Varlık Işıktır (30 Ekim 2011)

Değerli Müminler,  Kıymetli Kardeşlerim;

Allah cümlemizin ilmini, fazlını, aşkını, şevkini, takvasını ziyade eylesin. Aziz Kitabı’nı gönlümüzden, önümüzden, elimizden mahrum eylemesin. Bizi Aziz Kitabı’na uymaktan gafil eylemesin. O’nunla olmaktan, onunla dolmaktan mahrum eylemesin. Daima onunla yürüyen, onunla halleşen, ondan yönünü, yolunu öğrenen kullar eylesin.

KUR’ÂN’DAN OKUNAN BÖLÜM:

لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ (1)

 

TEFSİRDEN OKUNAN BÖLÜM:

{لا أقسم بيوم القيامة} عن ابن عباس ولا صلة كقوله لئلا يعلم وقوله

في بئر لا حور سرى ما شعر وكقوله ... تذكرت ليلى فاعترتني صبابة ... وكاد ضمير القلب لا يتقطع ...

وعليه الجمهور عن الفراء لارد لإنكار المشركين العبث كأنه قيل ليس الأمر كما تزعمون ثم قيل اقسم بيوم القيامة وقيل أصله لا قسم كقراءة ابن كثير على أن اللام للابتداء واقسم خبر مبتدأ محذوف أي لانا أقسم ويقوبه أنه في الإمام بغير الألف ثم أشبع فظهر من الإشباع ألف وهذا اللام يصحبه نون التأكيد في الأغلب وقد يفارقه

 

VARLIK IŞIKTIR

 İÇİNDEKİLER

1.Kur’an’dan Okunan Bölüm

2.Tefsirden Okunan Bölüm

3.Âyetler Birbirine Muttasıldır

4.Yaşayış Şekline Göre İnzal

5.Yeni Kelâm-ı Kadim

6.Mazhariyet Aynası Yüzler

7. Sıfır Noktamız Toprak

8.Varlık Işıktır

9.Gibi Âlemindeyiz

10.İşin Sonu Kıyamettir

11.Mücessem Kur’an Olacaksın

12.Son Yapılanma Günü

13.Her Zerrede Kıyamet Bilgisi Mevcuttur

14.Anayurda Hasret

15.Allah İsim Koydu mu?

Değerli Müminler,  Kıymetli Kardeşlerim;

Allah cümlemizin ilmini, fazlını, aşkını, şevkini, takvasını ziyade eylesin. Aziz Kitabı’nı gönlümüzden, önümüzden, elimizden mahrum eylemesin. Bizi Aziz Kitabı’na uymaktan gafil eylemesin. O’nunla olmaktan, onunla dolmaktan mahrum eylemesin. Daima onunla yürüyen, onunla halleşen, ondan yönünü, yolunu öğrenen kullar eylesin.

ÂYETLER BİRBİRİNE MUTTASILDIR

Değerli kardeşlerim, bu hafta yeni bir Sure-i Celile’ye gelmiş bulunuyoruz. Fasıla hasebiyle yoksa surelerin hepsi aynı öze bağlıdır, aynı kaynağa bağlıdır. Aralarında fasıla olsa da besmele-i şerife ile sureta ayrılsa da onlar içerik yönüyle daima bir hakikatın ürünüdür, semeresidir, zuhurudur, tecellisidir, kelâmullahtır.  En başındaki âyet ile en sonundaki âyet birbirine muttasıldır. Arada infisal söz konusu değildir, uzaklık, yakınlık yoktur. Ancak bu âlem içerisinde tefrika konumu ve durumu ile yaratılan varlıklar Allah’ın rahmeti gereği hesaba katılmış, gale alınmış ve vakitler, zaman ve mekan dilimleri oluşturulmuştur. Çünkü biz terkibat halinde yaratılmışız. Mürekkeb varlıklarız. Türlü mekanizmaların bir araya gelmesi, getirilmesi ile cem edilmiş, cami kılınmış bir varlığız. Bu nedenle Yüce Allah Kur’an’ı cüzlere, âyetlere ayırmıştır.  Bu minval üzere kullarına indirmiştir.

وَلَقَدْ وَصَّلْنَا لَهُمُ الْقَوْلَ

¶        “Andolsunki biz onlara sözümüzü fasleyledik. Bölüm bölüm onlara ayırdık.”[1]

YAŞAYIŞ ŞEKLİNE GÖRE İNZAL

Birden her şeyi söylemedik. Tediricen, kademe kademe, aşama aşamadır. Onların anlayacağı şekilde, ezberleyeceği şekilde indirdik.

وَلَقَدْ وَصَّلْنَا لَهُمُ الْقَوْلَ âyeti buradaki الْقَوْلَ den maksat Kur’an’dır, vahiydir, kelâmdır. Biz onlara tafsil eyledik. Tafsil de gene fasıldan gelir, ayırmaktan gelir. Allah bizim yapımıza uygun olarak bu Kur’an-ı tenzil eylemiştir. Bizlere parekende parekende ikram eylemiştir,  ihsan eylemiştir.  Bu Allah’ın büyük bir lütfudur. Çünkü öncekilere toptan vermişti. Alın size işte bu kitaptır, bu sizin rehberinizdir, sizin yükümlülükleriniz işte bundadır. Okuyun anlayın ve buna gerekeni yapın. Bu da onlara çok ağır gelmiştir. Altından kalkamamışlardır. Bu Yahud kavmine kötü davranışlarının neticesinde Yüce Allah’ın gazabının eseri olarak bir veriş tarzıdır.  Bakın vahyi veriş tarzı da çok farklıdır. Geçen sohbetimizde okuduğumuz âyette Yahudilerin zulmü sebebiyle, zulümlerinden dolayı helâl kılınan birçok şeyleri onlara haram ettik demişti. Hatırlarsınız değil mi? İşte onların Peygamberlerine yaptıkları zulüm, işkence; ortaya koydukları sıkıntı, acı vahyin ki alacaklar gelecekler mutlaka bu vahiy onlara gelecek ve bu sorumluluk altına girecekler. Bu bir yazgıdır. Bu sünnetullahtır, adetullahtır ama verişten verişe fark vardır. İnzalden inzale fark vardır. Tenzilden tenzile fark vardır. Gel buraya demek başkadır, gelir misin demek başkadır. Birisinde hiddet ve öfke vardır. Birisinde lutuf ve kerem vardır, letafet vardır. İşte biz böylesine lütufların dopdolu olduğu bir vahye mazhar olduk ve yeni dediğimiz bir fasıldan ibaret bir sözdür. Asıl ile ilgili değildir, fasıl ile ilgili bir laftır. Sözün gelişidir Allah’ın Kulları. Yenileyelim, yenilenelim. Çünkü biz pörsüyen, eskiyen bir yapıya sahibiz.  Zaman, mekan aşındırıyor. İmanımız zaman içinde belli mekana taallük ettiği süre içerisinde eskimeye maruz kalıyor. Eskiyen bir elbise gibi insan imanının da eskiyeceği Peygamber  (a.s) hadisleriyle sabittir. Bu nedenle yenilememiz istenmiştir.

