Vakıa Suresi 46-51. Ayetler

 VÂKIA SÛRESİ 46-51. ÂYETLER*

(وكانوا يصرون على الحنث العظيم وكانوا يقولون أئذا متنا وكنا ترابا وعظاما أءنا لمبعوثون أو آباؤنا الأولون قل إن الأولين والآخرين لمجموعون إلى ميقت يوم معلوم)

“Büyük günâhı işlemekte direnir dururlardı! Ve diyorlardı ki: 'Biz öldükten, toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra, biz mi bir daha diriltileceğiz? Önceki atalarımız da mı?' De ki: Hem öncekiler, hem de sonrakiler, belli bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır!...

أعوذ بالله من الشيطان الرجيم بسم الله الرحمن الرحيم الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه أجمعين رب اشرح لي صدري ويسر لي أمري واحلل عقدة من لساني يفقهوا قولي

Muhterem kardeşlerim;

Bu hafta tefsir-i şeriften okuyacağımız bölüm, Vâkıa sure-i celilesinin 46. âyeti ve bu âyeti izleyen kısımlardan olacaktır.

Niyâz

Allah Teâlâ Hazretleri'nden KitâbKerîm'inin nuru ve feyziyle bizlerin duyularını-duygularını perverde kılmasını, ezelî rahmetini bu âyetleri vasıtasıyla gönüllere sunmasını istirham ediyorum. Buraya geldik; taksiratımız vardır, kusurlarımız vardır, nâhoş yönlerimiz vardır. Allah Teâlâ Hazretleri lütfuyla, keremiyle; O'nun rızasını tahsil amacıyla, O'nun rahmetini arzulayarak, O'nun ezelî ilminden kelâm-ı vecîzi vasıtasıyla ilim sahibi olmak ve daha sonra da bu ilimlerin hayat çerçevesi içerisinde işlerlik kazandırılmasını, hayata aktarılmasını nasip etsin. O'nun murâd-ı veçhile istiyoruz, bu maksatla geldik. Bize bu yönde tevfikini refik eylemesini (başarıya ulaştırmasını) istirham ediyoruz, niyaz ediyoruz, kabul buyursun.

Muhterem kardeşlerim; Rabbimiz hiçbir lâhza kendi yüce adının, kendi yüce yâdının gönüllerimizden eksik kalmasını bizlere göstermesin, nasip etmesin. Bizlere daima kendisiyle olmayı; O'nun zikri ve fikri ile akıllarımızın, gönüllerimizin dolmasını, bu yüce serveti, nimeti, devleti bizlere ihsan etmesini istiyoruz. Çünkü bu takdirde hayra ve hakikate yöneliş olacaktır. Gönülde 'hayır' kavramı ve anlamı meydana gelecektir. Gönüldeki bu oluşum da, gönle bağlı olan beş duyumuzu harekete geçirecektir. Göz ona göre bakacak, kulak, dil, el ve ayak kalbe bağlı olarak çalışacaklardır. Allah Teâlâ bizi güzel oluşumdan uzak tutmasın. Daima bu minval üzere hayatımızın devamını, kıvamını sağlasın.

Sure-i celile içerisinde, dünyada hayat süren insanların, sürmüş oldukları bu hayatlarının nasıl değerlendirildiğini görüyorduk. Çünkü bu dünyada yapılan işlemlerin, fiillerin, mutlak surette ölüm ötesinde karşımıza dikileceği, hesabının ve kitabının inceden inceye yapılacağı bir gerçektir. İşte Kitabımız bize bunu anlatmakta ve dünyada yapılan işlerin türlerine göre sahiplerinin nasıl karşılandığını, onların nerelere gönderildiğini, onlara nelerin yapıldığını açıkça ayan ve beyan etmektedir. Allah Teâlâ, öğrendiğimiz bu hakikatler doğrultusunda hayatımızı doğrultmayı, istikamete yönelmeyi nasip eylesin.

İnsan Dehşette Kaldığı Zaman Ne Yapacağını Bilemez

Sol cenah içerisinde bulunan, kendisine istikamet yolu olarak solu seçen ve gösterilen yolu sollayan, yan çizen kişilerin uhrevî hayat içerisindeki durumlarını âyet dile getiriyordu. Âyetlerde, bu insanların son derece dehşetli bir hararetin içerisinde, kaynar suların arasında bulunduklarını; bu halden ve vaziyetten canı sıkılan insanların gölgelere koşuştuklarını, gölge diye gördükleri yerlere sığındıklarını görüyoruz. Psikolojik bir durumdur; insanoğlu daraldığı, dehşete kapıldığı, özellikle tutuştuğu zaman, ne yapacağını, ne edeceğini bilemez, nereye gideceğini kestiremez! Kendini yakan insanları görürsünüz. Yangında yanan insanların, çırpınarak, delicesine nasıl oraya-buraya koştuğunu, koşuşturduğunu görürsünüz. Cehennem bu vaziyetin çok daha vahim bir tablosunu yansıtır. Cehennem, daha keskin, daha dehşetli, daha vahşetli olan bir makamdır! Bu meyanda korkunç bir yerdir.

Cehennemde Yer Alan Her Şey Bir Azap Türüdür

Evet, gölgeye sığınacaklar… Ama o gölge de cayır-cayır yakan bir gölge! Bu, bir dağın veya ağaçlığın yahut bağın gölgesi! Cehennemde bağ var mı? Olmaz mı canım! Cennette ne varsa bir misli cehennemde de vardır. Ama kendisine göre vardır. Ateş de var. Ev var mı? Var. Saray? Dünyada öyle saraylar var ki içine girilmiyor! Hayaletler, hortlaklar vs. var. Terkedilmiş, içinde kimse oturmuyor. Buralar saray, şato… Milyarlara, trilyonlara yaptıramazsın ama içinde kimse yok! Baykuşlar yuva yapmış! Korkunç yerler! Hani filmlerde konu edilmiştir ya… Vampirlerin bulunduğu yerlerdir ve kimse yanaşmaz. Bunlar, cehennemî bir tablodur!

