Vakıa Suresi 4-7. Ayetler

VÂKIA SÛRESİ 4-7. ÂYETLER*

(إذا رجت الأرض رجا وبست الجبال بسا فكانت هباء منبثا وكنتم أزواجا ثلثة)

“…Yer şiddetle sarsıldığı, dağlar parçalandığı, dağılıp toz-duman haline geldiği ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman!...

أعوذ بالله من الشيطان الرجيم بسم الله الرحمن الرحيم الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه أجمعين رب اشرح لي صدري ويسر لي أمري واحلل عقدة من لساني يفقهوا قولي

Pek muhterem kardeşlerim;

Bu hafta Tefsîr-i Şerîf’ten okuyacağımız bölüm, Vâkıa Sûre-i Celîlesi’nin 4. âyeti ve bu âyeti izleyen kısımlardan olacak. Allah Teâlâ Hazretleri lutfeylesin, kerem eylesin; murâdşerîfi üzere biz kullarına tevfîkini refîk eylesin. Lazım gelen, muhtaç olduğumuz, kendi ZâtAkdesi’ne erişme, rızasına nail olma yönünde ne kadar ihsânâtına ihtiyacımız varsa, onları bu vesile ile bizlere ihsan buyursun.

Yüce kitâbını dersimiz içerisinde her vesileyle vesile kılıyoruz. Ne mübarek ders ki bu ders; tefsîr-i şerîf ve hadîs-i şerîf ne mübarek dersler ki, bu dersler, insanı Hakk’a, hakikata eriştirmede en büyük vesiledir, en büyük, en sağlam yoldur. Allah Teâlâ bu yoldan cümlemizi ayırmasın. Amin!

Allah'ı ve Rasûlünü Tanımadan Yaşanan Bir Hayat

Müminin hayatı, Allah ve Rasulü ile âlûdedir. Tabiri caizse o, hayatın tuzu-biberi veya ekmeği-suyudur. Bu hakikatlarla dolu olmayan bir hayatın bomboş olduğu, batıl olduğu reddolunmaz bir gerçektir. Allah’ı ve Rasûlü’nü tanımayan bir insanın geçirdiği hayat, sığır hayatından, hayvan hayatından daha âdî bir hayattır. Çünkü hayvanlar Rablerini bilirler, Yaratıcılarını bilirler ve zorunlu olarak tesbih ederler. Allah’ı bilirler ve O’nu tesbih ederler. Bununla ilgili Allah’ın âyetleri vardır: (ألم تر أن الله يسبح له من في السموات والأرض والطير صافات كل قد علم صلاته و تسبيحه) "Göklerde ve yerde bulunanlarla dizi dizi kuşların Allah'ı tesbih ettiklerini görmez misin? Her biri kendi duasını ve tesbihini bilmiştir."[1] Hepsi getirdiği, yaptığı tesbihi, duayı bilir. Öyle ise, o insan ki ne Allah’ı tanır, ne Peygamberini; işte o sığırdan daha âdîdir. (أولئك كالانعام بل هم اضل) "Onlar hayvanlar gibidirler; hatta daha da şaşkındırlar!"[2] ifadesindeki (أولئك)’ye matuf ve muhatap olan kişilerden daha aşağı olanlardandır. Allah Teâlâ Hazretleri muhafaza buyursun.

İnsan daima hayvanlardan farklı olarak yaşamalı, hayvanlardan farklı olmalıdır. Hayvan ne yapıyordu? Kendine göre bir duası var mı? Var. Tesbihi var mı? Var. Ancak bunları zorunlu, mecbur olarak yapar. Bir duası var, bir tesbihi var. Peki namazı var mı? Yok. Orucu var mı? Yok. Emr-i bi'l-ma'ruf nehy-i ani'l-münker (iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak)? Yok. İşte bu yoklar, sende olması lazım. "E, ben Sübhânallah derim, arada sırada Elhamdülillah da derim!" Onu hayvan da diyor! Bak hayvan da söylüyormuş onu! O tesbihi, o duayı o da yapıyor. Öyle ise senin duan farklı olmalı. Senin Hakk’a yalvarışın, yakarışın hayvanda olmayan şekliyle olmalı. Yani daha kâmil manada olmalı. İnsanca olmalı, hayvanca değil. O halde bu yaratılmış olan ağaçlar da Allah’a secde eder, bitkiler, yıldızlar ve güneşler de. Ancak bizde olanlar onlarda yoktur. Öyle ise sende olanları kullanacak, farklılığını gösterecek, farklı şekilde Allah’a yaklaşacaksın. Şuurluca, bilinçli bir şekilde vahiy içinde yer alan dillerden döktüreceksin ve o tellere vurup avazını kutlu aleme göndereceksin.

Hayvanlarda Tercih de Terakkî de Yoktur

İşte insanın Hakk’a yaklaşımı; toplumsal münasebetleri tesis etmesi ve Allah’a kulluğu türlü tellerden, türlü dillerden îfâ etmesi şeklindedir. Hayvanın teli bir tanedir, tek kalıbı vardır onun: Hayvanca! Yani canlı olması hasebiyle kendine yüklenmiş olan bir görev vardır ve bunu da yapmak zorundadır. Biz ise, böyle kendimizi zorunlu hissettiğimiz için değil, "mecburum, ne yapayım?" diye değil; aşkla, şevkle "istiyorum!" diyerek yapacağız. "Mecburum" değil, "ercû: istiyorum" diyeceksin.  (من كان يرجو) "Kim isterse…"[3] Hayvanda "yercû" (istemek) yok. Ya? Hayvanın recası-havfı (ümidi- korkusu) yoktur. O ne yaptığını bilmez. Yani bilmez derken söylediğini, tesbihini, dua ettiğini biliyor; ama bu bilgisi de zorunludur. İnsan ise kazanır, sa’yeder, kesbeder. Eğer o yolda olmazsa geriler. Hayvanda bu özellik yoktur. Hayvan, hayvan olmaya ve öylece kalmaya mahkumdur. İnsan öyle değil; insan mahkum değildir. İnsan, kâsip (kazanan) bir varlıktır. Ya ileri geçer, ya geriye doğru gider ve hayvandan da aşağı iner. Ama hayvan aşağı inmez. Hayvan hiçbir zaman şeytanlığa inmez. Şeytan olmaz havyan; melek de olmaz, insan da olmaz. Onun için hiçbir zaman maymun, insan olmaz, olamaz. Mümkün değildir. Böyle bir şey realiteye aykırıdır. Niçin yaratıldıysa o aşamada, o menzilde kalır. Ötesi? Ötesi yoktur.

