Basiret Kayıtları (11 Aralık 2011)

Değerli Müminler, Kıymetli Kardeşlerim;

Bu hafta okumakta olduğumuz Tefsir-i Şerif’e on altıncı ayet ve bu ayeti izleyen kısımlardan devam edeceğiz. Allah Teâlâ Hazretleri hakkıyla anlayıp anlatmayı, layığı veçhile tahallük edip ahlaklanmayı ve içindeki sırlarla yüklenip mütehakkik olmayı, gerçeğe, hakikate ermeyi cümlemize nasip ve müyesser eylesin. Aziz Kitabı’nın izzeti ile şereflenip şefaatine nail olup dünya ve ahrette mesut olmayı yine Allah cümlemize ihsan ve ikram eylesin.

KUR’ÂN’DAN OKUNAN BÖLÜM:

لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ (16) إِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ (17) فَإِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ (18)

ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ (19) كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ (20)

 

TEFSİRDEN OKUNAN BÖLÜM:

 

{لاَ تُحَرِّكْ بِهِ} بالقرآن {لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ} بالقرآن وكان صلى الله عليه وسلم يأخذ في القراءة قبل فراغ جبريل كراهة أن يتفلت منه فقيل له لا تحرك لسانك بقراءة الوحي ما دام جبريل يقرأ لتعجل به لتأخذه على عجلة ولئلا يتفلت منك ثم علل النهي عن العجلة بقوله{إن علينا جمعه} في صدرك {وقرآنه} وإثبات قراءته في لسانك والقرآن القراءة ونحوه ولا تعجل بالقرآن من قبل أن يقضى اليك وحيه{فَإِذَا قرأناه} أي قرأه عليك جبريل فجعل قراءة جبريل قراءته {فاتبع قرآنه} أي قراءته عليك{ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ} إذا أشكل عليك شيء من معانيه{كَلاَّ} ردع عن إنكار البعث أو ردع لرسول الله صلى الله عليه وسلم عن العجلة وإنكار لها عليه وأكده بقوله {بل تحبون العاجلة} كأنه قبل بل أنتم يا بني آدم لأنكم خلقتم من عجل وطبعتم عليه تعجلون في كل شيء ومن ثم تحبون العاجلة الدنيا وشهواتها


 

 

BASİRET KAYITLARI [Kıyamet Sûresi 16-20. Ayet]

  İÇİNDEKİLER

1.Kur’an’dan Okunan Bölüm

2.Tefsir’den Okunan Bölüm

3.Vazgeçilmez Gerçek Kıyamet

4.Gerçekler Kalıcı, Misaller Geçicidir

5.Kalp Gözü: Basiret

6.Beden-Ruh Şirketi

7.Her Tasdik İmanı Ziyadeleştirir

8.Mahşer Haritası

9.Uzuvların Kullanım Sahaları

10.Basiret Kayıtları

11.Kâfir Ters Algılar

12.Niyet Azmetmektir

13.Adalet Terazisi, Fazilet Bahşişi

14.Mekke İnzar Dönemidir

15.Zikir Bizzat Şuurdur

16.Mebsut Medine

17.”Biz”deki Cibril

18.Yaratıcının İspatı İnsan

19.Kur’an’ı Dinleme Âdâbı

20.Gönül ve Kafa Defteri

21.Ramazan Şenliği

22.Vahiy Kokusu

23.Acel’den Yaratılan İnsanın Âcile’ye Düşkünlüğü


 

Değerli Müminler, Kıymetli Kardeşlerim;

Bu hafta okumakta olduğumuz Tefsir-i Şerif’e on altıncı ayet ve bu ayeti izleyen kısımlardan devam edeceğiz. Allah Teâlâ Hazretleri hakkıyla anlayıp anlatmayı, layığı veçhile tahallük edip ahlaklanmayı ve içindeki sırlarla yüklenip mütehakkik olmayı, gerçeğe, hakikate ermeyi cümlemize nasip ve müyesser eylesin. Aziz Kitabı’nın izzeti ile şereflenip şefaatine nail olup dünya ve ahrette mesut olmayı yine Allah cümlemize ihsan ve ikram eylesin. Ahir zamanın her türlü fitnesinden, fesadından, nefsimizin şerrinden, şeytanın iğvasından, O’nun nuru ile ondaki hakikatler sırrınca bizleri korusun. Emin eylesin ve en doğruya hidayet eylesin.

VAZGEÇİLMEZ GERÇEK: KIYAMET

Kıyamet Sure-i Celilesi’ndeyiz. Bizler istikbal olarak, gelecek olarak kıyametle hemdem olacağımız için, yüz yüze geleceğimiz için, kıyamet bizim için vazgeçilmez bir gerçektir. O kapıdan geçeceğiz, o eşikten adımımızı atacağız ve o diyara bir şekilde gireceğiz. O bizim geleceğimiz ve göreceğimizdir. Yüce Allah olmadan evvel, görmeden evvel kullarına geleceği göstermeyi bir şekilde kendisine vazife bilmiştir, hak bilmiştir. İnsanda uzak görüşü sağlayan basiret denilen bir meleke vardır. Bir mekanizma vardır. Bu mekanizma uzağı görmeyi, uzağı anlamayı ve kavramayı sağlıyor. Eşyaya taallük eden bu başımızdaki göz, suret bakımından görme yönünde bir sınıra sahiptir. Eşyanın suretini görür ve onun da bir sınırı vardır.  Kalp ise görünmeyene teallük eder, manaya yöneliktir. Maneviyata yöneliktir. Onun da duyuları vardır. Onun da görmeyi sağlayan, duymayı, kavramayı sağlayan ve güç kullanımını sağlayan eli, ayağı, gözü kulağı mesabesinde melekeleri vardır.

GERÇEKLER KALICI MİSALLER GEÇİCİDİR

İçyapı dış yapıdan daima daha güçlü, daima daha gerçekçidir, kalıcıdır.  Gerçekçi olduğu için kalıcıdır. Gerçekler kalıcıdır. Misaller ise geçicidir. Örnekler geçicidir. Hakikate ulaşmak için birer köprüdür, vasıtadır. Vasıtalar köprüden geçinceye kadar köprünün değeri vardır. Geçtikten sonra geri dönüş yoksa köprünün hiçbir değeri yoktur. Onun için Tarık bin Ziyad Hazretleri Afrika Kıtasından İspanya’ya geçince bütün gemileri yakmıştır. Çünkü dönmek üzere gelmedi. Ölmek var dönmek yok. Gemiler dönüşü sağlıyor. Köprüleri yaktık, yıktık derler. Yani bir daha bu işin dönüşü yok derler. Allah’ın kulları biz dünyaya bir daha mı döneceğiz? Hayır. Öyleyse bu dünyaya ait olan melekeler gözler, eller, ayaklar, kulaklar, bunlar ölünceye kadar bir değer ifade eder. Öldükten sonra bunların bir değeri yoktur. Ama içerideki bakidir. İşte kabirde onunla göreceksin, bununla değil. Onunla duyacaksın, onunla temas kuracaksın. Onun için kabirdeki adamı beş duyuyla algılamaya çalışmak ahmaklığın ta kendisidir.  Çünkü oranın duyuları bunlar değildir. Veya bu beş duyuya hitap eden insan üretimi teknik araçları da geçerli değildir. Çünkü onlar beş duyuya hitap edecek şekilde yapılmıştır.  Onun için kabre ses görüntü alan cihazlar koymak beyhudedir. Melekleri nereden duyacaksın sen, ya ses cihazı koyduk. Böyle bir şey yok. Sorgu sual varmış diyorlar. Ölüyü kaldırıp soru soruyormuş diyorlar. Böyle bir şey yok. Kaydedemedik biz diyorlar. Bunlar pinokyo cinsinden uyduruk görüntülerdir, hikâyelerdir, oluşumlardır. Buraya teaallük etmeyen şeylerdir.

KALP GÖZÜ: BASİRET

Her âlemin hayat şartı başkadır.  Kabir başka bir âlemdir, berzah âlemidir. Şartları dünyanınkinden farklıdır. Orası dünya değildir ki dünyaya yönelik olan bedenin fonksiyonlarını orada arayasın. Olmaz. İşte Allah müminlere basiret denilen bir kalp gözü ihsan etmiştir. Kalp ihsan etmiştir. O kıyameti görür, kıyameti duyar. Olmadan evvel görür, olmadan evvel duyar ve gereğine uyar. Ama o kalptir. Onun mazisi ve muzarisi yoktur,  an vardır.

كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ

¶        “O, her an yeni bir ilâhî tasarruftadır.”[1]

sırrına kalbin amade olma özelliği vardır. Her an Allah’ın tecelliyatına hazır ve nazırdır, duyarlıdır.

BEDEN RUH ŞİRKETİ

Ama mesele bu dünyada bedene ait olanlarla bir köprü kurmasıdır, ilişki kurmasıdır, uzlaşmasıdır.  Çünkü bu âleme açılımı beden vasıtasıyladır. Beden olmadan ruhun fonksiyonlarını göremezsiniz. Onu duyamazsınız. Onu hissedemezsiniz. İşte bunun için Yüce Allah ruhu kalbi ve bedeni ortak kılmıştır. İkisi bir şirket kurmuştur. Şirket ortaklık demektir. İnsan kazanımını, diğer bir ifade ile imtihanını bu açılım yaptığı duyularla ve duygularla icra eder. Ama esas olan Yüce Allah’ın nazara aldığı şey,  itibar ettiği şey kalptir.  İtibar kalbedir, ruhadır, bedene değildir. Onun için iman etmekte odak nokta kalptir. Sorumlu odur. Ağzın, dilin, gözün, elin, ayağın, yaptıkları ikinci planda gelmektedir. Allah’ın kulu iman tasdik demektir. Peki, tasdiki dil mi yapar, kalp mi yapar? İman tasdikü’l- kalptir. Kalbin tasdikidir. Dilin tasdiki değildir. Dil sadece bu âlemdeki islâmî yaşamımızın gereğini gösteren bir belgedir. Aranır ve ona göre muamele görürsün. Ama münafık da o konuda sana eşlik eder. Münafık da diliyle tasdik eder. Ama onda kalp kapalıdır, iman yönüyle kapalıdır.

وَقالُوا قُلُوبُنا غُلْفٌ

¶        “Bizim kalbimizin üzeri örtülüdür.[2]

غُلْفٌ anahtar vardır, kılıf vardır, örtü vardır, bizim kalbimiz kilitlidir diyorlar. Evet, kalbin açılımı imanladır. Onun anahtarı imandır. İmanla kalp devreye girer. Bedenin uzuvlarını, hatlarını kendisine bağlar. Buna rabtetme olayı diyoruz, rabıta diyoruz.

وَرَابِطُوا

¶        “Cihat için hazırlıklı ve uyanık olun.”[3]

Zahiri olan duyularınızı, kalbinize raptediniz, bağlantıyı sağlayınız. Rabıtanın bir adı da budur. Gözünü, bakışını basirete bağla. İşitme duyunu içerdekine bağla. Elini içerdekine bağla. Dışarıdakini içerdekine bağlama ve içerdekinin dışarıya akımını sağlama, işte bu birlikteliktir.  İşte bu isneyniyetin birlikteliğe, ahadiyete, vahidiyete dönüşümüdür. İkiliği bırakıp birliğe yetmenin adıdır. Aksi takdirde dış başka olur, iç başka olur birbiriyle çatışırsa, birbirine uyum sağlamazsa işte münafığın dünyası budur. O birbirine çelişen iki yaratık türüdür. İkili yaratık türüdür. İçi başkadır dışı başkadır. Allah bizi onlardan korusun.

HER TASDİK İMANI ZİYADELEŞTİRİR

Şunu demek istiyorum, Yüce Allah kıyameti sık sık müminlerin karşısına getirir diker. Tabi ki sadece müminlerin değil kâfirlerin de getirir, diker. Onlar da bu konuda muhataptırlar. Ancak müminler bu beyanları duydukça basiretleri daha da keskinleşir.

فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ

¶        “Artık, bugün gözün keskindir.”[4]

Basarı, basireti daha da keskinleşir. Çünkü ayetler her tasdik neticesinde imanın ziyadeliğini sağlar. Ayetin kalp tarafından her tasdiki, ziyadey-i imanı sağlar.


لِيَزْدادُوا إِيماناً مَعَ إِيمانِهِمْ

¶        “O, inananların imanlarını kat kat artırmak için.”[5]

Yani imanı daha da derinleştirir, daha da kaliteli hale getirir, daha da yüceltir. Aslı bakidir, ama kemali sonsuzdur. Kemal derecesi sonsuzdur. Asli derecesi sabittir.

أَصْلُها ثابِتٌ

¶        “(Güzel bir söz) kökü sağlam….”[6]

İmanın aslı sabittir. Ama

وَفَرْعُها فِي السَّماءِ

¶        “dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir.”[7]

وَفَرْعُها onun fazlı ise, dalı budağı mesabesindeki fazlı sonsuzdur. فِي السَّماءِ sonsuz demektir. Semanın hududu var mı? Sonsuzdur.  O nedenle kâfir inkâr ettikçe küfrü ziyadeleşir. Küfrün de aslı sabittir. Ama onunda kendine göre bir derecesi vardır. Negatif yönde derekat tabiri ile ifade ediyoruz. O da sonsuzdur, alabildiğine gider. Kimse cehennemin ne kadar derin olduğunu metreye, vurabilir mi? O konuda endaze yeter mi? Ölçüt kâfi midir? Ancak Allah bilir. Cennet-i Â’la’nın yüceliğini ve cehennemin derinliğini ancak Allah bilir. Kullar bunu ölçemez. İşte bu ayetlerin gelecekte de olsa, şimdi oluyormuşçasına anlatılması Allah’ın beyanatıdır, ayetleridir. Mümin bunlara can u gönülden inanır, tasdik eder.

MAHŞER HARİTASI

Bir yönü ile bir ressamı düşünün. Karşısında duruveriyor, resmettiği varlık, kıyam ediyor ya da oturur vaziyette bekliyor. Ressam da bakıyor bakıyor çiziyor. Onu karşısından alıversen kalakalır. O halde mümin işte bu ressama benzer. Yüce Allah kıyameti onun karşısına dikmiştir. O da gönlüne onu nakşeder. Sürekli onu çizen ressam gibidir. Onun karşısından onu almayacaksın. O dursun. Baksın ve çizsin. Gönlüne nakşetsin. Çünkü onun geleceği odur. O halde biz geleceği içimize nakşeden kişileriz. Allah mahşeri anlatır. İçimize onun haritasını çiziyoruz. Kendimiz onu film yönüyle çekiyoruz. Diğer bir yönle kamera gibi kaydediyoruz. Bize bunu sağlayan âlemlerin Rabbidir. Âlemlerin Rabbi içimize bunu böylece işlettiriyor. Mümin işte bu görevi yapıyor. Bir muhabir gibi, haber yapan birisi gibi elindeki kamera ile harika şeyleri kaydediyor. Bıdı bıdı şeyleri değil. Hani birileri var nerde horoz gördüyse, fare gördüyse çekmiş. Ondan sonra da müessesenin sahibine neler çektim neler diyor. Neler çektin bakıyım diyor. Bakınca bunları mı çektin? Yılanları çıyanları doldurup getirmişsin. Harika şeyler dediğin bunlar mı? Bunlar ebemin köyünde de var. Dedemin mahallesi bundan geçilmiyor. Harika şeyler olacaktı. Harikulade şeyler olacaktı. Herkesin baktığı zaman ağzının suyunun akacağı bir şey olması lazımdı. Gözümün yerinde duramayıp fırlayacağı bir şey olması lazımdı. Aaa deyip böyle müthiş bir hayrete duçar olacağı türden olması gerekirdi. İşte Yüce Allah müminlere bu imkânı sağlıyor ve o güzelim şeyleri kamerasına kaydediyor. Yani defterine kaydediyor, o gün defter açılacak. Neler kaydettiği incelenecek. Haber niteliği taşıyan “Habir” olan Allah’ın verdiği haberlere saygı duyup, harika türleri kaydeden mümin zengin bir kitaba sahip olacak, takdir görecek, tebrik görecek, aferinler alacak.