جَدِّدُوا إِيمَانَكُمْ

  1. İmanınızı yenileyin.”

YENİ KELÂM-I KADİM

İşte bu meyanda yeni tabirini kullanıyoruz.  Yoksa Allah’ın kelamı kadimdir. Bunun yenilikle eskilikle bir ilgisi yoktur, kadim kelamdır.

كَلَام الله قديمKadimdir, hâdis değildir. Bu gibi laflar bizim aynamızda, ekranımızda tecelli eder. Şayet mukaddes olan eşsiz olan, sonsuz olan şeyler sonlu olana yansıdığı zaman onun sıfatları onun üzerinde belirir. Kabın rengi suyu etkiler. Yani görüntüsünü etkiler aslını değil. Bu yeşil, bu sarı dersin ama suyun böyle bir rengi söz konusu değildir.  Veya eğri büğrü bir cam borunun içinde su da eğri görünür. Ama su eğri değildir, kap eğridir. Kabın konumu, kabın şekli suya o görüntüyü verir. Su öyle olur anlamına gelmez. Suya o görüntüyü verir. İşte vahiy de böyledir. Kadim olan kelâmullah hâdis olan bizlere yansıdığı zaman bizim sıfatımız onun üzerini kaplar. O zuhur öylece, o asıl, o kadim olan, hâdis olan biz fasılda tezahür eder. Bu nedenle acaba mahlûk mu değil mi? İşte buradaقديم كَلَام üzerinde münakaşalar olmuştur. Efendim eğer hâdis değilse, mahlûk değilse bu görünen ne demişlerdir? Bu gördüğümüz nedir?  Bütün mahlûk lafları bize yansıyan yöndedir. Bunu çok güzel şekilde Büyük İmamımız, En Büyük İmam İmam-ı Azam Efendimiz keşfetmiştir.  Bizden zuhur eden her şey mahlûktur demiştir. Mahlûktan sadır olan mahlûktur. Halik’tan sadır olan mahlûk değildir. Ama bizde görünen bize aittir. İşte bu nedenle ağzımızdan çıkan mahariçten çıkardığımız seslere bürünen kelâmın mahlûk olduğunu söyler. Ama aslı Kur’an’ın ki bizim onu görmemiz, ona dokunmamız mümkün değildir,  o gayr-i mahlûktur demiştir.

Yeni tabirini yineleyerek böyle bir giriş yapmak durumunda kaldık. Biz yine de yenilenelim. Kap yenilenmelidir. Kabın içindeki cevhere bir şey olmuyor. Cevher cevherdir bozulmaz. Ama kab zamandan, zeminden etkileniyor. Bu nedenle aslında yenilenmesi gereken tezahürdür, mazhar değildir. Muzhir’in izhar ettiği değildir. Mazhardaki o ekranda olan biteni; ekranı düzeltmek lazım, yenilemek lazım. Televizyonların ilk çıkan ekranlarına bakın, bir de şimdi yeni çıkanlarına bakın. Ne kadar farklı değil mi?

يَكادُ زَيْتُها يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نارٌ

¶        “Bu ağacın yağı, ateş dokunmasa bile neredeyse aydınlatacak kadar berraktır .”[2]

MAZHARİYET AYNASI YÜZLER

Burada bir ışıktan söz ediyor. Bir nurdan söz ediyor ve parlama işini anlatıyor. Neredeyse ona ateş sürülmese bile birden parlayacak, o kadar hazır ve böyle bekliyor. Hazır ne nazır bekliyor. İşte şimdiki ekranlar böyledir. Dokundun dokunmadın hemen parlayıveriyor. Dokunmatik diyorlar buna, gördünüz mü? Gün gelecek dokunmana da gerek kalmayacak. İrade ettiğin zaman, hislerin taallük edecek, sinyal gidecek ve açıl susam açıl, açılacak.  Gördünüz mü? O da bir kapıdır, mazhariyet kapısıdır. Her yüz bir mazhariyetin aynasıdır. Yüzler eseri sücud ekranıdır. Secde edilen yani mescud Allah’tır. Sacidin secdesi ilahi tecellinin izidir. Orada kul mazhar olur. Ve kulun yaratıcı ile en yakın noktası, hattı, çizgisi secdedir.

وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ

¶        “Et secdeyi Rabbine yaklaş.”[3]

SIFIR NOKTAMIZ TOPRAK

Yaklaşmak mı istiyorsun, gurbiyyet mi istiyorsun secde et. Allah secde de kuluna yöneldiği kadar başka hiç bir pozisyonda daha yakın olmaz. En yakın an akrebiyyet secde ile tahakkuk eder. Yani kulun en yüksek makamı, maddedeki son noktaya erişmektir, ulaşmaktır. Maddenin son noktaası, sen bir maddesin. Senin sıfır noktan topraktır. Sen topraktan yaratıldığına göre bu şerefli alın ki insanın izzetini temsil eder. Haysiyetinin ve onurunun levhasıdır, alameti fârikasıdır. İşte bunu alın toprağa koyun. Bu canu gönülden olursa sen sıfır noktaya geldin.  Sıfırın ötesi Halık mertebesidir. Sıfırın altı mahlûk mertebesidir. Sıfırın ötesi, sıfırın üstü ve altı, sıfır nokta ise ademdir. Bizim fizik olarak başımız Âdemdir ama mana olarak, öz olarak başımız başlangıcımız ademdir. Birisi âdem birisi adem. Yani bir amadır, belirsizliktir, bir dumandır, bir karanlıktır, bir görünmezlik ve bilinmezliktir.

VARLIK IŞIKTIR

Sonra Allah tecelli buyurdu.  Tecelli ışıktır. Varlık ışıktır, yokluk karanlıktır. Bunun için karanlıkta bir şeyi belirleyemezsin.

Bu vesile ile imanımızı yenileyelim. Her yeni fasıl insana yeni bir aslın habercisidir. Aslı tazelemek için bir fasıl geçmekte yarar vardır. Onun için makamdan makama geçenler arada bir fasıl geçerler. Makam ehli bunu iyi bilirler. Hadi bir fasıl daha geçelim. İşte böyle bir fasıl geçiyoruz. Bu Sure-i Celile ile

إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كانَ مِيقاتاً

¶        “Şüphesiz hüküm ve ayırma günü belirlenmiş bir vakittir.”[4]

faslına gireceğiz. Bu Sure-i Celile yani Kıyamet Sûresi إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ dan haber verir. Bundan önceki sure, الْأَوَّلُ El-evvel isminin tecelli ettiği Peygamber-i Zişan’ın vahiyle tanışmasını anlatan Müddessir Sure-i Celilesi’ydi.  Vahiyle tanışma olayı, yani Peygamberi Zişan’ın ibtida hali, yani bizim müslümanların bidayeti, sahneye çıkışı anlatılmaktaydı. Bu sûre de bizim sonumuzdur.  Bu kadar yakın mı?  Yakın olur mu yahu! Ne kadar akın ettik âyetlerle değil mi?  Akıncılar, hep akın ede ede bu güne geldik. Ne kadar akarsan ak denize varır,  vahdet denizinde kaybolur gidersin.

إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُون

¶        “Biz şüphesiz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz.”[5]

Hakikatinin damlalarıyız, katreleriyiz. Biz müslümanlar cemal nehriyiz. Cennete akan bir nehirdir. Cemal, evvelden ahire, ezelden ebede cennete akan bir TECELLİ deryasıdır. Bir akımdır, bir akındır ve müminler tecri

وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَها

¶        “Güneş de kendine tayin ve tespit edilen bir makamda, mekânda, makarda, rotada ezelden ebede doğru akar gider.”[6] Nereden gelir nereye gider?

إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُون

Bu sadece bizim formülümüz değildir. o tüm yaratılmışların kader çizgisidir. Allah’tan gelirler ve Allah’a dönerler.  Mahlûkun meydana çıkması elinde midir? Elinde midir kaybolup gitmesi? Neler gelmiş bu âleme, keşke şöyle olsaydım. Keşke bir toprak, ağaç, olsaydım. Dağ başında bir ot olsaydım demişler ama olmuşlar mı? Keşke demekle keşkek yenilir mi?  Allah vermedikçe yiyebilir misin? Keşkek hayali sana keşkeği yedirtmez ve karın doyurmaz.

GİBİ ÂLEMİNDEYİZ

Hayalle gerçek ayrı şeydir. Birilerini bir an için, belirli bir zaman için aldatabilirsin ama bu sürekli olmaz. Sürekli hayalle yaşanmaz. Onun için biz bu âlemde hayalle yaşıyoruz.   Bu âlemde yaşıyoruz ama ilelebet olmaz bu. Hayal ettiğimizi bir gün biz yaşayacağız. Cenneti hayal ediyoruz, mahşeri hayal ediyoruz. Görmediklerimizi hayal ediyoruz. Görüyormuşsun gibi, hayal ediyoruz.  Rabbimize kulluğumuzu onu görüyormuşuz gibi yapıyoruz.  İşte bu âlem gibi âlemdir, ötesi yok. Ama bir gün gelecek görüyorsun olacak. Allah, “Görüyorsun ki ben varım” diyecek. Görüyormuş gibi davran. Böyle olur mu? Gibisi yok. Eğer bir şeyin gerçeği varsa onu yamultmak doğru değildir. Gerçeği üzere yapacaksın. Gibisi sahtekârlıktır. Doğru gibi davrandı. Olur mu öyle şey.  Doğruca davranacaksın, gibisi yok. Eğer doğrusu varsa ve bunda zuhuru izharında bir beis yoksa dosdoğru olacaksın, gibisini eklemeyeceksin. İşte dünya gibisi olan bir âlemdir, teşbih âlemidir. Burada teşbihsiz hakikati anlayamazsın. Bu nedenle Yüce Allah bu Aziz Kitabında bir çok teşbihler yapmıştır. Çünkü o hakikatleri bizim duyularımız algılamıyor. Ancak teşbih suretiyle biz onda anlatılmak isteneni kavramaya çalışıyoruz. O da takribendir. Hakka’l-yakin değildir. Hakka’l-yakin işin içine, özüne varıp onunla harmanlanınca olur.  Mümin cennete girdiği zaman bir ecnebi olarak girmeyecek. Bir yabancı olmayacak. Cennet senin içinde, sen de cennetin içinde olacaksın. Sen cennetten ayrı bir yaratık değilsin. Ama bu dünyada biz bir yabancıyız. Öyle olmasaydı,  misafir olmasaydın, başka bir ülkeye ait olmasaydın Yüce Allah seni neden ayırsın?  Allah sevdiği kulları sevdiği şeyden ayırır mı hiç?  O senden değil de onun için senden ayırdı. O senin aslın olana seni götürüyor. Aslına götürüyor seni, asil vatanına götürüyor. Burada yabancıyız, misafiriz. Değişik isimleri var.  Tahsile gelmişsin. Kazanç yönüyle gurbettir. Hani giderler ya. Gurbete gitti bizimkiler.  Para kazanıp gelecekler, rızık tahsili için gittiler. İlim tahsili, o da manevi rızıktır. Bağdat’a gitti, Kahire’ye, Mısır’a, Medine’ye, Buhara’ya gitti. Eskilerin lafları bunlar. Nereye gitti? İlim tahsiline gitti. Gördünüz mü bakın tahsile gidiyor. Hasıl var, o hasılatı tahsil etmeye gidiyor. Dağarcığını doldurmaya gidiyor.

İŞİN SONU KIYAMETTİR

Kıyamet suresi işin sonudur. Müddessir işin başı, bu da sonumuz. Bu nedenle Yüce Allah kıyamete giriş yapıyor. Bizler sürekli ya gireriz ya çıkarız. Allah bir yerden alır bir yere daldırır. Oradan süre bitince oradan alır falan yere daldırır. Esma çeşmesinde hep içmekle tecelli çeşmesinden içmekle meşgulüz.  Orası bizim çeşmemizdir. Oraya meşreb denir. Âyette

قَدْ عَلِمَ كُلُّ أُناسٍ مَشْرَبَهُمْ

¶        “Her boy kendi su alacağı pınarı bilmiştir.”[7]

مَشْرَبَهُمْ geçiyor, on iki bölük, işte bizim her isim ki onların ayrı ayrı çeşmeleri vardır, havuzları vardır. O havuzlara girip yıkanacaksın. İçin dışın onunla kanacak, dolacak ondan sonra sıra falan çeşmeye gedi. Falan havuza geldi. Falan isim şimdi. Böylece o isimleri ala ala Yüce Allah’ın Yüce şanına mazhar olacaksın. Kulum şimdi istediğim gibi oldun. İşte şimdi seni ben esmamın sonsuz karargâhı olan cennetime koyacağım. İşte bunun için sürekli sarmalanır dururuz, harmanlanır dururuz. Yuvarlana yuvarlana, aka aka, coşa coşa, kah durağan bir vaziyet alırız. قف der durursun. Ondan sonra yürü der yürürsün. Demek ki bu Aziz Kur’an’da da قف ler vardır durursun. Ondan sonra vaslet der vasledersin. Böylece yürüyüş, ayat-ı beyyinatın tatbikatı doğrultusunda, tecelliyatı doğrultusunda devam eder. Bu nedenle ehli Kuran için bir sıkıntı üzüntü yoktur. Eğer ehli Kur’an isen, Kur’anla nefesleniyorsan, soluklanıyorsan, yaşamı onunla paylaşıyorsan

لا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلا هُمْ يَحْزَنُونَ

¶        “Onlar için ne bir korku ne bir mahzuniyet söz konusudur.[8]

MÜCESSEM KUR’AN OLACAKSIN!

