederli, belli adamın yüzü sapsarı kesilmiş, kapkara kesilmiş. Bu mutsuzluk görüntüsü tabi ki, yüzünde okunuyor, gözünden okunuyor adamın. İşte o gün bu daha da belirgin olacak. Burada yine belli de orası daha belirgin bir durumda.  Böylece gerçekleşmiş olacak. Onun için Allah’ın Kulları burada da böyle yüzünüzü asmayınız. Bu cehennem görüntüsüdür. Niye yapıyorsun ki? Niye gerginsin ki? Allah var her şey var. Ne oluyor? Karadeniz’de gemiler battı. Batsın gitsin. Ne olacakmış? Allah’ın daha büyük sonsuz denizi var. Oradaki gemilerin batmasın. İman gemisi ne durumda, onda delik filan açıldı mı? Sağlam mı o gemi? Sağlam. Öyleyse gam yok. İman gemin varsa başka ne gemisi istiyorsun? Onların gerisi çoluk çocuk gemisidir. Bugün var yarın yok. Onlar oyuncaktır. Çocukların şöyle havuzun içinde yüzdürdükleri kâğıt gemilere benzer. Onların ahrette bir işi yok. Sana getireceği bir şey yok ki. Batsın gitsin. Hani ne diyor adam? Batsın bu dünya... Bana sen gerek diyor. Ne güzel söylemiş. Batsın gitsin. Sen batırmazsan zaten bir gün batıracaklar. Eğer varlığını, yokluğunu bu dünya ile endeksledin ise, kazandığını ona yatırdın ise, vay senin haline Allah’ın Kulu. Yarın bu dünya borsası batacak. Zaten can çekişip duruyor görmüyor musunuz? Sinyaller veriyor. Batıyor, batıyor. Şimdiden dikkat et. Oraya yatırdıysan çek. Allah’ın bankasına yatır. Ukbaya yatır. Kıyamet zelzelesi bile ona dokunamaz. Çünkü

مَا عِنْدَكُمْ يَنْفَدُ وَما عِنْدَ اللَّهِ باقٍ

¶        “Sizin yanınızda olanlar tükenir. Allah katında olanlar tükenmez.[21]

SARSUK DÜNYA BATSIN

Allah katına gönderdin mi gönderdiysen gam yok. Kıyamet zelzelesi Allah katında işlemez. O dünyaya yönelik bir zelzeledir. Cenâb-ı Hak yıkılsın diye sarsıp durur. Kastamonu ifadesiyle sarsuk derler hani, sarsuk, işte Allah, o sarsığı işi bitsin diye böyle sallar. Çünkü sen kullarımı çok aldattın. O zelzelenin içinde gazab-ı sübhanî vardır. Allah’ın “Kahhar” isminin kahrı vardır. Çünkü insanların çoğunun sapmasına vesile olmuştur. Baksanıza şu dünyaya içindekilerin çoğu putperesttir, müşriktir, günahkârdır. Ve tabiri caizse kılı kıpırdamıyor. Dünya ve içindekilerin yüzünden dinsiz oluyorlar, Allahsız oluyorlar. Gelinlik kızlar gibi süsleniyor, allanıyor, ondan sonra da o melodiler çalıyor, o güzel kuşlar, bülbüller, çiçekler, miçekler derken adam mest oluyor yahu, yerinde duramıyor. Hopluyor, zıplıyor, çekirge gibi oradan oraya, oradan oraya atlaya atlaya, nihayet güz geliyor.

MÜMİN KARINCA KÂFİR AĞUSTOS BÖCEĞİ GİBİDİR

Hani o böcek vardı; boyuna çalan, ağustos böceği, ondan sonra da karıncalara gidiyor. Orada karıncalar müminleri temsil ediyor.  Ağustos Böceği de eyyamcı, dünyalık kişiyi, ama bir gün geliyor ki, alt üste geliyor, fırtınalar esiyor, ondan sonra cehennem geliyorum diyor, kıyamet kopuyor güz dediğimiz kuz geliyor. O zaman gidiyor müminin kapısına, titreyerek bir şeyler verir misiniz diyor. Vaktinde niye yapmadın diyor, ötüp duruyordun. Gördünüz mü bakın, o masal nasılmış değil mi? Demek ki karıncalar müminleri temsil ediyor. Orada karıncalar, say u gayretten hiç gaflet etmiyorlar. El birliğiyle çalışıyorlar.

