Surun İçindeki Ruhlar

Değerli Kardeşlerim, Kıymetli Müminler;

Yüce Allah’a dersimizin başında, girişimizde naz u niyazımızı ifade edelim. Okuyacağımız ayetler hürmetine, Kitab-ı Kerim’inden anlatacağımız beyanlar hürmetine bizleri mağfiretine idhal eylesin. Bizleri salih kullarının arasına katsın. Anlayışımızı, kavrayışımızı, imanımıza uygun şekilde istikamet üzere amel etmemizi ve bu yönde fitneye fesada düşmememizi nasip ve müyesser eylesin. Cümlemize ihsan ve ikramını bol bol versin. Bizleri sıhhat ve afiyet üzere kılsın.

KUR’ÂN’DAN OKUNAN BÖLÜM:

 يُنَبَّأُ الْإِنْسَانُ يَوْمَئِذٍ بِمَا قَدَّمَ وَأَخَّرَ (13) بَلِ الْإِنْسَانُ عَلَى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ (14) وَلَوْ أَلْقَى مَعَاذِيرَهُ (15)

 TEFSİRDEN OKUNAN BÖLÜM:

{ينبأ الإنسان يَوْمَئِذٍ} يخبر {بِمَا قَدَّمَ} من عمل عمله {وَأَخَّرَ} ما لم يعمله{بَلِ الإنسان على نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ} شاهد والهاء للمبالغة كعلامة أو أنثه لأنه أراد به جوارحه إذ جوارحه تشهد عليه أو هو حجة على نفسه والبصيرة الحجة قال الله تعالى قد جاءكم بصائر من ربكم وتقول لغيرك أنت حجة على نفسك وبصيرة رفع بالابتداء وخبره على نَفْسِهِ تقدم عليه والجملة خبر الإنسان كقولك زيد على رأسه عمامة البصيرة على هذا يجوز أن يكون الملك الموكل عليه{وَلَوْ ألقى مَعَاذِيرَهُ} أرخى ستوره والمعذار الستر وقيل ولو جاء بكل معذرة ما قبلت منه فعليه من يكذب عذره والمعاذير ليس بجمع معذرة لأن جمعها معاذر بل هي اسم جمع لها ونحوه المناكير في المنكر

 

 

SURUN İÇİNDEKİ RUHLAR

İÇİNDEKİLER

1.Kur’an’dan Okunan Bölüm

2.Tefsirden Okunan Bölüm

3.Bizi Doldur Ya Rabbi!

4.Nötr Geliş Artı Gidiş

5.Din Atıştan İbarettir

6.Müminlere Şifa, Kâfirlere Hasaret

7.Fırlatma

8.Kitabın Terbiyesi

9.Kaos Dünyayı Sarmıştır

10.Mümine Ölüm Hediyesi

11.Gözlerin Çakıldığı Gün

12.Surun İçindeki Ruhlar

13.Tafsil Günü Tafsilen Haber

14.Göğsümüzdeki İki Sır

15.Fadla Can Atamak

16.Bizden Evvel Ahrete Gidenler

17.İnsan Nefsine Agâhtır

18.Hadisü’n-Nefs

19.Karakutu

20.Dünyada İtiraf Makbuldür

21.Sen ve Ben Gözü

 

Değerli Kardeşlerim, Kıymetli Müminler;

Yüce Allah’a dersimizin başında, girişimizde naz u niyazımızı ifade edelim. Okuyacağımız ayetler hürmetine, Kitab-ı Kerim’inden anlatacağımız beyanlar hürmetine bizleri mağfiretine idhal eylesin. Bizleri salih kullarının arasına katsın. Anlayışımızı, kavrayışımızı, imanımıza uygun şekilde istikamet üzere amel etmemizi ve bu yönde fitneye fesada düşmememizi nasip ve müyesser eylesin. Cümlemize ihsan ve ikramını bol bol versin. Bizleri sıhhat ve afiyet üzere kılsın.

Değerli Kardeşlerim bu hafta Tefsir-i Şerif’ten Kıyamet Sure-i Celile’sinin on üçüncü âyet-i celilesi ve bu âyeti izleyen kısımlardan inşallah okuyacağız.  Allah Teâlâ Hazretleri daima tevfikini refik eylesin.  O kolay kılarsa kolaylaşır. O zorlaştırırsa hiçbir şey kolay olmaz, zorlaşır. Hepsi O’nun elindedir, gücündedir, ilmindedir, kuvvetindedir. Biz kullar O, nasıl dilerse o şekilde karşılarız. O’nun dilemesine uygun şekilde teşekkül eder. Olanlar, oluşumlar, anlayışlar kavrayışlar hep Yüce Allah’ın dilemesine bağlıdır. O’nun dilemesi, iradesi doğrultusunda tecelli eder. Bu nedenle biz bize uygun olanı yine ayetlerinde, Peygamberlerinin kavlinde açıkladığı minval üzere bizim için olanları tespit ederiz, öğreniriz ve olması gerekenleri yine O’ndan isteriz.  Ey ulular ulusu, şunları şunları sen bizden istiyorsun deriz. Onları kolay bir şekilde icra etmeyi, onları kolayca yapabilmeyi sen bize nasip ve müyesser eyle diyoruz, demeliyiz.

BİZİ DOLDUR YA RABBİ!

Bunlar başta iman olmak üzere tüm ameller için geçerlidir. Allah’ım kalbimi iman üzere, tasdik üzere sabit kıl diyeceğiz. Kendimize güvenip de yapıyorum, ediyorum, irkiyorum, stokluyorum, iyiyim gibi laflar boşu boşuna söylenmiş laflardır. Çünkü biz bomboş bir yaratığız, yaratılmışız. Bizi dolduracak olan, O’dur. Bizi şekillendirecek olan O’ dur. Biz bu âleme bir sıfır olarak geliyoruz. Bu sıfırım bir değer ifade etmesi veya değersizlik ifade etmesi biliyorsunuz o sayının sağına ve soluna atılacak rakamlara bağlıdır. Biz Ehad Olan Yüce Allah’ın, bir olan Yüce Allah’ın birliğinden hareketle O’nun sayısız isimlerine, sıfatlarına ve tecellilerine yönelerek bizim için değerlerini sıralamasını istiyoruz. Bize fazlından, ihsanından ikram edip, bu sıfırın önüne rakamlar atmasını istiyoruz.

زِدْنِي

¶        “Beni artır[1]

demektir. Bana artış ver. Beni artı yönünde artır. Pozitif anlamda bana ziyadelik ver, negatif anlamda değil Ya Rabbi.

NÖTR GELİŞ ARTI GİDİŞ

Sıfırın altına düştüğümüz zaman da bir artış vardır. Bir, iki, üç sıfırın altı gider. Bu tamamen değersizliğin daha da artması demektir. Kötülüğün daha da artması demektir. Rakamlar önüne atıldığı zaman, önünü biliyorsunuz, yazıya göre baktığınızda solunuz olmuş oluyor. Ama rakama göre onun tarafına dönerseniz onun sağı olur. Size göre soldur,  ona göre sağdır. Çünkü ashabı yemin kurtulacaktır. Sağından alanlar kurtulacaktır. Solundan alanların işi bitecektir. O halde sıfırın sağı ve sıfırın solu vardır. İşte biz bu âleme bir sıfır olarak geliyoruz yani nötr olarak geliyoruz. Burada artış kaydedeceğiz. Bu artış ya fevkandiir, yüceliş yönüyledir. Veya tahtanidir, aşağıya doğrudur, esfele doğrudur. İla cehenneme zümera, cehenneme doğrudur. Bu kötüdür tabii, alçalmak kötüdür. O halde insan iman etmekle artış yönüne, artı değer yönüne geçmiş olur ve yolu açık olur. Tırmanışa geçmiştir. Tırmanış kolay değildir. Yukarı çıkmak kolay değildir, adamın nefesini keser. Ama Allah varsa her şey vardır. İnayet ister, destek ister. İşte mümin desteksiz yaşayamaz. Desteksiz atma derler hani, tüfek ve silah atarken bunu söylerler. Bu çok zordur. Önemli olan destekli atıştır. Allah buyurmuştur:

وَأَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ

¶        “Düşmanlarınız için güç hazırlayın.”[2]

DİN ATIŞTAN İBARETTİR

Sevgili Peygamberimize sormuşlar. Bu güçten murat nedir, bu ne türlü bir güçtür Ya Resulallah? Peygamberimiz:

ألا وأن القوة الرمي

  1. O atmaktır[3] buyurdu.

Sıfırın sağına rakam atmaktır. Ağzından hayır çıkarmaktır. Arapçada lafız atmak anlamına gelir. Elinden ayağından, ameller sudur ediyor. Elinle ayağınla yaptığın ameller, gözünle, kulağınla yaptığın ameller, bunların hepsi kendisi dışarıya doğru bir şey atıyor. Ayak, adım atmak diyoruz, tokat atmak diyoruz, yumruk vurmak diyoruz, göz atmak diyoruz. Şuna bir göz atıver diyoruz.  Kulak atıver,

إلقاء السمع Dinlemek anlamındadır. Kulak kesilmek demektir. Bunların hepsi atmaktır. Din atıştan ibarettir. Bu atışın hedefi nefis ve iblistir. Bu gücü onlara karşı kullanacaksın. Namaz, abdest, dua bir silahtır.