UZUVLARIN KULLANIM SAHALARI

Öteki ise bölük pörçük ne bulduysa,  ne pislik vardıysa, hani çocuklar karalarlar, mürekkep dökerler, tükürürler, ağzını siler, burnunu siler. Canım defterleri biliyorsunuz ne hale getirirler. Göl göbel cinsinden olanlar bunu yaparlar. O canım altın yaldızlı defterleri çocuğun eline verince böyle yapar. İşte göl göbel hesabı bütün o keferetü’l-fecerenin defter-i a’mali bu pisliklerle doludur. Habis şeylerle doludur. Hep onun bunun ayıbını yazmıştır. Gizlice gördüğü şeyleri yazmıştır. Araştırmış onu, falanın şöyle kusurunu gördüm. Hani görüyor ya, izliyor ya veya dinliyor ya. Gizlice kulak veriyor. Televizyonlar gıybet konuları yapıyorlar. Tecessüs programları yapıyorlar. Duydunuz mu falan tatilde nerelerde dolaştı. Nerelerdeydi biliyor musunuz? Dinlemek istiyorsanız bizim kutunun içinde bunlar çok diyor. Herkesin ayıplarını, özel hallerini araştırmış adam, hain bunları program yapıyor. Sen de ağzını açıp izliyorsun. Sen de onu deftere geçiriyorsun. Flash bellekle şunu bizimkine de atalım. Atıyorsun efendi, atıyorsun ama bir gün seni de atacaklar. إِلى جَهَنَّمَ زُمَراً [8] tam atılacaksın. Her bulduğunu alman gerekmez. Kimisine أعوذ çekeceksin, firar edeceksin, kaçacaksın. Allah sana ayak vermiş, göz vermiş. Her zaman fal taşı gibi açmayacaksın, yerinde yummasını bileceksin. Dudaklarını kapatacaksın. Dilini içeri çekeceksin. Kürek gibi uzatıp iki de bir her şeyi söylemen gerekmez. İşte insan Yüce Allah’ın ayetleri içerisinde bunları seçmelidir. Yüce Allah insanlara her şeyi gösterir. Her şeyi yaratmıştır. Hayrı da yaratmıştır, şerri de yaratmıştır. İyiyi de doğruyu da, zararlıyı da menfaatliyi de yaratmıştır. Sana bir temyiz gücü vermiştir, ayırım gücü vermiştir. Bu mekanizmaları salıvermeyeceksin. İdare edeceksin. Nerede devreye sokup, nerede devreden çıkaracağını bilmelisin. Besmele çekecek yerle أعوذ euzu çekecek yeri ayırt edeceksin. أعوذ nün yeri de vardır, besmelenin yeri de vardır. Yerinde kullanırsan adam olursun. Karıştırırsan خَلَطُوا cinsine girersin, مخلوط olur çıkarsın. Hayrın, şerrin birbirine karışır, karmakarışık ne idüğü belirsiz hale gelirsin. Şeytan mısın, hayvan mısın, melek misin belli değil. Bunu ayırt edeceksin, paketleyeceksin. Çükü sen Allah’a bu amelleri postalıyorsun. Bunu güzel yap. Güzel yapın. Hatta Peygamberimiz buyurdu ki:

وَإِذَا ذَبَحْتُمْ فَأَحْسِنُوا الذِّبْحَةَ

  1. Hayvanı kesmeyi, zebhetmeyi bile güzel yapın.

Her şeyin bir güzel yanı vardır. Ki buna besmele çekilmez. Hayvan kesmeye başlarken باسم اللَّه - اللَّهُ أَكْبَرُ denir.  Yani besmele derken Rahman ve Rahim isimlerini kastediyoruz. Yani rahmaniyeti ve rahimiyeti böyle anlarız. بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَانِ الرَّحِيمِ şekliyle anlarız. Onun için öyle söyledim. اللَّهُ أَكْبَر diyeceksin.

BASİRET KAYITLARI

Hepsinin yeri vardır.  Gâvuru keserken de böyle باسم اللَّه-اللَّهُ أَكْبَر deyip vuracaksın. Sakınma da Allah’ın adıyla olur.  Üzerine gitme olayı da Allah’ın adıyla olur. Ancak Yüce Allah’ın hangi ismini kullanacaksın. İşte o tefrik eder. Orada ayrılırsın. Kahır ifade ediyorsa اللَّهُ أَكْبَر diyeceksin. Şefkat, merhamet, sevecenlik, lütuf, kerem ifade ediyorsa الرَّحْمَانِ الرَّحِيمِ diyeceksin. Tuvalete gideceksin بِاللَّهِ أعوذ cinsinden kullanacaksın. Hayırsız bir mahalden, şerli olan bir yerden geçmek zorunda kaldıysan hemen أعوذ çekeceksin. Sol adımla gireceksin. Bak adımın farklı olacak. Yâdın farklı olacak. Gözlerinde korku, endişe olacak. Fal taşı gibi, şerre göz açılmaz. Gözünü kısacaksın. Göreceğin kadar gözünü açacaksın. Ama hayırda fal taşı gibi açacaksın. Sağ adımını atacaksın. Coşkun bir şekilde gideceksin. Rahman Rahim isimleriyle yol alacaksın. Allah’ın Kulları bunlar kayıt sistemidir. İşte kayıt böyle olur. Yoksa yanlış kaydederseniz, o günde yanlışlıkla karşılaşırsınız.  Yanlış, üzeri çizilip atılacak olandır. O halde isabetli olabilmesi için, isabet edebilmek için ilim irfan lazımdır.  İşte bu Aziz Kitabı yerli yerince okuyunca anlayınca ve gereğini yine yerli yerince yapınca, aheste aheste yürür gidersin. Kıyamet işte bizim böylesine bir abidemizdir. Mutlaka ilişki içinde olmamız gereken bir vakıadır. Bir gerçektir. Onu çok iyi bilmemiz, tanımamız lazım. O bizim bir anlamda kara günümüzdür. Bir anlamda bu karadaki son geçit, o gün kara gündür. O gün bu karada yürüyüş bitecektir. Artık başka bir diyara geçeceğiz. Ve o geçişin ahvaline kıyamet denilir. İyi bilirsek, iyi anlarsak geçişimiz rahat olur. İyi öğrenmezsek, iyi hazmedemezsek, sindiremezsek o gün hep gözümüz takılır,  kulağımız takılır, elimiz, ayağımız birbirine kakılır ve böylece Allah korusun, o mahşer gününde ayaklar altına düşer, ayaklar altında kalır, ezilir gideriz. O mahşeri kalabalık içinde Allah korusun. Kıyameti bu şekilde Yüce Allah sık sık karşımıza getirip dikiyor. Bu surelerin bu şekilde bir açıklamasını yapmış olduk. Neden, niçin sık sık söylüyoruz. Değişik açılardan ele alıyoruz.

KÂFİR TERS ALGILAR

O gün insan önceden ne gönderdiğini ve neyi geri bıraktığını haber alır. Orada kendisine bu yönde haber verilir. İnsanın nefsine agâh olduğu, kendisini bildiği ifade edildi. İnsan ne yönde hareket etiğini, hayır mı dilediğini, şer mi dilediğini bilir. Nasıl bilir? Şöylesine ki, eğer bir kâfir türü ise onun dünyasında hayır denilen şey yani iyi denilen şey, Allah’ın kötü dediği şeydir. Allah’ın kötü dediği şey ona göre iyidir. Allah’ın iyi dediği şey ona göre kötüdür. Tersine algılar. Bunun için kâfir ters üstü gelmiş yaratıktır ve zıt yaratıktır, aykırı yaratıktır. Çünkü küfür imana aykırıdır. Bu nedenle yaşamları aykırı yaşamdır. Zıt yöndedir. Mümin bu tarafa giderse o diğer tarafa gider. Mümin sağ elini işaret ederse o sol elini işaret eder. Mümin yukarı derse o aşağı der. Böylesine bir zıtlık içerisindedir. Aynı adımı kesinlikle atmazlar. Aynı yönde kesinlikle gitmezler. Tabi ki dediğim türden ise böyledir. Kâfir dediğim tür budur. İşte insan mutlaka yaptığı şeyin hayır mı şer mi olduğunu bilir derken kâfirin iyi anlayışı ayrıdır. Yani dilediği bir şeyi, yaptığı bir şeyi ben bunu iyi yapıyorum diye yapar. Kötü yaptığını da yine bilir ya kötülük yaptım der. Kendi içinde vicdanında bunu bilir, bunu anlar. Belki dışarı vurur, belki vurmaz ama içindeki kayıt, bu sistem bu şekilde çalışır. Dışarıya ise sadece bahaneler vardır. Neden niçin derken insan bahaneler ortaya koyar.  Aslında yaptığı şeyi; içindeki, kendi ne manada yaptığını biliyor. Ama kıyamet günü soruşturma esnasında bahaneler uyduranlar olacaktır. Ayetlerden onu anlıyoruz. Yapmadım, etmedim, şöyleydi, böyleydi, yoksul idim, vakit bulamadım türünden bahaneler olacaktır. Yüce Allah hayır diyor. Bunlar ne kadar bahane uydursa da insan yaptığının farkındadır. Bilerek yapmıştır.