Önü alınmaz hüzün, önü alınmaz korkular müslümanın diyarında dolaştırılmaz ve dolaşmaz.  Onun çevresine bile yaklaşamaz. Ama sen Kur’an’a ne kadar yaklaşıyorsun? Kur’an ile ne kadar iç içesin? İşte mesele budur. Senin ile onun arasında bir soğukluk varsa, aralık varsa, çatlaklık varsa, kıırılma noktaları varsa işte bütün korkular, dehşetler, vahşetler o kırılma noktalarından sızar ve başını yer. Gelir ve başını yer. O halde kendinizi bu yönde hesaba çekiniz. Mümkün oldukça ayât-ı beyyinattan ayrılmayınız. Bu illa da elinizde yazılı bir kitap olması gerekmez. Kafanda değil mi, hayalinde değil mi dile getir, tenzil et. Sen de Yüce Allah’ı taklit et. Senin içinde de mahfuz olan levh var, kalbin var. Bunun içi dolu işte bunları indirgeme işleminde bulun. Gözüne indir o belleğinden gözüne gelsin, âyeti indir ve gözün âyet gereği görsün, baksın.  O zaman gözünde beninle görür sırrı zuhur eder. Tenzil et. Yerinde durmakla kitabın sana bir faydası olmayacağı gibi hafızanda bir âyetin olması sana fayda sağlamaz. Onu işleyeceksin. Yani tenzil edeceksin. Azalarına, cevarihlerine indireceksin. Elinle ilgiliyse eline insin. Parmaklarının uçlarına varıncaya kadar âyetle donanmalısın. Şimdi bu surede parmaklarının uçlarından bahsedecek. Adamın her tarafından misk akıyor, kan akıyor. Adamın her tarafı kan veya o kadar dolu ki parmaklarının ucundan bile akıyor deriz. Akacak yahu akacak. İman akacak, Kur’an akacak. Gözünden akacak, kulağından çıkacak. Böylece mücessem bir Kur’an olacak. Sanki bir Kur’an olacak, Kur’an ehli olacak. Ehl-i Kur’an olacak.  Ehli Kur’an’a toprak ilişemez. Bu benimdir diye yemeye kalkışamaz. Ama Allah, onu başkalarına komaz. Yüce Allah der ki bu benim senin değildir. Bu artık benim oldu. Hadislerde böyle anlatılır, ehli Kur’an-a tahakkuk etmiş, ehli Kur’an’ı toprak yiyemez, çürütemez. Orada hafız olarak geçiyor. Hafız-ı Kuran olarak için geçiyor.

SON YAPILANMA GÜNÜ

سورة القيامة Kıyamet sure-i celilesi, مكية Bu Sure-i Celile Mekke’de nazil olmuştur.

أربعون آية 40 âyet-i celileden müteşekkildir. Bismillahirrahmanirrahim  لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ Bir لَا la ile sureye giriş yapılmıştır. Kıyamet gününe yemin ederim ki. Yeminle başlanmıştır. Sözlerin en alâsı yeminle başlatılandır. En etkilisi, en katmerlisi, en vurgulusu, en zirvesi ve kelamın doruğu kasemle söylenen sözdür. Kıyamet insan yaşamı için çok önemli bir safhadır. İnsanın son yapılanma işi, son noktası kıyamet gününde hallolacaktır. Yapılanmada son nokta kıyamet gününde konacaktır. Yani biz kıyamet günü deyince iki şey anlıyoruz.  Bir giriş, işin giriş noktası ki çok çepreşik ve çapraşıktır. Anlamak gayet zordur. Bu esasa göre değişir.  Birine göre bir yıkımdır. Dünyaperestler için kıyamet tamamen bir yıkımdır, bir deprem olayıdır. Taş taş üstünde değil,  bu tabir kıyameti anlatmak için yetmez. Taşın toprağın duman olduğu gündür.

فَكانَتْ هَباءً مُنْبَثًّا

¶        “…dağlar parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu.”[9]

O gün dağları biz birbirine çakıştırıp, vuruştururuz.

فَدُكَّتا دَكَّةً واحِدَةً

¶        “…dağlar kaldırılıp birbirine bir çarptırılınca.”[10]

Ondan sonra toz dumana dönüşür. Bakınız kıyametin türlü anlatım biçimleri vardır. Kıyamet de Allah’ın bir âyetidir. Bir bakıma dünyanın son sözüdür. Son sözünüz mü bu, son isteğiniz mi? Adam idam oluyor son sözünüz nedir?  İşte kıyamet Allah’ın son sözüdür. Dünyaya tapınırcasına bağlanmış, varı yoğu dünya, madde, varlık, her şeyini onun için feda edebiliyor. Ben bu dünya için varım diyor. Dünya benim için, ben de bu dünya içinim. Bunu benim elimden kimse alamaz. Ben bu dünyayı sahiplenme yönünde, dünyaya sahip olma yönünde her şeyimi veririm diyen bir adamdır. İşte bu adamlar için kıyamet, tamamen bir yıkım hadisesidir ve korkunçtur. Bütün vahşet ve dehşetin yer aldığı bir ortamdır. Bütün bu oluşumların içerisinde bu adamın başı ezildikçe ezilecek. Kah yıldızların arasında kah gazların arasında, kah hayvanatın arasında, kah ateşin içinde, kah suyun içinde, ne kadar varlık türü varsa hepsi bunu bir kere ezecek.  Hepsinin arasında kalacak, bir o tekmeleyecek, bir o tekmeleyecek. Oradan oraya, geberesi yaratık diyecekler. Sen misin bizim yaratıcımıza isyan eden, söven, sayan sen misin? Bir kere kıyamette bu allak bullak, adam akıllı bir dövülecek. Melekler de bu dövme işinin içinde, meleklerin dövmesi bu Kur’an’da açıkça anlatılır. Ötekini de âyetlerde hemen arkasından getiriyorum.