ÖLÜM ÖTESİNDE YAKİN OLAN ZAN

O gün demek ki asık suratlar var. Son derece berbat yüzler var. İçleri tamamen paramparça olmuş, umutları tükenmiş, kesinlikle artık cehennemlik oldukları tahakkuk etmiş, Allah korusun. Ben tahammül edemiyorum.  Bazen şu hisse bir bürüneyim diyorum ama vücudumun çekemeyeceğinden endişe ediyorum, parçalanırım diye korkuyorum.  Yoksa daha ağır anlatacağım ama bünyem tahammül etmiyor. Ama hissediyorum. Onların mutsuzluğunu hissediyorum. Yani size de hissettireyim, elime, koluma, yüzüme aksettireyim diyorum ama onu gözüm almıyor. Kalbim hop hop atlamaya başlıyor, tahammül edemiyor. Bana bunu yapma diyor, bu yükü bana yükleme diyor. Cehennem ehlinin ağır yükünü yükleme sakın diyor, tahammül edemem. Kâfirlerin yüzleri işte böyledir. تَظُنُّ kesinlikle bilir. Zan dünya ötesine taşındığı zaman kesin bilgi anlamına gelir. Dünya ötesine, dünya ötesi bir boyutta zan kesinlik ifade eder. Bu bakın ne dedim. Dünya ötesi, peki bu dünya ötesi olan bir ifadedir. Bu dünyada da, dünya ötesine geçiş yapabilen Allah’ın seçkin kulları vardır ki zan onlarda da yakini bilgi ifade eder. Onlar için

الَّذِينَ يَظُنُّونَ أَنَّهُمْ مُلَاقُو رَبِّهِمْ وَأَنَّهُمْ إِلَيْهِ رَاجِعُونَ

¶         “Onlar, Rablerine kavuşacaklarını ve gerçekten ona döneceklerini çok iyi bilirler.” [22]

Ayetini müfessir إن الظن ههنا يقين diye tefsir eder.[23] Çünkü onlar zan yurdunu geçmişlerdir. Onların zanları yakine dönüşmüştür. Çünkü zan sıfır noktasıdır. Bu nedenle de asgari bu âlemde zannı galip hâkimdir. Bunları derslerimde çok çok incelerim. Müminler zannı galip olarak yaşar. Yoksa kesin bilgi bilim adamları da yoktur derler.  Hepsi takribidir. Bu âlemin ilmi bilgisi takribendir. Şeriat dilinde zannı galip ilim sayılır. Zannı galip ise tamam der, bu bize yeter der. Zannı galip değilse bilgi yoktur, yoksa tereddüttesin bunu onarman lazım. Namazda üç mü kıldın beş mi kıldın? Yani dört mü kıldın beş mi kıldın bilmiyorsun. Hangisi galip geliyor, artı noktası, onu bilmiyorum. Bilmiyorsan efendi bu işin çözümü eğer dörtte mi sonunda da mı oturduğunu bilmiyorsan, o namaz batıl oldu. Bir rekat daha ilave edersin. O nafile olur gider. Beş de bırakmazsın. Demek ki zannı galip yoksa o gümbürtüye gider. Ama ne yapacaksın. Diyorsun ki, üç kıldım. Eğer üç kıldıysan bir daha ilave edeceksin. Sonunda da sehiv secdesi yapacaksın. Çünkü tereddüt geçirdin. İşte dört kıldım. Zaten dört kıldım deyince onun şeyi bellidir. Velhasıl demek ki zan galebe etmediği zaman o tamamen bir tereddüttür. O zaman ne yaparsın fıkıh dilince azına hükmedersin. Eğer tam bir karar veremediysen dört mü beş mi? Dörde hükmedersin ve bir daha kılarsın. Oturduktan sonra tabi kalkınca bir daha kılarsın der, ondan sonra sehiv secdesi yaparsın der. Demek ki böyle şeyleri vardır.