Şu halde cehennemde de yapılar var mıdır? Vardır. Evler-barklar vardır, çoluk-çocuk vardır, haşerat vardır. Ne ararsan vardır. Yiyecek, içecek, gölgelik vs. her şey. Biniti de vardır; ama yılandan, çıyandandır! Velhasıl hepsi azap türündendir, ehline azap verecektir. Allah korusun! Dağ var mı? Vardır. Cennet-i âlâda da var mı? Vardır. Dağsız olmaz. Cennet-i âlâda her şeyin bir numunesi vardır.

Cehennemde son derece kaynar sular, kapkara duman vardır. Bu yerlerdeki gölgeliklerde asla bir serinlik, bir selâmet yoktur. Orada tam anlamıyla rahatsız eden bir azap, bir gazap türü vardır. 45. âyet, bu insanların dünya hayatındaki durumlarını ve konumlarını tahlil ederek diyor ki:

(إنهم كانوا قبل ذلك) "Onlar bu azaba-gazaba girmezden önce", (في الدنيا) dünyada iken, (مترفين) "nimetlere gark olmuş olarak şımarık bir vaziyette idiler." Azgınlık ve tuğyan içerisinde bulunuyorlardı. Buradaki (مترفين) kelimesini bir müfessir şöyle yorumlamıştır: (مترفين عصاة متبعين أهواء أنفسهم) Onlar, nefislerinin arzu ve isteklerine tabi oldukları bir halde asi ve azgın idiler.

(منعمين) Nimetler içerisinde, varlık içinde sefih idiler. Şımarık bir vaziyette bulunurlardı. Ne söz dinliyorlardı, ne hak biliyorlardı! Ne zayıftan anlıyorlardı, ne aç, ne tok biliyorlardı! Varsa da yoksa da hevesleri! Gece ve gündüz, burunlarının, gözlerinin ucunda sadece bu vardı ve varlıkları bundan ibaretti! İşte bu şekilde tuğyanlık ve asi olmak, bunların özü haline dönüşmüştü. Özleri isyan ile dolmuştu. Bunları bu hale getiren nedir? Arap der ki: (أترفه نعمه) "Nimetler onu şımarttı!" Evet nimetler, varlık, Allah'ın vermiş olduğu evlâdiyal onu azdırdı.

İnsanları Azdıran Unsurlar

İnsanı azdıran şeyler nelerdir? (واعلموا أنما أموالكم وأولادكم فتنة) "Bilesiniz ki, mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan sebebidir."[1] Evet, oğullar-kızlar, eşler, çevrenin ve akrabanın bolluğu, insanı daima aldatan, azdıran ve saptıran bir hüviyete sahiptir. (الهاكم التكاثر) "Çokluk sizi oyaladı!"[2] Sayıca fazla olmak, zenginlerden olmak, güçlü-dirâyetli eşraftan olmak kişiyi diktatör yapan ve azdıran meselelerdendir, durumlardandır! Evet çevresinin, malının-mülkünün, oğlunun-kızının, parasının-pulunun bulunması, şan ve şeref... İşte bütün bunlar insanları azdıran, şımartan şeylerdir. İşte bu insanlar, varlık içerisinde kafaları dönmüş ve kendilerinden geçmiş idiler. Şımarık bir vaziyette, sefahet içerisindeydiler.

(منعهم ذلك من الإنزجار من الإنقياد) Bu varlık içerisindeki durumları ve şımarıklıkları itaatten alıkoymuştu, menetmişti. Onların varlık içerisinde bulunmaları, söz sahibi olmaları, hayatta öğüt almaktan, dine ve diyanete uymaktan, bağlanmaktan, hakkı-hakikati bulmaktan engelledi. Bunlara gerek görmediler, bunlara gereksinmediler. Onun için Allah bizi kendisine muhtaç kılsın! Allah Teâlâ ihtiyacımızı bize göstersin, âcizliğimizi bize anlatsın. Bir hiç ve zelil bir yaratık olduğumuzu bildirsin. Bizi nefsimizin gözünden düşürsün. Nefsimizin gözüne bizi büyük, varlık sahibi olarak göstermesin. Hiç, hiç olarak göstersin ki, bir hiç olarak Allah Teâlâ'nın huzurunda daima kıvranalım. "Sen bilirsin!" diyelim. "Ver ya Rabbi! Affet ya Rabbi! Koru ya Rabbi!" diyerek bütün bu eksikliklerimizi gözümüzün önüne alarak, utanarak-sıkılarak, acz içerisinde O'na boyun bükelim. Bunun tadı kulluk tadıdır. Allah Teâlâ, bu imkanı, bu ihsânı bize ihsân eylesin.

Kulun Allah'a Karşı Aczini Bilmesi Büyük Bir İhsandır

Bu bir ihsandır. Kulun kendisini âciz, beceriksiz görmesi… Ama neye karşı? Allah'a karşı! Yoksa dışarıya değil, Allah'a karşı! Zaten kişinin Allah'a karşı konumu önemlidir. İnsanlara karşı sen boynunu bük, ama Hakk'a karşı kalbinde diklen! Bunun bir kıymeti yoktur! Bu bir münâfıklıktır. Bu bir nifaktır. Onun için acz, Allah'a karşı olacaktır. Allah'ın yüce kudretine, varlığına karşı bir hiç olmak gerekir. Yoksa Hasan'a Hüseyin'e karşı ben bir hiçim demenin bir manası yoktur. O gerçekten bir hiçliktir. Ama Allah'a karşı hiçliği, âcizliği ortaya koymak, ilâhî varlığın, ilâhî mevcudiyetin, ilâhî ihsânın ve nimetin ta kendisidir. Rabbimiz bize bunu ihsân etsin.