 

HER ZERREDE KIYAMET BİLGİSİ MEVCUTTUR

Şimdi Allah’ın kulları yer gök paralanıyor ve her zerre bundan haberdardır. Her zerrenin kıyamet olduğu olgusu belleğinde mevcuttur. Kıyamet hareketi yapmak üzere emir almıştır. Kendi kendini yok et. Bu onun menüsünde vardır. Kader çizelgesinde vardır. Kendi kendini imha geçen bir arada bahsetmiştim. Şimdiki teknikte bunlar vardır. Adam bir mesaj, bir mektup gibi getiriyor. Bitince kendisini yok ediyor. Veya koskoca bir fabrika risk altında kendi kendini imha etmek üzere planlanmış. O risk ortaya çıktığı anda geri sayım başlıyor ve böylece kendini yok ediyor. Kıyamete de saat denilmesinin anlamı budur.  Bu normal bir saat değil otomatik bir saattir. Ve onda ilim; kıyamet bilgisi içinde mevcuttur. Varlığın her zerresinin içinde kıyamet haberi nakşedilmiştir. Biz de inanın o geleceği gün bunun farkına varacağız. Birçok insan öleceğini bilir. Benim artık işim bitti der. Gerçekten bittiğini görürsünüz. Öleceğini bilir. Ama bu bilgi çok farklı bir konumdadır. İçinde bir histir. Tabii ki kesin söyleyemez, bunun isbatını da yapamaz.  Ama yaklaştıkça, nasıl ki yağmur yağmak üzereyken bulutlar sıkışır, yağmak üzereyken ortalıkta bir sıkıntı meydana gelir. Yağmur yağdı yağacak, geliyor hemen kaçalım. Şemsiyemizi alalım, hemen sığınalım dersin. Yani yağmurun geldiğini bilirsin. İşte bunun gibi ölüm geliyor. Bu fakir bu kanaattedir. Her zerre kıyamet oluşumunda rol alacaktır. Vazifesini biliyor ve kendini imha etmek üzere programlanmıştır. Böylece هَباءً مُنْبَثًّاdenilen bir noktaya gelecektir. Tabii ki bu bir mümin için böyle değildir. Bir mümin için kıyamet bir ihtifaldir, bir kutlamadır. Yani dünya yaşamından ahiret yaşamına geçiyoruz artık, fasıl bitti. Fasl-ı sani başlıyor müjde ve bir kutlama yapılıyor.  Bu finalin sona erdiğini, bu yaşamın bittiğini ve gelecek yaşamın başlangıcını bildiren bir kutlama yapılıyor. Ve fişekler, havay-i fişekler aman Allah’ım cuşu huruş her şey böyle o kadar ki tüy gibi hafif bir hale gelmiş. Kelebekler misali uçuşuyorlar. Adam kendini mutlu olduğu zaman kelebeğe benzetiyor. Kur’an’da kelebekler gibi

كَالْفَراشِ الْمَبْثُوثِ

¶        “O gün insanlar her biri bir tarafa uçuşan kelebekler gibi olacaktır.”[11]

Gördünüz mü? Demek ki bu bakışa göre değişir. Aynı şey bir tarafa azap olur. Bir tarafa rahmet olur. Bu Allah’ın şanındandır. Bu Kur’an müminler için bir rahmet, küffar için bir azaptır.

وَلا يَزِيدُ الظَّالِمِينَ إِلاَّ خَساراً

¶        “Zalimlerin ise Kur’an ancak zararını artırır.”[12]

 

إِنَّ هذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْراً كَبِيراً (9)

وَأَنَّ الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ أَعْتَدْنا لَهُمْ عَذاباً أَلِيماً (10)

¶        “Gerçekten bu Kur’an en doğru yola götürür ve iyi iş yapan müminler için büyük bir mükâfat olduğunu ve ahrete inanmayanlar için elem dolu bir azap hazırladığımızı müjdeler..”[13]

Demek ki bir tarafa rahmet, bir tarafa azap veriliyor. Bu nedenle kafir küfür gözüyle baktığı zaman bu Kur’an’dan irkiyor, iğreniyor hâşâ ve kella ve kaçıyor. Yaban merkebi gibi kaçıyor. Allah korusun. Mümin ise açıldıkça açılır. Hani böyle güzel bir atmosfer vardır, güzel kokular gelir. Mest olursun. Gözünü yumarsın, mutluluğun böyle yüzünden akar. İşte mümin de Kur’an sadasını duydu mu Allah’ın vahyini duydu mu açılır da açılır. Böylece o her tarafına siner. Göğsünü açar, kalbini açar. İnsan böyle güzel havalı atmosfere girdiği zaman, çıkarın şunları temas etsin bu havayla doğrudan bedenim, çıkarın şu üstümdekileri deriz ya. İşte onun gibi Allah’ın Kulları. Yakasını makasını her şeyini çıkarır. Bedenini de kalbini de ruhunu da açar. Böylece Allah da rahmetini o kulun üzerine saçar.