ZAN ŞEKTİR

Mutlaka zannın telafisi vardır. Zannın telafisi yoksa zan ile hiç bir şey geçerli değildir. Zan üzere yapılan şey öylece kalırsa bunu bir şekilde takviye etmezsen, desteklemezsen o, iptal olur. Çünkü zan şektir. Şek ile ne inanç olur, ne amel olur. Şek zehirdir. İnancı da zehirler, ameli de zehirler. Şek, şüphe, inanç kalbe taaallük ettiği için kalbini zehirler. Amelinde fiziki yapındaki açılımı zehirler. O melekeleri zehirler. Her ikisi de kötüdür. Allah şekten ve şüpheden bizi muhafaza buyursun. kimi müfessirler تَظُنّ bu nedenle أَيْ تُوقِنُ وَتَعْلَمُ diye anlam vermiştir. أَيْقَنُواden. أَيْ: [يَعْلَمُونَ أَنَّهُمْ] [24] anlamında kesin olarak bilir.   تتوقع bekler, umar.  أَن يُفْعَلَ بِهَا kendisine yapılacağını, artık kesinlikle bilir ki kendisine yapılacağını, kendisine uygulanacağını  فعل öyle bir şey yapılacak ki, fiil eylem   هو في شدته onun şiddetinde vardır. فاقرة kırıcılık, parçalayıcılık vardır. Kendisine kırıcı parçalayıcı bir eylemin yapılacağını kesinlikle bilir. Kendisine kesinlikle parçalayıcı, cüzlerine ayırıcı paramparça edici bir eylemin yapılacağını kesinlikle bilir. Benim işim artık bitti der. Beni şimdi dümdüz edecekler. Beni şimdi paramparça edecekler der. Bunun idrakindedir. Artık bunu bilir. Bunu şöyle de ifade edebiliriz.  İnsanın içinde ezelde Allah’ın kitabı Kur’an yazılıdır. Rahmetli büyüğüm de bu görüşteydi. İnsanın levhi vardır, o levhinde yazılıdır. Yani insan doğuşta hafız gelir. Fakat biz çok uzun zamanlar geçirdik. Binlerce yıl ötesinden gele gele nisyan vaki oldu. Hatta Âdem babamız da bu unutkanlık yüzünden o ağaçtan yedi.

وَلَقَدْ عَهِدْنَا إِلَى آدَمَ مِنْ قَبْلُ فَنَسِيَ

¶        “Biz Âdem’den söz almıştık ama unuttu.[25]

Çünkü o fizik olarak, ruh ile fiziği ilk vücuda gelen odur. Ama bu çok aşamalar, yüzyıllardan sonra belki de bugün ki adamların ifadesine göre milyonlar geçti. Bir insanın bedeninin oluşması biz kırk gün filan diyoruz ama bu günler neye göre tabii ki bilemiyoruz. Rabbinin katındaki bir gün وَالْيَوْمُ كَأَلْفِ سَنَةٍ [26]e göre ise ona göre hesap edeceksin. Yoksa elli bin seneye göre mi hesap edeceksin. Bunları biz bilmiyoruz. İşte bu zaman aşımı neticesinde unutkanlık oluşmuştur. Müminler bu âleme gelince hatırlat Ey Muhammed! Hatırlatmak müminlere fayda verir. Sen hatırlatmaya devam et.

وَذَكِّرْ فَإِنَّ الذِّكْرى تَنْفَعُ الْمُؤْمِنِينَ

 

¶         “Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt müminlere fayda verir.” [27]

 

ذكر بالقرآن

Bak Kur’an-ı hatırlat diyebiliriz. Onlara Kur’an-ı hatırlat. Veya Kur’an ile öğüt ver. Tabi öyle de anlama geliyor. Ama onlara Kur’an-ı hatırlat. Yani hatırlayın o gün şöyle olmuştu. Rabbiniz size şöyle demişti. Şöyle bir buyruğu vardı hatırlayın.

