Cemal Yüzlüler (18 Aralık 2012)

Değerli Müminler, Kıymetli Kardeşlerim;

Allah gününüzü, gecenizi, anınızı hayreylesin. Hayırlarla perverde eylesin. Yüce Allah özümüzü, gözümüzü, kulağımızı, tüm duyularımızı, nuruyla, rahmetiyle lütfuna, keremine nail eylesin. Allah’ın lütfuna ve keremine müştakız, muhtacız ve daima her an, her nefes istiyoruz. Bizi her an, her nefes inayetinden mahrum eylemesin. Âmin!

KUR’ÂN’DAN OKUNAN BÖLÜM:

وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ (21) وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ (22) إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ (23)

 

TEFSİRDEN OKUNAN BÖLÜM:

وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ (21) {وَتَذَرُونَ الآخرة} الدار الآخرة ونعيمها فلا تعملون لها والقراءة فيهما بالتاء

مدني وكوفي وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ (22) {وُجُوهٌ} هي وجوه المؤمنين {يَوْمَئِذٍ نَّاضِرَةٌ} حسنة ناعمة

إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ (23) {إلى ربها ناظرة} بلا كيفية ولا وجهة ولا ثبوت مسافة وحمل النظر على الانتظار

لامر ربها أو لثوا به لا يصح لأنه يقال نظرت فيه أي تفكرت ونظرته انتظرته ولا يعدى بالي إلا بمعنى الرؤية مع أنه لا يليق الانتظار في دار كالحة شديدة العبوسة وهي وجوه الكفار القرار

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بسم الله الرحمن الرحيم الحمد لله رب العالمين وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ رَسُولِنا مُحَمَّد وَ عَلَي آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ رَبِّ اشْرَحْلِى صَدْرِى وَيَسِّرْلِى اَمْرِى وَاحْلُلْ العُقْدَةً مِنْ لِسَانِى يَفْقَهُوا قَوْلِى رَبِّ قَدْ آتَيْتَنِي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَنِي مِنْ تَأْوِيلِ الأحَادِيثِ فَاطِرَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ أَنْتَ وَلِيِّي فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِين توفنا مسلمين وألحقنا بِالصَّالِحِين واحشرنا في زمرةالصَّالِحِينَ وأدخلنا الجنة مَعَ الأبْرَارِ يا عزيز يا غفار


CEMAL YÜZLÜLER

(Kıyamet Suresi 21-23. Ayetler)


İÇİNDEKİLER

1.Kur’an’dan Okunan Bölüm

2.Tefsirden Okunan Bölüm

3.Tövbe Edenin Konumu

4.Kur’an’ın Armağanı

5.Allah Fetretten Münezzehtir

6.Karanlıktan Aydınlığa

7.Cemal Serpintisi

8.Hayır Ağırlıklı Âlem

9.Hatt-ı Ustuva Dünyanın Merkezidir

10.Dengenin Kaybedildiği Anlar

11.Vahyin Gönüle Düşmesi

12.Kalple Ruhun Buluşması

13.Acel Efendinin Âcile Hanıma Meftun Oluşu

14.Son Pişmanlığın Tahlili

15.Vefakârların Acelesi

16.Acele Etmemiz Gerekenler

17.Âcile Dünyaya Dikkat

18.Âcile Bakıye yarışması

19.KalıpKalp Beraberliği

20.Evliyanın Hareket Noktası Rabıta-i Mevttir

21.Sessiz Yol Ukba

22.Eşsiz Lütuf Ruyetullah


Değerli Müminler, Kıymetli Kardeşlerim;

Allah gününüzü, gecenizi, anınızı hayreylesin. Hayırlarla perverde eylesin. Yüce Allah özümüzü, gözümüzü, kulağımızı, tüm duyularımızı, nuruyla, rahmetiyle lütfuna, keremine nail eylesin. Allah’ın lütfuna ve keremine müştakız, muhtacız ve daima her an, her nefes istiyoruz. Bizi her an, her nefes inayetinden mahrum eylemesin. Âmin!

Değerli Kardeşlerim bu hafta Tefsir-i Şerif’ten okuyacağımız bölüm Kıyamet Sure-i Celile’sinin yirmi birinci ayeti ve bu ayeti izleyen kısımlardan olacaktır. Allah Teâlâ Hazretleri şimdiden, acilen onun hakikatine erişmeyi, ahlâkı ile tahallük etmeyi, sırrınca sırlanıp, gösterdiği yoldan doğruca gitmeyi hepimize yine nasip ve müyesser eylesin. Ne mutlu bizlere ki Yüce Allah’ın kitabını okuyoruz.

TÖVBE EDENİN KONUMU

Bir bebek misali, bir çocuk misali, bir sabi olarak, o bir masum olarak Yüce Allah’ın Kur’an-ı’nın bahşettiği lütuf ve kerem ile kendimizi bir çocuk gibi hissediyoruz. Yeni doğmuş bir bebek misali hissediyoruz. Çünkü Yüce Kur’an’ın ve O’nun muallimi olan Muhammed (a.s)’ın beyanına göre suçundan tövbe eden onu hiç işlememiş gibidir. Yine birçok rivayetlerinde tövbe eden, istiğfar eden, Yüce Allah’ın nuru ile nurlanan kişilerin anasından doğduğu gibi olduğu kayıtlarda geçer.

إِلَّا انْصَرَفَ مِنْ خَطِيئَتِهِ كَهَيْئَتِهِ يَوْمَ وَلَدَتْهُ أُمُّهُ

  1. Anasından doğduğu gün gibi olur, ona döner.

KUR’AN’IN ARMAĞANI

İşte Kur’an’ın insana bahşettiği en yüce lütuf budur. İnsanı öyle temizler, içini, dışını öyle onarır ve imar eder ki, insan bunun neticesinde mamur-u rabbani olur, mamur olur. Hem manevi yönüyle ömürlü olur. Hem maddi yönüyle bakımlı olur, bayındır olur, görkemli olur, sevimli olur, saygılı olur. İşte bu Hazreti Kur’an’ın insana armağanıdır. Bu hidayetin insana sağladığı velayetidir, inayetidir, lütfudur, keremidir. Hamdolsun Yüce Allah’a ki bize böylesine sağlam bir kulpu uzatmış, yapışmışız, sapasağlam tutunmuşuz. Artık kopması mümkün değildir. Yeter ki sen o ipi salıverme, elini ondan çekme, dilini ondan alma. Gönlünü ondan alma. Sen onu bırakmadığın sürece o seni bırakmaz. Çünkü bu vahiy vefanın en yüksek dozunda, en yüksek mertebesinde, doruğunda yer alan bir güce, bir erdeme sahiptir. Onun için sen onu bırakmadığın sürece o seni bırakmaz. İşte onun sayesinde güçleniyoruz, bakımlı oluyoruz, uyanık oluyoruz. Velhâsıl insan oluyoruz. Onun terbiyesi ile insan oluyoruz. İnsan olduğumuzu hatırlıyoruz. İnsan olduğumuzun hazzına varıyoruz. Kur’an’ın feyzi, nuru ve bereketi ile insan olmanın ne yüce bir şeref olduğunun şuurunu idrak ediyoruz. Allah bizi bu sonsuz feyizden mahrum eylemesin. Bir an olsun ondan bizi ayrı kılmasın diyoruz.

Evet, Kıyamet Sure-i Celilesi son noktamızı ifade eden, şahıs olarak, toplum olarak ve yaşadığımız âlem olarak son noktanın adı kıyamettir. Yaşamın son noktasının adına biz son nokta demiyoruz, kıyamet diyoruz. Kıyamet yaşamın son noktası demektir. Yani

انتهت الْحَيَاةَ الدُّنْيَا 

ALLAH FETRETTEN MÜNEZZEHTİR

Dünya hayatı bitti demektir. Yüce Allah’ın varlığında süreklilik asıldır.  Yüce Allah fetretten münezzehtir. Fetret bizim gibi yaratılmış varlıkların kârıdır. Yani bir işte bazen böyle bir kopukluk, durağanlık, duraklılık şöyle bir ara vermek zorunda kalma veya bazen geçici olarak istop etme, duruverme buna fetret diyoruz. Bu yaratılmışların sıfatıdır.  Yüce Hakk’ın kendi vacip olan hayatında ki o da Hay’dır. Hayy-ı bâkidir. الحي لَا يَمُوتُ (Ölümsüz diri olan Yüce Allah) ‘tür.. O’nun yaşamında, O’nun hayatında fetrete yer yoktur. Onun için ne derler devlette devamlılık esastır. Bu hâkimiyet-i mutlakadan gelmektedir. Bu “Hâkim-i Mutlak”’ın bir yasasıdır.  Biz de devlet anlayışı Yüce Allah namına tesis edilir. Allah’ın adıyla tesis edilir. Bir başka varlığın adı işin içine girerse müşrik bir toplum ortaya çıkar. Müşrik bir sistem ortaya çıkar. Allah o sisten bizi korusun. O tam bir sis ve pisliktir, karanlıktır. İşte farkımız budur. Atalarımızın müslüman olduktan sonraki ahvali, bu minval üzeredir. Allah adına sultan, zıllullah olarak bilinir. Bu dinin kendi kültürü içerisinde de dinin verileri içerisinde de yer alır. Sultan dediğin devletin başındaki adam, Allah’ın misyonunu taşır. Âlemleri tedbir etme de bir tanedir. İkincisi yoktur. Yüce Allah’ın vahidiyyet sırrını yeryüzünde tecelli etmesini, vahidiyyet sırrının yeryüzünde; beynennas mahlûkat arasında tecelli etmesini sağlar. Buna vesile olur, yansıtır. O, geçen sohbetimizde ifade ettiğimiz gibi yeryüzüne konulmuş bir güneştir. O güneş ışığını Allah’tan alır. Allame Bediüzzaman Efendi der ki: güneşlerin de ışığını aldığı bir şemsü’s-şümus vardır. Güneşler güneşi vardır. O güneşler ona bağlıdır. Bu arş-ı Rahmandır. Güneşler güneşi, arş-ı rahmandır. Yüce Allah’ın tecelliyatının makarrıdır. Oradan doğru tüm tecelliler yapılır, akımlar arş-ı A’zamdan doğru sağlanır. Tecelliyatın makarrı, gerçek makesi orasıdır. Cennetin tavandır. Bütün güneşler ışıklarını cennetten alırlar. Cennetten maksat da arş-ı Rahman’dır.

KARANLIKTAN AYDINLIĞA

Ayrıca oranın ampulleri yoktur. Ayrıca böyle ışıklar yoktur. Işığı doğaldır. Varlığın kendisi ışıktır. Ayrıca Cennet-i Â’la da güneşe ihtiyaç yoktur.  Cennet-i Â’la arştan dolayı aydınlanır. Demek ki

وَأَشْرَقَتِ الْأَرْضُ بِنُورِ رَبِّها

¶        “Yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanır.”[1]

Sırrıyla yeryüzü Allah’ın nuruyla aydınlanır. Bu nur Yüce Allah tarafından âlemlere serpilmiştir. Işığın değdiği, nurun değdiği varlıklar aydınlanmıştır. Nurun değmediği varlıklar karanlıkta kalmıştır.

ان الله خلق الخلق فى ظلمة ثم رش عليهم من نوره فلما رش نوره أصاب أرواح المؤمنين واخطأ أرواح المنافقين والكافرين ولكن الفرق بين المنافقين والكافرين ان أرواح المنافقين رأوا رشاش النور وظنوا انه يصيبهم فاخطأهم وأرواح الكافرين ما شاهدوا ذلك الرشاش ولم يصبهم وكأن المنافقين خدعوا عند مشاهدتهم الرشاش إذ ما أصابهم فمن نتائج مشاهدتهم الرشاش وَإِذا قامُوا إِلَى الصَّلاةِ من نتائج حرمانهم

إصابة النور قامُوا كُسالى يُراؤُنَ النَّاسَ 


إِنَّ اللهَ خَلَقَ خَلْقَهُ، ثُمَّ جَعَلَهُمْ فِي ظُلْمَةٍ، ثُمَّ أَخَذَ مِنْ نُورِهِ مَا شَاءَ فَأَلْقَاهُ عَلَيْهِمْ، فَأَصَابَ النُّورُ مَنْ شَاءَ أَنْ يُصِيبَهُ، وَأَخْطَأَ مَنْشَاءَ، فَمَنْ أَصَابَهُ النُّورُ يَوْمَئِذٍ فَقَدِ  اهْتَدَى، وَمَنْ أَخْطَأَهُ  يَوْمَئِذٍ ضَلَّ، فَلِذَلِكَ قُلْتُ: جَفَّ الْقَلَمُ بِمَا هُوَ كَائِنٌ


Allah, nurunu serpince bu nur, bir kısım insanlara isabet etti. Devlet kulu başına konmuş gibi, gönlüne bu sonsuz devlet nuru isabet etmiştir. Ve o zaman onların adı mümin olmuştur.

“Nur müminlere isabet etti. Ve hakkı hakikati ortaya koyamayan, yansıtamayan, yansıtma özelliği olmayan varlıklardan es geçti. Onlara değmedi.”

Bu nedenle o varlıklar ister taş olsun, ister baş olsun fark etmez karanlıkta kaldılar. Bunun için Yüce yaratıcının, yaratmış olduğu varlıkların bir kısmı karanlıktır, bir kısmı aydınlıktır. Kömür karanlık bir varlıktır ve ateşe layıktır. Elmas aydınlık bir varlıktır, cennete layıktır. Ama gel gelelim bu ışık karanlığın kucağındadır. Firavun kömürdür. Musa ise elmastır. Ama gel gelelim Firavun’un kucağındadır. İşte Yüce Allah’ın işi, şanı budur. Âlemler karanlıktır. Bu karanlığın içinde Yüce Allah, buna ama diyoruz.