ANAYURDA HASRET

Kıyametin durumu, konumu eşhasa göre değişir. Bir mühendislik gözüyle bakıldığı zaman kıyamet, yeni yapılacak yeni projenin uygulanması için, eskimiş ve pörsümüş bir enkaz yığınının önce enkaza çevrilip daha sonra kaldırılarak yenisinin inşaı anlamında bir değişimin adıdır. Bu da kıyamete bir mühendislik gözüyle bakıştır. Gördünüz mü? Sanat yönü vardır. Musiki yönü vardır. O gün öyle sesler çıkacak ki sadece o zamanda duyacaksınız. Meleklerin sesleri, çünkü gök ayrılmıştır. Hepsi soyunuyor, kabukları gidiyor, kırılıyor. Açılma var.  Kıyamet diğer bir yönüyle bir intişah olayıdır. Yani önüne utanç duvarını yığmışlar, yığmışlar, Bu dünya ahretin utanç duvarıdır. Allah da bu duvarı müminlerin arzu ve isteklerine uyarak; Ya Rabbi bizi ayırdılar diyorlar. Bakın Almanya’ya bakın adam ayırmış. Adamlar öte tarafta kalmış. Memleketlerini özlüyorlar, araya bir set kurmuşlar. Yıkılınca nasıl sevindiler, bayram ettiler değil mi?  Biz de cüda halindeyiz. Vatanımızdan ayrılmışız. Çünkü atamız cennette idi. Biz oradan ayrıldık.  Onun acısı hep içimizdedir. O burukluğu içimizdedir, hasrettir. Ne zaman bitecek Ya Rabbi bu hasret. Şu duvarları kır, yık da biz vatanımıza geçiverelim. İşte bu yönüyle de kıyamet, yüzyıllar boyunca vatan hasreti çeken insanlara yolunu açıvermektir. Bundan daha güzel bir lütuf olur mu? Çünkü bu duvarı başkası yıkamaz. Bu engeli başkası kaldıramaz. Bu zindandan bizi başkası çıkaramaz. Biz İblis ve ameleleri tarafından sürekli taciz ediliyoruz. Sürekli bizi parmaklıkların arkasına atıyorlar. İmam-ı Azam’ı atmadılar mı? Allame Bediüzzaman Efendi’yi atmadılar mı? İsmail Hakkı Bursevi Efendiyi atmadılar mı? Vani Mehmet Efendiyi atmadılar mı? Hep zindanlara attılar. İyi de bizi atan yok dersen. Sen farkında değilsin. Her gün yeni oluşumlarla önüne bir zindan, bir duvar daha geriyorlar. Sen Yüce Rabbinin buyruklarına rahatça adım atabilir misin? Sen bu Kur’an’ın her istediğini bu âlemde icra edebilir misin? Müminlerle bir araya gelip Allah’ın adıyla Peygamberi Zişan’ın yaptığı gibi yapabilir misin? Sana yaptırmazlar.  Kimin yaptırmayacağını söyledik ya; Kur’an’ın diliyle bunlar iblistir, iblis güruhudur. Siyaset diliyle konuşmayayım. Kur’an’ın diliyle söyleyeyim. Her gün önümüze set gerilmektedir, siz farkında değilsiniz. Engeller konulmaktadır. Bunu yaşayamadığınız içinde mutsuz oluyorsunuz. Çünkü bu Kur’an’dan nasibin ne kadar az olursa mutluluğun da o kadar az olur. Bunu bize uygulattırmıyorlar. Yasaklar var. Bunun için nice canlar gitti. Bu Aziz Kur’an için nice canlar gitti. Biz ilim ehli sadedinde, çizgisinde sadece söyleyen bir zümre içerisinde yer alıyoruz.  Konuşan bir zümreyiz. Din insanları mesuliyet açısından belli konumlara ayırmıştır. Belli konumlar vazetmiştir. Sizden birisi dinini rencide eden, dininizce hoş görülmeyen, çirkin bir şey görünce; bakın Peygamber talimat veriyor. Uyuyun, yatın, eyvallah deyip geçin, tövbe, estağfirullah deyip sıvışın demiyor. Sizden birisi bir münker ki o; Allah ve Resulünün hoşlanmadığı şey demek, hoş görmediği şey demektir. O halde hoş görülmeyeni boş vermek müslümana yakışmaz. Hoş görülmeyeni hoş görmek, boş vermek demektir. Mümin böylesine alçak, adi bir kişi değildir. Kötülük hiçbir zaman hoş görülmez. Yangın yakıyor ve her taraf gidiyor. Hoş gör canım, boş ver canım.  Olur mu Allah’ın Kulu. Sen o zaman hain olursun. Söndüreceksin onu. Ona düşmanıyla saldıracaksın. Çünkü o bir düşmandır. Ateşin düşmanı sudur. Küfrün düşmanı imandır. Onun üzerine imanla gideceksin.  İmanın neyi emrediyorsa onu yapacaksın. Vur diyorsa vuracaksın, kır diyorsa kıracaksın. Yapmıyorsan yangın yayılıyor demektir. Mikroplar, virüsler iyice bütün bedeni istila ediyor demektir. Aman dokunma. Bu aman dokunma kötülüğe, kötü bir sonuçla biter. Yani kıyametin kötüsü gelir. Çünkü kıyametin iyi kapısı da vardır, yönü de vardır. Kıyametin kötüsü de vardır. Kıyamet bir hatimedir. Bunun hüsnü de vardır, sui de vardır. Hüsnü hatimede vardır, sui hatime de vardır. Peygamber sui hatimeden Allah’a sığınmıştır. Çünkü kıyamet iki çeşittir. Birincisi kendi ölümündür.  İkincisi de bütün varlıkların ölümüdür. İkisi de kıyamettir. Kıyametin yani sonun, akıbetin hüsün ile son bulması senin hüsün üzere olmana bağlıdır. Eğer sen güzellik içerisinde yaşayıp duruyorsan, güzellik tahsili amacıyla

فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ

¶        “Sözü dinleyip de onun en güzeline uyanlar var ya.”[14]

güzelin peşindeysen bil ki sen güzele tabi olduğun sürece o akıbette senin için hüsn üzere olacaktır.

وَالْعاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ

¶        “Sonuç, Allah’a karşı gelmekten sakınanlarındır.”[15]

senin içindir. Tabi bu الْعاقِبَةُ , المحمودة demektir. Buradaki akıbetten maksat güzel olan akıbettir. Bunun zıddı olan kötü akıbet ise. mücrimleredir, kafirleredir. Allah bizi hüsnü hatime ile rızıklandırsın. Kıyamet dedik, kıyamete andolsun, yemin ederim.  Bu tabi

وَإِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظِيمٌ [16] ayetinde belirtildiği gibi eğer biliyorsanız yeminin ne demek olduğunu ve Allah’ın yemininin ne demek olduğunu. Çünkü yeminin değeri, büyüklüğü ve ciddiyeti yemin yapana göre değerlendirilir. Sahtekarın birisi yemin ediyorsa korkma, onda bir hayır yoktur, onun yemininden hayır çıkmaz. Ama doğru birisi yemin ediyorsa, dediğini mutlaka yapan birisi yemin ediyorsa işte o zaman aman aman sakın kaçırma, ne dediğine dikkat et. O saçmalamıyor. O gerçekten dediğini yapar. Öyleyse onu ciddiye al ve çok dikkat et. İşte burada لَا diyerek sanki büyük bir ünlem işareti konuluyor.  أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ لَا Bu adamlar  önceki surede kıyameti inkar ediyorlardı, reddediyorlardı. Allah’ın vahyini reddediyorlardı. Yani peygambere vahiy olunduğunu kabul etmiyorlardı. Sen uyduruyorsun bunu diyorlardı. Öyle bir şey olursa bize ayrı ayrı gelsin. Ayrıntılı şekilde, niye gelmiyor? Yatağımızın başında her gün uyarılar bulunsun. Önceki okuduğumuz kısımda bunlar geçti. Nihayet öyle bir noktaya geldi ki, Yüce Allah tabiri caizse artık son sözü söylüyor. لَا diyor ve böylece müthiş bir dikkat çekiyor. Dikkat dercesine bir لَا söyleniyor, yerleri, gökleri dolduran bir ünlem işareti. Arkasından  أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ Kıyamet gününe yemin ediyorum ki; Ne kadar tasvir etsek yeridir. Ama o yerde kaldığımız zaman da öteki yerlere uğrayamamış oluruz. Yer çok, mekan çok, zaman çok, hepsine uğramak lazım, hepsinden tat almak lazım. Onun için kime ne lazımsa, o ilaç verilir. Kıyamete ihtiyacı olanlar vardır. Ancak son sözden nasiplenenler vardır. O son sözden etkilenip sözünü değiştirecekler vardır. Dolayısıyla bal yemesi gereken adama bal yedireceksin sürekli ondan sıkıntı yok. Ama adam hepsinden almış etmiş, onu tek şeye yönlendirmek olmaz.  Ama öyle bir raddeye gelmiştir ki, öyle bir dolmuştur ki içerisi pislikle, şununla bununla dolu; onun için bir deterjan kullanırsın ve bol bol kullanırsın. Hâlbuki normal zamanda beş gramı yettiği halde normal ise o zaman beş yüz gram, bin gram kullanacaksın. İşte bunun için üzerinde çok durulması gereken yerler vardır, zamanlar vardır, şahıslar vardır. Şahsa göre değişir. Ama biz burada genel itibariyle yapıyoruz ve bu kadar yetiversin diyoruz. Çünkü daha arkası gelecek. Oralarda da başka açıdan bakarız inşallah.