HAFIZLIK HATIRLAMADIR

Rahmetli büyüğüm derdi ki insanın hafızlık için çalışması kuvveden fiile gelmesine sebeptir. Yoksa yeniden dışarıdan giren bir şey yoktur derdi. İçindeki yüzeye gelir. İçerde olanı dışarı çıkarmış olur. Aklına, kafasına, hafızasına doğru kuyudan çeker gibi çekmiş olur. Demek ki içinde özünde belleğinde var. Ruhun belleğinde var. Bildiğimiz kafa da değil. Oradan doğru bunun da tekrar bir adı indirme olayıdır,  tenzil olayıdır. Bilgisayarına internetten şunu indirdim diyorsun. Eğer indirmezsen orada kalıyor o, orada var. İnternette var, orada durup duruyor. Ama sen indirmeye çalışmazsan senin ekranında görünmüyor o, çıkmıyor, kullanamıyorsun. Bunun için indirmeye çalışmak lazımdır. Demek ki hafızlık olayı bilkuvve halinde olanın içinde kayıtlı olanın daha sonra ekrana aktarılma işidir o, getirilme işidir. Ekran da hafızadır. Hafıza ekranı demek ki o işlemler neticesinde, yani hafızlık çalışması neticesinde artık hatırlar oluyor. Ama gâvur örttü. Hep örtük geçti. Üstünü örttü. Bu adam, üstü örtülü yaşadı. Onun için ışıksız yaşadı. Kalbi hep örtülüydü.

فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ

¶        “Onların kalplerinde hastalık vardır.”[28]

Marazlı idi. Çünkü ışık almasına engel oluyorlardı, ışık vermesine engel oluyorlardı. Üzerini inkâr çuluyla örtünce o başını gösteremedi. Neşv u nema bulmadı. Orada kaldı. Ama o gün

فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاءَكَ

¶        “Şimdi gaflet perdeni açtık.”[29]

Kıyamet ile perdesi çulu kaldırılınca birden ortaya çıkacak. İşte o zaman ayan beyan Allah’ın buyruğu tecelli edecek onlara ve bilir olacaklar. Zan o zaman ilme dönüşecek. İşte burada da bunun meselesi vardır. Kesinlikle kendisine bir fiil yapılacağını artık biliyor. İnkâra artık mecali yok. Çünkü bir örtü örtmesi artık mümkün değil. İradesi elinden alınmış, cüzi irade yoktur. Çünkü o gün

وَالْأَمْرُ يَوْمَئِذٍ لِلَّهِ

¶        “O gün emir, buyruk Allah’ındır.”[30]

Senin iraden tecelli etmez orada. Artık sen kesinlikle bir Allah’ın buyruğuna uymak zorundasın. Bir şey yapamazsın. Kaçamazsın, kurtulamazsın.

KEMİKKIRAN İŞKENCE

خُذُوهُ yakalayın onuفَغُلُّوهُbağlayın onu.” [31] ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُSonra cehenneme atın onu.[32] Kur’an da bunların hepsi geçiyor. Mümkün değil nereye kaçacaksın? O gün istediğini yapamazsın, edemezsin. İşte bu adamda kesinlikle kendisine bir şey yapılacağını biliyor. Nereden biliyormuş? Açık, zaten onun yapısında bu var. Bu Kur’an onun içinde, özünde var. Mümin demek ki çalışa çalışa onu yüzeye, ekrana taşıyor. Ötekinde ise kâfirde gizli kalıyor. Böylece gidiyor, zayi olup gidiyor. Canım değerleri o keferetü’l- fecere çarçur ediyor. O azabı hak etmiyor mu? Tabii ki ediyor.  فاقرة kelimesi فقر dan gelir. Kırmak anlamına gelen bir kelimedir. كَسَرَتْ فَقَارَ ظَهْرِه[33] anlamına gelir. Kırıcı, bu فاقرة bu anlamda, bu kelimeden gelen türemiş olan bu kelime daha sonra felaket anlamına geliyor. Yani insanoğlunu titreten, elini kolunu bağlayan, elinde olanı alıp götüren, mahveden bir rüzgar, bir kasırga bir deprem, seller, tusunami, kırıcı hastalıklar, bir anda binleri yok eden işte bunlara فاقرة denir. داهية bir felakettir.  تقضم kırar, parçalarına ayırır.  فقار الظهر sırt kemiklerini. Yani omurgasını. عمودي Amudi, fegari eski ismidir. عمود Amud direk, فقري fagari sırt kemikleri demektir. Direk şeklinde bizim dilimizde omurga diyoruz. Omurgasını kıran, kırıcı kendisine felaketin, azabın yapılacağını kesinlikle bilir. İşte onun için, bunu bilen bir adamın yüzü nasıl olur. Adam, bekliyor. Ameliyat olacak adam, düşünün orasını burasını kesecekler. Bu adamın yüzü acaba nasıl olur? Dünyada neyi kaldı ki onun bir umudu var. İyi olacağım, kurtulacağım diye gidiyor. Bu ise mahvoluyor. Ölümü de yok, kurtulsun gitsin.  Ölüm neredesin gel beni al götür diyecek ama ölmek yok. Ama güzel bir yaşam da yok. Rahat bir nefes alma imkanı yok. İnsan düşünün ateşin içinde rahat bir nefes alabilir mi? Duman yahu. Dumanda boğulursun. Duman orası, rahat nefes, rahat diye bir şey olur mu hiç? Mümkün mü? Her tarafından kimisi kırbaç vuruyor. Kimisi demir çevgenlerle oranı buranı kesiyor, doğruyor. Makaslarla doğrananlar var. Bunlar hadislerde hepsi geçiyor. Böyle kakıştırılarak ok gibi içini delenler var. Kesenler var, kancalar var, içini çıkaranlar var, gözünü kulağını, türlü türlü azaplar var, kırbaçlar var, kaynar sular var, irinler var, şapır şapır akıyor, deriler yanmış üstüne akıyor. İçecek su su su bağırıyor. Al bakalım dık diyorlar, ağzını açıyorlar. Sen istemesen bile ağzını açıp,