الدُّعَاءُ سِلَاحُ الْمُؤْمِنِ

  1. Dua, müminin silahıdır.[4]

وَالصَّلَاةُ نُورٌ

  1. Namaz ışıklı silahtır.”[5]

الصَّبْرُ ضِيَاءٌ

  1. “Sabır, aydınlıktır, ışıktır.”[6]

Şimdi lazer mi diyorlar. Nurun demek ışıklı silah demektir. Ve şeytanı tam göğsünden vurmaktır. Namaz kılan bir adam ayağının altına İblis’i almış, ayağını boynuna koymuş, onu gebertmek üzere sıktıran kişi gibidir. Çünkü insan secdeye vardı mı şeytan can çekişir. Tepine tepine kahrolur, gider. O halde her güzel amel şeytana vurulan bir yumruktur. Ona rağmen yapılır. Çünkü o hayır namına bir şey yapmaz. O tamamen şerdir. Peygamber tamamen hayırdır, hayrın mümessilidir, öğretmenidir, öğreticisidir. Şeytan ise kötülüğün rehberidir, onun muallimidir. O baştanbaşa etiyle tırnağıyla şer yumağıdır. Biz hayrın peşinden gideriz. Hayrı öğretenin öğrencileriyiz. Biz Muhammed (a.s)’a bu anlamda yönelir, O’nun sözlerine bu anlamda değer veririz. Değer veren değer bulur. Yani sıfırın önü bol keseden Allah’ın fazl-u ihsanıyla doldurulur.

وَاللَّهُ يُضاعِفُ لِمَنْ يَشاءُ

¶        “Allah dilediğine kat kat verir.[7]

Yüce Allah döktürüverir.

MÜMİNLERE ŞİFA KÂFİRLERE HASARET

Kıyamet Sure-i Celilesi kıyamet ahvalini inkâr eden kâfirlerin tepesine balyoz gibi indirilmiş bir sure-i celiledir. Sureler indirmedir. Münezzel demek, indirme, indirilmiş demektir. Müminlerin gönül tahtına lütuf ve kerem olarak iniyor, indiriliyor. Müminlerin gönül âlemine feyiz bereket, şifa olarak iniyor.  Kâfirlerin tepesine ise balyoz gibi iniyor. Çünkü onlarda gönül yoktur. Onların gönülleri tepelerindedir. Onlarda kalp olsaydı iman ederlerdi. Onlar zaten kalbi ve ruhu inkâr edenlerdir. Varsa da yoksa da burada derler hepsi kafada derler. Yani akıl derler. Akıldan öte bir şey yoktur. Her şey akılladır. Yüce Allah da onların o akıl dedikleri şeyin tepesine bu sure-i celileyi bir balyoz gibi indirmiştir. Her cüzüne bir cüzü gitmiştir. Ayetler, sureler hadi bakalım hodri meydan, aklınla bunu çöz bakalım demiştir. Hadi göreyim seni. İşte tepene indirdim bunu, hallet bakalım. Onlar nasıl bir tepki gösterdiler.

وَلا يَزِيدُ الظَّالِمِينَ إِلاَّ خَساراً

¶        “Biz Kur’an’dan, mü’minler için şifa ve rahmet olacak şeyler indiriyoruz. Zalimlerin ise Kur’an, ancak zararını, hasaretini artırır.[8]

Zalimlerin daha da inkârı arttı, daha da hırçınlaştılar. Ve her gelen ayeti reddettiler. Her reddedişle onlar da reddolundu.

ثُمَّ رَدَدْناهُ أَسْفَلَ سافِلِينَ

¶        “Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdik.[9]

FIRLATMA

Aşağıların aşağısına doğru bu fırlatma güruhu daha da fırlatılıp atıldılar. İşte böylece fırlatıldığı için fırlatılan şeye fırlatma denilir. Onlara fırlatma demek ayıp değildir, günah değildir. Bunlara ayıp, günah değil diyen ayıp işlemiştir. Kötüye kötü demek kadar adaletli, doğru bir şey yoktur. Kötüye iyi dersen kötüsün. Ne zamandan beri kötünün adı iyi oldu. Ne zamandan beri aykırıya ters olana, letafetle, güler yüzle davranış uygun oldu. Bu, zamanımızın çarpık anlayışının bir gereğidir. Topala topal demek ayıptır. Eskiden böyle değildi. Eski insanlar kaba adamlar mıydı, terbiyesiz miydi de topala Topal Osman dediler. Özürlü deseydi topal olduğunu nereden bilecektin. Özürlü,  neresi özürlü? Onun için işte günümüzün çarpık anlayışı, anormal anlayışı budur. Adam zina ediyor. Biz anlaştık diyor, sevişiyoruz. İyi de bunun bir usulü var, yolu var, yordamı var, insanlık yönü var, ahlâk yönü var, din yönü var. Peki, sende bunların hangisi var. Ben hepsine karşıyım bunların diyor. Ben özgür adamım, yani ben kanun, nizam, usul tanımam diyor. O zaman biz de onları tanımıyoruz.

KİTABIN TERBİYESİ

Usulsüzlerin bizim usulümüzde yeri yoktur. Biz usullü, metotlu, terbiyeli insanlarız. Bizim terbiyemiz bu kitaba bağlıdır. Onların ki nereye bağlıdır. Onların kitabı nedir? Kitabımız yok bizim. Kitapsız mısın a Allahsız? Kitapsız, rezil yaratık! İnsanların en kötüsü bunlardır.

Yüce Allah kötülüğü yapana kötü diyor. Eğer alındıysan senden bu kötülüğü alabilirim.  Seni iyi yapabiliriz. Gel iyi yola, tıpış tıpış yürü, iyilik yap, sana iyi diyeyim ve sana bol keseden vereyim. Yok, gelme, pisliğin içinde dur. Ondan sonra da bana misk ver diyorsun. Bu pisliğin içinde miskin sana ne faydası olacak? Adam batağın içinde ama güzel elbiseler istiyor. Oradan çık güzelce yıkan. Sana güzel elbiseler vereyim. Güzel elbise temiz olanlar için bir şey ifade eder. Karalara belenmiş, pisliğe bulanmış, kokuşmuş yaratığa, o elbise yazık, o zînetler yazık olur. O pise, domuzun boynuna cevher takmanın anlamı nedir? İşte bunlar günümüzün sapık, anormal anlayışının ürünüdür. Bunun adı kaostur. Kaostan Allah’a sığınırız.

KAOS DÜNYAYI SARMIŞTIR

Kaos fitne-i ahir zamanın en tipik vaziyetidir, göstergesidir. Şu anda kaos dünyayı sarmıştır. Kaosun din içerisindeki adı fesattır, fitnedir. Kaos yabancı bir kelimedir. Bunun dini terimi fitnedir, fesattır. Bugün insanlar fitnenin ve fesadın tam içindedir.

أَلَا فِي الْفِتْنَةِ سَقَطُوا

¶        “Dikkat edin onlar fitnenin tam merkezine inmişlerdir, düşmüşlerdir.[10]

Peygamber Zişan müşrikleri, dinsizleri, imansızları, o karanlıkta kalanları nura çıkarmak isterken, onlara bir tertip ve düzen, nizami bir oluşum, disiplin getirmek isterken, onlar uzak durdular. Haydi dediler savaşacağız.

وَأَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِباطِ الْخَيْلِ

¶        “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın.”[11]

Atlar hazırla, güç hazırla, fitnenin başını ezmek için hadi yola koyul denilince, birileri burası, kalbi olmamış, burası delik deşik olanlardan geldiler ve dediler ki: Bizi fitneye düşürme. Bizi fitneye sokma dediler. İşte Yüce Allah bu ayeti ondan sonra indirdi.

أَلَا فِي الْفِتْنَةِ سَقَطُوا

¶        “Dikkat edin onlar fitneye çok evvelce, ezelden düştüler.”