Allah'ı Unutan Her Şeyi Unutur

Onlar böyle değildi. Onlar Hakk'ı unutmuşlardı. İnsan, Hakk'ı unuttuğu zaman halkı da unutur! Halk, yaratılmış demektir. Yaratanı unutanın, yaratılanı unutması… Ne manada? Merhamet manasında, ihsân manasında, hakikat manasında, Allah'la olan ilişki, bağ manasında, ders alınacak bir harf manasında… İnsanlar, ilâhî hurûfattan (harflerden) ibarettir. Hepsi bir kelimenin mahsulüdür. Hepsi Kelimetullah'ın (Allah kelimesinin) bir şâheseridir. Onun için bir insanı anlamak, Allah'ın bir kelimesini anlamaktır. Onları bir araya getirip dizebilmek, kelimâtSübhâniyyeyi yani yüce cümleleri fehmetmek (anlamak) ve Allah'tan kelâm işitmektir. Allah'ın kelâmını anlamak ve kavramaktır. İnsanları, yaratılmışı anlamayan, Yaratanı hiç anlayamaz! Onun için varlıklar bizim nefsimizdir. Bütün yaratılmışlardan biz bir ferdiz. O cemaatin bir ferdiyiz, o cemaate dahiliz. Dolayısıyla o cemaat nedir? Allah'a karşı efrattır, bir fertten ibarettir, bir nefistir. Yaratılanı anlayamayanın, Yaratanı anlaması mümkün değildir. Nefsini bilen, Rabbini bilir. Nefisten maksat sadece kendimiz değildir. Çünkü kendini anlayabilen, efradı, kendi cinsini, türünü anlamıştır. Sen ondan bir türsün. O halde bahçende yetişen bir fasulyenin bir tanesini incelediğin zaman hepsi aynıdır. O halde hepsi Allah'ın bir kelimesi olan bu varlıklar, yaratılan ve Yaratan arasındaki ilişkiyi gösterir.

Onlar bunu anlamak istemediler. Varsa da yoksa da yanlı olarak nefisleri idi! Yanlamışlardı, sollamışlardı. İstikametten sapmışlardı. Ayakları dik basmıyor, yamuk basıyordu. Yamuldular. Âyette (ولم يجعل له عوجا) "Onda (Kur'ân'da) hiçbir eğrilik yaratmadı."[3] şeklinde belirtilen (عوجا)'ya ve (إعوجاجا)'a dahil oldular. Eğrildiler, büğrüldüler, sapıklardan oldular. Kendilerini unuttular, Allah'ı unuttular. Daha doğrusu Allah da kendilerini unutturdu: (نسوا الله فأنساهم إنفسهم) "Onlar Allah'ı unuttu, O da onlara kendilerini unutturdu."[4] Böylece onlar ellerinde-avuçlarında olanlarla avundular, sevindiler ve bu şekilde ömürlerini tükettiler. Ömürlerini kömür ettiler. Elmas gibi parlayan iman nurunun üzerini çullarla örttüler. Örümcekler, yarasalar gibi karanlıklara girdiler. Gözlerinin önünü göremediler. Ellerine-avuçlarına gelen her şeyi, lehlerine olduğunu zannettiler. Hâtıbu'l-leyl gibi yani gece odun toplamaya çıkan adam gibi eline ne geçerse, odun zannederek, işine yarar zannederek topladılar. Ağzına attığı her şeyi (كل ضعف ينفع) diyerek kurbağa da, yılan da, çıyan da olsa mideye indirdiler. Ama daha sonra o mide gacır-gucur etmeye başlayınca, orasından-burasından sancılar gelince, "Eyvah! Ben ne yaptım?" diyecektir. İşte bu hal, pek yakın olan gün, (إنا أنذرناكم عذابا قريبا) "Biz yakın bir azap ile sizi uyardık."[5] ölüm günü hatırlanacaktır. Ondan sonra bunun faydası olmayacaktır. Yaptıkları yılanlar, çıyanlar harekete geçerek, bütün şenî (kötü) filleri onu mahvedecektir.

İşte bu insanların dünyadaki durumu bu idi. Bu nedenle Allah Teâlâ onları lâyık oldukları cehenneme koydu.

(منعهم ذلك من الإنزجار من الإنقياد) Evet, onları inkıyâddan, bağlanmaktan menetti. Neye bağlanmaktan? Dine-diyanete, peygambere, ruhun arzuları, kalbin isteği olan vahye bağlanmaktan onları alıkoydu. Nasıl alıkor? Alıkoymanın yolları da yine bu Kitap'ta mevcuttur. Zaten onları okuyor, onları anlatıyoruz.

(وشغلهم عن الإعتبار) Onları ibret almaktan meşgul etti, oyaladı. Onlar müzik seslerinden, zamburtudan-zumburtudan dolayı, o ne idüğü belirsiz, ipe-sapa gelmeyen çalgılarıyla duymazlar! Bunlar onu engeller. Kulağı o sese alışmıştır; o sesi duymazsa yaşayamaz. Bu nedenle bütün boş vakitlerini o seslerle doldururlar. Bu yüzden Hakk'a çağrıyı duymazlar, unuturlar. O hal, içinde bulunduğu pislik onu meşgul eder. Hak olan halden ve O'nun mesajlarını ileten cihazlardan, insanlardan ve yollardan gafil bırakır, oyalar, meşgul eder. O yönleri kapatır.

Evet, onlar cehennem içerisindeki kaynar suların, hararetlerin içindedirler. Kapkara dumanı gölge zannederek, zehir gibi dumanın içerisine kaçarlar. Gölge zannederek oraya sığınırlar. İşte bu insanların bu dünyadaki pozisyonları bu idi.

"Büyük Yalan" Üzere Israr

(وكانوا يصرون يداومون على الحنث العظيم) Büyük yalan, büyük günâh üzere idiler.

(أي على الذنب العظيم) Yani büyük suç, büyük günâh üzere müdavim idiler. Israrla günâhın üzerinde idiler. Yolları hıns-i azim (büyük günâh) idi. Müminin yolu ise (على الطيب)'dir, (على كلمة طيبة) dir, yani temizlik, güzellik üzeredir. Kâfirin yolu hıns-i azimdir. Yolları büyük günâh yoludur. Nedir bu büyük günâh yolu?