İnsanın Terakkîsi

Ama insan vasıf itibariyle daima nitelik değiştirir, özellik değiştirir. Melekiyyet kazanır, meleklik vasfı ile muttasıf bir insan olur. İnsandır ama: (متصف بصفات الملائكة) "Meleklerin sıfatlarıyla muttasıf" olur ve daha ötesine geçer. Ulûhiyyetin bir takım sırlarına erişir. (تخلقوا بأخلاق الله) "Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanın!"[4] sırrıyla ilâhî huylarla ezenir ve bezenir. Nerede ise Huzur'da yer alır ve bazen de karıştırılır. Îsevîler’in Allah ile İsa’yı karıştırması gibi… Karıştırılır. Neden karıştırılır? O kadar benzer taraflar oluşur ki… Ama şunu unutmayınız ki bir şeye benzemek, o olmak demek değildir. Allah Teâlâ’nın yüce sıfatlarını taklit ede ede insan ki biz buna "tahalluk" diyoruz, "yaklaşma" diyoruz… Zaten evren içerisinde insanın en güzel yaptığı, Yaratıcısını taklit etmektir. Allah kuşları yaratmış, insan onu taklit ederek uçmasını öğrenmiş. Balıkları taklit etmiş, onlara bakmış, denizde yürümesini, gitmesini, denizin altına bile girmesini öğrenmiş. Öyle değil mi? Velhasıl insanın en mükemmeli, Yaratanını taklit edendir. Ancak şunu unutmayalım ki her zaman söyleriz, bu taklitler daima bilinçli, şuurlu bir şekilde yapıldığı zaman insan ondan bir anlam çıkarır, o anlam ile anlam kazanır; şuursuzca değil!

Kıyâmet Olayının Kurgusu İçimizde Mevcuttur

Evet kardeşlerim, böyle giriş yaptık. Vâkıa Sûre-i Celîlesi’ne girmiştik. Vâkıa, "olay" anlamına gelen, "müthiş olay" anlamında bir kelimedir. Evren içerisinde olay diye bir şey varsa, işte budur. Onun için Allah bu sûreye Vâkıa ismini vermiştir. Yani diğer bir ifadeyle Vâkıa suresi, kıyametin bir vasfı, bir niteliği, bir ismi olarak bu adla anılmıştır. Bu sûrede bu olaydan söz edildiği için sûre-i celîle Vâkıa olarak isimlendirilmiştir. Bu vâkıanın başlangıcı ile olacak hâdiseler bizlere anlatılıyor. Aslında bu olayın kurgusu bizim kafamızda, bizim içimizde mevcuttur. Yani biz bu olayın dışında değiliz, içindeyiz. Ve bu olay bizim özümüze nakşolunmuştur. Şimdi anlatılan âyetler, özümüzde, bilinçaltında gizli bir disket gibi meknuz olan o kader çizgisi içerisindeki satırların gündeme gelmesini sağlayacaktır. Âyetler bizim için bir dürtü olacak, bir uyarıcı olacak, içimizdeki tuşlara basacak. Bastığı anda hayalimizdeki tablolar hemen ekranda görülecek, seslendirme olayları iç âlemimizde zuhur edecek veya bir başkasından doğru duyacağız. Her ne ise, bu şekilde tasvir, muhakeme ve müzakere oluşacak. İnsan burada yerini alacak. Muazzam bir harekettir bu!

Kur'ân'ı Keşfetmek, Kendimizi Bulmak Demektir

O halde Kur’ân’ın en büyük özelliği "zikir" yani "hatırlama" olması; "müzekkir" yani "uyarıcı, hatırlatıcı" olmasıdır. Kur'ân bizi uyarıyor: (فذكر) "Uyar!"[5] Evet, öğüt ver demiş, insanın uyarılması öğütle olduğu için öğüt ver diye ifade olunmuş. O halde insanoğlunun duygularının meçhul kalan, gizli kalan, mestur kalan hallerini keşfeden ilâhî bir kâşiftir Kur’ân. Ve Kur’ân’ı dile getiren bir kimse de mecazî anlamda kâşiftir. Müfessir, kâşif demektir. Kur’ân’dan keşif yapan kişiye müfessir denir. Allah’ın mübarek kelimelerinin altında yatan manaları değişik usuller ve tarzlarla, uğraşarak, didinerek ihraç eden, istinbat eden, çıkaran bir kimse kâşiftir, mucittir. İşte bizim yapmamız gerekenler de bunlardır. Bunları bileceğiz, bulacağız. Aslında bu kelimelerin altında yatan manaları bulmak demek, kendimizi bulmak demektir. Çünkü Kur’ân insanı anlatır, insan içindir. İnsan için bir rehberdir. Mükemmel şahsiyeti anlatır. Ve bu mükemmel şahsiyet, ilâhî sıfatlarla donanmış kişinin adıdır. Halifetullahtır, insan-ı kâmildir. Yaratan ve yaratılan karşı karşıya gelir. Huzur'da: (عند مليك مقتدر) sırrına[6] erişir ve o insan da muktedirleşir, iktidar sahibi olur. İnsanoğlu şimdi insanların yaptığı iskemlelere, sandalyelere, koltuklara oturunca, üzerinde de yazmışlar falan koltuk diye, o oldum zannediyor. Zan ilim değildir. Önemli olan Yaratanın huzurundaki serir üzere oturmaktır. O makamda, O Melik’in katında yerini alabildin mi, işte ölümsüz makamı kazandın demektir. Kimse senin elinden o ünvanı alamaz. Allah bizleri bu iktidar ile muktedir kılsın. Bunun dışındakiler yalandır, faso-fisodur.