Size, nasıl bir misal vereyim? Hani şu sinekler var ya tatlıya çok düşkündürler. Bala, reçele böyle tatlı şeylere, o da çok yapışkandır bilirsiniz, zamk gibidir. Burnunu sokunca kaptırdı mı hemen kanadından bacağından bir daha onu kımıldatmaz, salıvermez. İşte onlar dünya tatlısına meftun olan heva ve hevaperest kimselerdir. Bu dünyaya burunlarını soktular, bir daha çıkaramadılar. İşte onların fitnesi oldu. O gâvurluk budur. O gâvurluk nefse öyle tatlı gelir. Ama burnunu soktun mu seni bir daha kolayına bırakmaz, salıvermez. Onlar fitneye şimdi değil önceden düşmüşlerdi.

سَقَطُوا şimdi değil önceden düşmüşlerdi. Peygambere gelmiş bizi fitneye düşürme diyor. Peygamber ise fitnenin ref’i, def’i için zaten ordu hazırlıyor. Allah O’na: “Yeryüzünden fitne kalkıncaya dek onlarla vuruş, cihat et” diyor. Peygamberin görevi zaten budur. Ama o tam tersini söylüyor.

Kıyamet Suresi onların kıyameti olmuştur. Kıyamet kısaca ölüm demektir. Her şeyin ölümü kıyamet-i kübradır. Bir anda her varlığın ölüm sırrına erişmesi ölüm ile yüz yüze gelip, ölümle mübtela olması Kıyamet-i Kübra’dır. Şahsın fert fert, şahsen ölümü ise kıyamet-i suğradır, özel kıyamettir. Adam öldü mü kıyameti koptu demektir.

مَنْ مَاتَ فَقَدْ قَامَتْ قِيَامَتُهُ

  1. Kim ölürse onun kıyameti kopmuştur.”[12]

Bu meyanda rivayetler vardır. Ölüm ile insanoğlu bu yaşamın dışına çıkar. Kıyameti kopar. Kıyamet, ölüm kimisine güzel bir armağandır.

تُحْفَةُ الْمُؤْمِنِ الْمَوْتُ

  1. Ölüm mümine Yüce Rabbinden gönderilmiş bir armağandır, hediyedir.[13]

MÜMİNE ÖLÜM HEDİYESİ

Gâvura ise Allah korusun mecazi anlamda söyleyecek olursak o da bir armağandır ama içince bir patlayıcı vardır. Onu aldığı zaman, açtığı zaman işi bitiyor, darmadağın olup gidiyor. O halde mümin için ölüm bir müjdedir. Kâfir için ise bir hasarettir, kötü bir haberdir. İşte Allah’ın Kulları bu Kıyamet Suresi de müminlere rahmettir. O heyecanlı insanlara daha da heyecan verir. İmanları daha da artar. Coşkunlukları daha da ziyadeleşir. Ama kâfir için darbe üzerine darbedir. Vurdukça tepesine ezilir. Onun için müminlerin her Kıyamet Suresi’ni okumalarında kıyameti inkâr edenlerin başları bir kez daha ezilir. Bu ezilme onlara çok acı verdiğinden çareyi dinlememekte bulurlar, okumamakta bulurlar. Duydukları zaman rahatsız olurlar. Çünkü onu yaratan gönderiyor. Gelenler aynı yerden geliyor. Onun için onun kulağına çivi gibi giriyor. Bir şiş gibi giriyor ve ona acı veriyor. Bu Kur’an müminlere şifa, kâfirlere ise hüsran verir. İşte onun anlamı budur. Yani Kıyamet Suresi hâlâ devrededir. Fonksiyonunu icra etmektedir. Müminler bu sureyi okudukça ferahlarlar ve daha da iştiyakları artar. Çünkü perde kalkacaktır. Görünmeyenler görünür hale gelecektir. Daha da yüce âlemin kapıları açılıp, daha yücelere çıkacaktır. Ölüm bir yüceliş kapısıdır. Yüce âlemin bir kapısıdır. Buranın nesi var ki? Burası o âlemlere göre bir zindandır. İnsanoğlu zindanda ne kadar keyif duyar? Bir an evvel buradan çıkmak lazım. Zindanda yatanlar her an dışarıdan bir haber beklerler. Ey falan tamam sen çıkıyorsun. Adam oynaya oynaya gider. Sizin zindanınız değil mi Allah’ın Kulları.

الدُّنْيَا سِجْنُ الْمُؤْمِنِ، وَجَنَّةُ الْكَافِر

  1. Bu dünya müminin zindanıdır.”[14]

O halde niçin üzülüyorsun ki? İşte kıyamet sana böyle bir olayı anlatıyor. İnsanoğlunun kurtuluşunu anlatan, insanoğlunun yücelişini anlatan bir destanı dinlemekten hiç sıkıldığı görülür mü? İnsanın istikbalinden söz ediyor. İnsanın başına gelecek güzel şeylerden söz ediyor. Ama başına kötü şeyler gelecekse onu hatırlatmak onun daha da işini bitirir. Daha çok acı verir ve onu kıvrandırır. Onun için o dinlemek istemez. Ama mümin doyamaz. Hadi bir kere daha anlat. Ya Hasan Ağa bu kaçıncı oldu der. Ya bir kere daha anlat gözünü seveyim ya der. Güzel şeyler hep çok çok anlattırılır, ona doyulmaz. İşte Yüce Allah’ın tekrar tekrar bu güzel şeyleri mümin kulları için anlatması bu nedenledir. Ötekilere de psikolojik de olsa acı vermek için tekrar tekrar söyler. Gelip gelip iki de bir ilgili kişi falan adama suçluya, seni unutmadım. Unuttum zannetme deyip, kapıyı kapatıp, çekip gitmesi ona eziyettir. Senin daha işini göreceğim. Her gelişinde ona böyle bir işarette bulunması, bir söz söylemesi yeterlidir. Onu daha da öldürür. İşte bu Kur’an da öyledir. Kâfire karşı böyle bir uyarıdır. Onun için Kuran’ı sevmezler. Allah bizi küfürden fersah fersah uzak eylesin. İman ile hemhal eylesin. Dünya ve ahrette ondan bizi mahrum eylemesin.

GÖZLERİN ÇAKILDIĞI GÜN

13. ayet-i celileye geldik. İnsana kıyamet geldiği zaman, kıyamet günü ne zamandır diye sorarlar. İki de bir Peygamberi tazyik için, taciz için gelip ne zaman kopacakmış şu kıyamet, Muhammed anlatır mısın derlerdi. Peygamberimizi alaya almak için soru sorarlardı. Yüce Allah peygamberi kanalıyla onlara gözün fal taşı gibi açıldığı, gözün dışarı fırladığı,  korkuya ve dehşete kapılıp böyle kalakaldığı, dona kaldığı zaman diyor. İşte kıyamet o gün olacak. Veya kıyamet geldiği gün gözler çakılı kalacaktır. Yerinden fırlayıp artık kımıldayamayacak. Donup kalacak adam, şoke olacaktır. İşte o anda ay tutulacak. Ay ve Güneş’in ışıkları alınıp, birleştirilecek. İkisi harmanlanacak ve o zaman insan nereye kaçış, kaçacak delik arayacak.  يَقُولُ الْإِنْسَانُ يَوْمَئِذٍ أَيْنَ الْمَفَرُّ kaçış nereye der. Yani kaçacak delik arar demek istiyor. Demeye fırsat mı var? Fiili olarak bunun anlamı budur. Sözlü olarak kaçış nereye, kaçacak yer neresi, sığınak nerede? Böyle bir panik içerisinde yani biz onu anlatmak istesek kaçacak delik arıyorlar deriz. Allah “heyhat” diyor. Heyhat o gün kaçacak yer yok. Sığınaklar yerinden kaldırılmış. Her şey toz duman haline getirilmiş. Yerinde hak ile yeksan olmuş, hiçbir şey kalmamış. O gün duruş, kalkış, hazır oluş Rabbi’nin huzurudur. O gün her varlık O’nun huzurunda gidişini durdurur, varışını durdurur ve orada karargâh kurulur. İşte Yüce Allah “karargâh bu gidişin son finishi varış noktası benim huzurumdur” diyor. Bana geleceksiniz. Bu O’na gidiş olayı Allah’ın kulları mecburi bir olaydır. İnsanın elinde değildir. Müminler bu işi severek yaparlar. Gösterilen yönde nereden Rabbime ulaşırım. Rabbimin yolu neresidir. Peygamber gösterir, şurasıdır der. Elindeki kitabın yönergenin önerileri doğrultusunda, yönlendirmesi doğrultusunda yol alır. Ama kâfir böyle bir şeyi asla yapmaz. Müminlerin tersine hareket eder, zıddına hareket eder. Ama onların varacağı yer de yine Allah’ın bir yoludur. Çünkü onun altındaki yer, onu taşıyan gemi, arz, yeryüzü onun dilediği yere gitmektedir. Onu hareket ettiren O’dur. Onun gerçek kaptanı âlemlerin rabbidir. Bu gökyüzü filoları hep Allah’ın dilediği yere doğru gidiyorlar. O istediği kadar bağırsın, çığırsın geminin içinde ben gitmiyorum demenin ne anlamı var. Gemi oraya gidiyor. Böylece yükünü o sahilde indirecek. Orası mahşer sahilidir. Bu gördüğümüz uzay bir denizdir, uzay denizidir. İçinde filolar gidiyor. Koloniler halinde gemiler gidiyorlar.

كُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ

¶        “Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.”[15]

Hepsi yüzüyorlar. Huzuru ilahiye gidiyorlar. Hepsi Allah’ın huzuruna gidiyor. İşte o gün her şeyin huzurda kaim olduğu gün,  13. Ayetle devam ediyoruz.  يُنَبَّأُ الْإِنْسَانُ يَوْمَئِذٍ O gün insan haberdar edilir. Hani soruyordu ya ne oluyoruz ya, ne bu olan biten diyordu. O gün insan olan bitenden haberdar edilir. Olan biten kendisine anlatılır. Kabirden kalkış, sur ikinci bir defa üfürülmüş;

فَإِذا هُمْ قِيامٌ يَنْظُرُونَ

Hep birden ayaklanırlar, o toz haline gelmiş olan varlık, o surun sesini duyasıya bir anda ayaklanır. Şah Veliyyullah Dihlevi “Sur, icat tecellisidir. O programlı bir üfürme hadisesidir, sesidir. Yaratmaktan kinayedir” der.  Bu surdan murat, sura üfürmekten murat, tecelli-i icattan kinâyedir. Yani o, ikinci ba’s, ikinci diriliş borusudur. Kalk borusu deriz ya askere yansımıştır.

فَإِذا هُمْ قِيامٌ يَنْظُرُونَ

¶        “Sonra ona bir daha üflenir, bir de bakarsın onlar kalkmış bekliyorlar.”[16]

SURUN İÇİNDEKİ RUHLAR

Atalarımız bu ayetten alarak oraya kurgulamıştır bunu, yansıtmıştır. Basiretli insanlar, o yataklarında yatan adamlar birden ayaklanırlar, giyinirler ve hazır ol vaziyetinde istenilen yere cem olurlar. İşte bu boru budur Allah’ın Kulları. Bildiğiniz davulcu borusu değildir bu, eşkıya borusu değildir. Bu bir diriliş hadisesidir. Senin öttürdüğün bir işe yaramaz ama Allah’ın İsrafil vasıtasıyla üfürdüğü ses, o sur, o sesin çıktığı sur, ruhların kümeler halinde yerleştirildiği, kodlandığı bir surdur. Abdülaziz Debbağ ismindeki büyük mana kâşifi, İbriz’de suru anlatırken onu yukarı, tepeye doğru gittikçe birleşen bir nokta, piramit şeklinde tanımlar. Aşağı doğru genişler, yukarı doğru daralır der. Bunun içinde ruhların evleri vardır. Ruhlar o surun içinde hapsedilir. En üstünde âli ruhlar, en aşağıda da habis ruhlar vardır. İsrafil onu üfürdüğü anda hepsi birden kuş gibi uçuşur ve cesedine girer. O anda ayağa kalkmış olur der ve böyle izah eder. Allah’ın Kulları demek ki o gün insana olan bitenden haber veriliyor. Yasin Sure-i Celilesi’nde

مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَا

¶        “Şöyle derler: “Vay başımıza gelene! Kim bizi diriltip mezarımızdan çıkardı?[17]

Ayağa kalkınca ya bizi bu uykumuzdan uyuduğumuz yerden, kabirden kim kaldırdı. Birbirlerine şaşkın şaşkın bakarlar.

هَذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمَنُ

¶        “Bu, Rahman’ın vaad ettiği şeydir.”[18]

Kimisinin aklı başına gelir. Ha bu Rahman’ın vaat ettiği gündür, bu diriliş günüdür, der.

وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ

¶        “Peygamberler doğru söylemişler.”[19]

Ve peygamberlerin doğruladığı gündür. Bu günleri onlar bize haber vermişti. O gün işte bugün demek ki derler. Veyahut da bu هَذَا ‘yı kendisi değil, orada melekler onlara derler. Bugün Rabbinizin, Rahman’ın vaat ettiği gündür. A cahiller, a inançsızlar, gördünüz mü var mıymış bu gün?  يُنَبَّأُ ayeti ile bu ayetin irtibatı vardır. İnsana melekler tarafından, görevliler tarafından o gün haber verilir.  Olan biten onlara anlatılır. O gün insana haber verilir.  يخبر ihbar edilir, يُنَبَّأُ bir bir haber verilir, siganın gereği olarak, birden değil tafsilen haber verilir.

TAFSİL GÜNÜ TAFSİLEN HABER

Çünkü o gün tafsil günüdür,  icmal günü değildir. Yani bu dünyada verilen bilgiler bir anlamda dünyanın şartlarına göre özet halinde bilgilerdir. Buna arapça ifadesiyle icmalli bilgiler, özet halinde bilgiler denilir. Bu dünya bu âlemler, şuandaki dünya dediğimiz âlem icmâlî bir dünyadır. Yani muhtasar özet halinde âlemlerin kompleksidir. Kıyamet ötesi ise tafsil âlemidir. Bu âlemde çekirdek halinde olacak âlemler, orada ise ağaca dönüşmüş şekliyledir. Nebat vermiş olacak. O küçücük çekirdekler, çiçek açan ve meyve veren bir ağaç gibi olacaklardır. Bu âlem çekirdek âlemidir. Biz de şu anda çekirdekteyiz, çekirdeğin bakımını yapıyoruz. Çekirdeğe nasıl bakılır? İşte din, insan çekirdeğinin yetişmesi içindir. Cennetlik olan çekirdekler var. Cehennemlik olan çekirdekler var. Buna eski ifadeyle büzr-ü iman, büzr-ü şeka demişlerdir. İman çekirdeği ve küfür çekirdeği demişlerdir. Bu insanın kalbinin içindedir. Biz bunun bakımını yaparız. Bir yere kadar şak olacaktır. Çünkü çekirdek hayata geçerken çatlar. Gördünüz mü çekirdekleri siz? Bir fasulyenin nasıl filizlendiğini, bir buğdayın nasıl filizlendiğini, onları görün. Toprak altında şak olur, ondan sonra içinden filiz çıkar. Toprağı yarar ve dışarı çıkar. İşte bizim bedenimizi iman yaracak, yarılacağız ve içinden iman denilen şey şahlanacak. İçinden mümin çıkacak.

الْمُؤْمِنُ المصدق olan varlık çıkacak. Bu halin mi? Bu halin değil. Bu, senin kabuğundur. Bu dünyalık olan çekirdeğin kabuğudur. Orada bambaşka olacaksın. Burada hücrelerle kanla yaşıyorsun. Bunlar orada işe yaramaz. Bu beden, Cennete layık değildir. Bu kıllar, bu tırnaklar oraya layık değildir. Orada sana kılıf verilecek. Cennet kılıfına bürüneceksin. Adam baba o yasak ağaçtan yiyince bedeni değişti.  Bedeninde cennet örtüsü vardı. Anında sıyrıldı ve derler ki şu tırnağın beyazındaki o beyazlık onun alametidir. Ona baksın da o günleri hatırlasın diye hatıra kalmıştır derler. Onun için hatıra bıraktı, bir iz kaldı. Bakar bakar ağlardı. Tırnağına bakınca o günleri hatırlardı. Allah’ın Kulları bu beden sizin dünya çekirdeğinizdir. Hiçbir zaman filiz verdiği zaman, yetiştiği zaman bir varlık çekirdeği gibi değildir. Aslında hiçbir benzerlik yoktur. İnsana o gün peyderpey haber verilecek, aşama aşama kendisine bilgiler verilecek. Buradaki bilgilerimiz şerh olacak. O halde ahret dünyanın şerhidir. Bizim oradaki kimliğimizde şerh olmuş halimizdir.

أَفَمَنْ شَرَحَ اللَّهُ صَدْرَهُ لِلْإِسْلامِ

¶        “Allah’ın, göğsünü İslâm’a açtığı, böylece Rabbinden bir nur üzere bulunan kimse, kalbi imana kapalı kimse gibi midir?[20]

Ayetinde göğsün şerh edilmesinden söz eder.