يَتَجَرَّعُهُ

¶        “onu yudumlamaya çalışacak ama boğazından geçiremeyecektir.”[34]

Onu yudumlayacak diyor, efeysen yutma. Başında azap edici melekler var. Bu adamın yüzü nasıl olur? Nasıl asık olmasın, nasıl buruşuk olmasın, nasıl ekşi olmasın? Gülmesi mümkün değil.  كَلَّا hayır hayır. Sakın ha, sakın. ردع bu bir men etme edatıdır.  عن إيثار الدنيا dünyayı tercihten mendir.  على الآخرة Ahrete dünyayı tercihten mendir. Sakın ha yapmayın. Cenâb-ı Hak uyarıyor. Ey ahreti arkasına atıp, dünyaya perestij edercesine düşkün olanlar, ona pervasızca koşanlar, onun ardından gidenler bu işi bırakın. Sakın ha sakın yapmayın. Bu işten vazgeçin. كأنه قبل Sanki bu ayette şöyle denmiştir كَلَّا ile.  ارتدعوا kelimesi امتنعوا(imteniu) İmtina edin, kaçının  عن ذلك bundan, böyle yapmaktan vazgeçin. Böyle yapmayı bırakın. Neyle yapmak? Dünya için yaşamaktı. Ukbayı, Allah’ı unutmak. Bırakın bunu.  وتلهبوا على ما بين أيديكم من الموت Önünüzdeki ölüme karşı ayık olun, uyanık olun. Kendinizde olun.

İKİ KAŞIN ARASINDAKİLER

Ölüm önünüzde olsun, iki kaşınızın ortasında olsun. Rabıtatü’l- mevt denilen uluların şiarı vardır. Ulular en değer verdikleri şeyleri iki gözünün arasına, bizim dilimizle iki kaşının arasına yerleştirir, uzağa koymaz. Hani birileri var ya masasında böyle şeyler vardır, unutmayayım diye hemen gözünün önündedir. Bunlar böyle şey kullanmaz. İki kaşının arasına onu yerleştirir. İşte onlar ölümle iç içedir Allah’ın Kulları. Ölüm ve ölümü gönderen Allah yani Yüce Rabbisi devamlı huzurunda hazır ve nazırdır. Ama ölüm geçidini وَاتَّقُوا [35]hatırlayın korkun. “Korkun, sakının.” İşte bu ölümü sürekli وَاتَّقُوا ile Yüce Allah bizlere hatırlatır. Gözümüzün önünden ölümü ayırmaz. İşte onların kaşlarının arasında imiş efendim. Tabutun içinde kendilerini yatırırlarmış. Kendisini daima tabutu içinde, iki kaşın arasında, rabıtatü’l- mevt budur. Ebubekir Efendimiz’in öğretilerinden birisi rabıtatü’l- mevttir. Nasıl bu işin yapılacağını Selman Hazretlerini öğretmiş, o da günümüze kadar, bende bunu Efendim Hazretleri’nden öğrendim. O da bana bunları öğretti. Onun için bende sizlere bunları anlatıyorum. Umulur ki tutunursunuz, yaparsınız. Tercih sizin, dünyayı mı tercih edersin, ahireti mi? Burada okuyoruz, anlatıyoruz. Gerisi sizin bileceğiniz iştir. Elin var, ayağın var, gözün var, kulağın var, artık seni sırtımda mı taşıyayım. Ben mi yapıvereyim senin işini. Bunları siz yapacaksınız. Ben yapıversem sen bundan faydalanır mısın? Senin yerine namaz kılsam senin namazın olur mu? Senin yerine ben yiyivereyim. Acıkmışsın sen öyle mi? Ben yiyeyim tepsileri demek gibi olur Allah’ın Kulu. Onun karnı doyar mı? Senin yerine başkası yese senin karnın yine zil çalmaya devam eder. Daha da burukur, daha da içini kemirmeye başlar.