NİYET AZMETMEKTİR

Çünkü insanoğlu azmederek yapmadığı bir şeyden sorumlu değildir. Çünkü azim dediğimiz şey niyet olayıdır. Yani niyet demek kesinlikle yapacağına veya yapmayacağına karar vermesidir. Yoksa bir şeyi aklından geçirmek niyet değildir. Ne zaman azmederse işte o zaman niyet otomatikman jeton düşer. Hayır ise yazılır hemen kayda geçilir. Şer ise fiile gelmediği sürece durdurulur.  Ama azim edildiği sürece de orada iz bırakır. İç dünyada o, bellidir. Allah onu bilir. O azmi hayır yönüyle mi yaptı, şer yönüyle mi yaptı, Allah bunu bilir. Soruşturma da bunlarda Alîm olan Allah’ın tespitinde meydana çıkar. Ama cezalandırma yönüne gelince mümine fadl babında yapmasa da ecir verir. Yapmadığı bir şeye nasıl ecir verir. Bu adalet değil. Adam yapmamış. Yapmadığı bir şeye niçin ücret veriyorsun. Ama ذُو الْفَضْلِ sahibi olan Yüce Allah o ismiyle, o sıfatıyla ona muamele eder ve verir. Yahudiler ve Hıristiyanlar o günde homurdanacaklar. ذُو الْفَضْلِ olan Allah müminlere bol keseden bol bol lütuf verince homurdanacaklar. Yüce Allah onlara dönecek. Ne oluyor diyecek? Onlar da “onlara bol bol verdin. Bize bunun karşılığında bu kadar verdin” diyecekler. Allah “Sizin hakkınızı yedim mi? Yaptığınızın karşılığını size vermedim mi?”  diyecek. “Tamam, verdin” diyecekler. “Ne karışıyorsunuz. Bu benim adaletim, verdim; bu da benim faziletim, var mı bir diyeceğiniz” der ve orada böyle kalakalırlar.

ADALET TERAZİSİ FAZİLET HİSSESİ

Demek ki ümmeti Muhammed Allah’ın fazlı ile bambaşka bir dereceye sahiptir, lütfa ve kereme sahiptir. Demek ki yapmadığı bir şeye verme Allah’ın adalet babında değil,  fadl babındandır. Çünkü yapılmayan bir şeye ne mükâfat nede mücazat terettüp etmesi lazımdır. Çünkü eylem yoktur. Ama fadl işler, lütuf işler. Kâfir veya mümin her ne ise azim yapmış, tamam yapacağım demiş. Ama bir şekilde fiile gelmemiş, eyleme dökülmemiş. Bu nedenle ona mücazat terettüp etmiyor. Bunlar müminlerin dünyasında olan şeylerdir. Kâfirlere gelince kâfirlerin hayırları uhrevi hayata geçiş yapmaz. Kâfirlerin hayırları ölüm ötesine intikal etmez. Onların hukuku başkadır. Onların dünyada işleri bitirilir. Kâfir her yaptığı hayrın karşılığını bu dünyada görür. Oraya kalmasın diye hiçbir hayırları yoktur onların. Bu dünyada meşhur olur, rahat yaşar. Karşılığında belalar, musibetler gelmez. Cezaları öte tarafa ertelenir ve böylece keyif sürerler. İşte bazılarının kafasını karıştıran olay da budur. Müslümanların başı bir türlü dertten, sıkıntıdan kurtulmuyor. Ama bakıyoruz kâfirlere, onların rahatı beyde yok. Yeryüzünü gezip dolaşıyorlar. Bu adamlar keyif sürüyorlar. Bakıyorsun Japonya da o var, Rusya da o var. İslam âleminde o var. Batısında doğusunda hep o adamlar var. Gemilerinde, uçakların da onlar var.  Biz ise boyuna burnumuz işte çıkmıyor. Bunun sebebi işte budur Allah’ın Kulu. Sakın onları böyle bırakacağımızı zannetmeyin, onların lehine olduğunu da zannetmeyin diyor. Bu gülmeler, bu oynamalar, bu şımarıklıkların onların lehine olduğunu zannetmeyin.

إِنَّما يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ فِيهِ الْأَبْصارُ

¶        “Allah, onları ancak gözlerin dehşetle bakacağı bir güne erteliyor.”[9]

Biz onların sorgulamasını ve cezasını gözlerin yerinden fırlayacağı, hani burada geçmişti, o korku ve dehşet gününe erteliyoruz. Oraya bırakıyoruz. İyilikleri burada verilir. Hepsi karşılığını görürler. Cezaları ise ertelenir. Böylece azdıkça azar. Onun için kendinizle gâvuru bir tutmayın. Onlarla bir görmeyin ve böylede şom ağızlılık etmeyin. Çünkü o türlü bakışlar Kur’an bakışı değildir, basiret görüşü değildir. Kur’an’a uymayan kitapsız düşüncelerden, kitapsız değerlendirmelerden Allah’a sığınırız. Biz kitaplıyız. Kitaba göre konuş efendi. Kitabın gösterdiğini gör. İşte görmek için okuyoruz. Ve kıyamet de görmemiz gereken, ciddiye almamız gereken, dosdoğru kaydetmemiz gereken bir vakıadır,  bir gerçektir.

MEKKE İNZAR DÖNEMİDİR

On altıncı ayet-i celileden alarak devam ediyoruz.  Bu surelerin Mekke’de ilk nazil olan surelerden olduğunu belirtmiştik. Yani kıyametle ilgili olayların sık sık vurgulanması genelde Mekke döneminde olmuştur.  Çünkü Mekke dönemi inzar dönemidir. Peygamber-i Zişan nezirdir ve beşirdir.

إِنْ أَنَا إِلاَّ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

¶        “Ben, inanan bir kavim için sadece bir uyarıcı ve bir müjdeciyim.”[10]

نَذِيرٌ لِلْكَافِرِينَ dir.

بَشِيرٌلِلْمُؤْمِنِينَ dir.

Beşaret müminleredir, hasaret kâfirleredir. Şu halde münzir oluşu, uyarılması gerekenler kâfirlerdir. Çünkü onlar hep horul horul uyuyan gafiller cinsindendir. Onlar bu dünyada

النَّاس نيام فَإِذا مَاتُوا انتبهوا

النَّاس نيام kaidesince yaşarlar.

İnsanlar uykudadır.”