ان الله خلق الخلق فى ظلمة

  1. Allah mahlûkatı karanlıkta yarattı.[2]

CEMAL SERPİNTİSİ

Demek ki asıl olan bu işin başı sıfır nokta, karanlıktır. Ondan sonra bir iki üç nura geçmiştir.  Sonra Allah

ثم رش عليهم من نوره

Sonra nurundan onların üzerine serpti.”

Serpinti hani diyorlar ya benzetmek gibi olmasın. Radyoaktif serpinti diyorlar ya. Bu yakan cehennemden nasiplenme olayıdır. Zehir saçıyor. Üzerine konduğu varlığı yakıyor ve işini bitiriyor. Vücudunu allak bullak ediyor. Kanser yapıyor. Allah korusun. İşte o Celal serpintisidir. Cemal serpintisi ise onun adına nur denir. Müminlere isabet etmiştir. Sadece mümin dediğimiz insan türüdür. Varlığın içinde de kafir misyonunu taşıyan ağaçlar, hayvanlar, taşlar vardır.

فَإِن الْكَلْب الْأسود شَيْطَان الْكلاب وَالْجِنّ تتَصَوَّر بصورته كثيرا وَكَذَلِكَ بِصُورَة القط الْأسود لِأَن السوَاد أجمع للقوى الشيطانية من غَيره وَفِيه قُوَّة الْحَرَارَة

الْكَلْب الْأسود إِنَّه شَيْطَان وَمَعْلُوم أَنه مَوْلُود من كلب

  1. Kara köpek şeytandır, onda şeytan misyonu vardır.[3]

HAYIR AĞIRLIKLI ÂLEM

Kara kedi pek iyi tutmazlar. Aramızdan kara kedi mi geçti derler. Genel de şerli varlıkları ifade eder. Taşlar vardır, zehirlidir. Dokundun mu adamı zehirler. Tehlikelidir, mantarı vardır, zehirlidir. Ama tabi ki temizi de vardır. İnsan dışındaki varlıkların çoğu tabi ki hayır yönüyledir. Zararlı olanlar azınlıktadır. Bu, Yüce Allah’ın rahmetinin bir gereğidir. İnsanı kollamanın, korumanın, insana lütufkâr olduğunun bir delilidir. Yasaklar azdır. Yüzde oranıyla yüzde beş oranıyla, en fazla yüzde on oranıyla, içtihat yönüyle de işin içine girdiğimiz zaman. Gerisi yüzde doksanı helal sahadır, temiz sahadır. Demek ki Allah’ın Kulları karanlık, varlıkların bir kısmında lazimidir, zatidir. Ona bir takım yapmacık ışıklar takabilirsiniz ama bu arızidir. İşte şu andaki güneşin ayın konumu onlarda lazimi olan, zati olan bir nur yoktur. Çünkü nurun zatı Allah’a mahsustur.

اللَّهُ نُورُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ

¶        “Allah göklerin ve yerin nurudur.”[4]

Onlar da ise arızidir. Arızi olanların bir gün arıza yapıp aslına rücu edecekleri kesindir. Arızalanacaktır, zaten kendisi arızi, kıyamet dediğimiz o korkunç olayda arıza yapacaktır, arızalanacaktır. Tamiri de mümkün değildir, at gitsin. Nereye? Ateş var, hurdalar nereye atılır? Ateşe atılır. O halde Allah’ın kulları müminlerin nuru ise, ezel bezminden doğru, Yüce Allah’ın ilmi ezelisinden doğru gelen bir sır iledir. O nur neye isabet etti. O nur o varlığın ruhunda ezelden doğru, ezel ilminden, ezel bezminden doğru gelen bir sırdan dolayı cazibeye sahiptir. Nuru gördüğü zaman hemen kaptı. Mıknatıs gibi hemen onu çekti. Ezel ilminden doğru gelen bir sırdan dolayıdır. O müminlere ki o zaman alnında yazmıyor ki mümin olduğu. Ezel ilminde mümin olanlara isabet etti demektir. Ezel ilminde kâfir olacağı bilinenler için ise bu sır tecelli etmedi ve onlar karanlıkta kaldı. Onlarda böyle imanı cezbeden, nuru cezbeden çekicilik yoktu. Yani böyle bir mıknatıs gücü gibi onu çeken bir özelliği olmadığından nur çekti gitti. Onlara isabet etmedi. Böylece dünyaya gelince nursuz olan bu adam tüm nurlardan mahrum oldu; iman nur, Kur’an nur, Peygamber nur, dini Mübin nur, sadaka nur, hepsi bunların nur üretir. Nur malzemeleridir. Zikir nur, istiğfar nur, ne kadar ne sayarsan say bütün ibadât-u taatın eczası nur üzerine nurdur. Kâfirde bundan zırnık arama. Onların ancak yapmacık hareketleri vardır. Yapmacık diyorum çünkü kökten değildir. Onlar köktenci değildir, yüzeyseldir. Bunlara batı adıyla, batıdan gelen bir ılımlı, ılık, kaynama yok, fokur fokur, dipten kökten gelen bir şey yok. Ya işte yüzeyi biraz böyle bakımlı, ılımlı görünür. Ama altına soktuğun zaman buz gibidir. Yüzlerine şöyle baktığın zaman ılık ama altı buz gibidir. Biraz döktün mü hemen buz arkasından gelir. Onlar kutup ehlidir. İster kuzeyli olsun, ister güneyli. Amerika da uzun yıllar kuzeyli güneyli kavgaları olmuştur. Bunlar istedikleri kadar birleşsinler, yine aynıdır. Kuzeyli de olsa, güneyli de olsa Amerikadır, Amerikandır.

HATT-I USTUVA DÜNYANIN MERKEZİDİR

Onun gibi, kutuplarda orası buzulların hâkim olduğu yerdir. Beşeri bir mekân değildir. Oralar insanoğlunun yaşayacağı bir bölge değildir. Merkeze doğru geleceksin. Dünyanın ortası sırat-ı müstakimi temsil eder. Hatt-ı ustuva; istikamet hattıdır. Buraya ne kadar yakın olursan, o kadar yaşamın güzelleşir. Buradan en kadar uzaklaşırsan yaşamın o kadar zorlaşır.

Böyle bir giriş yaptık. Fazla dalıp gitmeyelim, sadetten uzaklaşmayalım. Kıyametten çıkararak bu işleri söyledik. Kıyamet hakkında ne konuşsak azdır. Çünkü sondur, son noktadır dedik. Bir şeyin son sözü ilk sözünü de içinde barındırır. Gelişmiş olan bölgeyi de içinde sır olarak taşır. Onun için kıyamet çok şeydir, az şey değildir. Peygamber-i Zişan’ın gelişini kıyametin habercisi olarak belirttik. Vahyin kendisine ilk gelmesi anında Peygamberin bir beşer olarak pozisyonu anlatıldı, psikolojik konumu, durumu ayetlerde ayan beyan edildi. Bu okuduğumuz ayetlerle vahiy ile olan teması anında Hz. Peygamber’in hali, vaziyeti açıkça bizlerin gözünün önüne serilmektedir. Bu oluşum bir bakıma Kıyamet denilen olayın, yani ezel yurduna açılan, sonsuzluğa açılan kapının, bu büyük kapıdan geçişin nasıl olması gerektiği yönündedir. Yani Muhammet (a.s) kıyamet habercisi olarak, kıyamet son alamet olarak geliyor. Yani son Peygamber, peygamberlerin sonuncusu, yaşamın sonunu haber vererek bu yönde ümmetini hazırlama çabasına girmiştir. Vakit geçiyor. Artık kıyamet ha koptu, ha kopacak. Bunun için ümmetini hazırlamak üzere gelmiştir. İşte bunun içinde Yüce Allah ona bir takım beyanatlarda bulunmuştur, uyarılarda bulunmuştur. Biz buna vahyetme olayı diyoruz. Bu sırada Peygamber-i Zişan yani peygamber ne yaparsa yapsın aslında kıyamet hazırlığıdır. Kıyamet için ümmetini hazırlamış, hazırlamaya çalışmış bir konumdadır. Çünkü O, ahir zaman Peygamberidir. İşte bu vahyi alma esnasındaki kıyamete hazırlayan unsurları, uyarıları, maddeler olarak Kur’an’da bu şekilde değerlendirebiliriz. Yani bu Kur’an-ı da kıyamet kitabı olarak da algılayabilirsiniz. Mademki Muhammed (a.s) kıyamet peygamberidir, öyleyse ona gelen kitap da kıyamet kitabıdır. Ve ümmeti Muhammet de kıyamet ümmetidir. Biz kıyametle artık iç içe yaşıyoruz. Çünkü alâmetlerini biz yaşıyoruz. Geçmiş ümmetler kıyamete karşı hep korkutuldular, uyarıldılar. Kıyamet gününde gelecek o dehşetli o fitneci, deccal denilen kişiye karşı uyarılmışlardı ama kıyametin esas hızla arka arkaya gelen, peş peşe gelen alâmetleri Ümmet-i Muhammed’in içinde cereyan edecektir. Dolayısıyla kabak bizim başımızda patlıyor.  Onlar bu konuda emniyette olmuş oluyorlar. Gören biziz yaşayan biziz. O nedenle madem ki biz yaşayacağız bu olayları tedbirini de ona göre en ince hesaplarla almak gerekir. İşte Kur’an’ın diğer kitaplardan farkı budur. Yani farklarından birisi de budur. Kıyamet kitabı oluşudur. Kur’an’ın içerisinde kıyametle ilgili dolu ayet vardır.

Kıyametten boş bırakılmamıştır satırlar. Her an kıyametle ilgili bir tablo karşımıza çıkar. Yevme diyesiye hemen o anda seni sofra da bile hemen yevme bak o günü unutma. O gün ha geldi ha gelecek. Yerken dikkat et. Okuyacaksın ona göre, yürüyeceksin ona göre, hep o gün o gün diyerek bizi uyarır. Adımını denk at. Şimdi, anında, lahzeten, şu anda, bir anda senin başında kıyamet kopabilir diyor. Ona göre adımını at, ona gör bak, ona göre söyleyeceğini söyle. Çünkü o size ansızın gelecektir. Allah bize saat vermedi. Gerçi onun adı “saat”tir ama bize saat vermedi. O size ansızın, bağteten gelecektir diyor. Öyleyse insanın her anında, her pozisyonunda gelebilir. İşte bu nedenle buna hazır olmak lazım. Bu kitabın tüm direktifleri, uyarıları da buna matuftur. Bizi bu konuda uyanık tutmaya yöneliktir.

DENGENİN KAYBEDİLDİĞİ ANLAR

İşte Peygamber kendisine bu yönde vahiyler gelirken heyecanlanırdı, tabii bu ilk dönemde iken olurdu. Birden onları okuyuvermek isterdi, söyleyivermek isterdi. Bunun birkaç nedeni var demiştik. Üzerinde durduk zannediyorum. Zevk-ü sefasından, zevke gelmekten kaynaklanan bir olay dedik. Psikolojik bir şeydir dedik. Yerinde duramama olayıdır. İnsan zevklendiği zaman artık sabırsız hale gelir. Böyle söyleyivermek, hoplayıvermek, zıplayıvermek ister. Beşaretli durumlar böyle insanda dengeyi kaybettirir. İki durumda insan dengeyi pek elinde tutamaz;  aşırı sevinç ve aşırı üzüntü. Aşırı diyoruz aşırı dememizin sebebi dengeyi kaybettirdiği içindir. İşte Peygamber-i Zişan’ında ilk vahiyle yüz yüze gelmesi ki ilk çarpma anıdır bu, vahiyle ilk buluşma anıdır. Bu nedenle Peygamber hemen böyle heyecanlanıp böyle bir acelecilik göstermiştir. Diğer bir yönü kaybederim, unuturum, unutmayayım şunu diyerek bu yönüyle acele ettiği vardır. اللَّه أَعْلَم. Vahyin bu yönünü gördük. Demek ki bunlar ilk anda Peygamber-i Zişan’da tecelli eden durumlardır. Tabi ki bu durum zaman içerisinde yirmi üç senelik zaman dilimi içerisinde son derece normal bir konuma gelmiştir. Bunlar, ilk anlarda olan hadiselerdir. İlk anlarda kendisine yapılan uyarılardır. Peygamber zaman içerisinde teskin olmuştur.  Artık vahyi algıda sindirim olayı tam manasıyla yerli yerince çalışmaya başlamıştır. Bundan sonraki durumlarda bu paniği görmüyoruz. Böyle bir garip davranış peygamberde görmüyoruz. Burada rastladığımız peygambere uyarı yapılmasının sebebi, ilk andan olan bir durumdur. Eğitimde böyle şeyler olur. Bir şey ilk defa yapılırken acemilik söz konusu olur.  Öğretmen bunu fark etmelidir. Bunu algılarken bu acemiliğin verdiği bir şeydir. İlk andır, ilk merhaledir, ilk aşamadır, zamanla bu oturacaktır deyip bunu bilerek hareket etmelidir. Bu olmayacak, bu kişi yapamayacak bunu deyip, öğretmen böyle karar verirse çok yanlıştır. İlk aşamada ilk gördüğün şeyle karar verilmez. Bu demektir ki ona bir süre tanıyacaksın. Belli bir süreç içerisinde o oturacaktır, yerleşecektir. Burada bunları görüyoruz.