Önünüzde بين أيديكم demek iki elin arası demektir. Çünkü insanın iki kulacının arası önüdür. Onun için ön anlamında kullanılır. Bunu bu şekilde iki elinin arası diye tercüme ederseniz halt edersiniz. Çünkü bizim dilimizde öyle şey kullanılmaz, önü diyeceksin. Önünüzdeki ölüme karşı ayık olun. Uyanık olun ey Allah’ın Kulları. Ölüm sizi uyarmalı. Niye ölümü hatırdan çıkarmayın, devamlı gözünün önünde olsun diyor. çünkü ölüm size ahreti hatırlatır. Peygamber-i Zişan ilk risalet yaşamının ilk dönemlerinde kabirlere gitmeyi yasak etti. Çünkü Araplar onlarla çok iç içe yaşıyorlardı. İç içe yaşamanın sebebi de ibret almak değildir. Bilakis onlarla gururlanırlardı, kibirlenirlerdi. Ah benim dayım sen ne idin değil mi? Falan filan o eski külhanbeyliklerini hatırlıyor. O dayısının yanına gittiği zaman dayılık hisleri kabarıyor adamın, kötü sonuçlar oluşuyordu. Çünkü gavurlar bakmasını bilmiyorlardı. Gavurlar eşyaya bakmasını, düşünmesini, tutmayı, çekinmeyi bilmezler. Bunun için kendilerine ilim geldi ilmi de kabul etmediler. Bu nedenle hep cahil kaldılar. Bunların başına da Ebu Cehil dendi. Peygamberimiz bu nedenle hemen yasak dedi müminlere. Daha sonra kalpleri iman ile yavaş yavaş pekişince olgunluk bir hali vaziyeti belirince incelikli kalp oluşunca, o katı yüreklilik gidince, katı yüreklilik diyorum.  Onların kalpleri Mekke’nin taşları gibiydi. Yek pare granit gibiydi kalpleri. Bunun için çocuklarını diri diri gömebiliyorlardı. Böyle bir kalbe sahip olmayan adam nasıl gömer onu. Kur’an ise bunları yumuşattı, eritti Allah’ın Kulları. İşte o zaman Peygamberimiz size kabirleri ziyaret etmeyi yasaklamıştım. Dikkat edin şimdi ziyaret ediniz.

إِنِّي كُنْتُ نَهَيْتُكُمْ عَنْ زِيَارَةِ الْقُبُورِ فَزُورُوهَا تُذَكِّرْكُمُ الْآخِرَةَ