Firavunlar da oturmuşlardı altın koltukların üzerinde. Bütün insanların tepelerinden bakmışlar, onları önlerinde eğmişler, yerlere kapaklamışlardı! Ama şimdi nerelerdeler? Kemiklerini bile bulamıyorsunuz! Elin oğlu onları çelik-çomak haline getirmiş, oradan oraya, buradan buraya alıp duruyor, müzelerin içerisinde kendi kendine bir şeyler kurup o zavallıları çanak çömleğin arasında teşhir ediyor! Öyle mi? Öyle. Demek ki bir çanak-çömlek ne ise Firavunun kemiği de o duruma düşmüştür! (يا ليتنى كنت ترابا) "Keşke toprak olsaydım!"[7] sırrı zuhur etmiş, toprakların, çakılların arasında teşhir edilmektedir. Ama bir Nebî’nin kabri öyle mi? Bir Muhammed aleyhi's-selâm'ın sen değil kemiğine, kabrine bile dokunamazsın! Bakınız nasıl korunuyor, nasıl tazim ediliyor, nasıl saygı gösteriliyor. Yüzyıllar boyunca sel gibi insanoğlu akıyor ve Allah’ın huzurunda durur gibi onun huzurunda duruyor! Çünkü o Nebî’nin Hak katında hazır olduğunu bilen o hâzırûn, onun huzurunda durmakla Allah’ın huzurunda durduklarını biliyorlar ve duruyorlar. Allah Teâlâ bu basireti cümlemize ihsan eylesin.

Evet, olay bizim içimizdedir diyoruz. İçimizde bu olayları yaşayacağız ve inşallah Allah el verdiği ölçüde yaşatmaya çalışacağız.

Kıyâmet İle Yeni Bir Düzen Kurulacaktır

Vâkıa, bugünkü düzenin bozulması, başka bir düzenin getirilmesi olayıdır. Yani kıyamet olayıdır. Olay budur. Bugünkü düzen, insanların sapıkları tarafından, diğer bir ifadeyle genel anlamda sapıtmış olan insanoğlunun bozması ile bozulacaktır. Nihayet, Allah Teâlâ bunları bir tarafa çekecek ve: "Çekilin bakalım şöyle! Yeteri kadar bozacağınızı bozdunuz. Ben şimdi yeniden kuracağım, yeniden bir düzen oluşturacağım ve bundan sonra sizleri karıştırmayacağım. Sizlerden iyileri kötülerden ayıracağım. İyileri iyi yere, kötüleri de kötü yere koyarak gereken dersinizi vereceğim!" diyerek âlemi ikiye ayıracaktır: İyileri bir tarafa, kötüleri bir tarafa. Artık bundan sonra huzursuzluk olmayacak. Kavga yok, gürültü-patırtı yok, vurma-kırma yok, sövme-sayma yok, bozma yok…

İşte olay budur! Böyle bir olaya can kurban! Hepimiz böyle bir olayı bekliyoruz. Öyle olsun istiyoruz. Çünkü beni döven var, bana söven var, beni engelleyen var, bana layık olmadığımı ifade eden var, söyleyen var. Ne olması lazım? Sabrediyoruz. (و بشر الصابرين) "Sabredenlere müjdele!"[8] âyetine bakıyoruz. Müjde almaya çalışıyoruz, moral bulmaya çalışıyoruz. Ama istiyorum ki bunlar olmasın, Rabbımı daha iyi dinleyeyim. Çatlak sesler gelmesin, bir takım anıranlar olmasın, böğürenler olmasın, vuranlar-kıranlar olmasın. Beni rahatsız etmesinler. Bir huzur istiyorum. Huzur ortamı istiyoruz. İşte o olayı istiyorsun sen. Olayın arkasını istiyorsun, o nizamı istiyorsun. Hepimizin içinde bu arzu var, bu istek var. Allah sizin arzularınızı yerine getirecektir ve en güzel biçimiyle sizleri o huzurda hazır edecektir, inşallah.

Kaçınılmaz Muazzam Olay!

Bu, yalanlanamayan, insanların, varlıkların yalanlayamayacağı bir olaydır. Yalanlayanlar da sûretâ yalanlarlar. Öz itibariyle yalanlamaları mümkün değildir. Çünkü her beşer o olayı kendi çapında, kendi içinde yaşar. Hayat başlı başına bir olaydır ve hayattan çekilip gitmek de bir olaydır; ölüm bir olaydır. Bütün bu olayların birikimi o olayın bir tezahürüdür, o olayın habercisidir. Evet: "Olay var olay!" Ünlem işareti (!) koyarak… Her neyse, bu bütün olayları toplarsınız; bu olaylar o olayın sadece bir sızıntısından ibarettir. Bir yel ile gelen cılız bir sesten ibarettir. Bunun için onu inkâr etmek mümkün değildir. İnsanın çocukluğundan bu yana başına gelen enteresan olaylar, hele hele bunların içinde çok korkunç olaylar vardır. "Bittim, yok oldum!" dediği olaylar vardır. Ama bitmemiştir, tükenmemiştir. İşte bütün bunları hatırlayınız. Bu olayların içerisinden çıka çıka geliyorsunuz. Bu olaylar herkes için değişik aşamalarda, değişik platformlarda, mertebelerde, derecelerde ve görünümlerde zuhur eder. Dinlerse insan bunu duyar. Kendini keşfetmeye çalışırsa bunları anlayacaktır. "Doğru!" diyecektir. "Ben bu mevsimleri yaşadım, yaşıyorum" diyecektir. Yaşatmaktadır. Yaşayacağız. Allah kullarını alıştıra alıştıra, o büyük olaya çekmektedir. O büyük olaya gidiyoruz, o büyük meydana gidiyoruz. İnkârı mümkün değil! Oluşumundan önceki o son oluşum anı ise zaten artık bütün inkârların belinin kırıldığı, onların varlığına son verildiği bir zamandır. O gün meydana gelen olay, "alçaltıcı ve yükseltici" bir özelliği olan, bütün diklerin dikliklerinin giderildiği, bütün boynu büküklerin boyunlarının kaldırıldığı, zelil edilenlerin aziz edildiği, aziz edilip de hak ve hukuku hiçe sayarak hakkı olmayan izzete büründürülenlerin zelil edildiği, alaşağı edildiği bir olaydır. İşte böyle bir olay!

Yükseltici ve Alçaltıcı Olaylar Zinciri

Demek ki "yükseltici-alçaltıcı" olaylar zinciri vardır. Bu olayların genel anlamda tanımını yapacak olursak; bu olaylar iki ana aşamada zuhur edecek: Yükseltme ve alçaltma olayı. Tepede, çok uzaklarda olan güneşler, tepemizin üstüne inecek, alçalacak. Tepemizin üstünde, inanmışların, azizlerin tepesinde yer alan zulüm, zulmet, yükseltilecek, uzaklara defedilecek, kaldırılacak, yükleri kalkacak. Velhasıl lâyık olana lâyık olan verilecek. Ama bu âlem böyle bir âlem değildir. Zıtların bir arada bulunduğu bir âlemdir. İyinin yanında iyinin yer alması gerekirken kötünün yer aldığı; eğrinin yanında eğrinin yer alması, doğrunun yanında da doğrunun bulunması gerekirken tam tersine olduğu, tebrik edilmesi gerekirken sövüldüğü-sayıldığı, sövülmesi-sayılması gerekirken tepelere çıkarıldığı, baş tacı edildiği bir zıtlıklar, bozukluklar yurdudur, tefessüh (çürüme, kokuşma) âlemidir. Burada her şey bozulmuş, her şey yolundan çıkmış, rayından çıkmıştır. Bunu düzeltmek lazımdır.