ĞSÜMÜZDEKİ İKİ SIR

Göğüs insanın maksad-ı aslisidir. Çekirdek oraya ekilmiştir, orası mübarek yerdir. İnsanın şu iki memesi Mekke ile Medine gibidir. Birisinin altında kalp var birisinin altında ruh var. Mekke ve Medine âlemlerin, bu dünyanın bu iki memesi gibidir. Orada göğüs vardır. Göğüs tamamen zatı temsil eder. Bu iki meme de Cemal ve Celal’i temsil eder. O ikisi bir göğse nakşolmuştur. İşte orada bu açılacaktır. Demek ki bir bir peyderpey olanalr haber verilir. O halde burada kısıtlı bilgilerimiz var. Bunun kanıtı var mı? Tabi ki var Allah’ın Kulları. Kanıtsız, tanıksız niye konuşayım. Masal mı anlatıyorum size.

وَمَا أُوتِيتُمْ مِنَ الْعِلْمِ إِلَّا قَلِيلًا

¶          “Size pek az ilim verilmiştir.[21]

İşte size ayet. Allah size ilimden az bir şey verildi diyor.  Ama bu dünya

قُلْ مَتاعُ الدُّنْيا قَلِيلٌ

¶        “Dünya geçimliği azdır.”[22]

İlimle ikisi birbirine orantılıdır, denktir. Bu dünya da zaten azdır. Öyleyse aza çok verilir mi? Dengede olması lazım. Dünyayı idare edecek kadar bilgiyi Allah bize verdi. Anlayacak kadar bize bilgiyi verdi. Fazlası şimdi fazla gelir. Ne gerek var ki! Fazlası ilerde, o fazıl günü gelecek.

FADLA CAN ATMAK

Mümin için yevmu’l-fasl yevmu’l-fadldır. Kâfir için ise yevmü’l-hasaredir, yevmü’l- hüsrandır. O gün hüsran günüdür. Şu halde kalbimizdeki yakınlık inandığımız şeylerle olan irtibatımız ilme’l-yakindir. Ölüm ile gözümüzden perde kalkınca ayne’l-yakine geçersin. Bakın görüyorsunuz aşama aşama yükselip gidiyoruz. Onun için ölmen lazımdır. Ölmeyeyim burada kalayım demek, bu kadar anlamsız bir istek olmaz. O zaman terakkiye engel olan bir yobaz olursun. Senin geleceğin budur. Herkse yükselmek için can atıyor. Görmüyor musun askerde rütbemi alamadım gecikti diye adam nasıl mahkemeye veriyor.  Sen de rütbe almaya gideceksin. Gidilmez mi efendi? Niye diretiyorsun. Ama insanların böyle İblise kanarak aldandığı görülüyor tabii ki. O aldatır adamı. Sakın ha der. Oralar şöyledir, böyledir, muammalı yerlerdir. Korkunç yerlerdir. Ne yapacaksın orada yalnız başına falan filan, İblis ölüm korkusu aşılar. Dolayısıyla da ölümden ikrah eden insan Allah’a kavuşmaktan ikrah etmiş olur.

مَنْ أَحَبَّ لِقَاءَ اللَّهِ أَحَبَّ اللَّهُ لِقَاءَهُ، وَمَنْ كَرِهَ لِقَاءَ اللَّهِ كَرِهَ اللَّهُ لِقَاءَهُ

  1. Kim Allah’a kavuşmak isterse, Allah da bir an evvel ona kavuşmak ister. Kim Allah’a kavuşmaktan hoşlanmazsa Allah da o kimseyle görüşmek istemez, ona kavuşmak istemez.”[23]

Onu kendine kavuşturmak istemez. Ayşe Validemiz bu açıklamayı dinleyince çok zekiye bir hanımdır, çok anlayışlıdır. Peygamberin tabi ki ölümü anlattığını, burada ölüme işaret ettiğini anladı. Ya Resûlalllah! Biz tabiat icabı, biz insanlar ölümden hoşlanmayız dediler. Yani o zaman bizim halimiz nice olur? O zaman Allah bizi istemiyor mu? Yandık o zaman dedi. Bizim tabiatımız budur. Ölümün yüzü soğuktur. İnsan ölüme oynaya oynaya gitmez. Aişe senin düşündüğün gibi değil buyurdu. Ve Peygamber o güzel hanıma, o anlayışlı hanıma, güzel öğrenciye açıklamada bulundu. Belki de bunu kendisi için değil, başkası için sordu. Çünkü akıllı öğrenci kendisi kavrar,  arkadaşlarına bakar, onlar utanırlar kalkıp anlayamadık demezler. O anlayışlı öğrenci kalkar, o püf noktayı ona tekrar sorar. Kendisi için değil, arkadaşları için. Öğretmenim şöyle şöyle olursa ne olur? Hâlbuki kendisi meseleyi çözmüştür, anlamıştır. İşte böylesine bir sorudur. Peygamber-i Zişan “Allah, müminin ölüm vakti geldiğinde müminin gözündeki perdeyi açar, aralar. Ve onun gözünü gideceği yere çevirir. Gözünün önüne cennet gelir. Allah şöyle kamerada geçer gibi cennetlik yerini gösterir. O da içinden akıverir. Oradaki hurileri, oradaki yaşamı görünce aman Allah’ın giriveresi gelir, buyurdu. İşte o içindeki bu can atma olayı, can atma olayı, atma dedik ya tam o sırada onun ölümü gelmiştir. Tam ona göre programlıdır. Azrail hemen o canını atarken tutuverir. O zaten canını kendisi atmıştır. Bu kadar kolaydır.  Ama kâfire gelince ona da gideceği yeri gösterir. Yanan ateşleri ve azap türlerini gösterir. Geri geri durur, geri çekilir. Gerginleştikçe gerginleşir. Azrail pençeyi takınca cayır cayır asıla asıla ruhunu çeker ve imdat diye çağrılar, bağırtılar. O müthiş acıyı yaşar. İşte acı ölüm onlaradır. O istemez.

مَنْ أَحَبَّ لِقَاءَ اللَّهِ أَحَبَّ اللَّهُ لِقَاءَهُ

O zaman bir an evvel kavuşmak istiyor.  O isteği üzerine ölüyor. O halde demek ki dünyada ki gibi düşlediğimiz gibi değildir. O bambaşka bir oluşumdur. Gittikçe açılım, gittikçe açılım vardır. Ve inandığımız soyut olan şeylerin somutlaştığını bir bir göreceğiz. Bir geziye çıktığı zaman, önce görmediği bir yere gittiği zaman, şimdi gerçek gezilerde, turistik gezilerde rehber vardır. Sen her ne kadar Çanakkale’yi bilsen de ondan bundan duysan da bir rehberin anlattığı gibi anlayamazsın. O adam o işin uzmandır. Karış karış her yeri biliyor. Rehber, şahitleri dinlemiştir. O daha tatlı anlatır. O senin bilgini görselleştirir, görkemleştirir. Ve daha tatlı olur. Yakinen gözün görüyormuş gibi sana anlatır. İşte onun için o olayları bir bir şurada şu, şu bu, şu bu,  يُنَبَّأُ الْإِنْسَانُ İnsana bir bir anlatılır. Demek ki başında görevli melekler insana bir bir anlatır. Çünkü zaten kendi melekleri de var biliyorsunuz. Melekleri ile beraber haşrolacaktır. Mahşere giderken yalnız gideceğini mi zannediyorsunuz? Görevli meleklerle beraber gideceksiniz. Onların işi bitmedi. Onlar senin meleklerindir. Yüce Allah onu senin için görevlendirdi. Bir olayda polisler tanık olduysa, görevli polisler mahkeme bitinceye kadar seninledir.  Senden ayrılırlar mı? Onlar şahit olarak da dinlenecektir. Onların tuttuğu rapor önemlidir. İnsana o gün bir bir haber verilecek.

BİZDEN EVVEL AHRETE GİDENLER

قَدَّمَ بِمَا tabi bu daha ötesine doğru bir gidiştir, son deminden söz ediyor. Haber verme olayının من عمل عمله önceden yapıp gönderdiği amelleri, ahret için yaptıklarını ki buna tekaddeme diyoruz. Kendinden önce oraya geldi. İnsan ahrete geçmeden evvel amelleri oraya gider. Orada hazır edilir. İnsan ölmeden evvel amelleri ahrete postalanmıştır. Orada stokta bekletilir. Hesap günü için bekletilir. Hesap gününde bir bir meydana konulur. Paketler halinde meydana konulur. İşte o önceden, kendinden önce gideni  وَأَخَّرَ ve geri bıraktığı, geri bıraktığı ise ما لم يعمله yapmadığı şeyler, neler yapmadın, onlar da bir bir ona haber verilir. Yüce Allah sana şunları şunları emretmişti. Bunları yapmadın. Şunları yapmışsın, bak burada tamam. Şunları ise yapmamışsın. Tabi bu çok su götüren bir ifadedir. Bunun içinde hayırdan, hayır diye yapıp, öne çıkardığı, şer diye yapmadığı geri bıraktığı da bu da bu anlamın içindedir. Ya da tamamen hayır namına yaptığı ya da yapmadığı veya tamamen şer namına yaptığı ve yapmadığı, kafir için yaptığı şerler ve yapmadığı şerler şekliyledir. Çünkü bu müphem bir tabirdir. Önceden yolladığı öne sürdüğü ve geri bıraktığı tabiri müphem bir tabirdir. Bu çok şey içerir. Müfessirimiz bunu amel olarak ifade etti. Yani Allah’ın Kulları yaptığı, yapmadığı o anda ortaya koyduğu, koymadığı hiçbir şey göz ardı edilmez. Hepsi orada mevcuttur. İnsanın neyi yaptığı neyi yapmadığı tamamen tescillidir. Onun için yaptıydım, yapmadıydım falan filan gibi laflar, hele de bu konuda yanlış beyanatta bulunmak ki var orada asla bunlar kabul görmez.