(أو على الشرك) Şirktir. Gerçek manada burada büyük günâhtan maksat şirktir. Şirk üzere idiler. Veya -aşağıda gelecek- küfür üzere idiler. Her ne ise… Cehennemî hayatı hak etmiş ve demirbaş olarak cehenneme girmiş insanların ana suçu nedir? Buradaki büyük suç nedir? Şirktir.

(الحنث) Hıns kelimesi yalan, vefasızlık anlamına da gelir. (ألست بربكم قالوا بلى) "Ben sizin Rabbiniz değil miyim? 'Evet Rabbimizsin' dediler"[6] İşte burada bir ahit, bir söz var. Daha aşağıda gelecek, sözlerini yeminle pekiştirdiler. "Vallahi biz müşrik değiliz! İnanıyoruz!..." dediler. Yeminler-billahlar ettiler. İşte bu yöndeki hareketlerle verilen bir söz var. Bu sözün bozulması ile, bu sözden caymakla (الحنث) 'hıns' meydana gelmiştir. Hıns-i azim (büyük günâh), "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusuna verilen evet cevabından dönmektir. Söz verdin ve bunu kesin bir şekilde ifade ettin. Peygamberi kanalıyla değişik yollardan bu ifade edildi ve insanın özüne yerleştirildi. Sonra insan caydı, bu işten döndü, bu işi bozdu. Peki nereye gidecek? Başka yol mu var? Hıns-i azim yolu vardır. Nedir bu yol? Bu yol şirk yoludur, küfür yoludur! Hepsi aynı kapıya çıkar. Bu, cehenneme giden bir yoldur, cehennem kapısıdır! Başka bir yol değildir.

Böylece eğrildiler. Cehenneme giden yol eğri-büğrüdür, onun doğrusu yoktur. Bunlar yılan gibi hareket eder. Yalan yılana dönüşür. Yalanın doğrusu olmaz. Yalan zaten bir eğriliktir. İnsanı eğriltir, ezer-büzer, halden hale sokar, yüzünün rengini bile değiştirir. Tansiyonunu değiştirir. İnsanın hareketleri değişir, eğrilir ve büğrülür. İşte bu, yalancıların, sözünde durmayanların halidir. Hani söz vermiştin? "Rabbim, bu yolda gideceğim" demiştin? "Seninle sözleştik biz; şeytan gelecek, sakın ha uyma!" demiştir Allah. (ألم أعهد إليكم يا بني آدم ألا تعبدوا الشيطان) "Ey Âdemoğulları! Şeytana tapmayın diye sizinle ahitleşmedim mi?"[7] Sizinle sözleşmedik mi? (وأن اعبدوني) "Bana ibâdet edin diye"[8]  sizinle sözleşmedik mi? (هذا صراط مستقيم) "Dosdoğru yol, bu yoldur"[9] demedim mi? Ama, (ولقد أضل منكم جبلا كثيرا) "Sizin çoğunuzu azgın şeytan azdırdı."[10] O yola gittiniz.

Müminin Günâha Düşmesi ve Kâfirlerin İyi Şeyler Yapması

İşte onlar bu şirk yolu üzere ısrarla yürüyorlardı. Buradaki ısrar şu anlamdadır: Bazen müminin unutarak, şu veya bu nedenle, hatâen ayağı tökezleyebilir. Bu yola düşebilir. Ama bu yola düşmek nedir? Üst bir yol var… Trafikte gördüğünüz üst geçit gibi… Aşağıda da bir yol var… Adam yukarıdan giderken aşağı yuvarlanmış, düşmüş oluyor. O yol nereye gidiyormuş? Rusya'ya gidiyormuş! Diğerinin yolu ise Kâbe'ye gidiyormuş! O ne yapmış? Alttaki yola düşmüş. Ondan sonra sen bakıyorsun, ulan bizim Hasan nereye gidiyor diyorsun. Rusya'ya gidiyor! Aşağıda bu? Aşağıda ama o oraya hatâen düştü! Veya yoldaki levhaya tam dikkat etmemiş. Yanlış yola girmiş. Böyle oluyor mu? Oluyor tabii! O zaman ne yapacak? Rucû edecek (dönecek). Bunun adına tevbe mekanizması denir. Rucû, dönmek demektir; döneceksin. Tekrar başa geleceksin, oradan devam edeceksin.

Şu halde müminlerin pozisyonu budur. Düşer, kalkar, yine oraya gider. Onun niyeti Rusya'ya gitmek değil, Kâbe'ye gitmek. (إنما الأعمال بالنيات) "Ameller niyetlere göredir."[11] O yanlışlıkla o yola girdi, oraya düştü. Kaza oldu. Hastane vardır; gider, karnını doyurur, vücudunu tedavi ettirir. Sonra sağlığına kavuşunca yoluna devam eder.

Müminler böylece bu yola düşebilirler. Ama gâvur o yolda ısrarlıdır. Fâsılasız devam eder. Gayesi, maksadı Rusya'ya gitmektir, Kâbe'ye gitmek değildir. Anlatabiliyor muyum? Demek ki bazen benzeşme olabilir. Gâvurun yaptığı işi mümin de yapabilir. Ama o müminlikten çıkmaz, gâvur olmaz. Gâvur işi yapmakla Müslüman gâvur olmaz; gâvur olmayı istemedikçe! Şu halde bu bir istek meselesidir. Bu bir arzu, irâde, karar meselesidir. Gâvur, gâvur olmaya karar vermiştir. Gâvur da Müslüman işi yapmakla Müslüman olmaz! Bakın bunu unutmayın! Bir takım insanlar yanılırlar; derler ki: "Ooo, onları, bunları, şunları yapmak Müslümanlıksa, bu adamlar bizden daha iyi Müslüman!" Böyle diyerek câhillik eden insanlar vardır. Efendi! Müslümanlık olsun diye yapmıyor o işleri! Niçin yapıyor? Rahat edeyim diye yapıyor. Nefsinin, toplumun rahatını istediği için yapıyor. Allah için, din için, diyanet için yapmıyor. Kur'ân'a bağlı olayım diye yapmıyor ki onu! Evet, herhalde önemli bir konuyu burada dile getirdik. Patavatsız laflardan Allah'a sığınırız! Böyle eğri-büğrü laflar konuşmayınız! Amelin eğrisi olduğu gibi, eğriliğin en tehlikelisi de dilde ve gönülde olanıdır. Dikkat edeceksiniz. Ameldeki eğrilik doğrulur; ama dilden bir kere çıkarsa temizleyemezsin o işi! Dil yarası derler ya… Onun için dikkatli olalım. Çünkü dil, gönlün tercümanıdır. Buna dikkat etmemiz lâzım.