Bu Âlemde Ne Tamamen Adâlet Ne de Tamamen Zulüm Vardır

İşte, bu "olay" bu düzeltme işleminin yapılması olayıdır. O halde herkes lâyık olduğunu bulacaktır. Bu âlemde maalesef öyle değildir. İnsanoğlu bu âleme ayak basalı, adalet dediğimiz şey, hele hele fazilet dediğimiz olay kuyruklu yıldız gibi çok nadir görülmüştür! Yüzyıllar içerisinde şöyle bir görünmüş, kaybolup gitmiş! Nerede Ömer’in adaleti, değil mi? Sanki bir varmış bir yokmuş. Peygamber-i Zîşân gelmiş, uğraşmış didinmiş… Zannediyoruz ki biz Peygamber aleyhi's-selâm gelince her şey halloldu. Hayır! Kısmen, çok kısmen! O, öğretti sadece. Yoksa yeryüzünün her tarafından cehalet kalktı, zulüm kalktı, her şey nura garkoldu bitti mi? Yok canım öyle şey! Böyle bir şeyin olması da gerekmez. Buna kimsenin gücü yetmez. Böyle bir şeyle yükümlü değildir Peygamber; böyle bir görevi de yoktur. Aslında bu âlem tamamen aydınlanmaya müsait değildir. Görmüyor musun bir tarafı gündüzken bir tarafı gecedir! Yuvarlak çünkü. Senin elinde değil ki her tarafını aynı hale getirmek. Dümdüz yapabilir misin yeryüzünü? Yapamazsın. O gün Allah yapacak ama! O gün gelince her şey dümdüz olacak! (لا ترى فيها عوجا ولا أمتا) "Orada ne bir iniş, ne de bir yokuş görebileceksin!"[9] Ne dağ kalacak, ne bayır, ne çayır! Dümdüz!

İşte bugün olay günüdür. O halde bunları kimse yapamazsa yapan "Birisi" vardır. Yaptığı zaman "olay" olacak! Çünkü bu bir olay, gerçekten olay. Uğraşılmış, didinilmiş… Firavunlar, Nemrutlar tamamen zulüm, tamamen karanlık olsun istemiş. Buna da izin yoktur ha! Güneş vardır. Güneşin önüne set çekemediğin sürece bir taraf aydınlık olur. Olur mu? Olur tabii, olmuştur. Onun için Allah, Nebîler göndermiştir bu yeryüzüne. Onlar güneştir; doğan güneşlerdir. Ama güneş doğar, arada sırada önüne bulutlar gelir, kaybolabilir, arkada kalabilir veya batabilir. Yani bu ufuktan çekilip, başka bir ufka gidebilir. Onun için de arkadan karanlık gelir.

İmtihan Âlemi

İşte, bu dünya bir koşuşturma yeridir. Ayların, güneşlerin peş peşe geldiği, birbirini takip ettiği bir kovalamaca âlemidir. İyisi de bulunur, kötüsü de bulunur. Ama iyi, iyiliğin karşılığını göremez; kötü de kötülüğün karşılığını maalesef görmez ve bulamaz, nedense! Neden? Çünkü bu âlem karşılıkların alındığı bir âlem değildir. Dâru'l-cezâ değildir burası; yani karşılık alma âlemi değildir. Ya nedir? Dârul-imtihandır, imtihan âlemidir. Burada sadece yapacaksın, sadece ortaya koyacaksın. Serbest bırakılmışsın. Hemen anında doğrultulmuyorsun.

Öyle ya mesela öğretmen imtihan eder. Bakar ki öğrenci eğri yapıyor, yanlış yapıyor. Gidip de: "Şunu düzelt!" derse, imtihanın sırrı bozulur. Karışmayacaksın. Yapsın yapacağını. Değil mi? Genel anlamda söylersin: "Bak, şöyle şöyle yapmanız lazım. Şu doğrultuda giderseniz iyi olur, iyi netice alırsınız…" Ama birinin başına gider de: "Şunu şöyle yap, bunu böyle yap" deyince bu işin kıymeti kalmaz. İmtihan olmaktan çıkar bu, kopya vermek anlamına gelir. İşte bu dünya hayatı budur. Öyle ise dünya hayatını bilelim ve bu bilgi üzere moralimizi bozmadan çalışalım. Burası çalışma âlemidir. Zamanı boşa harcamamalı. Yerimizi, yurdumuzu bu şekilde değerlendirerek, çile çekerek, ter dökerek, kazanmak için uğraşmalıyız. Bir gün gelecek layık olduğunu merak etme bulacaksın, alacağını alacaksın. Düşman da layık olduğunu bulacak ve yerini alacaktır. İşte o gün böyle bir gün, böyle bir olayın zuhur ettiği gündür.

Evet: (خافضة رافعة) "Alçaltıcı, yükseltici…" Söyledik ki bunun çok geniş anlamları vardır. O gün içerisinde merfu olması yani yükselmesi gerekenler yükseltilecek; alçak olması gerekenler alçaltılacak. İşte o olay bu olaydır.

4. âyetten devam ediyoruz. Esteîzü billah:

(إذا رجت الارض رجا)  "Yer, yeryüzü, yaşadığımız küre, arazi, toprağın yer aldığı dünya parçası şiddetle sarsıldığı zaman!"