  1. Dikkat edin onların kabirlerini ziyaret edin. Çünkü o, kabirler, ölüler size ahreti hatırlatır.”

diyerek tekrar emir buyurdular ve kabir kapılarını, kabir yönünü açtılar. Ahret kapısını bu şekilde açtılar. Ahreti unutmamaları için onlara bir levha vermiş oldu. Burada da ayette de bu şekilde tabi  كَلَّا ile vurgulanmış oluyor. من الموت ölüme karşı,  الذي Ölüm öyle bir şeydir ki عنده Onun yanında , عنده demek عِنْدَ ذِكْرِهِ anlamındadır. Onu anmakla, ölümün yanında, ölüm varsa, ölüm duygusu varsa, ölüm fikri varsa, ölüm olgusu varsa تنقطع العاجلة عنكم dünya sizden bağını koparır. Dünya ben yokum der. Acile Hanım, benim ölümle aram iyi değildir der. Acile Hanım ölüme hiç razı olmaz.  Dünya ile ölüm birbirine zıttır. Çünkü ölüm dünyayı öldürüyor. Dünyanın sonudur. İnsan kendini mahvedecek birisini sever mi tabi ki sevmez, istemez. Onun için dünya hemen ölüm varsa ben yokum der. Böylece yakanı dünyadan kurtarmış olursun. Bak öcü öcü geliyor diye çocukları korkutuyorsun ya dünya da ölümden öyle korkar. Ölüm ölüm deyince ordusuna arkanızı dönün der, hadi gidiyoruz der. Burada ölüm var. Acile dünyaydı. Diğer bir ifade ile dünya yerine kelime anlamıyla acelecilik sizden kaybolur. Eğer ölüm ile haşir neşir olursan aceleci olma sıfatını yok edersin. O senin yakanı bırakır. O kesilir, ondan koparsın, artık ondan kurtulursun. Çünkü ölüm böyle seni bağlar. Bağlar, ondan sonra otur şuraya der. Bak şimdi der. Geleceğe bak şimdi. Baban nerede, deden nerde, atan nerde, Peygamberin nerede der ve haşir gününü, ufuklarını sana açar. Geleceği gösterir. İstikbalini sana gösterir. Dünya ise istikbalini unutturur. Kâfire göre ise ölüm ötesinde bir istikbal yoktur. O orayı kapatmıştır, örtmüştür. Ona göre yarın istikbaldir.

MÜMİN SABİTTİR

Mümin ise كُلُّ آتٍ قَرِيبٌ der ve benim için hepsi gelip geçicidir, hoştur der. Ha yarınmış ha bugünmüş. Gelecek bitecek mi bitecek. Öyleyse bugün neyse o gün de odur. İsterse yüz sene sonra olsun. Bitecek mi bu, sonu var mı? Var. Öyleyse boş ver. Ha bugün ha yarın. Hiçbir farkı yoktur. Demek ki insan ölüm ile haşir neşir olur, ölümü severse, ölüme hazır olursa, rabıtatü’l- mevt yaparsa bu adam çivi gibi yerinde sakin durur. Öyle hoppa züppe takımından olmaz. Oturaklı bir adamdır. Zaten bir adamı gördünüz mü saatlerce oturuyorsa yerinde ve huzursuzluk belirtileri yoksa bilin ki o adamın içi doludur.  O tam bir kazıktır. Dağlar gibidir. Birilerine oradan oraya atlayan kişilere Efendi Hazretleri öyle ben yerimde böyle işte çakılı gibi oturuyorum diyor.  Siz ise çekirge gibi atlayıp duruyorsunuz.  Bugün bu dalda ertesi gün o dalda. Yani onlara bir şeyler söylüyordu. Niye sebat etmiyorsunuz. Mümin dediğin sabittir. Ne diyor bakın بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ diyoruz.

يُثَبِّتُ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ

¶        “Allah, iman edenleri hem dünya hayatında hem de ahrette sabit bir sözle bağlamıştır.”[36]

أَصْلُهَا ثَابِتٌ

¶        “Güzel bir söz ki kökü sağlam, dalları semaya uzanan bir ağaç gibidir.”[37]

Gördünüz mü Mümin sebat ehlindendir. Eğer adama bakıyorsun bir yerde durduğu yok. Bugün falanlarla, ertesi gün falanlarla beraber oluyor.  Bunlar bir birinin kuyusunu kazıyor. Sen dün oradaydın bugün buradasın, nasıl oluyor bu iş? Yalamaya gitmiş yahu, yalaka. Kaşık yalamaya, tencere yalamaya, kese yalamaya gitmiş. Keselenmeye gitmiş Allah’ın rezil kulu. Allah akıl fikir versin. Şu halde buradan bunu da çıkarıyoruz. Demek ki Rabıtatü’l-mevt insanı rabıt eder. Gerçekten böyle çakılı durdurur. Ölüm yoksa insan uçmaya kaçmaya başlar. Yerinde duramaz. Hoppala olur. Ölüm varsa o çakılıdır. Hani eşeğini sağlam kazığa bağla, ondan sonra tevekkül et. Bizim de nefsimiz eşeğimizdir. Sağlam kazıkta ölümdür. Ondan sonra tevekkül et işte senin işine yarar. Ama eğer onu ölüm kazığına bağlamazsan yazıklar olsun o nefse. Hiçbir şeyi dindiremezsin. Söz dinlemez o ama ölüme bahane bulamaz. Ölüme bir şey diyemez. Önüne ölümü çıkarınca kalakalır.