Uyku gafletin en ağırıdır. Gafletin en yoğun olduğu bir ortamdır. Adama tabancayı çekersin görmez, ateş edersin görmez. Yangın olur odada görmez, duymaz. Ne burnu koku alır, ne kulağı duyar. Uyku ölümün yarısıdır, gafletin ta kendisidir, en ağırıdır. Onun için Peygamberler olanca güçleri ile kâfirleri yani uykuda olan manevi âlemin görülmesi, duyulması, hissedilmesi, yaşanması yönünden gaflette olanları, habersiz olanları, uykuda olanları uyarıcıdır; adamın gözü açık, kulağı açık, eli ayağı açık ama adamın kalbi uyuyor.  Bak peygamber ne buyurdu:

تَنَامُ عَيْنِي وَلاَ يَنَامُ قَلْبِي

  1. Benim gözlerim uyur ama kalbim uyumaz.”[11]

ZİKİR BİZZAT ŞUURDUR

Peygamber-i Zişan bunu müminlere de öğretmiştir. Bu nedenle bunu nazara alan Şafii uyku abdesti bozmaz demiştir. Çünkü müminin gözü uyur ama kalbi uyumaz. Hâlâ zikir halindedir. Zikir ise şuurun ta kendisidir. Şuurlu olmanın ta kendisidir. İmam-ı A’zam’ın bakışı daha farklıdır. Allah’ın Kulları işte bu türden bir gaflete duçar olmuş kefereyi, kâfirlerin kalbini harekete geçirmek için Peygamber sürekli dalışlar yapar, saldırılar yapar. Onun bu şekilde ki hareketlerine, sözlerine inzar diyoruz. Mekke dönemi inzar dönemidir. Çünkü Mekke müşriklerle doludur. İnanan insanlar pek azdır. Bu nedenle bu türlü ayetler inzar türü ayetlerdir, tehdit içerir. كَلاَّ كَلاَّ كَلاَّ hep tehditler vardır içerisinde. Hemen bundan anlayacaksınız ki bunlar Mekki’dir, Mekke’de nazil olmuştur.

MEBSUT MEDİNE

Medine dönemi ise bast dönemidir. Zaten mebsuttur, Medine’nin arazisi de mebsuttur. Mekke’nin ise yapısı tarak dişi gibidir, testere gibidir. Kayalıkları testere gibidir. Adamları da testere gibidir. Öteki ise ipek gibidir. Çayırlar, çimenler, akarsular, ağaçlar, sulak bir yerdir. Medine’yi Münevvere yemyeşil bir yerdir. Kazmışlar, bir yeri gördüm, bina yapacaklar. İçerisi su doludur. Medine’yi Münevvere’de hemen Peygamber-i Zişan’ın kabr-i şerifine yakın bir yer, altından su çıkmış, altı su doludur. Mebsut bir yerdir. Bu nedenle sureler de mebsuttur, bast olmuştur. İtnablıdır, sureler uzun uzundur. Mekke dönemindeki sureler kesintili kesintilidir.  Dişler gibidir. Böyle bir dünya,  Allah’ın Aziz Kitabı’nda böyle bir sırdır. İşte ilk nazil olan sureler içerisinde yer aldığı için Peygamberin henüz acemi diyebileceğimiz ilk aşamadaki ahvalinden söz ediyor. Çünkü bu Sure-i Celile Müddessir’in hemen arkasından gelmesi, Müddessir Suresi’nde anlatılan da Muhammed (a.s) ‘ın vahiyle muhatap olduğu zamanki örtünme hadisesidir. Bunun akabinde olan olaylardır. Kur’an okumayla ilgili şimdi, gelen vahyin algılanması yönünde etki ve tepki münasebetleri nasıl olmuştur? İşte şimdi okuyacağımız ayeti celile vahiy telakkufu anında, vahiy telakkisi anında Peygamber’in tepkisini içeriyor.  لاَ تُحَرِّكْ hareket ettirme  بِهِ onunla. Burada zamir gelmiştir. Hâlbuki zamirin mercii yoktur. İlerde geçmemiş. Çünkü Peygamber’in o andaki sorunu Kur’an’dı, vahiydi.  Çünkü Peygamber’in dilinde bir tek şey vardı; o da vahiydi, Kur’an’dı. İlk muhatap olmuş, dilinde artık o var. Bir insana bakarsınız bir anda evde falanı konuşuyor, yolda onu konuşuyor, falan yerde onu konuşuyor. Eğer dilinden düşmüyorsa, bu böyle değildi, buna ne oldu? İşte bir şey olduysa artık onu dilinden düşürmez. Çok etkilenmiş demektir.  İşte peygamberin başına gelen bir olay vardı o anda, o olay; meleğin gelmesi, vahyin inmesidir. Onu derkendeki o, Kur’an’dır. Kur’anla tanıştı. Kendisine Kur’an geldi. Onun için merciine gerek yok şekliyle bir yorumdur.   بالقرآن Kur’an ile hareket ettirme.   لِسَانَكَ dilini   بالقرآن لِتَعْجَلَ بِهِ Kur’an konusunda acele etmek için yani onu acele ortaya koymak, onu acele okumak, onu acele ezberlemek için dilini Kur’an ayetleri ile hareket ettirme. Çok ilginç bir şeydir.   وكان صلى الله عليه وسلم Peygamber-i Zişan Efendimiz kendisine vahiy gelince يأخذ في القراءة kıraate girişirdi, hemen okumaya girişirdi. Kıraate başlardı. أخذ fiili أفعالِ الشُّروع (efali şuru)dandır. Girişirdi, başlardı dememizin sebebi budur.  يَبْدَأُ demektir. يشرع  demektir. Hemen  قبل فراغ جبريل Cibril’in ayrılmasından evvel, Cibril son vermezden evvel, Cibril bitirmezden evvel Peygamberimiz hemen onu tekrar etmeye, okumaya çalışırdı, başlardı.  كراهة أن يتفلت منه onu kaçırırım endişesi ile o okunan sureyi, o Kur’an’ı kaçırırım diye böyle yapardı. Biz Kur’an deyince olduğu gibi bir kitap anlıyoruz. Kur’an’ın tek ayeti de Kur’an’dır. Bir harfi de Kur’an’dır. Elif dediğin zaman elif lam mim Kur’andır. Kur’an okunan şey demektir. Demek ki bir bütün olarak da ona Kur’an denir. Onun bir tek ayeti de Kur’andır. Kur’an’dan oku denilince bir ayet okursun. Kur’an oku. Bir ayet okudun. Ben Kur’an oku dedim dendiğinde okudum denilir. مُدْهَامَّتَانِ [12]dedi Kur’an okudu, bitti. Cibril a.s bitirmeden evvel Peygamberimiz Kur’an-ı kaçırırım diye hemen okumaya girişirdi diyor. فقيل له bu nedenle ona denildi ki. لا تحرك لسانك dilini hareket ettirme, kımıldatma بقراءة الوحي vahyi kıraat ile dilini kımıldatma. ما دام جبريل Cibril a.s devam ettiği sürece يقرأ okumaya, Cibril a.s okumaya devam ettiği sürece sen okumaya kalkışma. Onu dinle. لتأخذه على عجلة hemen onu almak için, hemen onu kapıvermek için acele etme. ولئلا يتفلت منك onu kaçırmaman için, ثم sonra   علل النهي bu yasağın sebebini beyan etti.  عن العجلة acele etmekten nehyin sebebini.  بقوله şu kavliyle şöylece açıkladı. Bunun sebebini Yüce Allah şu buyruğuyla açıkladı. Niçin acele etmeyeyim? Çünkü  إن علينا جمعه onu toplamak bize aittir Ey Muhammet! Çünkü onu, o Kur’an’ı derleyip toparlamak, bir araya getirmek bize aittir. في صدرك senin göğsünde yani kalbinde onu, O Kur’an’ı cem etmek, sabitleme olayı, dağılmasına engel olup, oraya toplama olayı bize aittir. وقرآنه ve onu okumak da keza bize aittir.  وإثبات قراءته في لسانك Ey Muhammet,senin dilinde onun okunmasını sabitleştirmek, tespit etmek senin değil bizim vazifemizdir. Sen sadece pür dikkat dinle. والقرآن Kur’an demek القراءة tilavet demektir, okumak demektir. ونحوه Onun benzeri şu ayettir. Şu ayette bu nevidendir.  ولا تعجل بالقرآن Kur’an’ı acele olarak ortaya koymaya çalışma. من قبل أن يقضى اليك وحيه vahyi senin için tamamlanmadan evvel. Kur’an’ın vahyi sana tamamlanmadan evvel Kur’an’ı okumada acele etme. Taha 114. ayet aynı kabildendir, aynı türdendir, aynı meâldedir, aynı şeyi istiyor diyor.  فَإِذَا قرأناه Biz O’nu; Kur’an’ı okuduğumuzda  أي Yani قرأه عليك جبريل Cibril sana onu okuduğunda demektir.