ALLAH İSİM KOYDU MU?

Kıyamet kıyam kelimesinden geliyor. Kıyam Günü, kalkış günü. Çok ilginç bir şey. Yıkım mı? Yani aşağı mı deviriyorsun, yukarı mı kaldırıyorsun? İşte insanlar bunda pek düşünmezler. Bu kelime Kıyamet Günü diye gider. İşte bizim kaybettiğimiz taraf odur. Niçin düşünmüyorsun? Nedir bu kıyam? Kıyamet nereden geliyor? Allah bir şeye isim koydu mu onun cismi onun içindedir. Senin benim isim koymama benzemez. Biz isim koyarız, onun içi boştur. Mahmut dersin Mahmutlukla bir ilgisi yoktur. Fecir dersin, isim koyarsın, adam tamamen karanlıkla ilgilidir, hiç aydınlığı yoktur. Ziya dersin adamın Ziya ile alakası yoktur. Muzzerdir. Ama Allah bir isim koyduysa onu cisim; İsim müsemmadan ayrı mıdır, gayrı mıdır? Bakın adam bunun üzerinde duruyor. Allah ona kıyam, kıyamet dediyse onun hüviyeti, muhteviyatı bu kelimenin içinde saklıdır.  Şu halde Allah’ın kulu buradan anlaşılan aslında kıyamet dediğimiz olay bir imar hareketidir, bir kaldırış hareketidir. Yani bu ölülerin kaldırıldığı bir gün bir anlamda, ayağa kaldırıldığı, kendine getirildiği gün demektir.

وَقالَ الْإِنْسانُ مَا لَها

¶        “İnsan: ona ne oluyor, dediği zaman...”[17]

Ne oluyor diyecek. O zaman

يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ أَخْبارَها

¶        “İşte o gün yer, kendi haberlerini anlatır.”[18]

O gün yer konuşacak. Olan biteni anlatacak. Konuşacak, dile gelecek. Ve diğer ayetlerde o gün insan anlayacak. Onların hepsini bir arada şimdi hatırlayamıyorum. O gün insan  bilecek. Aslında o yıkım bir açıdan bakarken yapımın ta kendisidir. O yeni alemin yapımıdır. O öyle gerçekleşiyor.  Allah için bir an o.  Mesela diyoruz ki

وَإِنَّ يَوْماً عِنْدَ رَبِّكَ كَأَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ

¶        “Şüphesiz Rabbinizin nezdinde bir gün sizin saydığınız bin yıl gibidir.”[19]

Rabinin katında bir an; oradaki yevmden maksat bir andır, bir zaman dilimidir. Yevm diye ifade edilir.

كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ

¶        “O, her an yeni bir ilâhî tasarruftadır.”[20]

Yirmi dört saatte diye tercüme edemezsin, bir andır o. Bunun bizim hesaplarımzda kitaplarımızda söylenecek bir rakamı yoktur. Bu senin anlaman için söylenecek bir laftır. Arap bir anı ifade için yevm tabirini kullanır. Bir saati ifade için yevm der. Arabın nasıl kullandığına bakacaksın bunu yoksa başka türlü öğrenemezsin. Sizin saydığınız senelerle bir gün  كَأَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ bin senedir. Şu halde bizim bin sene gördüğümüz bir şey, o ne kadar uzun, onun yanında bir andır. Yani şu yık yap. Göz kırpma anı.

كُنْ فَيَكُونُ

¶        “Ol der ve hemen oluverir.”[21]

İşte bu bize yansıdığı zaman binlerce senelere denk geliyor.  Onun için size garip gelmesin bu yıkım aynı zamanda yapımdır dediğim size tuhaf gelebilir. Veyahutta yıkılacak her şey toz duman olacak, arada berzah olacak ondan sonra tekrar kalkışlar filan bu çok uzun bir zamandır. O bizim kafamıza göre söylenmiştir. Bizim duyularımıza göre söylenmiş sözlerdir. Onun için كُنْ فَيَكُون , o bir andır. Dolaysıyla yıktım yaptım. Vakit geldi mi Ya Resûlallah? لا, نَعَمْ Nasıl oluyor? لا ile نَعَمْ arasında güneş şu kadar mesafeyi katetti. Biz bir kelimeyi söylerken o yolları mesafeleri katetti. Dolayısıyla كُنْ فَيَكُونُ işte bitti. Bunun arasında senin için belki bin sene var, belki beş bin sene var. orada izafi kavramlar var. Elli bin seneden de söz ediyor, bin seneden de söz ediyor. Bunlar bizim yapımızla ilgili olan, bizim menümüz öyle kotlanmıştır. Bizim kaderimizde böyle oluşmuş ve algı mekanizmalarımızda buna göre uyarlanmış ve ayarlanmıştır. Allah için zaman diye bir şey söz konusu değildir. Bu zaman meselesi zamane yaratıklarının işidir.  Allah hâşâ ve kella zamanelerden değildir.

أُقْسِمُ أي demektir. Yani لا yı mana yönüyle sayma diyor. O zaman لاnedir? Biraz bahsettim size işte başında, giriş yaptık bahsettik. لا nın durumu, konumu üzerinde gösteri tarzında, fikir tarzında size bir takım şeyler ifade ettim.  عن ابن عباس Sahabe Müfessiri İbn-i Ababas Hazretlerine göre bu ayet, لَا أُقْسِمُ demek أُقْسِمُ anlamınadır. لَا nın herhangi bir anlam cihetinden fonksiyonu yoktur. Bu olumsuzluk ifade eden bir لَا değildir. Bunun anlamı kıyamet gününe yemin ederim demektir. İbn-i Abbas Hazretleri böyle yapmıştır. O halde لَا nın konumu gramer yönüyle ولا صلة sıla لَا sıdır. Manayı etkilemeyen, söz ulaşımını, sözler arasında, kelimeler arasında ulaşımı sağlamaya çalışan bir vasıtadır. Diğer bir yönüyle sılanın diğer bir ismi zaidedir. Yani cümleye gösteriş itibariyle, sureta katkıda bulunan, onun temel anlamını, yapısını bozmayan bir ilavedir. Fazladan söylenmiş bir ektir. Fazladan olan bir yapıdır o. Asıl değil fasıl türündendir.  Beyzavi’nin ifadesi şöyledir. Müfessirlerden; إدخال لا النافية على فعل القسم للتأكيد.  Tekit için fiilinin başına لا النافية la-i nafiyenin getirilmesi شائع في كلامهم Arapların kelâmında caridir, yaygındır. Yani Araplar böyle yaparlar. Önemli bir şey söylerken başına لَا yı bastırır. Ama o mana cihetinden herhangi bir olumsuzluk yapan bildiğimiz türden لَا değildir. Bunun bir örneği;  كقوله Allah’ın şu buyruğundaki لَا ya benzer.  لئلا يعلم ehlül kitabi diye devam ediyor. Bu, Hadid suresindeki bir âyet-i celiledir.  Aslı ليعلم dir. لَا zaidedir.