VAHYİN GÖNÜLE DÜŞMESİ 

Peygamber (a.s) bir öğrenci misali, Cebrail ise bir muallim örneğindedir. Yüce Allah ise öğrenci ile öğretmen arasındaki konumu izleyen ve gerektiği zaman müdahale eden bir idareci, daha üst makam olarak belirmektedir, karşımıza çıkmaktadır. Çünkü öğretmeni tayin eden de, öğrenciyi hazırlayıp, öğretmenin kucağına veren ve önüne oturtan da O’dur. Bu işleri tamamen yöneten âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. Peygamber (a.s) acele etti. Bunu yapmaması, böyle Kur’an-ın vahyi tamam edilmezden evvel, o konuda vahiy bitmeden evvel lisanını karıştırmaması istendi. Cebrail gelip vahyi Peygamber-i Zişan’ın gönül diyarına indirirdi. Vahiy gönlüne düşerdi. Türkler de gönlüme düştü denir. Gönlüne düşmek, aklıma şöyle geldi. Gönle düştü demektir. Gönlüme geldi denmez. Gönlüne düşme tabiri kullanılır.  Bu hubut anlamı veya nüzul anlamını taşır. Mekke ve Medine’ye vahyin hubut ettiği yer anlamında “Mahbat-ı Vahiy” denir.

Buradaki mahbat, اهْبِطُوا[5] dan gelen bir tabirdir.  Mekke Medine toprak olarak Mahbat-ı vahiydir. Ama esas öz olarak mahbat-ı vahiy Muhammed (a.s) ‘ın kalbidir. Buraya gelen vahiy Arapça değildi. Buraya gelen vahiy Rabca idi. Allah’tan doğrudan gelen vahiy, bunun herhangi bir beşeri adı söz konusu değildir.  Ama Peygamberin gönlüne geldikten sonra ikinci bir aşama vardır. Yani gönülden lisana gelme olayı var. Vahyi döktürme olayı var. Vahyi tecelli ettirme olayı ki bunun adına tebliğ diyoruz.  Muhammed (a.s) lisanı ile vahyi tebliğ edecektir. Lisanı ile bunu nasıl yapacak? O anda Peygamber bunu bilmiyor. Ama peygamber içinde gelen o manayı birden söyleyivermek isterdi. Ama o konuda muhayyerlik söz konusu değildir. Ona izin yok. O ancak kutsi hadiste olur. Bu kutsi hadis değil ki. Bu doğrudan kitaptır, vahiydir. Çünkü kutsi hadiste mana Allah’a ait, lafız Peygambere aittir. Eğer öyle yapsaydı kutsi hadis olacaktı. Netice de hadis denecekti. Ama bu hadis değil. Bu tilavet-i Kur’an’dır. İşte bunun için yasaklanmıştır. Biz sana onu nasıl ifade edeceğini, önce yapalım ki Cibril (a.s) la bu iş gerçekleşecektir. Ondan sonra da sen O’nun okumasını izle, takip et. Onun okuduğu gibi oku. Cebrail geliyor Muhammed (a.s) ile diyalog tesis ediyor. İntibak sağlıyor. Nasıl bir birleşme cem olayı gerçekleşiyorsa,  مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيانِ de[6] olduğu gibi iki derya bir araya geliyor. Ruh ve kalp misali; Cibril (a.s ), Ruhu’l- Emindir.

نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ (193) عَلى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ (194)

“Uyarıcılardan olasın diye onu güvenilir Ruh (Cebrail) senin kalbine apaçık Arapça bir dil ile indirmiştir.”[7]

Biz sana Kur’an ‘ı indiriyoruz ki ey Muhammed, insanları ondaki hakikatlerle uyarasın, Allah’ın varlığının ve birliğinin delillerini onlara gösteresin. Biz sana bu Kitap’ta geçmiş ve geleceğe dair her şeyin haberini verdik. Hiç bir şeyi gizli bırakmadık. Yaş kuru, büyük küçük ne varsa hepsi bu kitapta sayılmıştır. Daha önce kulumuz ve atan İbrahim’e de göklere ve yerlere dair tüm hakikatleri, yaratılışa dair tüm incelikleri, her varlığın zahiri ve batınî yönünü göstermiştik ki kesin inananlardan olsun ve insanlara da Allah’ın varlığını ve birliğini anlatsın diye bunu yapmıştık.


وَكَذلِكَ نُرِي إِبْراهِيمَ مَلَكُوتَ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَلِيَكُونَ مِنَ الْمُوقِنِينَ

¶         “İşte böylece İbrahim’e göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı14 gösteriyorduk ki kesin inananlardan(yakinen) olsun.” [8]

Kurtubi Hazretleri bu âyetin tefsirinde diyor ki Allah ona göklerin ve yerin melektunu (yaratılışını, zahir ve batın boyutunu)gösterince; Hz. İbrahim yıldıza, aya ve güneşe baktığında bunların nurunu gördü, bu ışık beni hidayet eder dedi. Bu nurun arş-ı Rahman’dan doğru gelen Rahman’ın nuru olduğunu müşahede ederek kavradı. “Batan şeyleri sevmem” diyerek onlara tapınma fikrinden vazgeçti. Bu olay üzerine kalbinde tevhide yönelik kesin bir iman oluştu, aklı da bu delilleri kabul etti. Hatta kimsenin günah işleyeceğini kabullenmek istemedi, Allah ona günah işleyen kulları da gösterince onlara lanet etti ve Allah’tan onları helâk etmesini istedi. Allah ise “Ey İbrahim, sakin ol, geri dön ve onlara mühlet tanı, ben Sabur’um, Rahman ve Rahim’im, belki onlar tevbe edip ardından hayır işlerler de ben de onları affederim” buyurdu.

Allah Hazret-i İbrahim’e tüm yaratılmışların ruhani boyutunu göstermiştir hatta kendi geleceğini dahi göstermek sûretiyle vahyini gerçekleştirmiştir. Son dinde ise insan kalbi ile her şeyin ruhani boyutunun birleşmesi melekût (ruhlar) âleminden gelen Ruhu’l-Emin (Cebrail) ve son Peygamber Hz. Muhammed’in kalbinin kavuşmasıyla ortaya çıkmaktadır. Hz. İbrahim’e göklerin ve yerin melekûtunu, zahir ve batın boyutunu, hazinelerini, en ince ayrıntılarıyla yaratılışını bizzat müşahede yoluyla gösteren Allah, Hz. Muhammed’e ve onun ümmetine de bu manevi seyri bizzat Kur’an yoluyla yaptırmaktadır. İlk etapta Hz. Muhammed’in kalbi bu hakikatleri dinleyip özüne sindirecek gözüyle görmekten daha öte bir kesinlikte hakke’l-yakin derecesinde bir kabule ve tasdike erişecektir. Bu vesileyle Hazret-i Muhammed, Allah’ın bir nevi canlı kitabı olacaktır ve O’nu gören her mümin Allah’ın âyetlerini O’nun tertemiz aynasında seyredecektir. Müslümanlar O’ndan hem Allah’ın sözlü vahyine hem de kâinat kitabının özünü taşıması hasebiyle sözün özündeki vahyin öteki yüzüne şahit olacaklardır. Bunun akabinde onlar da O’nun gibi olmaya özenecekler ve bu yolda güçleri yettiğince O’ndan aldıkları nurla bezeneceklerdir. Kur’an ı O’ndan okuyacaklar ve  O’nun gizemli yanıyla özlerini dolduracaklardır. İşte Kur’an’ın hem vahyedilen kısmını hem de ruhî boyutunu kavrayasın diye O’nu sana Ruhu’l-Emin indirmiştir. Böylece sen de gözünle görmekten daha öte bir kesinlikte imana sahip oldun.

Demek ki Hazret-i İbrahim hakkında مِنَ الْمُوقِنِينَden olması için derken anlatılmak istenen;  Ey Muhammed! Kur’an’ı sana katımızda son derece emin, güvenilir, yakin sahibi, mukarreb, yani çok değerli bir melek senin de mukininden olman;  yani kesin bir iman sahibi olup bu yüce hâl ve keyfiyetle kavmin uyarman için  indirmiştir. Öyle bir iman ki sarsıntılı değil, delikli değil, bulaşık değil, yılışık değil, asla rahatsızlığı yok, pürüzü yok, şek onun semtine uğramaz, tereddüt içermez. Allah hepimizi bu kutlu derece ile rızıklandırsın.  Âmin! Ey Allah’ın kulları!  İşte buna ikan denir.

KALPLE RUHUN BULUŞMASI

Kalp Muhammed (a.s)’dır. O’na ruh geliyor. Ruh ve kalp karşı karşıya geliyor. Peki, o manayı acaba nasıl okuyacak, nasıl terennüm edecek? Kural şudur,  Allah şöyle kurmuş bu işi, bu sistem şu şekilde çalışır. Kime vahiy geldi? Tabi ki karşımızda beşerden bir resul var. Öteki ise melekten resuldür. O da resul, o da; ikisi de resuldür. Ruhu’l- Emin de risalet görevi ile görevlendirilmiş meleğin adıdır. O da resuldür, elçidir. Allah’tan Muhammed (a.s)’a gelen bir elçidir. Peki, Muhammed (a.s) da resul ama o beşeredir. Melek beşere Peygamberlik yapamaz. Çünkü türü ayrıdır. Türü ayrı olan şeyler birbiriyle kontak kurlamazlar. Bu nedenle beşerden de bir peygamber seçilmiştir. O da Muhammed (a.s) dır. Kur’an ise,

وَما أَرْسَلْنا مِنْ رَسُولٍ إِلاَّ بِلِسانِ قَوْمِهِ

¶        “Biz her peygamberi, ancak kendi kavminin diliyle gönderdik ki.”[9]

Kavminin dilince gönderilir. Kavmi Arap olduğuna göre öyleyse bu vahiy Arapça olacaktır. Artık kanun bellidir. Öyleyse bunda şek yoktur. Muhammed (a.s) Arap’ın içinden gelen bir Peygamber, Arap olarak Cibril’in karşısındadır. Melek teşekkül ediyor. Melek o anda kurgulanıyor. Sanki o Muhammed (a.s.) oluyor. Muhammed (a.s)’ın sıfatlarına bürünüyor. Bunun başında da lisan gelir. Bu nedenle Arapça döktürüyor. İşte Muhammed (a.s)’ın Arapça lisanı ona yansıyor. Onu algılıyor o, kurgulanıyor. Ondan sonra o mana kalıplara dökülüyor. Bu kalıplar عَرَبِيٌّ مُبِينٌ Arabiyyün Mübin,[10] Arapçadır. Böylece Arapça Kur’an Peygamber’in lisanından çıkıyor ama onu önce söyleyen Cibril’dir. Cibril’in ahdi söyle bakayım, şimdi de sen söyle.

Önce o söylüyor, sonra da Muhammed (a.s) söylüyor. O halde onun Arapçaya çevrilişi dahi Allah’a aittir. Ama bunda rol kime aittir? Bundaki sebep Peygamber’in yapısıdır. Peygamber’in yapısı Arap oluşudur. Öyleyse vahiy Arapça gelmiştir. Böylece Arapçaya dönüşmüştür,  döndürülmüştür. Bunu da döndüren yine bu işi inşa eden Allah’tır, âlemlerin Rabbidir. Böylece Akaid’de, Kelâmda önemli bir konu olan Kur’an lafzının mahlûk oluşu, mananın mahlûk olmayışı konusu açıklığa kavuşmuş oluyor. Allah’tan gelen vahiy İmamı Azam’a göre gayr-i mahlûktur. Muhammet a.s ‘a gelen, kalbine indirilen gayri mahlûktur. Ama onun lisanda oluşması telaffuzu mahlûktur. Şu güzelliğe bakın, nasıl ifade ediyor. Çünkü onun mazisi var, muzarisi var. Elifi var, bası var, tesi var, cimi var, hası var. Allah böyle konuşmaz ki. Hâşâ ve kellâ.  Allah’ın konuşması elif ile ba ile değildir, mahreçle değildir, lisanla değildir. O halde bunlar beşere yansıyan yönlerdir. Eğer öyle olmasaydı biz onu asla anlayamazdık. Allah’ın kelâmını duyma ve gereğine uyma diye bir olay oluşmazdı. O ancak demek ki bu şekilde tenzil edile edile, indirile indirile en nihayet insanın anlayacağı, çözeceği, düşüneceği bir kalıba dönüşmüştür. Bu siga ise yine Yüce Yaratan tarafından oluşturulmuş ve burada Cibril görev almıştır. O halde Peygamber’e Arapça sunulan ki bunu ona Cibril sunmuştur. Ama Arapça sunasına sebep olan Muhammed (a.s) ile olan kilitlenme olayı, intibak olayıdır. Böylece akım sağlanmış, indirme olayı tam olarak gerçekleştirilmiştir. تَنْزِيلًا veya أَنْزَلْنَا sırrı ile gerçekleşmiştir. Tam bir indirme, mükemmel bir indirme olayı gerçekleşmiş oldu.

ACEL EFENDİNİN ÂCİLEYE MEFTUN OLUŞU

Peygamber acele ediyordu, yasaklanıldı.  بل تحبون العاجلة kısmından tekrar alacağım, oradan gideceğiz inşallah. Bilakis ey insanlar sizler, Muhammed  (a.s)’ ın şahsındaki acelecilik beşer olması hasebiyledir. Nevi şahsına münhasır değildir. Bu onun beşer türünden olmasının bir gereğidir. Yani ey insanlar bu sizde de var. Sizin bir parçanız olduğu için O’nda da var.

لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ

¶        “Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki.”[11]

مِنْ أَنْفُسِكُمْ demek kısaca مِنْكُمْ demektir. Sizden olan bir Peygamberdir. Yani O’na söylüyorum ama bu özellik sizde de var. بل تحبون العاجلة bilakis sadece Muhammed değil, sizler de acele edersiniz. O da sizden birisidir.

قُلْ إِنَّما أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ

¶        “Ben de sizin gibi bir insanım, sizin türünüzden, cinsinizdenim.”[12]

diyor. Yüce Allah O’nun şahsına yönelik olan hitabı aldı, şimdi tüm inşalara söylüyor. Siz böylesiniz diyor.  تحبون العاجلة Ey insanlar! Siz aceleyi seversiniz, sürati seversiniz. Hemencecik olsun bitsin der, sabır ve teenni göstermezsiniz. Sizin yapınız budur. Bu Kur’an da insanların acele ettiğine dair dolu beyanlar vardır. Acele ile ilgili dolu ayetler vardır. Ama acele etmek genel anlamda iyi sayılmamıştır.

العجلة من الشَّيْطَان denmiştir.[13]

Şeytan ivedi davrandığı için, acil, seri davrandığı için, düşünmeden taşınmadan söylediği için Yüce Allah’a olumsuz cevap verdi. Olumsuz tavırda bulundu ve bunun akabinde de lanetlendi. Bunun nedeni aceleden dolayıdır. Niçin böyle yaptı? Secde edin diyesiye secde edivermedi. Secde edin denilince secde edivermedi. Ondan sonra hemen ben ondan üstünüm deyiverdi. Bir kere düşün taşın bakalım. Bu sözün senin nereye varacak, arkasından ne gelecek? Bu tavrınla senin başına ne gelecek? Hiç düşünmedi. Ne olursa olsun dedi. Gözünü yumdu. Hani ne derler. Açtı ağzını, yumdu gözünü cinsinden, bir davranış içerisine girdi ve bu davranış biçimi de onun şahsıyla noktalandı. Onun şahsına nakşedildi. İşte bu aceleden oldu. Acele etmemeliydi. İlerisini, gerisini düşünmeliydi, taşınmalıydı. Demek ki insanın yapısında bu özellik var. Biz topraktan yaratıldık. Topraktan yaratıldığımız halde, geçen dersimizde nereden geldiğimizi anlattım. İnsanın sperminin oluşumunu ve eşiyle olan münasebetinde meydana gelen olayda elinde olsun olmasın süratle yerinden fırlayan bir tohumun, insan tohumu olduğunu anlattım.

خُلِقَ مِنْ ماءٍ دافِقٍ

¶         “Fışkırıp çıkan bir sudan yaratıldı.”[14]

diyerek geçen dersimizde beyan etmiştik. İnsan bir sudan yaratıldı. Mai’den yaratıldı ki eski tabirle, fıkhî tabirle bu menidir, bugün ki tıbbi dilde spermdir. İnsan spermidir. دافِقٍ demek بِسُرْعَة يَخْرُجُ demektir. Süratle yerinden fırlayan demektir, bir sudan yaratılmıştır.

يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرائِبِ

¶        “Bu su, bel ile kaburga kemikleri arasından çıkar.”[15]

Bu, erkeğin sulbünden, iki kemiğinin arasından, kadının iki göğsü arasından gelen bir spermdir. Üretildiği yeri söylüyor, nereden geldiğini söylüyor. İşte bu kendine hâkim olamayış ve birden okun yaydan fırlaması gibi fırlayan bir çıkışla çıktığı için insanın yapısında bu serilik, süratlik vardır. Tutamıyorsun ya tutamıyorum.

SON PİŞMANLIĞIN TAHLİLİ 

Bir rivayette bir ateş yanmış, Peygamber Efendimiz ateşin başındayken şunu söylüyor: “Ey Kavmim, Ey İnsanlar! Bir ateşin başındayım, yanmış, yakılmış, alevlenmiş. Siz de kelebekler misali bu ateşe hücum ediyorsunuz. Ben de sizi içeri girmesin, yanacak bunlar diye kovalamaya çalışıyorum. Sizi ateşin başından def etmeye çalışıyorum.  Bir diğer rivayetinde de uçurumun kenarında, kendini uçuruma atan cız tutmuş hani bilmem neler var ya, hayvan sürüleri, hani gözü filan görmez. Uçuruma doğru gidiyor. Durun burası uçurum, aşağıda cehennem var, işte paralanacaksın, yaralanacaksınız diyen bir adam gibiyim diyor. Benimle sizin misâliniz böyledir diyor.” Yani durundan, susundan anlamıyoruz, birden fırlayıp gidiyoruz. Böyle bir yapımız var. Ve insanların çoğu bu nitelikten ötürü, bu acelecilikten dolayı söz yönüyle hep nedamet duyacağı şeyler söyler. Hep aceleden kaynaklanır, hep acele ve panikten dolayı hemen bir eylemi yapıverir. Birden kalkışıverir, sonra oturur yerine pişman olur ama iş işten geçmiştir. Son pişmanlık fayda etmez. Yani insanın yapısında nedamet vardır. Niçin nedamet vardır? İşte bu acelecilikten dolayı yanlış yapar, hata eder ve sonunda da nedamet duyar. Ama son pişmanlık dünyevi anlamda belki geçti Bolu’nun pazarı sür eşeğini Niğde’ye demiş insanoğlu ama Yüce Allah katında son pişmanlık da fayda verir. Müminlere her zaman her şey ne zaman zararın neresinden dönülürse dönsün kardır. Ama belki son pişmanlık şu şekilde söylenmiş olabilir. Diğer bir yönüyle kâfirler hakkında hani artık sonunu görüyor, öleceğini kesinlikle anlıyor, bitti bu iş diyor. Firavun gibi hayat gitti elimden diyor. Şimdi inandım.  الآنَ Şimdi mi? İşte onlara son pişmanlık fayda vermezin bir anlamını bu şekilde değerlendirebiliriz. Yoksa Yüce Allah katında pişmanlık her zaman fayda verir. Bir de son dediğimizi yevmü’l-ahir olarak anlayabiliriz. Burada yeri gelmişken bu sözün izahını yapıyorum. Yevmü’l-ahir son gün demektir. Bu sözün anlamı, son pişmanlık yani ahret gününde pişmanlık fayda vermeyecek şeklindedir. Son pişmanlık budur. Çünkü son olarak insan o günde pişman olacaktır. Ama o günde de pişmanlık fayda vermeyecektir. Bu da atalarımızın sözlerinin anlamlarına dairdir. İşte bu nedenle aceleyi seversiniz diyor.  كأنه sanki قبل bu ayette şöyle buyrulmuştur. بل أنتم bilakis Muhammed değil siz, siz Ey İnsanlar; يا بني آدم ey insanoğlu, yani siz acele ediyorsunuz,  خلقتم من عجل لأنكم çünkü siz Ey insanoğlu bir  عجل den yaratıldınız.  Enbiya Suresi 37. Âyette:

خُلِقَ الْإِنْسَانُ مِنْ عَجَلٍ

¶        “İnsan çok aceleci (tezcanlı) yaratılmıştır.”[16]

buyrulmaktadır. Bunu oradan almıştır. Çünkü siz Ey insanoğlu عَجَلٍ den yaratıldınız. عَجَلٍ in Arapçadaki anlamı “kokuşmuş kara çamur” demektir. مِنْ حَمَإٍ [17] olarak da ifade edilir. حَمَإٍ ve عَجَلٍ demek ki esas anlamı kokuşmuş çamur demekmiş. Dolayısıyla şöyle anlamlar da çıkabilir. Yani sizin aslınız işte kokuşmuş bir kara çamurdur. Allah’ın lütfu olmadan siz işte busunuz. Eğer Allah size ustalık yapmaz da sanat göstermez de sizin üzerinizde, mübarek eliyle o çamuru alıp masaya koyup şöyle döndürmezse tecelliyle sizi evirip çevirmezse (hani çömlekçileri hatırlayın) siz kokuşmuş çamur, kurtlu murtlu kalakalırsınız.  Hani ne derler, “sen bilmem ne etmezsin”. Ama o çamuru usta alır, evirir çevirir, mübarek elleriyle nasıl yapıyor değil mi? Ne sır, ne mübarek bir sır. Onu izlemek ne kadar sarıyor. Çocukluğumda da hemen izlemeye giderdim. Köyümüzde birkaç tane vardı. Onu çevirdikçe elleriyle onu işledikçe aman ne güzel şekiller alıyor. Dudak gibi, dil gibi, allanıyor, pullanıyor. Bir anda nasıl şekil değiştiriyor. Taş gibi kaba bir çamur. Ama ondan sonra narinleşiyor ağzı. Onun elinde yaratıcılık sıfatı tecelli ediyor. Halik. Sizde izleyin bazen belgesellerde gösteriyor. Nasıl değişiyor bir anda ama bir taraftan çeviriyor, alttan çeviriyor. İş elde derler. İşte rivayetlerde de kendi elimle yarattığım diyerek şeytana sen nasıl olur da secde etmezsin. Şeytana nasıl kızıyor Yüce Allah. Bu Adem’i kendi ellerimle yarattım ben diyor. Demek ki aslımız kokuşmuş bir çamurudur. Burada bize verilecek mesaj işte budur. Yani biz daha sonra bu şekle gelmişizdir. Yüce Allah’ın sanatı ile. عَجَل kelimesinin sözlükte böyle anlamı var. Diğer bir anlamı da bu süratten gelen bir kelimedir. عَجِل fiilinden doğru gelen bir masdar isimdir. Süratten serilikten yaratıldınız anlamındadır.

عَلَيْهِ طبعتم و Ve siz onun üzerine damgalandınız, yapıldınız. Tabiatınız oluştu. Tabiat matbaadan geliyor biliyorsunuz.  Yani ondan sonra Yüce Allah kaşesini sizin üzerinize o şekilde vurdu, tab etti. Tabiat da buradan gelir. Sizin tabiatınız bunu üzerinedir. Bunun üzerine kuruldunuz siz, inşa olundunuz da تعجَّلون veya تَعْجَلُون şeklinde de okuyabiliriz. İkisinde de aynı anlam vardır. İkisi de kullanılmış, Kur’an da geçiyor. عجَّل de kullanılmış, öteki sülasiden de kullanılmıştır.

VEFAKÂRLARIN ACELESİ 

Genelde acele uygun görülmemiştir. Ama yerinde yapılan acele de yerilmemiştir. Acelen ne Musa diyor?  Niçin acele ediyorsun, randevu vakti daha gelmedi.

Acele ettim Ya Rabbi diyor. Bu işe, buraya gelmek için can attım.

وَعَجِلْتُ إِلَيْكَ رَبِّ لِتَرْضى

¶        “Rabbim! Sen hoşnut olasın diye, acele ederek sana geldim.”[18]

Sana acele gelmemin sebebi Ya Rabbi, evet daha vakit gelmedi ama ben vakit gelmeden evvel geliyorum ki gerçek vefakârlar böyledir. Daha vakit gelmeden evvel adam orada olur. Olur ya saatinde bir şey olabilir. Ötekinin geri olabilir ileri olabilir falan filan. Razı olasın diye ya Rabbi, memnun olasın diye geldim diyor. Tabii bu kınanacak bir şey değil, takdir görecek bir şeydir. Çünkü tabi ki her şeyde sabır kolay değildir. Bir çok şeyde sabredebilirsin. Hatta gitmek bile istemez adam yerine göre ama fakat eğer bir beşaret varsa, bir işaret varsa bir güzellik, bir sevinç bir neşe varsa adam uça uça gider oraya değil mi? İşte böyle şeylerde bunun için geldim Ya Rabbi diyor. çünkü orada Rabbisi ile konuşacak. Rabbisi ile özel görüşecek. Onun için Musa (a.s) ‘ı kim tutacak? O dağları taşları görmezdi, o kayaları filan görmezdi. Hâlbuki ayakları ne hale gelmiştir, kan revan içinde kalmıştır ama o onu görmez. Âşıkların gözü maşukunun dışındaki şeyi görmediği için, kör ve sağırdır. Başkalarına karşı صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ summun, bükmün, umyundur[19]. Ne dili hareket eder. Başkası hakkında konuşmaz. Onun sözlüğünde başkası yoktur ki konuşsun, görsün ve duysun.

لا إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ diyen zatın başka sözü olur mu? إِلاَّ أَنْتَ diyor. Sadece sen. Kendisi de yok. Ben yok. Sen, sadece sen. Böyle tabii ki vakit geçiyor. Acele etmen gerekir.