Öldükten Sonra Dirilişi İnkâr

(على الحنث العظيم أو على الشرك لأنه نقض عهد الميثاق) Onlar şirk üzere idiler. Niye buna 'hıns' dendi? Çünkü hınsin anlamı, verilen sözün bozulmasıdır.

(والحنث نقض العهد المؤكد باليمين) Yeminle pekiştirilen sözün bozulmasına Arap dilinde 'hıns' denir. Allah yolundan, iman yolundan çıktı mı bir insan için ikinci yol vardır: İkinci yol nakz yoludur. Hıns-i azim (büyük günâh) yolu üzere olan İblisin yoludur. (صراطا سويا) "Düzgün yol"[12] değil; (صراط فيه إعوجاج) eğri olan bir yoldur. Kaypak olan bir yola girmiş olur. O yolun özelliği, eğri-büğrü, allı-pullu , nursuz, ışıksız olmasıdır. Allah Teâlâ, bizi ondan muhâfaza buyusun.

(أو الكفر) Veyahut da buradaki 'hıns'den (günâhtan) maksat küfürdür. Çünkü küfür de Peygamber aleyhi's-selâm'ın açıkladığı en büyük günâhlardan (ekberu'l-kebâir) olan şirkin (el-işrâku billah: Allah'a ortak koşmak) içindedir. Şirk=küfürdür. Yani netice itibariyle aynı şeydir ikisi. Her ne kadar ibtidâi (başlangıçtaki) durumları farklı olsa da, şirkle küfür netice itibariyle aynıdır.

(الكفر بالبعث) Bu durumda küfür ile kastedilen büyük günâh, onların "dirilişi" inkârlarıdır. Öldükten sonraki hayatın varlığını inkâr etmeleridir.

(بدليل قوله) Allah Teâlâ'nın şu buyruğunun delâletinden bu anlaşılmaktadır:

(وأقسموا بالله جهد أيمانهم لا يبعث الله من يموت) "Allah ölenleri diriltmeyecektir diye yeminlerin en katmerlisiyle Allah'a yemin ederler!"[13] Böyle diyerek yemin ederler ve bunu yeminle kesin bir şekilde ifade ederler. Allah ölenleri diriltmeyecek diye kesin bir şekilde yeminle bunu söylerler. Bu insanlar ne olur? Kâfir olurlar! Bir insan Allah'ın varlığını-birliğini kabul etse, ancak "Ben ölüm ötesine, cennete-cehenneme inanmıyorum" dese bu insan da kâfir olur! Evet, bu da küfür kategorisindendir.

Âyetteki 'hıns-i azim' ile bu da kastedilmiş olabilir. Çünkü o dönemlerde, Allah'ın varlığını-birliğini kabul etmekle beraber bu tür kâfirler vardı. Yerleri, gökleri kim yarattı diye sorulunca: (خلقهن العزيز العليم) "Onları aziz ve her şeyi bilen Allah yarattı"[14] derler; ancak ölüm ötesinde hesaba-kitaba, cennete-cehenneme gelince, hayır böyle bir şeye inanmıyoruz derlerdi. İşte bu şekilde: "Vallahi Allah böyle bir şey yapmayacaktır! Ölenleri bir daha diriltmeyecektir!" diyerek Peygamberi terslemişlerdir, reddetmişlerdir.

(وكانوا يقولون) "Onlar şöyle derlerdi"

 (أئذا متنا وكنا ترابا وعظاما أإنا لمبعوثون)"Öldüğümüzde, toprağa karıştığımızda, toprak olduğumuzda, kemiklere dönüştüğümüzde mi biz diriltileceğiz?" Bu halde mi diriltileceğiz?

(تقديره أنبعث إذا متنا) Öldüğümüzde diriltilecek miyiz diyerek istihzâ (alay) yoluyla reddederek bunu söylüyorlar. "Bu olacak şey değil! Böyle miymiş? Diriltilecek miymişiz?" diyerek alay ederler!

(وهو العامل في الظرف) Zarftaki âmil odur.

(وجائز حذفه) Hazfi de câizdir.

(إذ مبعوثون يدل عليه) Çünkü (مبعوثون) kelimesi buna delalet etmektedir. Yani fiilin (أنبعث) anlamına geldiğini ifade etmektedir.

(ولا يعمل فيه مبعوثون) (مبعوثون) kelimesi onda âmil olamaz.

(لأن إن والإستفهام يمنعان أن يعمل ما بعدهما فيما قبلهما) Çünkü inne ve (أإنا) şeklindeki istifham, mâbadinin mâkabli üzerinde âmil olmasını engeller. İnne ve istifham ikisi beraberce mâbadinin mâkabli üzerinde âmil olmasına engel olurlar. (مبعوثون) kelimesi burada onun üzerinde âmil olamaz, diyor.

(أو آباؤنا الأولون) "Evvelki atalarımız da mı diriltilecekler?" Daha da istib'âd ederek (uzak görerek), "Hadi biz diriltileceğiz; babalarımız ve atalarımız da mı diriltilecek? Yani sadece bize mahsus değil, onlar da mı diriltilecek?" derlerdi.

(دخلت همزة الإستفهام على حرف العطف) Atıf harfi üzere hemze-i istifhâm dahil olmuştur. 'Vav' atıf harfi, başına hemze gelmiştir.

(وحسن العطف على المضمر) Muzmer üzere yapılan atıf burada güzel olmuştur. Normalde muzmer üzerine atıf yapılmaz.