“BİZ”DEKİ CİBRİL

Buradaki biz demesi, Cibril Allah’tan ayrı olan bir varlık değildir. Yani Cibril bir misyondur.  Yüce Allah’ın ihasında, (أَوْحَى - يُوحى - إيحاء ; iha vahyetme demektir. )  yani vahiyde bulunmasında rol alan bir varlıktır, vasıtadır. O vasıtayı va’z eden de Allah’tır. Kendiliğinden ayrı bir varlık gelmiş de aracı olabilir miyim, ben de size yardımcı olayım bu konuda, böyle bir şey yoktur. Onu bu yönde kullanan Allah’tır. Bu nedenle Cibril Allah ne derse onu der. Allah ne yönde irade buyurursa o yönde Cibril oluşur, fark etmez. Bu nedenle ha sen ha ben ne fark eder deriz ya. İşte o türden bir yakınlığa sahiptir. Allah katında şöhrete sahiptir, şan ve şerefe sahiptir. Yüce Allah onun için biz diyor. Yani Cibril’i kendinden kabul ediyor. Peygamberimizin “Selman bizdendir” demesi gibidir. Yani biz deyince Selman da dâhil oluyor. Demek ki Allah biz dediği zaman Cibril ve diğer ulu melekler de bu “bizin” içerisinde yer almaktadır. Peki diğer melekleri değil de Cibril’i müfessir ön plana getirdi. Çünkü o vahiy meleğidir. Yani vahiyde istihdam olan melek, ön planda yer alan melek O’dur. Biz onu sana okuyunca, yani Cibril sana onu okuyunca demektir. فجعل bu beyanı ile Yüce Allah kılmıştır.  قراءة جبريل Cibril’in okumasını قراءته kendi okuması kılmıştır. Yani burada Cibril’in okuması Allah’ın okuması olarak ifade olunmuştur. Çünkü ayrılık gayrilik yok. Bu kadar yakınlık var. Bu kadar Allah katında derecesi var, üstünlüğü var.  Yüce Allah, O’nun hareketini kendine mal edebiliyor. Diğer bir yönüyle Cibril sadece bir aynadır. Aynadaki zuhur tamamen Muzhir’e aittir, Allah’a aittir. Onun için ateş yanıyor, aynaya vurmuş. Yanan ateşi aynada görüyorsunuz. Ondan sonra aynaya duruyorsunuz ısınmaya kalkıyorsunuz. Allah Allah ısınamıyorsun. Dokunuyorsun yakmıyor. Ateş, orada değildir. O sadece bir yansıtıcıdır.  Ateş arkadadır, verasındadır. Dolayısıyla burada vahyeden, okumayı sağlayan, mananın algılanmasını sağlayan Allah’tır. Ama Yüce Allah bu çarkı böyle kurmuştur.

YARATICININ İSPATI İNSAN

Bu âlemin yürüyüşü, düzeni bu şekildedir. Vesait üzeredir, varlıkların hepsinde Yüce Allah’a ait olan bir keyfiyet zahir olur. O mazharlara bakıp da aldanmayınız. Onlar birer yansıtıcıdan ibarettir. Hepsi Allah’ındır. Bizler biçareyiz. Biz o bizde ise biz oluruz. Bizi bırakırsa yok olur gideriz. O bizde oldukça biz oluruz. Ama O, bizi terk ettiği anda, bizi bıraktığı anda yok olur gideriz.  O halde ben varım, O da var. O var. Mademki varım, O var. İşte Allah’ın en büyük ispatı budur. O’nun en büyük ispatı sensin. Sen var mısın öyleyse O var. Çünkü O olmadıktan sonra senin olman mümkün değil. Onun için gâvurun kafasına bakınız ki yok diyor. Ama ben varım diyor. Sen nerden çıktın a kara yerden gelesi, kara yere gidesi? Sen nereden çıktın? Kahrolası, nerden indin? Gökten mi indin? Yerden mi bittin? Eğer, gökten geldinse gökler Allah’ındır.  Yerden bittinse yerler de Allah’ındır. Denizden çıktınsa o da Allah’ındır. Şu lafa bakınız. Onun için kâfirin, küfrün mantığı olmaz, mantık aramayın. O bir yobazlıktır. O bir ahmaklıktır. O kara cahilliktir.  Bunun için Yüce Allah hep onlara aklınız yok mu sizin diye sorar. Ne biçim şeyler söylüyorsunuz.

Biz onu sana okuduğumuzda   فاتبع قرآنه onun kıraatini izle. Biz onu sana okuyunca onun kıraatini takip et. Cibril’in kıraatini takip et. فاتبع demek فَاسْتَمِعْ ve  وَأَنْصِت demektir. Hani

وَإِذا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنْصِتُوا

¶        “Kur’an okunduğu zaman O’na kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin.”[13]

Var ya buradaki tabi olma bu işte.

KUR’AN’I DİNLEME ADÂBI

Okunan Kur’an’ı dinlemek suretiyle ve susarak, mırıldanmayarak, kendi kendimize konuşmayarak icabet edeceğiz. Buna Kur’an-ı dinleme olayı diyoruz. Bu da bir ibadettir. Kur’an okunduğu zaman yapılacak iştir. Kur’an dinleyene düşen bir vazifedirأي قراءته عليك O’nun sana okumasına tabi ol. ثُمَّ sonra  إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ onun açıklaması bize aittir. Sonra onun beyanı bize aittir.  إذا أشكل عليك شيء sana bir şey müşkil gelirse, zor gelirse من معانيه Muhammed! O vahyettiğimiz ayetlerin anlamlarından, Kur’an’ın anlamlarından herhangi bir şey sana zor gelirse, müşkil gelirse, onun açıklaması bize aittir. Biz onu biliriz ve sana yapacağımız vahiyde onu nazara alırız.  Sana tekrar onu açıklayıcı ayetler göndeririz.  Arkasından açıklayıcı ayetler göndeririz. Bunun için Kur’an’da derler ki bu ayetin açıklaması falan ayettedir. Kur’an’ın Kur’an’la tefsiri işte burdan gelir. Mücmel kalmış olabilir. Manasını anlamakta zorluk çekebiliriz. Çok kısa beyan edilmiştir, ifade edilmiştir. Ama bir başka yerde daha uzunca onu anlatmıştır. İşte o uzun ayet ona idrablı ayet denir. O icmalli ayeti izah eder. Bunu yapan Allah’tır. Bunu Rabbimiz kendisi yapmıştır.  ردع عن إنكار البعث كَلاّ ba’sın inkarını red’idir, yani mendir, azarlamaktır. Ba’sı inkâr eden kimseye karşı bir tenkit edatıdır. Olmaz öyle şey. Olacak şey değil. أو Diğer bir görüşe göre ise, bu Peygamber (a.s.)’a yapılmıştır.  ردع لرسول الله صلى الله عليه وسلم Peygamber (a.s )‘i mendir. عن العجلة aceleden mendir.  كَلاّ Yapma sakın. Böyle acele edip duruyordu. Cibril bitirmeden böyle acele ediyordu. İşte bu nedenle yapma dercesine Peygamberi bir uyardır. İkinci tevcihe göre böyledirوإنكار لها ve onu yadırgamadır.  O aceleyi عليه Peygamber’e uygun görmeme olayıdır.  وأكده ve bu hadiseyi, bu şekilde olayın olduğunu   بقوله şu kavliyle tekit buyurmaktadır. Bu yöndeki anlamı pekiştirmektedir. Peygamber-i Zişan’ın bu acele etmesiyle ilgili Kur’an’da bazı ayetler vardır, uyarılar vardır. Onun ilk hamledeki, ilk vahiyle karşılaşma anındaki acemiliğini bir şekilde görüyoruz. Mesela

سَنُقْرِئُكَ فَلا تَنْسى

¶        “Biz, sana O’nu okuyacağız ve sen unutmayacaksın.”[14]

Biz sana Cibril kanalıyla o Kur’an’ı okuyacağız. فَلا تَنْسى ve unutmayacaksın Habibim! Ondan sonra unutmazsın. Peygamber (a.s) demek ki birkaç deneme oldu. Böyle bir girişimde bulundu demek ki ister istemez. İnsan yapısında bu vardır. Bu insan fiziğinde böyledir. Böyle çok hoşumuza giden bir şeyi birisinden duyduğunuz zaman, hemen siz de tekrar etmeye çalışırsınız. Ben de şunu ezberleyeyim. Ne güzelmiş bu dersiniz. İnsan hemen böyle atılıvermek ister. Tekrarlamak ister. Bunu yapma nedenimiz, ezberlemek içindir. Veya hemen şunu yazayım diye düşünürüz. Peygamberimizin yazma olayı olmadığından,  bunu tekrar ediyordu. Çünkü Arap’ın işi kâğıt kalem değildir, tekrarlamaktır, ezberlemektir. Onların işi budur. İşte bu tepkisi de buradan kaynaklanıyor.