ACELE ETMEMİZ GEREKENLER

Namaz geçiyor, acele edeceksin. Acele şeytandandır yahu diyerek, yok şimdi acele etmemen şeytandandır. Peygamber “hac etmek için acele edin” buyurdu. Hac etmek için acele edin. Çünkü bir gün orası devrilecek, orası yıkılacak. Yıkılmazdan evvel gidin, şu nefsiniz yıkarak Kabe’nin putlarının yıkıldığı, devrildiği gibi Kabe’yi tavaf edin. Tövbeyi de acele etmek lazım. Yaparım daha dersen bu şeytandandır. Demek ki hayrı zamanında yapmak için acele etmek güzeldir. Bu konularda acele etmemek şeytandandır. Sakın şeytan sizi aldatmasın. Ama dünyalık işleri acele etmeye gelmez. Çünkü dünyanın kendisi aciledir zaten şimdi, hemen geçecektir. Acile olduğu için böyle çabuk çabuk geçer, insanın çabuk olan şeylerde tespit gücü azalır. Görme yönünden, böyle hızlı hareket eden şeyi iyi göremez. Hızlı söylenen sözleri iyi tespit edemez. Ayrıntı yapamaz. Acele etme ya, dur biraz der. Şunu yavaş söyle, yavaş anlat. İşte onun için dünya bakışı budur. O nedenle teenni ile hareket etmek güzeldir. Ev alacaksın acele etme. Araba alacaksın acele etme. Sor, belki sabaha vazgeçeceksin. Hemen o anda alıyorsun ondan sonra da ertesi gün de vazgeçiyorsun. Tüh niye aldım ki ben bak şu çıktı karşıma, bunu alırdım gibi söylüyorsun. Yani kaybediyoruz. Bu fakirde de böyle bir şey var. Ben de acele ediveriyorum. Sonra da ya keşke diyorsun, keşke demek doğru değildir. Bunun için acele etmemeyi tavsiye ediyorum. Ben de zararını gördüğüm için biliyorum. Mütevekkiliz herhangi bir şey değil de, yani şu olsaydı daha iyi olurdu diyebiliyoruz. Yoksa bir pişmanlığımız yok. Ama herkes öyle olmaz. Kimisi kahrolur. Ben beş derece bundan etkileniyorsam sen kırk beş derece etkilenirsin. Ah dersin kendini mahvedersin. Bu işten yakayı kolayına sıyırmazsın. Uykuna da zarar gelir, moralinde bozulur ve belki ona buna da zarar verebilirsin. Onun için demek ki acele etmemek daima insanın kârınadır. Bazı insanlar böyle مَا شَاءَ اللَّهُ içimizde de böyle arkadaşlar var. Onlara hayranım. Ne kadar böyle teenni ile hareket ediyorlar. Güzel demek ki “teenni Rahmandandır, acele işe Şeytandandır.” Bu anlamda buyrulmuştur. Demek ki bütün bunlar yerine göredir; hayrı kaçırma durumu varken ecele etmemek şeytandandır. Hayır mıdır, şer midir bilemiyorsun. İşte burada duracaksın, قف dur. Ve istihare, istişare lazım. Hayır mı şer mi? Dünya, cinler o surelerin içinde geçiyor. İşte peygamberimizin gelmesinden evvel gökyüzünde melekler konuşurken bir takım şeyler duyuyorlar. İnsanlara şöyle şöyle yapılacak, edilecek. Ama biz bunun hayır mıdır, şer midir olduğunu bilmiyoruz. Duyuyoruz ama insanların hayrına mı şerrine mi bilmeyiz diyerek itiraf ediyorlar. Onun için insanların kulağına getirip bir şeyler söylemelerinin tam bir faydası yok, çünkü bunun hayırlı bir şey olup olmadığının tespiti yine insana düşüyor. Düşünmek lazım hayır mı şer mi meselesi? Biz bilmiyoruz diyorlar, böyle bir şey bilmiyoruz. Her şeyde bu nedenle acele ediyorsunuz.

ÂCİLE DÜNYAYA DİKKAT

ومن ثم işte bu nedenle  تحبون العاجلة aceleyi, âcileyi seviyorsunuz. Yani  الدنيا dünyayı seviyorsunuz. Çünkü dünya alelacele olan bir yapıya sahiptir. Dünyanın alelacele bir yapısı vardır. Çabucak gün batıverir. Çabucak seneler geçiverir. Mutlu günler hiç elinde kalmaz. Asılsan da durmaz. Yani dünya kime sorarsanız sorun, bu kadar sene yaşadınız. Ne zaman geldi geçti biliyor musun? İşte bu acil, acile oluşundan dolayıdır. Kalıcı değildir, geçicidir, uçucudur. Sabun köpüğü gibi, gaz gibi uçar gider. Bunun için siz âcileyi seviyorsunuz. Demek ki dünyaya “âcile” denmiş. Çünkü dünyanın da mayası çamurdur. Alt tarafı bir çamurdur. Bizim de aslımız işte oradan geliyor. Demek ki dünya âcile, acele eden bir varlık biz de ondan yaratıldık. Biz de âcileyiz. Acil efendinin, acile hanıma meftun olması normal bir şeydir. Acil ile âcilenin bir birine meftun olması yani insanın gözünün toprakta olması bu meyanda normaldir. Ama toprağı geçmek gerekir. Çünkü biz toprak olarak kalmadık. Sanatkârımız, Yüce sanatçımız bize tecelli buyurdu. Bizi aguşuna alıp rahmetini, lütuf ve keremini bize nakşetti. Biz artık o kokuşmuş çamurdan değiliz. Biz adlıyız, sanlıyız, renkliyiz, biçimliyiz, şekilliyiz. Ahsen-i takvim üzere onu tesviye ettim, böylece sanatımı ona nakşettim diyor. Artık kendimizi çamur yerine koyamayız. Ama acele ederseniz eski halinize irtica edersiniz, eskiye dönersiniz ve çamur gibi olursunuz. Bulaşık olursun, yalaşık, yılışık olursun, kir olursun, pas olursun. Elini değdirdiğin adam pişman olur. Pislik bulaştı bana diye elini siler. Çamur gibi olmamak lazım. O güzel çömlek gibi olmak lazım. Onun ne güzel sesi çıkar değil mi? Adam ondan müzik yapıyor. Bakıyoruz çömlek alacaksınız, adam “bakıyım” diyor. Şöyle eline bir çubuk alıyor, şöyle vuruyor. Bu tamam sağlam diyor. Nerden bildiniz dendiğinde “bak şimdi çatlak olanı sana göstereyim” diyor. Bir de çatlak olana vuruyor ve çatlak ses çıkıyor. Ötekinde tin tin böyle tiz bir ses çıkıyor. Çatlak varsa o güzelim ses çıkmıyor. Kaba bir ses çıkıyor. Onun da demek ki kendine göre formu var. İnsanlar da böyledir. Kaba ses veren insanlar çatlaktır. Kaba kaba konuşuyorsa çatlaktır.

Kabalıktan maksadımız benim gibi kaba kabak koyanlardan değil, ben kaba kabak korum ve kabak tadını Peygamber seviyor diye tattırmaya çalışırım. Yani biraz kaba söylerim. Kabayı ifade ederken kaba söylerim. O anlamda değil. Küfür sözü, inkâr sözü anlamında söylüyorum. Kabalığın anlamı dinde budur. Sevimsizliğin anlamı budur. Yoksa sert söylemek, fasığa fasık demek, berduşa berduş demek kabalık değildir. Gece gündüz içene ayyaş demek kabalık değildir. Kabalık, formuna uygun insani olmayan eylemlerde ve sözlerde bulunmaktır. O da küfr-ü kelamdır. Fuhş-u kelâmdır. Fahişin, fahişenin yaptığı işlerdir ve sözlerdir.

ÂCİLE-BÂKİYE YARIŞMASI

Bu nedenle dünyayı seviyorsunuz.  وشهواتها şehvetlerini seviyorsunuz. Şehvetlerini daha önce dersimizde ifade ettik. Bunun anlamı yemeye, giyime, dünya metaına olan tutkunluktur. Bunların hepsine birden şehvet denir. Çoğul olarak şehevattır. Bunun için bunları seviyorsunuz. Çünkü bunların hepsi bir varmış bir yokmuş hesabına dâhildir. Bugün var yarın yok. Bunların hepsi acele türündendir. Âcile türündendir. Âcile türünden olup, bakiye türünden değildir. Âcilenin zıddı bakiyedir.

وَالْباقِياتُ الصَّالِحاتُ خَيْرٌ عِنْدَ رَبِّكَ ثَواباً وَخَيْرٌ أَمَلاً

¶        “Baki kalacak Salih ameller ise Rabbinin katında sevab olarak da ümit olarak da daha hayırlıdır.”[20]

وَلَئِنْ قُتِلْتُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَوْ مُتُّمْ لَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللَّهِ وَرَحْمَةٌ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ

¶        “Andolsun, eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz Allah’ın bağışlaması ve rahmeti onların topladıklarından daha hayırlıdır.”[21]

Onların cem ettiği paradan, puldan, dünyalıklardan, الْباقِياتُ الصَّالِحاتُ olan Allah’ın Yüce ismini anmak, tevbeler, istiğfarlar, sadakalar, namazlar niyazlar bunlar sonsuza yöneliktir. Bunlar burada kalmaz. Bunlar sonsuza gider. Ama dünyalıklar yediğin, içtiğin, giyindiğin, kuşandığın, kullandığın eşyaların hepsi dünyalıktır. Burada kalırlar, götüremezsin. Onun için bakiyata yöneliniz, âcilata yönelmeyiniz.  وَتَذَرُونَ الآخرة ahreti terk ediyorsunuz, bırakıyorsunuz. Dünyayı seviyor, tercih ediyor, ahreti bırakıyorsunuz.   الدار الآخرة dar-ı ahireti, ahret âlemini, الدار ev anlamına geldiği gibi geniş çapta ülke, vatan anlamına da gelir.

وَتُخْرِجُونَ فَرِيقاً مِنْكُمْ مِنْ دِيارِهِمْ

¶        “sizden bir gurup onları yurtlarından çıkaran……..”[22]

ayetlerde geçenدِيارِ vatan anlamına gelir.  Kur’an’da vatan yok diye çıkan çıyan evlatları vardır. Vatan şekli دِيارِ olarak الدار olarak Kur’an’da geçer. Onu da yılan çıyanlara öğretmiş olalım. Tabii yulan çıyan bu işleri öğrenemez. Evet, dar-ı ahret, ahret âlemi demektir. Ahret evi demek ahret âlemi demektir. Daru’d-dünya diyoruz bakın.  ونعيمها ahret âlemini ve nimetlerini terk ediyorsunuz. وَذَر - يَذَر - ذَر - تَرَكَ يَترُك- أَتْرُكْ anlamındadır. ذَرْهُمْ onları bırak,[23] terk et.     تعملون لها فلا Ahret için çalışmıyorsunuz. Hep dünya için çalışıyorsunuz. Vakitlerinizin çoğunu dünyaya ayırıyorsunuz. Hâlbuki ahret sonsuz, dünya fanidir. Bu ne biçim tercih diyor. İşte acele ettiğiniz için böyle yapıyorsunuz. Acile düşkün olduğunuz için böyle davranıyorsunuz. Âcil hastanelerine muhtaç oluyorsunuz, acele ettiğiniz için âcile muhtaç oluyorsunuz. Yoksa ne gereği var? Ukbayı tercih ederseniz, ukbanın kokusu, ukbanın dokusu sizi çepeçevre kuşatır. Ahret adamı oldun mu sana virüs isabet edemez. Allah’ın nuruyla sarmalandın mı dünya çirkefleri sana isabet edemez. Şu halde başımıza gelen sıkıntılarda mutlaka bir açığımız vardır. Bir yerde falso vermişizdir. Bir yerden kapmışızdır. Elimizden, kolumuzdan, dilimizden, gözümüzden, kulağımızdan kaptırmışızdır. Oradan biz virüsü kapmışızdır. Yoksa kendi hizamızda kalsa idik, kendi yolumuzda dursaydık ve o büyük rehberin ardınca taviz vermeden yürüseydik esenlikle darü’s-selâma girer giderdik. Ama ne yapıyoruz, sağa bakıyorsun, sola bakıyorsun oraya bir el, oraya bir el; ayağın tekin durmuyor, bir onun kıçına, bir bunun kıçına derken ondan sonra orandan burandan kaptırıyorsun. Öyle değil mi Allah’ın kulları? Ben böyle görüyorum. Kendimi de böyle biliyorum.

KALIP KALP BERABERLİĞİ 

Başıma bir kötülük geldiği zaman وَما أَصابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ [24] diyor. Bu senin yüzünden oldu kulum diyor. Peki, değil mi diyeyim. Şeytan gibi “yok, benim yüzümden değil, bu senin yüzünden geldi” mi diyeyim. Elbette benim yüzümden geldi. Baktığım zaman şurada nahoş bir iş yapmıştım. Düşündüğüm zaman geriye baktığım zaman bir yanlışlığım var. En azından gaflet etmişim. O anda Yüce Allah’la irtibatımı koparmışım. Varsa da yoksa da falanı filanı düşünmüşüm. Ondan dolayı benim başıma gelmiş. O da gayrete gelmiş bana bir tane kondurmuş. Normal değil mi? Hem onun yanındasın hem de kalbin başka yerde, olur mu öyle şey? Kalıbı yanında olduğu gibi kalbi de yanında olması gerekir. Yani sebep biziz.

Demek ki bunun sebebi ahreti terk ettiğimiz içindir.  Çünkü ahret demek, Allah ile yakın birliktelik demektir.  Her şeyimizle yakın olacağız. Ayan beyan. Şimdi aşağıda gelecek.  والقراءة فيهما her ikisinde تُحِبُّونَ ve تذرون muhatap olduğu gibi   بالتاء مدني وكوفي ta ile okunmuş. Bunun dışında ya ile okunmuştur. بل يُحِبُّونَ bilakis onlar dünyayı seviyorlar ve ahreti terk ediyorlar. Gaip sigası ile de okunmuş ve تذرون diye muhatap da okunmuştur. İkisi de sahih kıraattir.