(في لمبعوثون من غير توكيد بنحن) Nahnü ile bir zamirin üzerine atıf yapılacaksa o zamirin iâde edilmesi lâzımdır. Burada böyle yapılmaksızın atıf yapıldı. Niçin?

(للفاصل الذي هو الهمزة) Araya bir fâsıla olarak hemze girdiği için. Böylece aradaki irtibat kesilmiş ve câiz olmuş oluyor.

(كما حسن في قوله ما أشركنا ولا آباؤنا) Şu âyet-i celiledeki atıf da bu şekilde güzel görülmüştür: (ما أشركنا ولا آباؤنا) "(Allah dileseydi) biz ve babalarımız şirk koşmazdık."[15] Burada (ولا) şeklinde iâde edilmesi câiz olmuştur. Araya bir şey girdiği zaman lâ'nın arayı ayırması mümkündür.

(لفصل لا المؤكدة للنفي) Nefyi tekid eden lâ ile ayrılmasından ötürü… Zamir üzerine zamir atıf yapılmaz. Aynı şekilde o kâideyi açıklıyor. Ancak araya başka bir edat veya harf şeklinde bir fâsıla girerse bu o zaman câiz olur. Burada bu kâideyi anlatmış oluyor.

(أوْ آباؤنا مدني و شامي) Medine ve Şam kurrâsı, kıraat imamları "ev âbâunâ" şeklinde okumuşlardır.

(قل إن الأولين والآخرين) "De ki ey Peygamber: Evvelkiler de sonrakiler de…"

Cehennemin içerisinde yanan-yakılan, bağıran-çağıran, onun dehşetinden ve vahşetinden oraya-buraya koşuşan, azap halinde olan bu insanların dünya hayatındaki durumlarını anlatıyor: Bu insanlar öldükten sonra dirilmeye inanmıyorlardı. "Öldükten sonra biz mi diriltilecekmişiz? Toprağa karışınca, kemiğe dönüşünce mi? Öyle mi? Babalarımız da mı diriltilecekmiş?" diyerek bunu reddediyorlar. Peygambere karşı güya böylece uyanık davranıyorlar, kendilerine göre akıllıca davranarak hayatlarını zehir etmekten kurtuluyorlar! "Hayatlarımızı zehir mi edelim? Sizinki de hayat mıymış yani? Canınızın istediği gibi özgürce yaşayın!.." diyorlar. Şimdi böyleleri var ya… Özgür şekilde, özgür meclislerde birbirlerine sövüyorlar! Sövsünler, lâyıktırlar! Lâyıklara lâyıktır bu!

Bu insanlara Allah, Peygamberi kanalıyla cevap veriyor: (قل إن الأولين والآخرين) "De ki ey Peygamber: Sizden evvelkiler ve sonrakiler", önce gelenler ve sonra gelenler…

Toplanma Alanına Sevkiyat Hz. Âdem'den Beri Sürüyor

(لمجموعون إلى ميقات يوم معلوم) "Bilinen bir günün vaktinde elbette toplanacaklardır." Allah tarafından bilinen, tayin edilen bir zaman dilimi içerisinde toplanacaklardır. Burada 'mîkât' kelimesi 'vakit' anlamındadır; müfessir şimdi açıklayacak. Âdem babadan beri insanoğlu cem olmaya başlamıştır zaten. Cem ve yürüyüş hareketi başlamıştır. İnsanoğlu yürümeye başladı mı, cem hareketi başlamıştır. Mecmû olmaktadırlar. İnsanlar, vakti müsemmâ (belirlenmiş) ve muvakkat olan zaman dilimine doğru koşmakta, yürümekte ve gitmektedir. Bunu kesin bilmelisin! Start verilmiş. Yıldızlar, güneşler ve dünya; bütün hepsi koloniler halinde gölbez gibi gidiyorlar! Hani sığır sürülerinin arasında küçük gölbezler vardır, aralarına karışırlar… Biraz tuhaf bir temsil, ama aklımıza geldiği için söylüyorum. Düşünecek vaktimiz yok. Ne gelirse onu söylüyoruz. Dünya da o arada gidiyor; biz de onun içindeyiz. Lâ teşbih velâ temsil, sırtındaki pireler gibi!.. Gölbezin sırtındaki pireler gibi biz de pirelenip gidiyoruz. Her neyse… Siz verilen teşbihe değil, teşbihte anlatılmak istenene kafanızı takacaksınız! İnsanoğlu hep bakar böyle! Sığır gibi bakarsa olmaz! Sığırı örnek verirsin ama sığırı anlatmak istemezsin orada. Yaban merkebinden örnek verirsin, ama merkebi anlatmak istemezsin. Orada bir realite, bir vâkıa vardır. Allah da merkeplerden misaller verir ama çok güzel şeyleri anlatmak için! Yani benim için kaba-saba misaller veriyor demeyin. Ne yapayım yani? Örnek vereyim diye düşünecek vaktimiz yok! Burada teypler çalışıyor, zaman da geçiyor. Siz de sıkılırsınız o zaman. Ama yazarken düşünürsün ne yazayım diye. Şimdi yazacak zaman değil!

Evet, cem hareketi devam ediyor. Cemaatlerin bir kısmı gidiyor, bir kısmı geliyor. Nereye? İşte o mîkâta gidiyor. Firavun da, Nemrut da, Lenin de, Stalin de, Marks da orada cem olacak. Şu da, bu da… kim varsa! Hatta ölen öküzün bile! Yine öküzden misal verdim! Kullandığınız öküzler, merkepler, köpekler bile orada. Neden? Eğer kapında kullandıysan onların da hakkı-hukuku, seninle alışverişi vardır. Yaa! Beslediğin kedi bile kalkacak, o da orada cem olacak! Onlar da haşrolacaklar, cem olacaklar: (وإذا الوحوش حشرت) "Vahşi hayvanlar toplanıp bir araya getirildiğinde…"[16]

Buradaki vakitten maksat nedir?

(إلى ما وقتت به الدنيا) Dünya için tayin edilen vakittir.