Karıştırılan İki Kavram: "Dünya" ve "Arz"

Evet şunu da yeri gelmiş iken söyleyelim: Büyük İslâm kültürü içerisinde bir karışma ve karıştırma olduğu için âyetleri, olayları yeniden izaha girişmek lazım geldiği kanaatindeyim. Kur’ân’da bir "dünya" tabiri, bir de "arz" tabiri vardır. Şu anda bizim ayağımız arzdadır; biz arzda yaşıyoruz. Ve aynı zamanda "dünyanın da bir bölümünde" yaşıyoruz, "dünyada" değil! Dünyanın bir bölümü! Arz dünyanın içinde yer almaktadır. Dünya neresi? Arş'a kadar olan kısımdır. Bütün bu sistemlerin, bu yıldızların hepsi birden dünyadır. İşte biz bunu, dünyayı burası olarak anlamışız ve Kur’ân’daki dünya ile ilgili anlatımları da bu dar yeryüzüne sığdırmaya çalışmışız. Çoğu zaman da tasannu yani olmayacak şeyler meydana gelmiş. Şimdi o kadar izahlar var ki gülünç duruma düşüyoruz! Onun için açılmak lâzım. Göklere doğru açılmalı, çevreye açılmalı. Ve buna göre yeni kavramlar, yeni yorumlar getirmek lazımdır. İnşallah! Biz dünyanın sadece bir odasında yaşıyoruz. Ama dünyanın dolu (pek çok) odaları vardır. Yıldızların hepsi birer odadır. Onların hiçbiri de boş değildir. O odalarda da bir şeyler istif edilmiştir, bir şeyler vardır. Biz dünya birimlerinden bir birimde yaşıyoruz ki işte arz budur. İşte âyette de bizim şu andaki yaşadığımız yeryüzünden söz ediliyor.

(إذا رجت الارض رجا) "Yer, tam bir sarsıntı ile sarsıldığı zaman!" Bir başka ifade ile:(إذا زلزلت الارض زلزالها) demektir.

(حركت تحريكا شديدا) Buradaki mef’ulü mutlakı tekid anlamında müfessir "şedîden" kelimesini getirmiştir. "Şiddetle" yeryüzü sarsıldığı, tahrik edildiği zaman…

Evet diyoruz ya: "Beni tahrik etme yâhû! Yapma, etme!" İşte, yer de tahrik edilecek, kışkırtılacak! Öyle ya sen kışkırtılıyor musun? Tabii. O da kışkırtılacak. Onun için yeryüzü de laftan anlar. Onun da bir mantığı vardır; onun da anlayışı vardır. Hani ne diyor Allah: “Biz arza şöyle dedik, semaya ve arza şöyle dedik…” Değil mi? (فقال لها وللأرض ائتيا طوعا أو كرها) "Ona ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek gelin dedi"[10] Bak, konuşuyor onlar! Onlar da laf anlıyor, söz dinliyor. Ne diyor?(و قال الانسان ما لها يومئذ تحدث اخبارها)  "İnsan ona der ki: 'Ne oluyor buna?' İşte o gün (yer) haberlerini anlatır!"[11] Görüyor musun bak, konuşuyor!

Anlamsız Hareket Kişiye Anlamsızlık Kazandırır

İşte, yeryüzü kışkırtılacak ve yerinde durması gerekirken, yerinden atlayınca oradaki patlayacak. Hani filmlerde görüyorsunuz ya… Adamı bombaya bağlıyorlar da kımıldayamıyor ya… Çünkü kımıldasa patlayacak. Ensesinde… İşte yeryüzü de böyle bir plan ile planlanmıştır. Deprenme olayı yerin hem kendisine, hem de üstünde yaşayanlara zarar verir. Onun için böyle fazla hoplayıp zıplamak iyi değildir. İnsanoğlu insanca hareket etmelidir. İnsanî olmayan anlamsız hareketlerden sakınmalıdır. Yoksa içindeki belli duyular ve duygular kıvamını bozar.

Onun için, bakıyoruz, siz de bakın! Bazı ağalar var… Ne o? Spor yapıyormuş… İnceleyin bakalım, bir ilmî tespit yapılsın. Din-diyanetten uzak yaşasın, ama bol bol spor yapsın. Ne kadar yaşıyor? Bir bakın bakalım. Bir de edebi ile, dînî hissiyatı ile yaşayan, emirleri yerli yerince yapan, ifrat ve tefritten uzak, itidal üzere yaşayan bir insanın yaşantısı kontrol edilsin. Vallahi'l-azîm size söylerim ki o dindar insanın ömrü ötekinden daha uzundur! Tabi bu, genel anlamdaki bir tespit. Çünkü zaten araştırmalar tek kişi üzerinde yapılmaz, belli oranlarda yapılır. Eğer onun dediği gibi olsaydı, onun çok yaşaması gerekirdi. Ben diyorum ki; iş harekette değil, anlamlı harekettedir. Anlamlı, itidalli ve gerektiği ölçüde hareket etmektedir. Durup dururken anlamsız hareket, kişiye anlamsızlık kazandırır ve gücünde israf meydana getirir. Çatlaklar ve gedikler açar, hayatını tahrip eder.

Yeryüzünü Kışkırtan Unsurlardan Şirk!

İşte yeryüzünün de artık kışkırtıldığı bir zaman… Kim kışkırtacak? İnsanoğlu yâhû! Evrende ne varsa, insandan daha büyük kışkırtıcı yoktur. Nasıl kışkırtacak canım? Biliyorsunuz ki -deminden söyledim- yerler ve gökler şuur sahibidir. Onların da kendine göre bilgisi vardır. Zaruraten bilmesi gereken bir ilim vardır; ilm-i zarurî verilmiş onlara. Onların bir kurgu türünde, Yaratanın kendilerine yüklediği ölçüde bir bilgisi vardır. Hoşlanmadıkları şey nedir? En çok sevmedikleri şey, Allah’a şirk koşulmasıdır. Onun için şirki duydular mı, zangır zangır titrerler! Allah Teâlâ Hazretleri: (قف) "Dur!" diyerek, teskin edici tecellîyi yaparak onları teskin eder, durdurur. Onları bir tür sıvazlar. Bunlar hep âyetlerde, hadislerde mevcuttur. Ama bir gün gelecek dur demeyecek, onu teskin etmeyecek. Ondan sonra onlar da çıldıracak! Kime? Üzerindeki müşrik insanlara. Çünkü artık din, diyanet, Allah diyen adamlar kalmamıştır. Yallah! Hepsi gidiyor! Vuran vurana, kıran kırana… Hercmerc olayı! İşte o zaman artık -zaten bunları sohbetlerde de söylüyoruz- Kurân gitmiş, Hacerü'l-esved gitmiştir. Yani dînî amblemler, işaretler yerinden kalkmıştır. İşaretin kalkması demek, bereketin gitmesi, mana gücünün artık kesilmesi demektir.