EVLİYANIN HAREKET NOKTASI RABITA-İ MEVTTİR

Evet, yirmi ikinci ayet-i celileye geldik. Şimdi ahreti terk ediyorsunuz ama kullarım şimdi sizi ahrete götürüyorum. Yüce Allah, ahretten size kesitler sunuyorum diyor. Siz unutuyorsunuz ama ben unutmuyorum. Rabbin unutmaz, Rabbin şaşırmaz. Sizin ahreti unutmanız vebaldir, vebadır. Sizin için en büyük tehlikedir. Ahreti sakın unutmayın. Bak المَوْتِ رابطة diyoruz

Bütün evliyanın hareket noktası, rabıtatü’l-mevttir. Ölümü iki kaşının ortasına perçinlemiştir. Buna rabıta-i mevt denir. Rabıta rabt etmek demektir. Ne diyor adam? Ölümü iki kaşının arasında bil. Orada senin cenazen duruyor, musallada bil. Adamın musallası iki kaşının ortasındadır.  Böyle olan adam yanlış söyler mi? Yanlış yere gider mi? İki kaşının ortasında, hani seni iki kaşının ortasından vururum diyor? Adam tam yerine vurmuş yahu. Kişi bunu kendisi yapıyor, ölümü oraya rabt etmiş. Ömer Hazretleri yüzüğüne, ölümle ilgili bir sözü kazımış. Daha sonra da “Bana ölümü hatırlat” diye birisini tayin etmiş. Kimisi yüzüğüne nakşediyor, kimisi böyle kişi tayin ediyor. Bizim atalarımız padişaha, padişahım gururlanma senden büyük Allah var diyerek ölümü hatırlatmışlar. Aynı şeydir, aynı kafadır. Bu da rabıtadır. Geçen gösterdikleri Muhteşem Süleyman da bile rabıta-i mevt olayı vardı. Bir tanesinde gördüm. Gururlanma Süleyman diyordu. Ölümünü hatırlıyordu. Yerdeki çukuru görüyordu. Bilmiyorum siz rastladınız mı da ben gördüm. Çünkü insanoğluna her şey gösterilmez. Kimisine hayır yönü gösterilir, kimisine şer yönü gösterilir. O da Allah tarafındandır. Sen bakarsın başka bir şey görürsün.  Ben bakarım başka bir şey görürüm. Zatın birisinin talebesi dışarı çıkmış ve içki içen birisini görmüş, elindeki ne ise, kucağındaki içki şeyini almış, kırmış. Netice de hocaya haber vermişler. Hoca ona “çık dışarı” demiş, kovmuş. Efendi demişler: “”Bu üzerine düşeni yapmış.” Ona mı kaldı onu görmek demiş. Dervişlere çevreyi görmek layık değildir. Adımına bakacak. Eğer önüne baksaydı onu görmezdi demiş. Niçin onu gördü? Gördünüz mü? Allah ya hayır gösterir adama ya şer gösterir. Herkesin kafasında göz vardır ama yön başkadır. Yön,

وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ

¶        “Herkesin yöneldiği bir yön vardır.”[25]

Onun için bakarsın kimisi devamlı kötülük söyler. Şu şöyle, şurada şunu gördüm, şurada bunu gördüm.  Ulan hiç mi iyilik görmedin? Ben hep iyilik görüyorum desen daha güzel olmaz mı? Şurada şu vardı, burada bu vardı. Ne harikaydı Rabbimin eserleri, Peygamberimin öğütleri desene. Güzel şeyler anlatsana veya güzele yorsana, hüsn-ü tevil yapsana. Onu yapamıyorsun öyleyse hiç bakma. Birçok zat dışarı çıkarken yüzünün önüne bir perde geriyor. Bunu masivayı görmeyeyim diye yapıyormuş. Sadece önünü görüyor, eğilirmiş, tabii perde azıcık bir mesafe açılıyor. Önünü görüyor, başka bir şey görmüyor. Gören sorumludur, görmeyen değil. Duyan sorumlu, duymayan değil. Mademki pek iyi tarafını göremiyorsun o zaman senin görmen hayra alamet değildir. Görmemen daha iyidir. Ama hep hayrı görüyorsan, hayra yöneliyorsan bak bakabildiğin kadar, helal olsun. Ama kardeşim yapamıyorsun öyleyse yum gözünü, tıka kulağını. Çok dolaşma çarşılarda, orada burada hep günaha girersin. Nefsini dizginleyemiyorsun. Birinin yanına gidiyorsun,  gıybet etmeye başlıyorsun. Falan yerde selam veriyorsun aman Allah’ım selamın dışında hep günaha dalıp gidiyorsun. Vardığına varacağına pişman oluyorsun. Bunu önleyemiyorum ben adam konuşuyor. Öyleyse kardeşim gitme. Beş paralık bir hayır kazanacağım diye yüz liralık zarar ettikten sonra bu senin karına değil ki o zaman gitmeyeceksin.

SESSİZ YOL UKBA

Herkes ukba yönünü tercih etmelidir. Bu anlattıklarım dünya yönüdür. Siz ukbayı tercih edin. Ukba sessiz bir yoldur. Hayırlıların yoludur, Salihlerin yoludur. Tabiri caizse in cin yok derler ya. Böyle sessiz bir yoldur, sen ve o. O’nun seni görmesi yetmiyor mu? O seninle. Yalnız canım sıkılıyor. A canın… o can can değil. O artık can olmaktan çıkmış. Eğer çıkmasaydı, canı çıkası, Rabbinin seninle olduğunu bilirdin. Yalnız olmadığını bilirdin. Sen yalnızım diye nasıl söyleyebiliyorsun? Yalnız olur mu? Senin üzerinde dünyalar kadar melekler var, çalışıyorlar. Ruhaniler var, geziyor, dolaşıyor. Salih cinler geziyor çevrende, dolaşıyor. Onlar da şu anda dinliyorlar. Salih cinler de dinliyorlar. Piyasa yapanlar var.  Gelip şimdi dışarılarda burayı dinleyebiliyor. Ders olduğunu biliyor adam ama tersine gidiyor. Oralarda buralarda tur atıyor. Elinde tespih sallaya sallaya dolaşıyor. Cinlerin de var böylesi, insin de var. Geliyor böyle meclisleri donatıyor, yararlanıyor. Bu irade konusudur. İrademizi kullanacağız.  Tercihimizi yapacağız yoksa kendimizi salıverirsek şeytanın kucağında buluruz. Cehd-ü gayret göstermeyene kimse bir şey yapıvermez. Siz artık çocuk değilsiniz. Ayakta yürüyen varlıklarsınız. Artık memeden kesildiniz. Kendi kendinizi besleyecek duruma geldiniz. Öyleyse düşünüp taşınıp dik durmayı, doğru durmayı, doğru yürümeyi becermelisiniz. Şimdi Yüce Allah bir kesit sunuyor. Siz ukbayı biraz sevmezsiniz. Göz ardı edersiniz. Arkaya atıverirsiniz. وَتَذَرُونَ الآخرة ahreti atarsınız.

نَبَذَ فَرِيقٌ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ كِتابَ اللَّهِ وَراءَ ظُهُورِهِمْ كَأَنَّهُمْ لا يَعْلَمُونَ

¶        “Kendilerine kitap verilenlerden bir kısmı sanki bilmiyorlarmış gibi Allah’ın Kitabı’ını arkalarına attılar. .”[26]

Onu o kitabı arkalarına atıverdiler. نَبَذَ bu da aynı anlamdadır. نَبَذَ attı demektir. Onu attılar, o kitabı. وَراءَ ظُهُورِهِمْ arkalarına attılar. كَأَنَّهُمْ لا يَعْلَمُونَ Sanki hiç bilmiyormuşçasına davrandılar.  Hâlbuki biliyorlar. Yani Allah verdiğim kitabı göz ardı ettiniz diyor. Hiç ilgilenmediler, hiç bilmiyormuşçasına yaşadılar. Ama kitabı arkaya atıvermekle, görmedim, duymadım demekle Allah’ın seni salıvereceğini mi zannediyorsun. Okumayınca ben sorumlu olmam. Nasıl olsa görmedim, duymadım derim. Böyle kurtulamazsın. Göreceksin, okuyacaksın,  duyacaksın ve uyacaksın. Mazeret yok. Benim hiç haberim olmadı böyle bir şeylerden, hacıdan, hocadan benim haberim yok diyebilir misin? Böyle bir şey duymadım ben, ne ezan duydum, ne Kur’an. Böyle bir şey diyemezsin, mümkün değil.  وُجُوهٌ şimdi size ahretten kesitler sunacağım diyor.  Çünkü size o gün fayda verir. O gün kabir ve ötesi insanın doğru adım atmasında aklını başına almasında en önemli amillerdendir. Ölümü çok anın buyurdu. Ölüm tabloları Kur’an’da vardır. Ölüm olayları bu surede de vardır, geçecek. Ölüm ve ötesi ukbaya dairdir. Onları hatırlamak her zaman insana fayda verir. Peygamberimiz. (a.s) buyurdu:

زُورُوا الْقُبُورَ؛ فَإِنَّهَا تُذَكِّرُكُمُ الْآخِرَةَ

  1. Kabirleri ziyaret edin çükü o size ahreti hatırlatır.[27]

Size ahreti hatırlatır.  İşte Yüce Allah bize şimdi ahreti hatırlatıyor. Ve orada belki şu ifadenin içinde inşallah biz de varızdır.  وُجُوهٌ o gün yüzler vardır.  هي وجوه المؤمنين buradaki وُجُوهٌ maksat- bu وجه çoğuludur.-  هي o yüzler  وجوه المؤمنين müminlerin yüzüdür. Şimdi arkadan gelen ifadeden o yüzlerin mümin yüzü olduğu anlaşılıyor.   يَوْمَئِذٍ o günde, ukba gününde, haşir gününde,  hesap gününde, o günde yüzler vardır.   نَّاضِرَةٌ pırıl pırıl, dinamik, ter-ü taze, turfanda olan meyve gibi sanki, hiç el sürülmemiş mübareğe, hiç bir masiyete sürülmemiş, lekesiz. نَاضِرَة kelimesinde hem parlaklık hem de canlılık vardır. ناضِر kelimesinde, نضارة de iki şey vardır. Böyle pırıl pırıl göz kamaştırıcı türde olmasıdır. İkincisi ise çok canlı olmasıdır. Lekesiz pürüzsüz olmasıdır. Çok taze diyoruz mesela, taze yüzler.   حسنة ناعمة güzel nimetlere sahip olmuş. ناعِمَةٌ güler yüz, halim, selim, beşuş yüzler vardır o günde. Yani nimete eriştiği her haliyle bellidir. Memnuniyeti yüzünden okunuyor zaten. Hani deriz ya yüzünden belli adamın. Asmış yüzünü bunun üzüntüsü var deriz. Bir olay olacaktı demek ki olmamış, hiç sormayayım. Yüzünden okunuyor zaten. Adamın yüzünden okunuyor, bellidir. Ama bu pırıl pırıl böyle gayet gerginlik yok, gayet rahat bir görünümde,  böyle gergin olmayana ne denir. Sakin bir şekilde, yumuşak görünümdedir.  حسنة ناعمة o günde nimetlere erişmiş, güler yüzlü, güzel yüzler vardır.

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ ناعِمَةٌ (8) لِسَعْيِها راضِيَةٌ (9)

¶        “o gün bir takım yüzler vardır ki nimet içinde mutludurlar. Yaptıklarından dolayı hoşnutturlar.”[28]

Diğer ayette böyle geçiyor. Onun için müfessirimiz ayetleri bir biriyle tefsir ediyor.

Ayetinden alarak نَّاضِرَةٌ kelimesini tefsir etmiş.    إلى ربها ناظرة Rablerine nazır yüzler vardır. Nazır, bakan demektir. Böyle kendinden geçmiş, son derece mutlu, dinamik, gayet genç, beşuş, tam kıvamında, hani insanın yüzünün böyle lekeli yüzler vardır, yaralı yüzler vardır, değil mi? Orası burası çukurlaşmış filan, bu öyle değil, bu tam kıvamındadır.  Bu نَّاضِرَةٌ kelimesi bütün bunları içermektedir.

نَضَّرَ اللَّهُ امْرَأً سَمِعَ مَقَالَتِي فَوَعَاهَا وَحَفِظَهَا وَبَلَّغَهَا، فَرُبَّ حَامِلِ فِقْهٍ إِلَى مَنْ هُوَ أَفْقَهُ مِنْه

  1. Allah’ım, benim sözümü duyup onu ezberleyen ve duyduğu gibi nakleden kimseye gençlik, güzellik, nadaret ver! .”[29]

نَضَّرَ اللَّهُ امْرَأً سَمِعَ مِنَّا شَيْئًا فَبَلَّغَهُ كَمَا سَمِعَ، فَرُبَّ مُبَلِّغٍ أَوْعَى مِنْ سَامِعٍ

Peygamber-i Zişan’ın duasında, muhaddisler için duası vardır. Orada da bu fiil kullanılmış. Allah’ım nadaret ver, tazelik ver, gençlik ver, güzellik ver anlamında kullanılmıştır. O kimseye ki سَمِعَ مَقَالَتِي benim sözümü duymuştur. فَوَعَاهَا onu ezberlemiştir. وَبَلَّغَهَا Onu nakletmiştir. كَمَا سَمِعَ Duyduğu gibi. Rahmetli Hocam bu muhaddisler hakkındadır derdi. Onun için gerçek muhaddisler bambaşka sevimlidirler, güzel bir yapıları vardır. Onlar kabirde de çürümezler. Onlar yaşı ne kadar olursa olsun, baktığın zaman genç bir yüzü vardır,  dinamik bir yüzü vardır. İşte bu, o duanın eseridir derdi. Yani vücutlarının diğer tarafları pörsüse bile yüzleri daima genç yüzüdür, çocuk yüzü gibidir. Otuz yaşındaki delikanlı gibidir. Böyle ifade edilmiştir. İşte öyle bir yapıdır. Hani cennete giren insanların yaş konumu, durumu 33 yaşını andıracaktır. İşte bu adamda o yüz vardır. Gerçi dünyada 33 yaşındadır, doksan yaşındaki adamın yüzü gibidir. Onu bunu sürüyorum, ediyorum diye adamın yüzünde yüz mü kalmıştır ki pislik haline dönüşmüştür. Çukurlara dönüşmüştür, çamur gibi olmuştur. Çünkü gece gündüz bir şey sürüyor. Bıraksana, Allah’ın kulu sabun neyine yetmiyor? Güzelce bir Hacı Şakir al, Rabbine şükret. Şakir sabunu dururken kâfur oluyorum diye kâfir bilmem nesini niye alıyorsun? Onlar, Fransız’ın pislik artıklarıdır,  hep gaz kokularıdır. Onlar yellendiği kokuları bile zayi etmiyorlar. Ondan sonra onların içine katıyorlar. نَعُوذُ بِاللَّهِ

Rablerine nazır yüzler vardır.    بلا كيفية her hangi bir nasıl, nice diye nicelik söz konusu değildir. Nicelik olmaksızın. Yani Rablerine nazır denilince nerede, nasıl? Yok böyle bir şey. Bu sorular geçmez orada. Cennet âleminde neresi diye bir soru sormak abestir. Oranın her yeri aynı özelliğe sahiptir. Aynı şekel bürünür. İstediğin şekle büründürebilirsin. Ne istiyorsan o olur. Bunun için nasıl diye sorulur mu? Aşağıda mı yukarıda mı diye sorulur mu? Cennet yüce âlemdir. Yüce âlemin aşağısı olur mu? Her şeyi yücedir onun. Orada aşağı tabiri yoktur, o ifade dünyaya aittir.