Bilinen Gün: Kıyâmet Günü!

(من يوم معلوم) Malum bir günde… Bu gün de nedir? Kıyâmet günüdür. Bilinen, herkesin bildiği bir gün varsa, o da kıyâmet günüdür. Hz. Âdem'den bu yana herkesin kulağında bu gün çınlar. İnancımızın içerinde: "Allah'a, Peygamberlere, meleklere…inanmak" diye sayarken, (واليوم الآخر) "ve âhiret gününe" diyerek bu günü de sayman lâzım. Bu günü unutmayacaksın! Bu günü kim unutabilir ki? İşte ancak hergele sürüsü unutmuştur! Onun için onlar -Allah korusun- orada çetin azaba çarptırılarak karanlıklar âleminde yaşatılmaktadırlar! Unutmak doğru değil!

İşte yevmu'l-âhir (son gün, âhiret günü), yevmu'l-kıyâmedir (kıyâmet günüdür).

(والإضافة بمعنى من) Buradaki izâfet 'min' anlamındadır. Yani bu, beyâniye türündeki bir izâfettir.

(كخاتم فضة) "Gümüşten mamul olan yüzük" izâfetinde olduğu gibi. Araplar 'hâtemü fidda' derler, 'min' kullanmazlar, ama 'min' anlamındadır. '' anlamında olanlara zarfiyye denir. 'Li' anlamı olan da vardır; buna izâfet-i lâmiyye denir ki sahip olmayı ifade eder. Buradaki 'min'e beyâniyye, diğerine ise zarfiyye deniyor. Demek ki bu tür izâfetler üç anlama gelmektedir. İzâfet-i lâmiyye 'li' harf-i cerriyle olur. Mesela: (بيت علي) (Ali'nin evi) denilince (بيت لعلي) anlamına gelir. (خاتم فضة) 'hâtemü fiddatin' de, (خاتم من فضة) 'min fiddatin' anlamındadır. 'Min' kullanılmaz ama orada var kabul edilir; beyâniyedir, açıklama sadedinde gelir. Bir de '' anlamında olan zarfiyye vardır.

(والميقات ما وقت به الشيئ) 'Mîkât' kelimesi, kendisi ile tayin ve tespit olunan şey demektir.

(أي حد) Yani tahdit olunan, sınırlanan şey demektir.

(ومنه مواقيت الإحرام) 'İhrâmın mevâkîti' ibaresindeki mevâkît de bu anlamdadır. İhrâmın mevâkîti ne demektir?

(وهي الحدود التي لا يجوزها من يريد دخول مكة إلا محرما) Oralar öyle yerlerdir ki, Mekke'ye girmeyi kasteden kişi oraları ihramsız tecâvüz edemez. Kişinin ihramsız geçemeyeceği yerlere mîkât denmiştir ki çoğulu 'mevâkît' şeklindedir.

O halde insanların tecâvüz edemeyecekleri, giriş yapamayacakları yerler vardır. İşte bu yerin adı nedir? Cem yeridir. Orası bir sahrâdır, haşir meydanıdır. O meydanda herkesin yeri bellidir; kimin nerede toplanacağı belirlidir. Ezmeler-bozmalar, bir takım düşmeler-kalkmalar olduktan sonra… Allah korsun! Tabii o haşir gününün hali, ana-baba günüdür. Çok dehşetli ve vahşetli bir gündür. Allah bizi o günün azabından-gazabından korusun. Bizi, hiçbir gölgenin olmadığı, güneşin tepemize indirildiği, cayır cayır yaktığı, insanların birbirini ezdiği, bağıranların-çağıranların olduğu o karanlık ve ışıksız günde, Kur'ân'ın ve imanın nurundan Arşının gölgesinde gölgelesin! Arşının nuruyla nurlandırsın.

İşte, o günde çizilen bir sınır vardır. O çizilen yerde insanlar duracak. Orada herkesin bir yeri vardır. Allah Teâlâ bu dünyada da herkes için bir yer ve zaman ayırdı, rızık ayırdı. Velhâsıl O insana önem verdi, değer verdi. Ama o ne idüğü belirsiz yaratık Rabbını unuttu! Böylece kuduz gibi oraya-buraya saldırdı! Helâl-haram tanımadı, sınırları tecâvüz etti, mütecâviz ve saldırgan oldu! Allah, bunun burnunu sürtecek, gereken dersi de verecektir!

İnsan Temsil Ettiği Şeye Uygun Davranmalı

Şu halde herkes haddini bilsin, hakkını bilsin! İstikâmet yolunda ne kadar isen, o kadar görüneceksin. İlerisi olmamalı. İlerisi olmamak kaydıyla gerisi olabilir. Küçülebilirsin ama küçülürken de zarar vermemek, aldatmamak şartıyla! Doğru anlatılması gereken bir şeyi, olması gerektiği gibi göstereceksin. Karşındaki insana ilim öğreteceksen, muallim gibi olacaksın. Hamal gibi görünmeyeceksin. Ne isen o! Neyi taşıyorsan ona göre davranacaksın. Asker isen ona göre giyineceksin. Aksi halde birisi seni dövebilir, sana sövebilir. Askere sövmek, millete sövmektir. O ırka sövmektir. Bayrağa sövdün mü bana sövmüş olursun! Onu temsil eden insanlara sövmüş olursun! Bunun gibi…

Öyleyse, emanetin ne? Hangi emaneti taşıyorsun? Eğer benzin taşıyorsan, benzin arabası gibi araban olmalı ve bunun üzerine de "Bu araba benzin arabasıdır" diye yazmalısın. Süt taşıyorsan ona göre olmalı. Tersini yaparsan yanlışlık olur. İşte insan da böyledir. İnsan neyi taşıyorsa ona göre olmalıdır. Ne ile dolu ise o şeyle olmalı, o şekilde görünmelidir. İşte 'olduğun gibi görünme'nin anlamı budur. İnsanları yanıltmayacaksın. Onları yanlış yola sevk edip su-i zanna sebebiyet verici olmamalıdır. İnsan ancak o şekilde çok değerli şeylere sahip olabilir. İnsanlara bunları vermekle, bunları göstermekle yükümlü değildir. Tam tersine gizlemekle yükümlüdür. İşte o zaman her şeyi meydana dökmeyeceksin. Onları göstermek zorunda değilsin, zaten göstermek yasaktır. O yönde gizleyeceksin. Gizlemenin anlamı da budur. Bu münâfıklık, yanlışlık, günâh değildir.