فَبُهِتَ الَّذِي كَفَرَ

¶        “Gâvur kalakaldı. Sap gibi kalakaldı.[38]

sırrına erişir. O zaman sap gibi kalır. وتنتقلون Ve sizler ölümle, ölümü hatırlarsanız, ölüme rabt olursanız, ölümü kendinize rabt ederseniz, kendiniz ölüme rabt olursanız merbut olursanız veya ölüm size merbut olursa fark etmez efendim her ikisi de aynı neticeyi verir. Bu durumda وتنتقلون إلى لآجلة ahrete intikal edersiniz. Dünya sizden kopar siz artık ahretlik olursunuz. Ne diyor bakın eski dostlar vardır. Böyle komşular, birbirini sevenle ahretliğim nasılsın? Tosya’da da derler mi? Bakın ahretlik, şimdi birisine öyle desen kıyameti koparır. Ben ne ahretliğim, hakaret etti zanneder. Hâlbuki bu dost sözüdür.  Benim ebedi dostum, ahbabım, ölüm sonrasında da bırakmayacağım kişi demektir. Ahretliğim nasılsın? Şimdi insanlar böyle şeylerden haz duymazlar.  تنتقلون bu sayede siz intikal edersiniz. إلى لآجلة ahrete intikal edersiniz. التي ki ahret تبقون فيها Orada baki olacaksınız.  مخلدين Sonsuza kadar.  تبقون kelimesi بَقِيَ- يَبْقَى - يبقيان - يبقون meçhulü تَبْقَوْنَ (tübgavne) veya malum okuyunca da olur. تَبْقُونَ (tebgune)malum okuyalım anlamı değişmiyor. Baki kalmak lazım değil mi? Lazım anlamlı. تبقون فيها orada baki olursunuz. O ahrette مخلدين sonsuz olarak. Burada Allah’ımızın inayeti, lütfu ve keremi ile bizleri de yüzü gülen kullarında eylemesini ve Cennet-i Âla’da sonsuza kadar kalan ve ölüm ile dünyada haşir neşir olan, ölüme düşman olmayan, Rabbimiz dost olan kullarından eylesin.
 
 

[1] Al-i İmran3/97

[2] Rad13/28

[3] Enam6/75

[4] Şuara26/193-194

[5] Enam6/75

[6] Necm53/39-40

[7] Maide5/66

[8] İsra17/106

[9] Nuh71/4

[10] Yasin36/58

[11] Kıyamet75/18

[12] Ankebut29/69

[13] Müslim, Münfik ve Mümsik Bâbı, hadis no:57

[14] Tirmizi, Peygamber Efendimiz’in Duaları, Hadis no:3569

[15] Furkan25/30

[16] Asr103/3

[17] Asr103/1-2

[18] Tirmizi, Aynı hadis başlıklı bâb,2913

[19] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Abdullah B. Abbas’ın rivayetleri, hadis no:1947

[20] Buhârî, İkindi Namazının Fazileti, hadis no:554

[21] Nahl16/96

[22] Bakara2/46

[23] Taberi, Bakara2/46.ayetin tefsiri,

[24] İbn-i Kesir, Bakara2/46

[25] Taha20/115

[26] حَرَسُ لَيْلَةٍ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَفْضَلُ مِنْ صِيَامِ رَجُلٍ وَقِيَامِهِ فِي أَهْلِهِ أَلْفَ سَنَةٍ: السَّنَةُ ثَلَاثُمِائَةٍ وَسِتُّونَ يَوْمًا، وَالْيَوْمُ كَأَلْفِ سَنَةٍ İbn Mâce, Tekbir ve Gece İbadetinin fazileti, hadis no:2770

[27] Zariyat51/55

[28] Bakara2/10

[29] Kaf50/22

[30] İnfitar82/19

[31] Hakka69/30

[32] Hakka69/31

[33] Kurtubi Tefsiri, Kıyamet Suresi,

[34] İbrahim14/17

[35] Bakara2/48

[36] İbrahim14/27

[37] İbrahim14/24

[38] Bakara2/258

Paylaş...

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to Twitter

80 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Instagram

Üye Girişi

Fotoğraf Albümü

  • Kategori: Anma Haftası 2017
  • Kategori: Anma Haftası 2016
  • Kategori: Anma Haftası 2015
  • Kategori: Anma Haftası 2014

          gulhan_37