İNSAN NEFSİNE AGÂHTIR

بَلِ الْإِنْسَانُ bilakis insan   عَلَى نَفْسِهِ bilakis insan nefsi üzere   بَصِيرَةٌ şuur sahibidir, insan nefsine karşı agâhtır. Nefsini görücüdür, nefsini bilicidir. Yani nefsine karşı insan gafil değildir. Yani insan kendini bilmez mi diyoruz ya. Sen kendini bilmiyor musun? Yani insan iyilik namına bir şey yapıyorsa bunu biliyordur. İçinde bu bilgi mevcuttur. Kötülük namına ise bunu da içinde biliyordur. Kendisi nefsiyle bu işi biliyordur. Her ne kadar dışa vurmasa bile bu kendi içinde agâhlık vardır. İnsan bunun şuurundadır, bilincindedir. Yani iyilik yaptıysa yine bilincindedir. İyilik yapıyorum diye bunu yapmıştır. Ama dışından söz etmiyorum. Nefsinden, içinden, özünden söz ediyor. Adam, dışından başka türlü görünebilir. Adam iyilik yapar ama amacı kötülük yapmaktır. Münafıklar gibidir. Ona başka türlü görünmek ister. Ama içinde bu değişmez. İnsan kendi içinde ikili oynayamaz. Dışıyla bir başkasına yönelik olarak onu kandırmaya yönelik ters bir davranışta bulunabilir. Ama insan kendini kandıramaz, vicdanını kandıramaz. Kendini bilir. Yaptığı şeyi niye yaptığını bilir. Bilakis insan nefsine karşı bilinçlidir,  şuurludur, nefsine شاهد tanıktır. Nefsinin ne yaptığını, iyilik mi yapıyor, kötülük mü yapıyor, bunu bilir. Kendi derununda, kendi içinde bunu bilir. Bir başkası onun yaptığı işe bakar. Bu adam namaz kılıyor, iyi adam ya der. Ama o riya için namaz kılıyordur, bir maksadı vardır. O namazı kullanır. Kendi kendine o bilir. Ben bu namazı falanı kandırmak için yapıyorum. Onları kendime yakın olsunlar, bana güvensinler diye düşünerek kılabilir. Ama o kendini bilir, için yaptığını bilir. O halde ikili oynama hadisesi dışarıya yöneliktir. İnsan kendine karşı aslında dürüsttür. İnsan kendini bilir. İnsan kendi kendini aldatamaz. Bilakis insan nefsine karşı bir şahittir, bir tanıktır, bilinç sahibidir, şuur sahibidir. Nefsinin farkındadır. Yani iyi yöne mi gidiyor, kötü yöne mi gidiyor farkındadır. Nefsinin arzuları istekleri ve nefsinin ortaya koyduğu tepkilerin ne türlü olduğunu insan bilir. Başkasına gerek yoktur. İnsan gerçekte kendi kendinin tanığıdır, şahididir. والهاء بَصِيرَةٌ kelimesindeki الهاءha للمبالغة mübalağa içindir. كعلامة allame kelimesindeki ة ta gibidir. Geçen dersimizde de herhalde geçmişti. علامةAllame kelimesi mübalağa sigasındadır. “Emmare” kelimesindeki ha’nın müenneslik ha’sı olabileceği gibi هَاءَ الْمُبَالَغَةِ “mübalağa hası” da olabilir demiştik. Orada bahsetmiştik. أو veyahut da çünkü insanın haberi ise bu بَصِيرَةٌ müennes gelmiştir diyecek olursan. Bu her zaman müenneslik için değildir. Bu mübalağa içindir. Yani على نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ haber oluyor. الإنسان bu duruma göre mübteda olmuş oluyor. İyi de mübteda haber arasındaki uyumda müennes midir dersen. Hayır efendim. Müenneslik değil mübalağa tası’dır deniyor. Son derece basiret sahibidir.

HADİSÜ’N-NEFS

Bilakis insan nefsinin farkındadır. Onu görmektedir, onu duymaktadır, onu bilmektedir. İçinden ne konuşuyorsa, nefis ne homurdanıyorsa, kendi içinde insan bunları duyar. İçinden geçenler diyoruz ya, insan onu kendisi duyuyor. Buna hadisü’n-nefis denir. Nefsin kendi kendisine konuşması vardır. Mesela, ne düşünüyorsun derler. Bir köşeye çekilmişsindir sessiz sedasız, kendi içinde konuşmalar vardır. Olsun, olmasın, şöyle yapmamalıydım, böyle etmeliydim, Hasan bunu böyle yapmamalıydı, etmemeliydi. Hepimizin içinde bunlar vardır. Bunları Allah duyuyor,  biliyor,  kendin de bunları biliyorsun. Kendinde farkındasın, dışa vurmuyorsun ama kendin bunu biliyorsun. İşte ayet bunu ifade ediyor. Kendinin farkındadır insan. أو Veyahut da  أنثه Müenneslik tası’dır.  Neden müennes kıldı? أنثه onu insan kelimesini müennes kıldı. لأنه çünkü o Yüce Allah  أراد به onunla, insanla murat etti.  جوارحه Azalarını murat etti. Zikri kül, iradeyi cüz anlamındadır.  Küllü zikretti insan, ama onların cüzleri olan erkânını, cevarihini, azalarını kastetti. إذ Çünkü جوارحه Onun, insanın  azaları, eli, ayağı, gözü, kulağı  تشهد عليه Kıyamet günü aleyhine tanıklık edecek.

الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ

¶        “O gün biz onların ağızlarını mühürleriz. Elleri bize konuşur, ayakları da kazandıklarına şahitlik eder.[24]

O gün onun dilini mühürleyeceğiz. Ağızlarına mühür vuracağız. Bize elleri konuşacaktır. Ağzını susturacaktır. Çünkü palavra atıyorlar. Orda da kandıracağız diye yalan söylüyorlar.

وَاللَّهِ رَبِّنا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ

¶        “Sonunda onların manevraları, “Rabbimiz Allah’a andolsun ki biz (ona) ortak koşanlar değildik” demelerinden başka bir şey olmayacaktır.” [25]

Yemin ederek adam, tepiniyor.  Yemin olsun senin yüce adına ki biz müşrik olmadık. Şuna bakın. Ondan sonra Yüce Allah “doğru konuşmayan bu diller zaten cehennemi hak etmiştir” der. Sus demiştir, ağzına bir mühür vururuz. Bize o gün elleri konuşur.

وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِما كانُوا يَكْسِبُونَ

¶        ““O gün biz onların ağızlarını mühürleriz. Elleri bize konuşur, ayakları da kazandıklarına şahitlik eder.”[26]

Ayakları yaptıklarına tanıklık eder o gün, sadece eli ayağı değildir. Bunlar ilk pratik olan, çok hareketli uzuvları olduğu içindir. Yoksa gözü de kulağı da buna dâhildir. Diğer bir ayette

إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤادَ كُلُّ أُولئِكَ كانَ عَنْهُ مَسْؤُلاً

¶        “Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.”[27]