Kâbe’nin yıkılması, Hacerü'l-esved'in alınması, âlimlerin öteki aleme intikal ettirilip yeryüzünün cahillerle dolması, Mushafların ortadan kalkması ve silinip gitmesi ile, artık yeryüzünün yeryüzü olmaktan çıktığı, burasının bir mel'abegâh (oyun alanı) olduğu, tımarhane olduğu, bir deliler yuvası haline geldiği anlaşılacaktır. İşte o zaman yer, böyle kendi kendini yer! Tabi, kendi kendini yerken sen de onun "kendisi" içindesin; seni de yiyecektir! Allah korusun senin de, o kimselerin de başını yiyecektir!

İşte bu hareket, durup dururken meydana gelen bir hareket değildir. Dînî anlamdaki bir kışkırtmanın, tahrikin sonucudur. Bunun için burada kimin hareket ettirdiği verilmez, kimin zelzeleye vesile olduğu söylenmez. (إذا زلزلت) = (إذا حركت) Bu iki ifade aynı anlamdadır. Cenâb-ı Hak doğrudan doğruya bunu üstlenmiyor kendisi. Halbuki bu işleri esas yaratan O’dur. Ancak Allah yaratır ama yarattığını sebepler ile donatır. Bu nedenle sen O'nu doğrudan göremezsin, sebepleri görürsün. Burada, nedir buna sebep olan olay, bu bile zikredilmez. Çünkü malumdur. Malumu ilam (bilineni söyleme) kabilinden olur. Çünkü bunu Kur’ân’da zaten anlattı. Nelerin nereye varacağını, hangi hareketin hangi sonucu vereceğini zaten söylüyor. Onun için bu âyeti niye ayrıca böyle genişletsin ki? Kısa ve öz olarak beyan etsin, anlayan anlar. "Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az!" hesabı ifade olunmuştur.

Evet, onun için tahrik edici olmayalım. Allah’a muti olanlar (itaat edenler) sevilir, sayılır. Yeryüzü tarafından da, ay ve güneş tarafından da! Dağı, bayırı çayırı… bütün zerreler onu severler, ona dua ederler. Ama ötekine de beddua ederler.

Diğer Tahrik Olayları

Bunlar insanoğlunun yeryüzünü tahrik olayıdır. Bir tane örnek verdik ama bir tane değildir. Altını karıştıracaklar, delik açacaklar, orasını-burasını delecekler, dağlarla oyun oynayacaklar… İleride göreceksiniz, bilim teknik ilerledikçe testere gibi biçecekler dağları. Yani ne gereği var şunlara diyecekler, dağlar bizi bağlar diyecekler ve onları kör kuyuya atmaya çalışacaklar. Ama o dağların yerinden oynaması demek yeryüzünün dengesinin bozulması, iklimin bozulması, hayat damarlarının kesilmesi demektir! Yani şimdiki gibi düşünmeyin, geleceği düşünün. Daha neler yapacaklar! Çünkü bu âyet zaten şu andakini anlatmıyor ki. "Olayı" anlatıyor ve sen de olaya nasıl gidildiğini düşüneceksin. Bu gittikçe artan büyüyen bir olaydır. Yani insanların hem manevî olarak yanlışları yeryüzünü tahrik edecek; hem de maddî açıdan dengesiz davranışlar ve doğada yaptıkları tahribat neticesinde yeryüzü tahrik olacak. Atomlarla oyun oynayacaklar. Şurasını patlatacaklar, burasını çatlatacaklar… Bunun neticesinde de sarsıntılar, sarsıntılar!... (إذا رجت الارض رجا حركت تحريكا شديدا) Hatta öyle sarsılacak, öyle tahrik edilecek, hareket ettirilecek ki:

(حتى ينهدم كل شيء فوقها من جبل وبناء) Nihayet üzerinde dağlar namına, binalar namına ne varsa onun üzerinde yükselen her şey düşecek! Zîr-u zeber olacak, alaşağı gelecek, taş taş üstünde kalmayacak! (خافضة) olacak, alaşağı edilecek!

Dikili Her Şey Yere Kapaklanacak!

Evet o halde her dikili şey bir kere kapaklanacak. Dikilmiş ne varsa, dikili olduğu yerden yere düşecek. Peki bu din nedir? Bu din de bir dikilme olayıdır. Hz. Peygamber dikti sancağı, dini-diyaneti nasbetti. Öyle mi? "Mansub" nasbedilmiş (dikilmiş) demektir. Müşrikler putları nasbettiler; Peygamberler ise dini-diyaneti nasbettiler, diktiler, yükselttiler. Dini yükseltmek anlamında "i'lâ- din" diyoruz, öyle değil mi? Müşrikler de şirklerini nasbettiler! Hâlâ kavgasını veriyorlar! "Sizinki büyük, bizimki büyük" diyerek uğrunda nelere katlanmıyorlar efendiler? Herkes bir şey dikiyor; yarışıyorlar dikişte.

O gün gelince hepsi alaşağı olacak! Tabi bunun yanında kutlu değerler diye bildiğimiz şeyler de yıkılmış olacak. Yıkılmasaydı zaten o halin vukû bulması mümkün değildi. Bu olay gerçekleşmezdi o zaman. Eğer din ve diyanet yıkılmazsa zaten bu olay gerçekleşmez ki.

O halde kıyamet (خافضة) hâfida'dır yani ne varsa her şeyi alaşağı edecektir. İyisiyle kötüsüyle her şey aşağıda olacaktır. Demek ki bu olayın zuhuru ile, olayı genel anlamda değerlendirecek olursak her şey yatmış durumdadır. Hiç dik olan, ayakta olan bir şey yoktur. İster maddî olsun ister manevî olarak bilinsin, "değer" olsun… Kâbesi yıkılacak! Öyle mi? Camiler yıkılacak! Velhasıl bütün kutlu olarak bilinen değerlerin hepsi alaşağı olacak. Canım siz görmüyor musunuz zelzele olduğu zaman burası minaredir, burası kalsın der mi? Öyle değil mi? Görüyorsunuz siz. Olmaz! Ayırım yapılıyor derler bu sefer de müşrikler. Cenab-ı Hakk’a karşı şeytan der ki: "Ayırım yapıyorsun, kopya veriyorsun. Böyle mi anlaşmıştık" der, "sen bana böyle mi demiştin, şöyle şöyle yap demiştin, bak ben onları yapıyorum, onun için karışık" der. Bu âlem karmaşık âlemdir. Basireti olmayan ayıramaz. Ve hele hele biraz bozukluğu da varsa gözünde, şeşi beş görür!