Evet kardeşlerim, demek ki Allah Teâlâ Hazretleri bütün bu ölüm ötesini kabul edemeyen insanlara bunları cevap olarak verdi. "Evvelkiler de sonra gelenler de, atalarınız da sizler de o tayin olunan belirli günde, tarafımıza malum olan günde cem olacaksınız" buyurdu. Peki sonra ne olacak?

(ثم إنكم أيها الضالون) "Ey hıns-i azim (büyük günâh) üzere olanlar, yolunu kaybetmiş, eğrilik ve şirk üzere olanlar! Ey sapıklar!"

(عن الهدى) Doğrudan, hidâyetten, Peygamberin gösterdiği yol olan hüdâdan sapanlar… Hidâyetten, dinden, İslâm'dan, Muhammed aleyhi's-selâm'ın yolundan sapanlar…

(المكذبون بالبعث) Kıyâmet gününü, Peygamber'i veya Kur'ân'ı, daha doğrusu Hak'tan geleni yalanlayan ey yalancılar! Kimdir bu sapıklar ve yalanlayanlar?

(وهم أهل مكة) O zaman için Kur'ân'ın indiği dönemdeki Mekkelilerdir.

(ومن في مثل حالهم) Ve onların vaziyeti üzere olan müşriklerdir. Ebû Cehil, Ebû Leheb gibi, putların peşinde olup, o güzelim Kâbe'nin, o güzelim değerlerin içerisine putları yerleştirenlerdir. Kâbe'yi temsil eden, insanın gönlüdür. Müşrikler Kâbe'nin içerisine kendi arzu ve hevesleriyle uydurdukları temsilî uyduruk yaratıkları yerleştirdiler.

İman, İnsanın İnandığı Şeye Kalben Tamam Demesidir

İşte bugün de, o Kâbe'nin bedenimizdeki timsâli olan kalbin içerisine; mâsivâ, Allah'tan gayrı olan her şey, zevk ve sefayı, arzu ve hevesi tatmin eden şeylerin tutkusu ve varlığı, insan kalbinin putu, tâğutu olmuştur! Taviz veremiyor ondan! Onun üzerinde ısrar ediyor. Bu bazen dışa da yansımıştır. Düşüncesini bir varlığın üzerine yansıtmıştır. Mesele o değil, bu değil. Burada önemli olan insanın, din ve diyanetin, Kur'ân'ın ifade ettiği hakikatler üzere olmasıdır. Kâbe'nin, câminin içerisinde olması değil, Allah Teâlâ'nın buyruğu üzere olması önemlidir. Çünkü câmiye herkes geliyor. Bir Ermeni de câmiye girdi geçen gün… Câmiye girmekle Müslüman mı oldu? İnsanoğlu câmiye girmekle Müslüman, Kâbe'ye girmekle hacı olmaz! Öyle mi? Hacı olmak için niyet lâzımdır. Deminden belirttik, bunun üzerinde durduk.

Velhâsıl insanoğlu bir eylemde görünmekle, o eylemin sahibi olmaz. Başına sarık sarmakla, cübbe giyip şuraya hoca gibi oturmakla adam hoca olmaz! Hocalığa niyet etmediği, (أنا إمام لمن تبعني) "Ben, bana uyanlar için imam oldum" demediği sürece o adam imam değildir. Tabii ki ağzıyla bu cümleyi söylemeyi kastetmiyorum. Gönlünden hocalığı geçirmesidir maksat. Mesele odur. Müslümanlığı gönlünden geçirmeyen adamın düşüp-kalkması, "ne güzel yapıyorsun, ben de yapayım" demesi önemli değildir. Hani Japonlar bir şey yapıyor, biz de yapıyoruz ya… Bir takım hareketler yaparak biz de onun gibi mi olduk? Sen mukallitsin (taklitçisin), şebeklik yapıyorsun! Onun için bu işler şebeklikten, taklitten ibaret olur!

İman taklit değildir, tasdiktir. Tasdik olmaksızın taklit değildir. Tasdik, bir insanın inandığı şeyin gönlünde karar bulmasıdır. "Tereddüt yok, ızdırap yok, tamam!" demesidir. İşte, tamam demeyince bu işler tamam olmaz. Her ne kadar insanın, tamam dediği şeyi tamamlamaya iktidarı ve fırsatı olmasa bile, yapamasa bile onu yapacak birisi vardır: Rabbı vardır! (رب تمم) "Ey Rabbim! Tamamı kastediyorum, tamamla ya Rabbi!" der ve böylece bu iş tamam olur. Evet, o halde mümin, tamamlamaya çalışandır; tamamlayan değil! Mümin, çalışan kişidir, onun işi çalışmaktan ibarettir: (ليس للإنسان إلا ما سعى) "İnsan için ancak çalışmasının karşılığı vardır."[17] Bizim işimiz sây-ü gayrettir, kesbtir. İnsanın yapacağı bundan ibarettir.

Allah cümlemizi bu iman ve Kur'ân yönünde sây-ü gayret sahibi kılsın. Bu yöndeki aşkımızı-şevkimizi daima güçlendirerek devam ettirsin. Taksiratımızın affına, hasenâtımızın kabulüne vesile kılsın Yüce Rabbımız!

(سبحان ربنا رب العزة عما يصفون وسلام على المرسلين والحمد لله رب العالمين)

Paylaş...

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to Twitter

6 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Instagram

Üye Girişi

Fotoğraf Albümü

  • Kategori: Anma Haftası 2017
  • Kategori: Anma Haftası 2016
  • Kategori: Anma Haftası 2015
  • Kategori: Anma Haftası 2014

          gulhan_37