O gün soru sorulacak bunlar, mesuldürler.  Yani o gün konuşacaklardır. Niye soru sorulsun ki? Konuşmayan varlığa soru sorulur mu? أو Veyahut da  بَصِيرَةٌ Basiretun kelimesindekiةٌ ta’nın diğer bir açısı  هو حجة على نفسه basiretün بَصِيرَةٌ kelimesinin diğer bir anlamı حجة على نفسه İnsan kendi aleyhinde bir belgedir. İnsanın kendisi aleyhinde bir belgedir. والبصيرة الحجَّة demektir. Dolayısıyla bunun müzekkerlikle ya da müenneslikle bir alâkası yoktur. Yani bu kelime hakiki bir müennes değildir. قال الله تعالى nitekim Yüce Allah Enam Suresi 104. ayetinde şöyle buyuruyor.  قد جاءكمEy İnsanlar hiç kuşkusuz size gelmiştirبصائر من ربكم Rabbinizden basiretler geldi.”  Rabbinizden size kanıtlar geldi, belgeler geldi. Ben size belge gönderdim. Dinimi, diyanetimi belgelendirdim. Size belgeler gönderdim.  وتقول keza dersin. لغيرك senden başkası için dersin ki. أنت حجة على نفسك sen kendinin belgesisin. Sen kendi aleyhine bir belgesin, delilsin, tanıksın, kanıtsın. Sen kendi aleyhine bir kanıtsın dersin. Bu durumda بصيرة kelimesi  رفع بالابتداء mübteda olarak merfudur.   وخبره onun haberi   على نَفْسِهِ dir. بصيرة على نَفْسِهِ mübteda ve haberdir. Aynı zamanda da تقدم عليه haberin önüne geçmiştir. Bu durumda والجملة yani على نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ cümlesi  خبر الإنسان burada geçen الإنسان isminin haberidir.  Yani الإنسان mübtedadır. İbtida cümlesidir. Haber ise tekrar bir isim cümlesi olarak gelmiştir. Dolayısıyla  على نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ mahallen merfudur.  الإنسان ın haberidir. Bu, Arapça gramer çözümüdür.  كقولك bu, senin  şöyle demene  benzer.  زيد على رأسه عمامة cümlesi formundadır.  Zeyd, başında emame olandır, sarık olandır. Ya da Zeyd’in başında sarık vardır. زيد mübtedadır. على رأسه عمامة bir isim cümlesidir. Keza  عمامة mübtedayı muahhardır. على رأسه de haberi mukaddem olmuş olur. البصيرة Basiret kelimesi  على هذا bu açıklamaya göre يجوز أن يكون peki bilakis insanın üzerinde bir kanıt vardır. Bir görücü vardır. Bir izleyici vardır. Bir tanık vardır. Bilakis insanın üzerinde bir tanık vardır. Birinci cümlede insan bilakis kendi kendine tanıktır dedik. İkincisinde insanın üzerinde kendisinden başka bir tanık vardır. Peki, o zaman bu basiret nedir? Bunun anlamı nedir? Ayrı bir şeydir bu.  الملك الموكل عليه يجوز أن يكون İşte bu durumda  kendisi üzerinde görevli melek diye izah edilmesi caizdir. Yani bunun olması münasiptir, olabilir diyor.   الملك الموكل Bunlar, bizden ayrılmayan görevli meleklerdir.  Aslında bunlar iki melektir. Kurtubî Tefsiri’nde

الْكَاتِبَانِ اللَّذَانِ يَكْتُبَانِ مَا يَكُونُ مِنْهُ مِنْ خَيْرٍ أَوْ شَر diyor. Yani üzerindeki kiramen katibin melekleridir, bunlar hayır, şer namına yazan meleklerdir. Yani bilakis insanın üzerinde onu gözetleyen, bizim tanıklarımız vardır. Onlar onun yaptıklarını hep kayda geçerler.

KARAKUTU

Kardeşlerim bugünkü günümüzde teknik biliyorsunuz mesela arabanın içine bir kamera koyuyorlar. Araba nereye gelmiş, nereye gitmiş. İçine yönelik de koyuyorlar, dışına yönelik de koyuyorlar. Arabanın içi de dışı da kayda geçiyor. Aya götürüyorlar, şimdi bir yere yolluyorlar. Önüne bir kamera koyuyorlar. İnerken bütün ne gördü, ne etti hepsini çekiyor. İnsanın bu meleklerin ötesinde tekrar insanda fizik yapısı içerisinde de bir kara kutu mu diyorlar. Uçaklarda olan biteni hepsini kaydeden kara kutu gibi işte böyle bir kayıt mekanizması mevcuttur. Bir bellek mevcuttur. İnsan o gün açılınca hepsi meydana çıkacak. Bu neresindedir. İşte kimi kalbinin derinliğindedir. Kimisi iki kaşının ortasındadır. Birçok yönü var. Ama onu neresinde olduğu fark etmez. Allah için her varlık gözdür. Dağ, taş Yüce Allah için bir gözdür. Hepsi seni gözlüyorlar. Hepsi seni O’na iletiyor. Nereye gidersen git dağın da bir gözü var, ağacın da yolun da zerrenin de bir gözü var. Bunu sakın unutma. Hepsinin gözü var, kurtulamazsın. Nereye gidersen git O’nun mülkündesin. Orası O’nundur. Ve O’nun olduğu yerde de O’na haber vericiler vardır. O hatlarla bağlantı halindedir. Kaldı ki Allah’ın onlara ihtiyacı yoktur. Allah bizzat bizi içimizle dışımızla görmektedir. Çünkü O’nun “Basar” sıfatı vardır. Onun için basirete ihtiyacı yoktur. Basar sıfatı olanın basirete ihtiyacı yoktur. İnsanın basirete ihtiyacı vardır.

Burada bahsedilen mesele özel bir insan ise insan-ı kâmilden söz ediyorsa insanın basiretli olması anlamında değerlendirebiliriz, yok, bu bir insan-ı kâfir ise o zamanda içinde Allah’ın böyle bir kurgusu vardır. O ne kadar dışından bunu reddetse de dış yönüyle, içerisi onu reddetmeyecektir. Onu yalanlayacak bir içyapı vardır. O halde insan dış açılımı ile ancak gâvur olur. Kendi vicdanında asla gâvur olmaz. Bu çok müthiş bir sırdır. Yani özüyle kâfir olması mümkün değildir. Ebu Cehil bunu itiraf etmiştir. Muhammet gerçekten Peygamber değil mi dendiğinde yok o peygamber ama asla kabul etmeyeceğim diyor. Reddedeceğim diyor. Gördünüz mü? Bu ayetten ben onu anlıyorum.  Bir adamın belgeleri tamamen yok sayabilmesi mümkün değil. Her taraf belge doludur. Neresini inkâr edeceksin? Ama ne yapıyor? Hiç olmazsa efelik bende kalsın diyor. İblis gibidir. İblis Allah’ı bilmiyor mu zannediyorsunuz. Her şeyi bile bile yapıyor.  İşte benim kanaatim budur.  على نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ Ama bunu dışarı yansıtmıyor, dışarı tersini yansıtıyor. Onun için de ne güzel bakın Maturudi uleması Allah onlardan razı olsun. Şefaatlerine bizi nail eylesin. İmam-ı A’zam Efendimiz ve Maturudiler dili ile ikrar etmeyi şart koşuyor. Bizim Müslüman olarak muamele yapabilmemiz için bizden istenen budur, bu şarttır diyor. Onun müslüman olduğunu belirlemek için dilinden Kelime-i Tevhit’i istiyor.  Ve böylece o namussuza kimisi bunu içerisinden gâvur o, yani gâvur ama içinin gâvur olduğu meselesi tercihen gâvurdur. Dışarı yansıtma anında gâvur oluyor. Gönlünde olanı gizliyor. İşte onun için kâfir diyoruz. Tevhidi gizliyor. Allah’ın bir olduğunu gizliyor. Birdir deyivermiyor. Öyleyse canı cehenneme! Mademki itiraf etmedi. Suçunu itiraf eden var.

DÜNYADA İTİRAF MAKBULDÜR

Allah suçunu itiraf edenleri dünyada bağışlıyor. Ben suçluyum Ya Rabbi günah işledim, affet beni diyor tamam. Allah onu affediyor. Ama ya itiraf etmezse o zaman da cehennem kapısında itiraf ediyor. Orada itiraf ediyor.  Oradaki itiraf fayda vermez. İtirafını burada yapacak. O halde [28]فَاعْتَرَفُوا بِذَنْبِهِمْ ordadır. İtiraf-ı zenb, burada olursa makbuldür.

العفو عند كرام الناس مقبول

İnsanların cömertleri, güzel huylu olanları katında afv makbuldür”.