Evet üzerinde ne varsa dağlardan, binalardan hepsi inhidâma (yıkıma) uğrar, (ينهدم) yıkılır düşer, aşağı düşer.

(وهو بدل من إذا وقعت) Buradaki: (إذا رجت الارض رجا) cümlesi: (إذا وقعت) ifadesinden bedeldir. Yani o olayın olmasında bunlar da olur.

(ويجوز أن ينتصب بخافضة رافعة) Bu (إذا) ile başlayan cümlenin (خافضة رافعة) kelimelerinin mamulü olarak mahallen mansub olması, nasb olması da caizdir. Çünkü ism-i failler de fiilleri gibi âmil olurlar. "Bu vâkıa olayı ne zaman alçaltıcı, ne zaman yükseltici olur? (إذا رجت الارض رجا) Yerin tahrik olduğu, tahrik-i şedid ile tahrik edildiği zaman." İşte bu vâkıa olayı yükseltici ve alçaltıcı konumunu, durumunu ortaya kor.

Kıyâmetin İki Aşaması: Alçalma ve Yükselme

Kıyamet olayı iki aşamalıdır: Birinci sur: (خافضة) hâfida’dır; çünkü her şeyi düşürecek. O tepemizdeki yıldızlar var ya, onlar da düşecek! Güneş, ay, gökler… Göklerin düşmesi hâdisesi ikinci safhada tabii. Evvela bir kere içi boşaltılacak. Arazi mühmel hale getirilecek. Yıldızlar bir kere düşecekler. Gökyüzü ikinci safha- hayattadır, o ayrı, o ikincisinde. İkincisi ise: (رافعة) râfia’dır. Kabrinde yatan, başını kaldıracak, topraklar yarılacak ve dikilecek, ameller kaldırılacak, yerli yerine konacak. Belli şeylerin melekler başını dikecekler, gökyüzünün kapıları açılacak ve melekler oradan payır payır, grup grup gelecek:  (فتاتون افواجا)Melekler gökyüzünden, kapılardan girecekler, gelecekler.

Demek ki bakınız iki kelime kullanılmış ve bu olayın iki aşaması enteresan bir şekilde ifade edilmiştir. Birisi yatırıyor, ikincisi kaldırıyor. Ama tafsilat yok burada. Bu durum, âyetin gizemi ve ince bir nüktesi, noktasıdır. Düşün düşünebildiğin kadar, çıkar çıkarabildiğin kadar! Neler var neler! Öyle kelimeler ki o kelimelerin içeriğine bir daldın mı aman Rabbi, bir bahr-i umman, uçsuz-bucaksız bir deniz! Nasıl bitireceksin? Şu iki kelimenin anlamını saymakla bitirebilir misin? Neler yatacak bunu sayabilir misin sen? Allah neleri yatıracak, nasıl sayarsın yahu? Bütün bu evrenin içerisinde gördüğümüz sema ve içindekileri, yer ve içindekileri, denizin içindekileri sen sayamazsın! Bırak sen başkalarını, sadece denizin içinde nelerin olduğunu biliyor muyuz biz? Balık türlerini biliyor muyuz? Hangimiz sayabilir? Kaldı ki sadece denizin içinde balıklar yoktur. Ne canlılar var! İncileri, mercanları, otları… neler var, neler var! Kumları, taşları, çakılları… Değil mi? Ve onun içinde de akarsular var! Sıcak sular akıyor. Denizin içi bir âlemdir! Onun için biz âciziz. Ancak, bunları da düşünelim. Aklımız desin ki: "Tamam kabul ediyorum. Bunlar uçsuz bucaksız denebilecek bir özelliğe sahiptir. Bu Allah'ın gücüdür!" Zorlayacaksın ki bunu anlasın. Bir yük altına sok ki âcizliğini bilsin, âcizim desin. Zorlamazsan âcizim demez. "Ben! Ben!" der. "Sensin! Hadi bakayım göreyim seni!" diyeceksin. Biraz zorlanınca işte o zaman marifet meydana gelir. Marifet nedir? İnsanın aczini derkeylemesi, bilmesidir. Bunun için de, âciz olduğunu kendi kendine anlatman için, o duyunu, o duygunu seferber edeceksin. "Hadi göreyim seni, çık meydana!" diyeceksin. İşte o zaman biraz uğraşınca tamam diyecek, âcizliğini anlayacak! "Tamam, ateş yakar!" diyecek! Öyle olmaz, şöyle bir tutuşturacaksın, bir görecek ateş nasıl yakıyormuş! Yakması nasılmış! Ateşe biraz yaklaşacaksın şöyle. Her ne kadar Allah(ولا تقربوا)  "Yaklaşmayın!" diyorsa da, kendini içine atmak için değil, tadına bakmak için, yaklaşmanın bir zararı yoktur. İbret almak, ibret nazarıyla nazar etmek için yaklaşmak iyidir. Her şeyde âyet vardır: (وفى كل شئ له آية) Ancak çocukça bakmayacaksın. Çocuk, bakmasını bilmediği için ana-baba onu yaklaştırmaz. Çünkü o bilmez. İbret almasını bilmez, ders almasını öğrenmemiştir, nerede duracağını bilmez. Onun için ana-baba onu çeker geriye. Ama sen büyümüşsün, nerede duracağını bilirsin, nasıl bakacağını bilirsin. Evet bunun için ulular parmaklarını mumlara sokmuşlar, ateşlere sokmuşlar! "Nasılmış, yanma nasılmış?" diyor! (فاتقوا النار) "Ateşten sakının!"[12] âyetini o zaman anlıyor. Yoksa geriden geriye orman yangını gibi seyredersen, falan ev yanmış gibi seyredersen olmaz. Bu, ibret almak değildir. Adam o anda hem çalanı-çağıranı seyrediyor, hem orman yangınını seyrediyor! Birisi saz çalıyor orada; hem de onu seyrediyor! Böyle ders alınır mı yahu?

(أى تخفض وترفع وقت رج الارض و بس الجبال) O kıyâmet, yerin sarsıntısı zamanında ve dağların yerinden alınması, ufaltılması, kırılıp ufalanması anında alçaltır ve yükseltir. Yeryüzünün sarsıldığı sırada bu özelliklerini gösterir.