GÖNÜL VE KAFA DEFTERİ

Çünkü yazı yazmayı bilmiyor. Kalemi, defteri yok.  Gönül defteri var. Ne işlenirse oraya işliyor. Diğer müşriklerin de kafa defteri var. Kafaya işliyor. Demek ki unutmayacaksın. Bu Allah’ın bir vaadidir. Peygamber’e verdiği bir özelliktir. Sair insanlara kısmen bu özellik verilmiştir. Peygamber de onun için Allah’ın unutturmasını istediği hariç asla hiçbir şeyi unutmazdı. Ben şu ayeti unutmuşum; asla, böyle bir şey söz konusu olmazdı. Bu da O’nun mucizelerinden birisidir. Bu Peygamberlerin karakterleridir. Ama biz öyle değiliz. Biz unutabiliriz. Ama dünyaya açılım yönüyle Peygamberde de unutma olabilir. Mesela namazın rekâtları, namaz kısaldı mı Ya Resûlallah, ne oldu? Eksik kıldınız. Öyle mi? Hemen tamamladılar ve sehiv secdesi yaptılar. Bu ayeti unutmak değildir. Okunan âyeti değil, namazın rekâtlarını, rakamları, bunlar beşere yönelik kıstaslardır. Bunlar insanoğlunun manevi dünyasındaki inşa ile ilgili rakamlardır.

إِلاَّ مَا شاءَ اللَّهُ

¶        “Allah’ın dilediği hariç sen unutmayacaksın.”[15]

Burada unutturulanlar var. Peygamberler unutmazlar, unutturulurlar.  Bu yönden ayetlerin olduğu söylenir. Peygamber’e unutturulan ayetler şekliyle veyahut da devreden çıkarılan ayetlerden söz edilir. Kur’an’da biz falan zaman şunları şunları Kur’an ayetleri olarak okurduk. Daha sonra ise bunlar kaldırıldı. Bunlar sahabeden mervi şeylerdir. İşte mensuhlar bölümünde, usul kitaplarında bunlar anlatılır. Şunu biliyoruz ki Allah unutturmadığı sürece Peygamber bir şeyi yani vahiyden bir şeyi asla unutmaz.  Çünkü bu Peygamberin iradesi ile olan bir hadise değil, Cenâb-ı Mevla’nın ona verdiği bir haslet olarak böyledir. Kendi çabasıyla, unutmamak için peygamber sureleri ezbere okuyormuş. Öyle bir faaliyeti yoktur. Ama insanlara bunu öğretmek için ramazanlarda mukabele oluyor. Vefat edeceği sene iki defa Kur’an’ın hatmolunduğu söylenir. Son senesinde Cebrail a.s. insan şekliyle gelir. Orada karşılıklı okuma, işte mukabele dediğimiz olay buradan gelmiştir.

RAMAZAN ŞENLİĞİ

Bu Peygamber unutmasın diye yapılan bir faaliyet değil, Ramazan’ı renklendirmek içindir. Çünkü Şehr-ü Ramazan Şehrü’l- Kur’an’dır. Ramazanı şenlendirme babındadır. Kur’an’la Ramazan’ın iç içe olduğu, ayırt edilmeyeceği, tecrid edilmeyeceği bir gerçektir. Bunu göstermek içindir. Yoksa Peygamber unutmasın diye değildir.

Diğer bir yönü de beşere tembihtir. Bakın Peygamber böyle yapıyor. Ezberlediğimiz şeyleri böyle tekrar tekrar okumamız lazım ki unutmayalım şekliyle bir usuldür, onlara bir tembihtir. Yoksa Peygamberin unutması diye bir şey söz konusu değildir. Nerden çıkarıyoruz? فَلا تَنْسى dan çıkarıyoruz. Kendimiz uydurmuyoruz. Peygamber unutmaz falan diye kendi görüşümüz değildir, biz bunu ayetten alıyoruz.

Bir not almışım. Amir Şabi ‘nin bu konuda şöyle bir açıklaması var:

إِنَّمَا كَانَ يَعْجَلُ بِذِكْرِهِ إِذَا نَزَلَ عَلَيْهِ مِنْ حُبِّهِ لَهُ، وَحَلَاوَتِهِ فِي لِسَانِهِ، فَنُهِيَ عَنْ ذَلِكَ حَتَّى يَجْتَمِعَ، لِأَنَّ بَعْضَهُ مُرْتَبِطٌ بِبَعْضٍ،

إِنَّمَا كَانَ يَعْجَلُ بِذِكْرِهِ Kur’an’ı hemen okuyuvermek isterdi Peygamber, bu konuda acele ederdi. إِذَا نَزَلَ عَلَيْه Kendisine indirilince مِنْ حُبِّهِ لَهُ O indirilen ayete olan tutkusundan ötürü acele ederdi.

VAHİY KOKUSU

Hani deminden dedik ya güzel bir benzetmek gibi olmasın. Güzel bir şey duydunuz, şarkıdır, türküdür, çok hoşunuza gitti böyle. Makamı sizi mestetti. Siz de ona ister istemez eşlik etmeye başlıyorsunuz, elinizde olmadan kendinizi kaptırıyorsunuz. Cibril de nasıl okumaya başladıysa, biz duymadık ki böyle bir şey. Nasıl bir hazdır, nasıl bir zevktir nereden bileceksin? Bu bambaşka bir şeydir. Onun kokusu nasıldır kim bilir? Kokusu var, rengi var, heybeti var, azameti var. Peygamber bunu görmüştür.

مِنْ حُبِّهِ لَهُ O’na olan muhabbetinden dolayıdır. وَحَلَاوَتِهِ فِي لِسَانِهِ Dilindeki tattan dolayı, böyle bir şeyi, bal tatmış gibi oluyor. İnsan hani bir tane alıyorsun, tekrar tekrar almak ister. İşte bu tekrar tekrardır. Bu tahrik buradan geliyor, bu hareket buradan geliyor, tattan geliyormuş.

فَنُهِيَ عَنْ ذَلِكَ Bundan nehyedildi. حَتَّى يَجْتَمِعَ، لِأَنَّ بَعْضَهُ مُرْتَبِطٌ بِبَعْضٍ،Ta ki diziler halinde cem olsun, teşbih dizer gibi, dizilsin dur bir kere. Tamam, şunu yapalım. Hani yemek yaparken kenarından, köşesinden almak gibidir. Dur bir yemek bitsin. Değil mi? Böyle bir şeydir. Çünkü onların hepsi birbirine bağlıdır, mürtebittir. Dizi tamam olsun ondan sonra, şeklinde izah edilmiştir.

“Onun açıklaması, beyanı bize âittir”in diğer bir tefsiri de yine İmam Kurtubi’nin kayıtlarında şu şekilde ifade edilmektedir.

(ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنا بَيانَهُ) أَيْ تَفْسِيرَ مَا فِيهِ مِنَ الْحُدُودِ وَالْحَلَالِ وَالْحَرَامِ، قَالَهُ قَتَادَةُ

Onun hududunu beyan, helal haram yönündeki açıklamaları, bize aittir Ey Muhammet! Bunları da sana beyan edeceğiz. Helalini, haramını ve sınırlarını diye   Katade’den rivayet edilmiştir.

بل تحبون العاجلة كَلاَّ Bilakis siz, aceleyi seviyorsunuz. Bilakis siz, ey insanlar yani Peygamber a.s. ‘ın böyle acele edişinin bir değişik nüansı var, bir tahlili var. Ey insanoğlu bunu bilakis siz seversiniz, Ey Muhammet, senin de beşer türünden bir yanın var. Beşer yönün var. Bu nedenle acele etmeyi seversiniz. Aceleyi seversiniz, ivediliği seversiniz. كأنه قبل sanki burada şöyle buyrulmuştur.  بل أنتم يا بني آدم Sen değil Ey Muhammet,  bilakis bütün ademoğlu,  beni beşer, insanoğlu  böylesiniz.