SEN VE BEN GÖZÜ

Allah ise kerimler kerimidir. Ekremü’l-ekramin’dir. الملك الموكل in olabileceği, bunun daha ötesi tüm kainatın kamera niteliğinde olduğunu, kainatın bir göz mesabesinde olduğunu ifade etmiştir . Bu yüce yaratıcının verdiği bir sıfattır. Bazen o kadar yakın hissederim ki yalnızım bir vadinin içinde, dağlar arasında ayrı bir sessizlik vardır. Çok farklı bir ortamdır. Yalnız, sen ve ben kalırsın. Bambaşka bir şeydir. Yalnız kalırsın. Bazen eğer sen demekten çekinirsen, ben olarak kalırsan müthiş bir korku gelir. Her şey sanki üzerine üzerine geliyormuş gibi olur. Ödün patlar. Ama sen diyebilirsen, ben ve sen; işte o zaman bambaşkadır. Ve o zaman o çevrendeki bütün olanlar bitenler, el pençe durmuşlar. Sen ve bene bakıyorlar. İki sevgili kavuştu diyorlar. Maşallah, barekallah diyorlar. İçlerinden doğru kutluyorlar. Aman ses çıkarma, bak ikisi buluştu. Sesini çıkarma. Böyle bir izlenim hissederim. O sessizlik bambaşkadır. Ve kesinlikle bana baktıklarına inanıyorum. Bunda hiç şüphem yoktur. Beni gözlüyorlar. Birisi bizi izliyormuş. Her şey seni izliyor ne birisi! Allah’ın sevgili kulları bu işi bildiklerinden, çiçeklerle de konuşur, dolapla da, taşlarla da ağaçlarla da kuşlarla da konuşur. Her şeyle barışıktır. O yalnızlık çekmez. Rabbin âlemlerinin içinde bir fert olarak yaşar gider. İşte müminin yaşamı budur. Nefsine basir olan kişi dışarıda da basirdir. Kendini biliyorsa zaten Rabbini bilir. Kendini bilen Rabbini bilir. Yani kendi içinde, kendine agah olan dışarıda hayli hayli agahtır. Kendi içinden geçenleri bilebiliyorsa, bunun farkındaysa dışarıdakini bilmemesi için bir sebep yoktur. Çünkü bu adam kendini kaybetmemiş, bilakis kendini kaydetmiştir. Kendisi kayıt halindedir. Burada şuanda kayıt çalışıyor, kaydediyor. Bu da şuurdur. İşte,  وَلَوْ أَلْقَى مَعَاذِيرَهُ Bin bir çeşit mazeret ortaya atsa da- bin bir çeşidi biz ekliyoruz, çoğul olduğu için, biz dilimizde öyle kullanırız-  Mazeretler, bahaneler ortaya atsa da bilakis insan kendine mukayyettir. Kendinden haberdardır. Kendini bilmektedir. Yüce Allah boşu boşuna bahane uyduruyor diyor.  Ben kendini iyi bildiğini biliyorum diyor. Sen bütün bunların farkındasın. Yaptığın her şeyi biliyorsun.  Dünyayı dün gibi hatırlıyorsun. Yüce Allah bunu biliyorum diyor. Boşuna mazeret uydurma. Bilakis insan nefsine agâhtır. Nefsinden haberdardır. Bin bir çeşit mazeret ortaya atsa da… Şunu niye yapmadın? İşte şöyleydi de böyleydi de, falan filan.  Diğer bir ayette Yüce Allah bunlara palavra diyor. مَعَاذِيرَهُ kelimesi   أرخى ستوره demekmiş. Perdeyi sarkıtsa da perdeleri eskiden de demek ki aşağıya doğru böyle salıverirlermiş. Perdeyi salıverdi diyoruz. Şimdi de böyle çekip çıkartmalar var. Yana sıyırma şeklinde olanları var. Yani perdeyi salıverse de kendini perdelese de kendini perdelemeye çalışsa da her şeyin farkındadır. Çünkü insanın mazeret uydurması kendini örtmeye çalışması, suçunu örtmeye çalışması anlamına gelir. Böyle yapsa da insan gerçekte öyle değildir. İçiyle bütün bunları bilerek yaptı diyor. والمعذار kelimesi  الستر anlamınadır.  Örtü, perde demektir. وقيل Şöyle de tefsir edilmiştir.  ولو جاء بكل معذرة her türünden bahane ortaya koysa da bir sebep ortaya koysa da, ما قبلت منه Ondan asla kabul edilmeyecektir. Kıyamet Günü mazerete yer yoktur. Orası mazeretlerin değerlendirildiği gün değildir. Şeriat zaten mazeretleri dünyadayken değerlendirir. Şeriat mazereti olana yol gösterir. Ben ayakta duramıyorum. Namaz kılamıyorum. O zaman otur diyor.  Ben aç kaldım. Dağda yiyecek, içecek bulamıyorum. Sadece domuz eti var. Aşırı gitmemek şartıyla ye diyor. İçeceğim yok şaraptan başka,  iç diyor.  Doyasıya değil, sakın ha diyor. Ölmeyecek kadar ye iç diyor. Gördünüz mü? Dünyada mazeret geçerlidir. Ortaya koyarsın, cevabını alırsın. Ama orada mazeret geçerli değildir. Domuzdan ömrü boyunca yemiş yemiş, orda da Ya Rabbi şöyleydi, böyleydi falan filan. Hadi oradan.

كَلاَّ إِنَّها كَلِمَةٌ هُوَ قائِلُها

¶        “Hayır! Bu sadece onun söylediği (boş) bir sözden ibarettir.”[29]

Bu palavra anlamınadır. Kendinden menkul olan bir sözdür, Allah, bu itibara alınacak bir şey değildir diyor.

O boş bir sözdür. Demek ki Allah bunların mazeretlerini kâle almayacaktır. Çünkü boş sözdür. Orada mazerete yer yoktur. Çünkü bu adamın aleyhinde tamamen belgeler mevcuttur. Yüce Allah orada bunları ortaya koyacaktır. فعليه çünkü onun üzerinde vardır. Yani bütün hiçbir mazeret kabul edilmeyecektir. فعليه onun üzerinde vardır. من öyle bir kimse  ki يكذب عذره Onun özrünü yalanlayan bir şahit vardır onun üzerinde. Yalan söylüyor Ya Rabbi. Böyle değil. Doğrusu böyledir. Bu adamın uydurduğu şey yalandır. Yalan söylüyor şekliyledir. Buradaki  من yani yalanlayan üzerindeki, kişi ya meleğe, ya uzuvlarına râcidir veyahut da Allah’tır. Çünkü Allah onu yalanlayacaktır.  Onun üzerinde yalanlayan birisi vardır. O, başta Allah daha sonra diğerleri. والمعاذير kelimesinin kelime yapısını ele almış. ليس بجمع cemi değildir. Yani معذرة kelimesinin cemi değildir.  لأن جمعها çünkü   معذرة kelimesinin çoğulu معاذر dur. Peki, o zaman المعاذير kelimesi nedir?  بل هي اسم جمع له bilakis معذرة kelimesinin ismi cemidir. Yani kıyas haricidir.  Şaz olarak kullanılır.  Usul haricindedir, usul üzere bir çoğul değildir.  Mesela نساء -امْرَأَةٌ kelimesinin çoğuludur. Ama böyle bir kaidesi yoktur. Kaide dışıdır. İsi cemdir. Onun müfredi امْرَأَةٌ dir. Bu bildiğimiz mikyaslarla, ölçülerle olan çoğul değildir. Müfessir böyle demiştir.

عَلَى غَيْرِ الْقِيَاسِ بَلْ عَلَى طَرِيقِ الشُّذُوذ أَيْ diyerek ifade etmiştir. ونحوه onun benzeridir.   المناكير kelimesi, buda المعاذير nun bir benzeridir.     في المنكر münker kelimesinin kıyasi olan bir çoğulu değildir. Bilakis المنكر in kıyas dışı olan bir çoğuludur. عَلَى غَيْرِ الْقِيَاسِ demektir.

Önümüzdeki derse inşallah, Allah’ımız nasip buyurursa 16. âyet-i celileden okuyacağız.



[1] Taha20/114

[2] Enfal8/60

[3] Müslim, Ramyun Fazileti, 167

[4] Hakim, Müstedrek, Dua,1812

[5] Müslim, Abdestin Fazileti, 223

[6] Şuabü’l-İman, Beyhakî,3296

[7] Bakara2/261

[8]İsra17/82

[9] Tin95/5

[10] Tevbe9/49

[11] Enfal8/60

[12] Şerhü’s-Sünne, Beğavî, Nahl Suresi 77.âyetin tefsiri

[13] Zühd ve rekaik, İbn- i Mübarek, Helâl İstemek, 599

[14] Müslim, Zühd ve Rekaik, 2956

[15] Enbiya21/33

[16] Zümer39/68

[17] Yasin36/52

[18] Yasin36/52

[19] Yasin36/52

[20] Zümer39/22

[21] İsra17/85

[22] Nisa4/77

[23][23] Buhârî,aynı hadis başlığı,6507

[24] Yasin36/65

[25] Enam6/23

[26] Yasin36/65

[27] İsra17/36

[28] Mülk67/11

[29] Müminun23/100

Paylaş...

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to Twitter

81 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Instagram

Üye Girişi

Fotoğraf Albümü

  • Kategori: Anma Haftası 2017
  • Kategori: Anma Haftası 2016
  • Kategori: Anma Haftası 2015
  • Kategori: Anma Haftası 2014

          gulhan_37