Kıyâmetin En Tipik Özelliği Sarsıntıdır

Yeryüzünde büyük bir tahrik, sallanma olayı, deprem olayı vardır o sırada. Deprem, büyük sarsıntıdır. Şu halde kıyâmetin en büyük, en tipik özelliği sarsıntıdır. Ancak nasıl bir sarsıntı? Durması olmayan bir sarsıntı! Yani ümit yok artık. Şu dereceymiş, bu dereceymiş falan yok. Derecesi yok artık! (شديدا) Çok şiddetli! İnsanların elindeki bugünkü hesapların hesap edemeyeceği ve o anda çalışamayacağı türden bir sarsıntı! Rasathane mi kalmış ki nasıl, kaç derece sallanıyor diye rasathaneye sorasın! Hepsi tarumar olmuş! Hepsini yıkan, yerden yere çarpan bir sarsıntı!

Dağlar Ufalanacak!

Bu sarsıntı esnasında başka şeyler de olacak. Genel anlamdaki yeryüzünün genel biçimi ve şekli içinde özel şeyler vardır. Mesela dağlar vardır. Onlar ne olacak? Şimdi birimlerine geçiyor:

(و بست الجبال بسا) "Dağlar kül ufak edildiği zaman!" Bu cümleyi yukarıya bağlıyoruz.

(و فتتت حتى تعود كالسويق) Parça ufalanıp "sevig" gibi oluncaya, sevige dönüşünceye kadar... "Sevig" nedir? (الدقيق الملتوت بشىء من الماء) Araplar buğdayı iyice ufalıyorlar, un oluyor ve unun içerisine de biraz su karıştırıyorlar, daha sonra bunu yiyorlar. Bu tabi çok basit bir şey, bir fukara yiyeceğidir. İşte dağlar da sevig gibi ufalanacak! Una suyu karıştırdığınız zaman küçücük küçücük olur. Sevig tam hamur değildir. Tabi suyunu fazla korsanız hamur olur. Suyunu çok az koyunca öyle olur. Ben hatırlıyorum bizim o taraflarda içine bazen pekmez veya toz şeker falan da katarlar. Buna kavut denebilir. Yalnız kavutta ateş vardır, öyle değil mi? Bunun ateşi yok. Sevig, Arabın yaptığı bir şeydir; bizde kavut deniyor ona. Bizde hatta sevig diye belki adı da vardır. Onu bilemiyorum. Dağlar demek ki bu hale dönüşecek. Böyle leblebi parçasını küçücük küçücük parçalarsınız, içine de biraz şeker koyarsınız ve çocuklar yerler. İşte onun gibi parçalanmış!

(و بست) kelimesi: (فتتت) kırmak, ufalamak anlamına geliyor.

(أو سيقت)  Veyahut bu kelimenin diğer bir anlamı, sevk etmektir. "Sevk olunduğunda…" Bu nerden geliyormuş?

(من بس الغنم إذا ساقها) Arap sürüyü bir yerden bir yere sevk ettiği, taşıdığı zaman (بس) kelimesini kullanılır. "Dağlar yerinden sevk olunduğu, alınıp giderildiği yani yürütüldüğü zaman…"

(كقوله و سيرت الجبال) Bunun anlamı, Allah Teâlâ’nın (و سيرت الجبال) "Dağlar yerlerinden sökülüp alındığında!.."[13] buyruğundaki ifade gibidir. Müfessir bu âyeti: (ذهبت عن أماكنها) "Yerlerinden giderildiğinde" diye tefsir eder.

Diğer bir ifadeyle şöyle diyeceğiz: Bu âlemde her varlığın bir yeri vardır. Yerinden alınması; çivinin çekilmesi, iplerin koparılması… yani bütün tutucu şeylerin, ayakta tutan mercilerin, nesnelerin çıkarılma olayıdır. Çünkü dağlar yeryüzünün çivileridir. Bir binayı düşünün. Kazıklarını, direklerini, çivilerini sökerseniz ne olur? Çatır çatır gider! (و سيرت الجبال) de bunun gibidir.

(فكانت هباءغبارا) "Dağlar tam olarak ufalanıp incecik toz-toprak haline, rüzgârın esmesiyle havaya kaldırılan zerrelerin durumuna döndüğü zaman…" Arap buna: (هباء منبثا) "darmadağın olmuş" der. Dağlar, toz-duman haline dönüşüp etrafa dağıldığı zaman! Artık dumandır; yeryüzü toza dumana karışmıştır. İlk yaratılışta da bir duman halindeydi, yeniden dumana dönüşecek. "Seni duman ederim!" derler ya, işte o da buradan gelmiş demek ki!

(و كنتم ازواجا) "O zaman siz bölük bölük, grup grup olursunuz."

(أصنافا) Sınıf sınıf olursunuz…

Bu âyetimizin tefsirini inşallah önümüzdeki derse alacağız.

Yeryüzü üzerinde en görkemli fıtrî yapıtlar dağlardır. Dağlar insanoğluna çok ilham vermiştir. Dağlar insanlara onur vermiştir. İnsanoğlu dağların daima eteklerinde yaşamışlardır. Her toplumu simgeleyen bir kutlu dağ vardır. Onun için o dağın gitmesi demek, o toplumun yok olup gitmesi demektir. Yaşadıkları bölgelerin yıkıma uğratılması, "Defolun gidin!" anlamındadır…

وسلام علىالمرسلين والحمد لله رب العالمين

* Bkz. Nesefî, Tefsîru’n-Nesefî, IV, 214, 07.02.1999 tarihli kaset (I-IV, Pamuk Yayınları, İstanbul, t.y.).

[1] Nûr, 24/41.

[2] A'râf, 7/179.

[3] Kehf, 18/110; Ankebût, 29/5.

[4] Cürcânî, Ali b. Muhammed b. Ali (v.816h.), Ta'rîfât, s. 216, Beyrut, 1405; Münâvî, Muhammed Abdurraûf (v.1031h.), Teârîf, s. 564, Beyrut, 1410.

[5] A'lâ, 87/9.

[6] Kamer, 54/55.

[7] Nebe, 78/40.

[8] Bakara, 2/155.

[9] Tâhâ, 20/107.

[10] Fussilet, 41/11.

[11] Zilzâl, 99/3-4.

[12] Bakara, 2/24.

[13] Nebe, 78/20.

Not: Bu dersler "Feyizler Sofrası"ndan alınmıştır.

Paylaş...

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to Twitter

14 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Instagram

Üye Girişi

Fotoğraf Albümü

  • Kategori: Anma Haftası 2017
  • Kategori: Anma Haftası 2016
  • Kategori: Anma Haftası 2015
  • Kategori: Anma Haftası 2014

          gulhan_37