Bazen işte aşağısında yukarısında falan diye avam için söylenir. Orada her şey yücedir, her şey güzeldir.  Burası gibi değildir. Niceliği yok, keyfiyet söz konusu değildir. Nasıl ve nicelik yoktur.   ولا وجهة yön yoktur. Cennetin doğusu, batısı böyle laflar olmaz. Kuzeyi güneyi bunlar dünya laflarıdır. Bunlar dünya sözcükleridir. Onlar dünya ile beraber ruhuna fatihadır. Gitmiştir, onların işi bitmiştir. Orada böyle şeyler söz konusu değildir. ولا ثبوت مسافة herhangi bir mesafe tespiti de söz konusu değildir. Yani acaba Rabbimize bakarken orada kaç metre arada ne kadar kalacak. Beş mi, on mu, elli metre mesafe mi? Ne kadar yanaşacağız? Bunlar bıdı bıdı laflardır. Bunlar ölümlülerin sözcükleridir. Ölümsüzlerin diyarında bu sözcüklere yer yoktur. Buna alışalım Allah’ın Kulları. Çünkü oraya gidiyoruz. Oranın sözcüklerini de öğrenin. Çünkü ne kadar çok öğrenirsen o kadar çok rahat edersin orada. Almanya’ya gideceğim. İyi git. Almanca ne kadar bilirsen o kadar rahat edersin. Bilmezsen o kadar sıkıntı çekersin. Ahretin dilini de şimdiden öğren ki oraya varınca rahat edesin. Cenneti Ala’da Nemrut aramaya kalkarsan olacak şey mi bu? Nemrut’un işi ne cennette? Ya Nemrut diye birisi varmış onu görmek istiyorum. Bu neredeki? O إِلى جَهَنَّمَ زُمَراً[30] Onun yeri cehennemdir. Cennette ne arıyorsun onu. İşte cennette aranmayacak şeylerden birisi de bu söylediğimiz şeylerdir. Nasıl, nasıl diye bir şey yok. Şöyle mi olacak. Aşağıda mı olacağız, yukarıda mı olacağız. Tepeden mi bakacaksın, aşağıdan mı, sağdan mı, soldan mı? Yok böyle şey. Bunlar olmaksızın kavramaya çalışacaksın. İnanacaksın en azından, ha böyle olacakmış. Kafaya fazla takmayacaksın. Eğer tartmıyorsa kafan, biraz sarsılmaya başlıyorsa sıkma kendini. Dinde zorlama yoktur. Yasak işliyorsun demektir. Kendini zorlamaya kalkmak dinen yasaktır. Teslimiyet göster

يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا de bit.

¶        “O’na inandık, hepsi Rabbimiz katındandır, derler.”[31]

Bit ki bitler sırtına gelemesin. Şeytan bitleri yoksa her tarafını kaplar.  وحمل النظر peki şimdi burada bu ayet tabi önemli bir akide konusunu içermektedir. Allah Teâlâ’nın görülme hadisesi bu İslam Mezhepleri arasında sıkıntılı bir durum oluşturmuştur. Allah’ın görülmesi mümkün değildir diyen Mutezile mezhebi vardır. Allah’ın görülmesi ve birçok filozof da bu görüştedir. Görmek mümkün değildir.

لا تُدْرِكُهُ الْأَبْصارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصارَ

¶        “Gözler O’nu idrâk edemez, ama O, gözleri idrâk eder.”[32]

âyetini okuyor.  لَنْ تَرانِي [33]teranesini ortaya koyuyor bunu  terane ediniyor ve bunları okuyor adam. Bunlar dünya ile ilgili olan kavramlardır. Yüce Allah Hz. Musa’ya bunu dünyada söylemiştir. Her ne kadar لَنْ de olsa, bu لَنْ’in gidişatı tam kıyamete kadardır. لَنْ dünya kelimesidir, süresi her en kadar istikbali de içine alır ama dünyanın istikbalini içine alır.  Ahretin değil.

لَنْ تَرانِي budur. لا تُدْرِكُهُ meselesine gelince bu idrak-i tamdır. Burada görme meselesi değildir bu. Yani görmeye mani değildir. İnsan her gördüğünü idrak edemez. Bunu iddia edebilir miyiz ki. Her gördüğümü ben idrak edebiliyorum diye. Görmek, zevk olsun diye bakıyorum. Adam anlamıyordur resimden, ama ya güzel diyor. Fakat adam onun inceliklerini, künhünü idrak edemiyor etmesin ama zevk almasına engel değil ki. Güzeli herkes sever. Güzel bir koku geliyor. Ama o kokunun neden yapıldığını, derinliğini bilmez adam, bilmesi de gerekmez. O idrak konusu ayrıdır. Cennete müminler girecek Rabbisini görecek ama bu idrak değildir. Onun zatını künhünü idrak etmek, kul için mümkün değildir. Çünkü o zaman eşleşmiş olursun. Sen de onun derecesine çıkmış olursun ki Allah buna müsaade etmez. Böyle bir varlık söz konusu değildir. Senin ilmin asla onun ilmine erişmez. Görüşünde erişmez, anlayışın da erişmez. Öyleyse daima biz kendi çapımızda göreceğiz, kendi çapımızda anlayacağız. O kadar efendim. Yani görmek, bunun için görmeye anlamaya, kavrayışa engel değildir. Bir şeyler kavrayacak, elbette çözecek, anlayacak ve insanlar bunun tadına varacaktır. Bu bir ödüldür. Bunca güzellikleri yaratan güzeli görmek, elbette güzellerin hakkıdır. Güzelliğe meftun olanların hakkıdır. Allah elbette bu özelliği o güzellere ihsan edecektir. Bu bir lütuf,  keremdir. Akıllı adam daima esere baktığı zaman daima o eserin sahibiyle görüşmek ister. Değil ise sıradan baktım der, çeker gider işte. Ama o işi merak eden adam, ya bunu yapanla bir görüşebilir miyim? Merak ettim. Benim böyle bir tutkum vardır. Bir kendisini görmek istiyorum der ve onunla tanışır. İşte müminler de bu meyanda akıllı insanlardır. Mutlaka bütün bu âlemlerin ve kendinin sahibi olan zatı görmek isteyecektir. Ve Yüce Allah da bu nimeti, bu devleti onlardan esirgemeyecektir. Buradaki demek ki bu konuyu ele alıyoruz. Ayetteنظر geçti, ناظرة tabii ki bu

ناظرة إلى ربها demektir. Sonra geldi ama إلى ربها Onun mefulüdür. Öne geçmiştir. Şibh-i fiil biliyorsunuz ismi fail fiil gibi amel eder.   على الانتظار Zemahşeri ve Mutezili tefsirlerinde buradaki ناظرة nazıra kelimesini منتظرة diye tefsir eder. Yani bakan değil de bekleyen diye tefsir eder. Şimdi bu onun cevabını veriyor. Diyor ki وحمل النظر ayette geçen نظر dan ناظر kelimesi ki bunun aslı نظر dır. نظر ın hamledilmesi  على الانتظار intizar anlamına çekilmesi, taşınması, ve o anlamın yüklenmesi, nazara intizar anlamının yüklenmesi   لامر ربها diye لأمر رَبهَا منتظرة diye ل anlamına alıyor إلى yı.  أو لثوا به veya لثوا به منتظرة sevabını veya Allah’ın buyruğunu bekleyen yüzler şekliyle tefsir etme olayı, bu şekle bu manaya çekme olayı   لا يصح doğru değildir der. Bu zat, Medarik sahibi Abdullah Nesefî Hazretleri hayır, sahih değildir, doğru değildir diyor ki Mutezile böyle yapmıştır. Yani orada bakan değil de nasıl olsa göremeyecek diyor. Adam görmeye engel olmak için ناظرة nazır kelimesini منتظرة muntazır diye tefsir ediyor. Bekliyor, neyi bekliyormuş? Rabbisinin buyruğunu bekliyor. Amade bekliyor.  O buyuracak o da yapacak. Veya vereceği sevabı bekleyen kişiler vardır o günde. Bekliyor böyle bön bön bakıyor. Kendinden kendine bakıyor. Oldu mu yahu? Bu göz görmek için yaratılmıştır. Ben kendi kendimi gördükten sonra yere bu göz batsın. Hep kendimi mi göreceğim? Sahibimi göstermeyen gözün gözü çıksın, bana sahibimi göstermiyorsa ben o gözden ne anladım? Bana güzellikleri vaaz eden, var eden yaratan zatı göstermeli ki o güze kurban olayım. O göz o zaman hakkını vermiş olur ve hak olur.  Yoksa görmedikten ve göstermedikten sonra batıldır.

Bu doğru değildir. لأنه çünkü  لأنه deki ه zamiri, zamiri şandır, mercii yoktur.  يقال denilir ki  نظرت فيه denilir. Fi harf-i cerri ile. أي تفكرت demektir. Eğer fi harf-i cerri ile kullanılırsa نظر fiili düşündüm demek anlamına gelir. O konuda düşündüm demektir.  ونظرته eğer hiç harf-i cer yoksa, mefulü bihi doğrudan kullanıyorsan, eğer hiç harfi cer getirmezseniz  انتظرته anlamına gelir. Onu bekledim anlamına gelir.  ولا يعدى بالي ve إلى ile geçiş yapmaz. إلا بمعنى الرؤية ancak rüyet manasına geçiş yapar. Eğer إلى ile kullanılırsa kesinlikle görmek anlamına gelir. Arapça’da, Arap dilinde kesinlikle gördü anlamına gelir.  مع أنه daha ötesi, üstüne üstlük  لا يليق الانتظار şu bir gerçek ki intizara layık değildir, intizarı münasip değildir, bekleme uygun değildir. في دار dâr-ı Cennet-i A’la’da bekleme diye bir olay söz konusu değildir. Oraya layık değildir. Çükü beklemek

ولا شك أن الانتظار أشد من النار

Beklemek azaptır, işkencedir.[34]

Niye bekliyormuş ki! Demek ki dünyada bekleyeceksin, acele etmeyeceksin, bekleyeceksin.  Ahrette ise bu adama çok sıkıntı verir. Giran gelir. Ya dünyada bekledik, bir de burada mı bekleyelim. Hastahaneye gidiyoruz, bekliyoruz. Postaneye, pastaneye gidiyoruz hep bekliyoruz. Yolda arabaya bineceksin hep bekliyorsun. Yolda yürürken dur diyor, zıngtan kırmızı ışık yanıyor, duracaksın. Dura dura canımız çıktı. Bir de orada dur derse. Olur mu? Cennette bekleme yoktur.  Orada adam kendi padişahıdır. Padişahlar hiç bekler mi? Bütün kapılar onlara açılır. Bütün yollar onlara açılır. Onların kırmızısı yok. Hele de şimdiki zamanda kırmızı hat tamamen ortadan kalktı. Kırmızı çizgiler diye bir şey kalmadı. Hepsi yeşil oldu maşallah. Ama elin adamı öyle deyiveriyor mu? Senin yok ama öteki yakarım ha dur diyor. Bak füzeleri koydum, canını yakarım diyor. Canı çıkası herif otur yerine diyor. Sivri uçluları hemen gösteriveriyor. Gördün mü? Demek varmış. Senin yok ama elin var. Ahmak olmayın Allah’ın Kulları. Dünyada sınırlar daima olmalıdır. Sınırsızlık, asiliği, vahşiliği, dengesizliği, hainliği netice verir. Sınırsız olmayacaksın. Yemen içmen sınırlı olsun.  Enin boyun sınırlı olsun. Söyleyeceklerin, yapacakların sınırlı olsun. Velhasıl sınırlı yaşamak daima uyumlu yaşamaktır. Sınır tanımayan eşkıya olur. Allah korusun.