ACELDEN YARATILAN İNSANIN ACİLEYE DÜŞKÜNLÜĞÜ

لأنكم çünkü sizler خلقتم من عجل acelden عجل yaratıldınız.  عجل Acel, insan menisidir, spermidir. Spermden yaratıldınız ki bu sperm insanın eşi ile olan münasebeti anında öyle bir dereceye gelir ki, okun yaydan çıktığı gibi çıkar. Nasıl o konuda acele ile süratle çıkar ve bunu geri alamazsın, geri çekemezsin, mümkün değildir. Böyle bir haz oluşur.

خُلِقَ مِنْ ماءٍ دافِقٍ

¶        “Fışkırıp çıkan bir sudan yaratıldı.”[16]

Süratle fırlayan, yerinde duramayan bir sudan yaratıldı. İşte bunu anlatıyor. Demek ki bu acele etme olayı bu bizim suyumuzda, hamurumuzda varmış. Böyle bir şeyden, yerinde duramayıp fırlayan bir vaziyette, konumda olan şeyden yaratıldığımızdan dolayı böyle bir acelecilik varmış. وطبعتم عليه ve onun üzerine tab’ olundunuz, yaratıldınız da تعجلون في كل شيء her şeyde acele edersiniz. Bu nedenle acele etmeyi seversiniz. ومن  ثم bu nedenle  تحبون العاجلة acele etmeyi seversiniz. بل تحبون العاجلة bilakis siz العاجلة acileyi seversiniz. Bu da الدنيا العاجلة dünya demektir. Dünyaya العاجلة denmesinin sebebi, o da böyle süratle, hızla çekip gidiyor. Bir saniyesini durdurabilir misin? Peşinize takınsanız, dur gitme diye dünyayı dönmekten engelleyebilir misiniz?  Dünya sadece dönmüyor ki gidiyor. Döne döne gidiyor. Kimse bunu frenleyebilir mi? Bunun önüne bir takoz koyabilir misiniz? Bu acelen ne yahu diyorsun? Bu acele ile nereye gidiyorsun?  İşte gördünüz mü dünya acele ile gidiyor. Biz de onun çocuklarıyız. Anaya bak, kızını al demişler. Babaya bak oğlu cinsindendir. Biz de ona çekmişiz. Onun için siz dünyayı seversiniz. وشهواتها ve onun şehvetlerini seversiniz şeklinde العاجلة acilenin bir anlamının da dünya olduğu dile getirilmiştir. Yani sözlük anlamının dışında böyle bir anlamı vardır. Burada dünya kastedilmiştir. Bununla ne alakası, ne ilişkisi var derseniz, acil davrandığı, acele ettiği içindir. Niçin acele ediyor acaba? İbrahim Nebi sünnet olmakla emrolunmuş. Yetmiş yaşından sonra, hemen orada kör balta varmış, onunla sünnet olmaya kalkışmış. Dur ne yapıyorsun ustura getirelim demişler, acele etme.

وقد بادر إبراهيم عليه السلام حين أمر بالختان إلى الفأس فاختتن بها فقيل له هلا صبرت حتى تجد الموسى فقال عليه السلام تأخير أمر الله عظيم

Allah’ın buyruğunu geri bırakmak büyük bir günahtır, vebaldir [17]diyor. Siz ne diyorsunuz?  Hemen yapmam lazım. Dünyaya da bir hedef verilmiş. Allah bir vazife vermiş. Durur mu yahu? Koşa koşa gidiyor. Demek ki acele etmesinin sebebi, Yüce Allah’ın buyruğuna amade olmaktır. O halde tembellik etmemiz yanlıştır. İlahi buyruklar mücavehesinde onlarda acele etmek güzeldir. İyi de hocam bak burada hayır bir iş vardı kıraat işinde, acele etmek yasaklandı. O, işi karıştırmaya yönelik bir durumdan mendir, bitmeden yani yapma anında bir şeye müdahaledir. İnşa oluyor yahu, inşa. Bir ikinci elin karışması doğru değil. Karıştırma çek elini. Bitsin bir kere, dur. Bitmedi ki. Demek ki karıştırmaya yönelik olduğu için, tahrike yönelik olduğu için لا تحرك dedi. Karıştırma, hareket etme, hareket ettirme. Elini, kolunu sen karıştırma. Buradaki pozisyon dinlemedir. Öğrencinin hocasını dinlemesidir. Kendi kendine böyle bir şey pözülemeye kalkışmayacak. Pür dikkat onu dinleyecek.

Burada bu haftalık 22. Ayeti celileye gelmişiz. İnşallah önümüzdeki dersimizde tamamlamış oluruz. O halde Allah’ın Kulları acele etmeyi seversiniz. İnsanın tabiatı budur ama iblis, Şeytan, nefis hayırda insanı geri kor, asılır, frenler, insanı yavaşlatırlar, engel olurlar. Niye acele etmiyoruz o zaman birçok hayırlarda, geri geri niye duruyoruz. Çünkü engel çok, mevani dediğimiz engeller var. Nefis dur acele etme diyor. Ezan okundu namazı kılayım dediğinde, acele etme kılarsın diyor. Daha vakit var diyor. Ondan sonra o anda bir şeye dalıyor adam, vakit geçiyor. Şeytan da muradına eriyor. Demek ki engeller çok ama şerrin önünde engel yok. Şerrin önünde engel olmadığından uçup gidiyor adam, o taraf açık. Şu anda görüyorsunuz nefsinizin hoşuna giden şeyler konusunda hiçbir engel yok. Açık. Demokrasi, hürriyet adı altında serbesttir. Serbestti, daha serbest, daha hürriyet, daha hürriyet. Hâlâ insanoğlu doymadı. Ama hayır kapıları kolay değildir. İşte emek vermek gerekir. Tıkanmış oralar. Bir şekilde şeytan o kullarının önüne geçeceğim, barikat kuracağım diyor. Yeminle söylüyor. Öyle yapacak onları, iğva edeceğim diyor. Onlara şunları şunları yapacağım. Yani önümüz eşkıya ile kuşatılmıştır. Bunları geçebilmemiz için silaha ihtiyacımız vardır. Yanımızda askerlere ihtiyacımız vardır. O askerler, görünen, görünmeyen, arkadaştır, dosttur, yarendir, kafadardır. Onlar bir de görünmeyen meleklerdir, Allah’ın sadık kullarıdır, ruhanilerdir, mensub olduğumuz, rabıta oluşturduğumuz görünmeyen eşhas-ı maneviyedir. Bunlarla beraber gideceksin, yalnız değil. İşte o zaman Allah’ın Kitabı da eşlik edince, nuru, rahmeti, bereketi ile önün açılır gider. Yani senin önünde, elinde öyle bir güç var ki, onunla gittiğin zaman önünde şer olan şeylerin hepsini toza dumana katıyor, toz duman ediyor, yolunu açıyor. Allah’ın Kitabı öyle bir güçtür. Bununla yürüdün mü hepsi çarpılıyor. Şeytani güçler çarpıla çarpıla gidiyorlar. Allah bizi dünya ve ukbada Kur’ansız kılmasın. O’nu bizden esirgemesin. O’nunla haşretsin. O’nun inayeti, O’nun şefaati, nuru ile dünya ve ukbada yaşamımızı sürdürmeyi nasip eylesin.
 
 

[1] Rahman55/29

[2] Bakara2/88

[3] Al-i İmran3/200

[4] Kaf50/22

[5] Feth48/4

[6] İbrahim14/24

[7]İbrahim14/24

[8] Zümer39/71

[9] İbrahim14/42

[10] Araf7/188

[11] Buharî, Aynı hadis başlıklı bölüm,3569

[12] Rahman55/64

[13] Araf7/204

[14] A’la87/6

[15] A’la87/7

[16] Tarık86/6

[17] Tabakatü’l-Kübra, Ebu BEKR Şibli

Paylaş...

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to Twitter

74 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Instagram

Üye Girişi

Fotoğraf Albümü

  • Kategori: Anma Haftası 2017
  • Kategori: Anma Haftası 2016
  • Kategori: Anma Haftası 2015
  • Kategori: Anma Haftası 2014

          gulhan_37