Şu halde Allah’ın Kulları bu müfessirimiz bu ayeti de böylece cevapladı. Mümkün değildir dedi.  نظر إلى Nazara ila ancak görmek anlamına gelir, başka bir anlam taşımaz. Düşünmekmiş, beklemekmiş böyle şeyler başka şeyle olur, bununla olmaz dedi ve o görüşü reddetti. Buna göre Allah’ın Kulları o günde, ahret gününde, uhrevi yaşamda insanların en büyük ödülü, yaratıcılarını görmek olacaktır. Yüce Allah’ı görme şerefine erişince her şeyi unutacaksınız. Ne huri kalır, ne gılman kalır. Ne yiyecek, ne içecek, ne giyecek, ne de kendin kalırsın.  Hep O olur bitersin. Bunun zevkini anlatmak kabil değildir. Bizim gibi acizler bunu anlayamaz.  Burası acizlerin yaşadığı âlemdir. Bu âlem ki ahreti taşımaktan acizdir. Kendisi âciz bir âlemdir. Kıyamet, höt deyince işi bitiverecek. Korkusundan her tarafı karuş kuruş edip, eli kolu bir birine karışacak. Bu dünya, dağlar taşlar yerinde kalmayacak. Höt deyince, kıyametin borusunu duydu mu işi bitecektir. Bu kadar korkaktır. Kıyamet borusu nerdeyse olacaktı. O zaman telefon melefon kalmaz. O ses, o geldi mi bir kere taş taş üstünde kalmaz. Polat da dayanamaz. Hepsi erir gider. Demek ki bu dünyada onu anlatmak kabil değildir, mümkün değildir.  Çünkü dünya sözcükleri orada geçmez. Dünya da kalacak hepsi. Adamlar cennetin dilini tartışıyorlar. Yahu Cennet-i A’la’nın hiçbir şeyi dünyaya benzemez. O, benzeri olmayan âlemdir. Yani dünyada işte, bir şeyleri anımsatacak gördüğü zaman, ama görünüş bazen sadece hatıra olsun diye, dünyayı unutmasınlar, dünyanın bizde bir hatırası vardır. İnsan güzel rüyaları tabi ki unutmak istemez. Güzel rüyaları devamlı hatırlamak ister. Yüce Allah da bir hatıra, bazen bakıyorsun bu yiyeceklerin bu portakala benziyor, bu muza benziyor falan gibi. Ama o kesin muz değildir. O burada yok. Sadece narın içine bir tat, taşıyabileceği kadarını damlatıvermişler. Narın içinde, bir tanesinin içinde varmış. Hani çekiliş filan oluyor ya, bazen içine altın koyuyorlar, öyle reklamlar var. Adam, bir şey satıyor. Onun için şansımı artırayım diye kilolarca alıyorlar. Bir tanesinin içine bir altın koymuş. Mesela lokum satıyor. Lokumun içinde hangisinin içinde çıkacak belli değil. Adam ne kadar fazla alırsam şansımı artırırım diyor.  İşte o nar tanelerinin içinde bir tane varmış. O da ne çıkarsa bahtına, hiç fire vermeden yiyeceksin. Bir de bölüştüysen, ona buna verdiysen hangisine gitti tabi bilemezsin. O da var. Ya dökmeden, suyunu akıtmadan yiyeceksin.  Belki akıttığın şeydedir o, gitti eyvah, yani bir taneydi ama o taneden de işte aktı. Şu halde bizim yapımız dâhil, gözümüz kulağımız elimiz ayağımız bu dünya gibi değildir. Buradaki gibi olmayacak. Bu buraya uygun yaratılmış yapımızdır. Dünyaya uygun yaratıldı. İmtihan için, bu kılıf ona göre verildi. Orada size oraya layık olan verilecektir. Her zaman söylerim bunları anlatmak mümkün değil ama sadece kıyas edebilmek yönünde insana bir fikir veriyor. Yani düşünün burada biz su olmadan, ekmek olmadan yaşayamayız. Ama orada yiyerek yaşamayacağız. Onu fantezi olarak yiyeceksin, keyif için yiyeceksin. Sonra tuvalet ihtiyacı yok. Bağırsaktı, kalpti, karaciğerdi, böyle bir şey yok. Bunlar dünya için verilmiş şeylerdir. İşte bunu düşündüğümüz zaman bizim aklımız almıyor. Bırak şu aklı, alsın almasın. Alsın almasın aklını ne yapacaksı? Bizim imanımız kalbimizdedir, aklımızda değildir. Akıl alsın almasın en ifade eder ki? Akıllılar ne işimi görmüş, hepsi geberdi gitti. Akıl insanı zevkten alıkoyar. Bırak şunu teslim ol gitsin. Huu de çek git.

قُلِ اللَّهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ فِي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ

¶        “Allah de, sonra bırak onları, içine daldıkları batakta oynayadursunlar.”[35]

İman teslimiyettir, akıl erdirmek değildir. Teslim olmaktır. Peygamberimiz:

أَسْلِمُوا تَسْلَمُوا

  1. Teslim olun rahat bulun” buyurdu.

EŞSİZ LÜTUF RUYETULLAH

Teslim olup bitin. Bu yönde de biz Rabbimize teslim oluyoruz. O her şeyi bilir, en güzelini yapar ve kullarına da kendini gösterir, nimetlerini bol bol verir. Ancak dediğimiz neydi? Allah’ı görme şerefi şereflerin en büyüğüdür. Lütufların en büyüğüdür. İnsanlar cennette onu görmek için can atacaklar. Her şey bir tarafadır, Allah bir tarafadır. Onu görmek ve cennette tüm nimetler Allah’ı görme isteğini tetikleyecektir. Burada ne kadar çok yersen şehveti tetikler. Günaha iter insanı, ne kadar zevke dalarsan, ne kadar yer, içer, giyimin kuşamın, böyle keyiflendin mi insanoğlu azar.

كَلاَّ إِنَّ الْإِنْسانَ لَيَطْغى (6) أَنْ رَآهُ اسْتَغْنى

¶        “Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder.”[36]

Ama cennette öyle değildir. Cennette ne kadar çok yer içersen hepsi efkârını daha da çok artıracak. Efkâr demek fikirler demektir. Allah’ı görme fikrin daha da çok artacak. Artık engelleyemeyeceksin. İşte engelleyemeyecek hale geldiğinde açılacak. Allah kendini gösterecek. İstedin kulum değil mi? Dayanamıyorsun kulum değil mi? Öyle Ya Rabbi. Gör, doyasıya bak diyecek. İşte mesele budur. Demek ki bakınız dünya yenilen, içilenleri ile ahret yenilen, içilenleri ne kadar farklıdır. Birisi şehveti tahrik ediyor. Orada ise ruyetullah isteğini, arzusunu, hatta huriler de buna dâhildir. Bunu anlatırken bir geri kafalı çıkmış diyor ki: “Orayı bilmem ne evi mi zannettiniz siz diyor, genel evi mi hâşâ diyor, yani Huri deyince Nuri deliriyor. Nur dediğin Nuri olan gerçekten aynı zamanda huridir. Nuri olanın huri olandan ayrı olması düşünülemez ama dünya ise arasında fersah fersah fark var. Burada Nuri ile Huriler birbiriyle barışmıyor. Ama orada Huriler Yüce Allah ile görüşmeyi, buluşmayı tahrik edecek. Visal zevki alacaksın. Yüce Allah ile buluşma zevkini anımsatacak. Daha ötesi daha ötesi, Huri daha ötesi bende yok diyecek. Çekil sende ben doymadım diyeceksin. Ama dediğim gibi bunları oranın sütünü,  oradaki süte benzetmek abestir. Hiç haklı bir benzetme olmaz. Oranın şarabını dünya şarabına benzetebilir misin? Oranın Hurisini de dünya yosmalarına benzetemezsiniz. O tamamen bir tecellidir. O, Allah’ın nurudur. O et ve kemik değildir. Sende orada et ve kemik olmayacaksın. Sen de bambaşka bir varlık olacaksın. Neş’eyi uhradır o. Bambaşka bir inşadır. Orası dünya değildir. İşte biz hep dünya ile karıştırdığımızdan, kafayı dünya ile bozmuşuz. Hep orayı dünya gibi düşünerek adam, olmaz yahu diyebiliyor. Olur mu? Orası böyle mi? Elbette orası bundan farklı, burası gibi değildir. Ama şunu unutmayın. Orası zevk ve zevk içinde idrak âlemidir. Oraya ibadete gitmiyoruz, hac etmeye gitmiyoruz. Oruç tutmaya gitmiyoruz. Bunların karşılığını almaya gidiyoruz. Amel yeri değil orası, amelinin karşılığını aldığın yerdir. Hatırlasana, amel yeri değil, orda imtihanda değilsin. Orada اعْمَلُوا diye bir emir yok. Allah: Orada hepsi benden buyuracak. Kullarım hepsi benden diyecek. Ye iç yat hepsi benden buyuracak. Ye iç yat, işte cennet burasıdır. Dünya da ye iç yat iyi değildir. Ama cennet ye iç yat âlemidir.

يَنَامُونَ Uyurlar, yatarlar, kalkarlar, yerler içerler Rablerine şükrederler. İşte böylesine bir âlemdir. Ama dediğim gibi orada bir şey söyledim. Zevk içinde idrak var. İdrak ki Allah’ı anlamaya çalışmaktır. Marifetullah zevkinden daha üstün bir zevk dünya ve ahrette yoktur. Dünyada da arifler marifetleri sayesinde en büyük mutluluğu yakalamış kişilerdir.  İlim irfan bambaşka bir zevktir. Bunu şeker ile bal ile anlatamazsın. Bunun tadını ancak arif bilir. Cennet ise marifet alanıdır. Marifetin لِيَزْدادُواâlemidir.  

لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنى وَزِيادَةٌ

¶        “Güzeliş yapanlara (karşılık olarak) daha güzeli ve bir de fazlası vardır.”[37]

İşte onun için o zevk, yemeyi içmeyi onların hepsini gözden çıkarırsın. Rabbin ile başbaşa oldun mu, O’nu gördün mü artık hepsi silinir, gider. Çünkü diğer nimetler Allah’ı görme nimetinin daha aşağı mertebesindedir. Dünyada da çok güzel nimetler vardır. En pahalı işte şudur. Onun yerine şu idare edebilir. Onlar biraz daha ucuzdur, alabilirsin. Ama ötekini belli birkaç kişi alabilir. Çok zengin adamlar alabiliyor. Onun tadına o bakıyor. Ötekilerde aşağı, aşağı onun kadar değil tabi ama onu hatırlatır. İşte benzetmek gibi olmasın cennetin içinde çok nimetler var ama rüyet nimeti; Allah’ı görme devleti bambaşkadır. Onu hiçbir şeyle kıyaslayamazsınız. O her şeydir. O nimete eriştin mi öyle gark olur ki insan Yüce Allah onu öyle sarmalar, öyle doldurur, öyle güzelleştirir ki, evine döndüğü zaman huriler gıpta ederler. Efendimizin yüzüne bak, bambaşka olmuşsun efendi hazretleri, sen ne olmuşsun böyle, ne kadar gençleşmişsin. Nadıra işte budur.

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ

إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ

Bambaşka olmuşsun. Ona bambaşka şekilde sarılırlar, öperler, başlarına koyarlar. Sen ne olmuşsun böyle derler. Rabbimi gördüm der. Oradan geliyorum. Neredeyse tanıyamayacak bir boyuta gelmiştir. Bunlar hadis rivayetlerinde olan şeylerdir. Biz biraz sarmalayıp, allayıp, pullayıp anlatıyoruz. Yoksa bunlar kafadan uydurulacak şeyler değildir. Bunlar rivayete dayalı olan şeylerdir. Keyfi konuşulacak meseleler değildir. Hani insanın aklıyla fikriyle bulacağı şeyler değildir. Allah cümlemizi mağfiret eylesin. Cennet böyle bu kadar tatlı şeyi kesmek mümkün değil o nedenle biraz uzattık. Tabi arada cırtlak sesler çıkıyor ama tabi ona da hâkim olmak lazım. Huzurumuzu bozacak sesleri, yani çekirgeleri de buraya getirmek doğru değildir.

 

[1] Zümer39/69

[2] Ruhu’l Beyan, Nisa Suresi4, 142.âyetin tefsiri

[3] Sahih-i Müslim, ma yesturu minelmusalli, 265,

[4] Nur24/35

[5] Bakara2/36”Birbirinize düşman olarak inin.”

[6] Rahman55/19”(Suları acı ve tatlı )iki denizi salıvermişler birbirine kavuşuyorlar.”

[7] Şuara26/192-193

[8] Enam6/75

[9] İbrahim14/4

[10] Nahl16/103

[11] Tevbe9/128

[12] Kehf18/110

[13] “Acele etmek, Şeytan’dandır.”

[14] Tarık86/6

[15] Tarık86/7

[16] Enbiya21/37

[17] Hicr15/33

[18] Taha20/84

[19] Bakara2/18

[20] Kehf18/46

[21] Al-i İmran3/157

[22] Bakara2/85

[23] Enam6/91

[24] Nisa4/79”Sana ne kötülük gelirse kendindendir.”

[25] Bakara2/148

[26] Bakara2/101

[27] İbn Mace, Kabir Ziyareti,1569

[28] Ğaşiye88/8-9

[29] Tirmizi, Tebliğe Yapışmak, 2657

[30] Zümer39/71

[31] Al-i İmran3/7

[32] Enam6/103

[33] Araf7/143

[34] Beyanü’l-Meani,c.1,s.413, Araf Suresi131-137.âyetlerin tefsiri

[35] Enam6/91

[36] Alak96/6-7

[37] Yunus10/26

Paylaş...

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to Twitter

71 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Instagram

Üye Girişi

Fotoğraf Albümü

  • Kategori: Anma Haftası 2017
  • Kategori: Anma Haftası 2016
  • Kategori: Anma Haftası 2015
  • Kategori: Anma Haftası 2014

          gulhan_37