وَعَلَى الَّذِينَ يُطِيقُونَهُ

¶        “Oruca gücü yetmeyenler ise.”[22]

O da tam tersinedir. يُطِيقُونَهُ لَا demektir. Bazen hazfedilir. Hazfedildiği halde oraya takdir edersin. Bazen de olanı hazf edersin. Bu olanı yok farz et anlamınadır. Yani

أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ denmiştir. Bunun anlamı budur.

Orda da لئلا يعلم “bilmemesi için değil, bilmesi içindir.” O لَا zaidedir. Onu anlama katmayacaksın.  وقوله Arap’ın şu sözündeki  لَا gibidir. Çünkü o zamirin mercii Allah değildir. Çünkü o bir ayet değil ki Allah’a irca edelim. Yani Arap’ın sözü olduğu için كقول الْعَرَبِ demektir. Veya  الشاعر كقول şairin şu sözü gibidir. في بئر لا حور سرى ما شعر Bu arap edebiyatından alınmış bir mısradır.  حور dehşet, helak anlamınadır. حَائِرٌ kelimesinin çoğulu da diyen vardır. Ama biz helak anlamına alıyoruz. Helak kuyusunda, ölüm kuyusu diyelim daha uygun olur, vurucu olur bizim dilimizde biz öyle kullanırız.  Ölüm kuyusunda  سرى yürümekte  ما شعر hal cümlesi, fakat farkında değildir. Bunu niçin söylüyorlarmış. Adam yanlış yola gidiyor ama hiç farkında değil.  Zararına iş yapıyor, yanlış yere gidiyor ama hiç farkında değil. Arap bunu bu şekilde söylüyormuş. Yani  بئر den maksat kuyu karanlık olduğu için karanlığı kastediyor. Bir dehşet kuyusunda, ölüm kuyusunda yani karanlığında adam belirsizlik içerisinde yürüyüp gidiyor ama farkında değildir. bu cümle bu anlama geliyormuş. Buradaki la işte bu türden bir ladır, hiçbir fonksiyonu yoktur. Vezin zoruyla gelmiştir veyahutta cümleyi süslemek içindir. Genel yapısıyla her ilave abartı getirir. Arap dilindeki kaideye göre cümleye her ilave onu tekit eder. Burada da Beyzavi’nin tefsirinde tekit için demişti. لا النافية kasem fiilinin önüne tekit için getirme olayı, pekiştirmek için anlamı, Arap dilinde şayidir, bunu çok söylerler diyor. O halde yemin ederim kesinlikle yani bunu anlamı iyice pekişsin diye söylerlermiş.  وكقوله Ve Arap’ın yine şu sözüne benzer. Bir şairin sözü: تذكرت ليلى Leyla’yı hatırladım.  فاعترتني صبابة Ve hemen aşk ateşi bünyemi sardı, beni sarstı, beni hasta etti.   فاعترتني , أمرضتني demekmiş.  صبابة mağrul mahabbe vel ışk  وكاد ضمير القلب bizim müfessir nedense böyle almış. Orjinallerde القلب صميم diye var. Demek ki böyle de nüshalarda değişiklik var. ضمير القلب demek  Türkçede vicdanım demektir. Ancak القلب صميم olursa, kalbimin özü, القلب لب elubbül kalp anlamında. Kalbin en öz noktası, kalbimin merkezi, kalbimin içi anlamındadır. Yani kalbimin içi biz yüreğim tabirini kullanırız. Yüreğim parçalanayazdı.  لا يتقطعيتقطع كاد demektir. Parçalanayazdı. Yüreğim parçalandı diye bizim dilimizde ifade edilir. Buradaki لا zaidedir. كاد ضمير القلب يتقطع demek كاد يتقطع ضمير القلب esas cümle bu halidir. Şiirde devrik hale gelmesi caizdir. Böyle serpiştirme olayı,  şiirde her şey mubahtır. Ama nahve gelince her şey caiz değildir.  fakat şiire geldiğinde dokunma, bir şiirimiz var bizim diyorlar. Şairleri Tanrı gibidir onların. Allah korusun. Tanrı gibidir, kral mıral hiç. Şairse bitti. Onun için Yüce Allah kitabında ilk planda şairleri hedef aldı.  Onların belini bir kere kırdı. Öyle sanatlar yaptı ki bu ayetlerde, adamlar, şairler elinde olmadan secdeye kapanıyor.  Müslüman mı oldun? Yok, bu ayetin belağatına secde ediyorum demiştir. Müslüman olmamıştır ama o söze secde etmiştir. Yani onlarda söz sanatı Tanrı mesabesindedir. Sanat Tanrıdır. Bunun için Kur’an Arap’ın o dönemdeki en önemli şairlerini dize getirmiştir.  Hepsini dize getirmiş. Ötekilerde kala kalmıştır. Muannid gavurlar kala kalmışlardır.

وعليه الجمهور Cumhur bu görüştedir. Yani لا nın zaide olduğu görüşündedirler. Cumhur dediği müfessirleri kastediyor. Cumhuru müfessirin demek istiyor.  عن الفراء Müfessirlerden ve dilcilerden, aynı zamanda Kur’anın ilk müfessirlerinden Ferra’nın meanil Kuran zannediyorum. Ferra’ya göre لا, رد reddir. Bir cevaptır bu.  لإنكار المشركين Müşriklerin inkarına karşı bir cevap yada reddiyedir. Reddiye cevap için kullanılır. Eskilerde böyledir, kitap usûllerinden bir usûldür. Bir gurup kitaplar böyledir.  Falan kitabın reddiyesi diye, bunun içinde isnad edilen şeylerin cevapları vardır. Onun için biz reddetmeyi kullanıyoruz. Ret etmek, kuru kuruya red ediyorum demek değildir. Reddüsselam, selamı alıp, cevap vermek demektir. Demek ki geriye çevirme; alıyorsun geriye çeviriyorsun ve bir döngü oluşuyor. Böyle bir tamamlama, bir daire oluşuyor. Bir yerden çıkıyor ve tekrar oraya gidiyor. Bir noktada buluşuyor. Buna red tabiri kullanılır.

Müşriklerin inkarına bir cevaptır bu, reddir. Müşrikler yok canım öldükten sonra mı dirileceğiz? Olacak şey mi? yani şu olur şey mi? Alaya almışlardı Peygamberimizi. Yukarıda buna dair konular geçmişti. İşte müşrikleri البعث لإنكار المشركين Dirilişi inkâr etmelerine karşı bir reddiyedir bu.  كأنه Sanki قيل bu beyanı ile Cenâb-ı Hak yani Kıyamet gününe andolsun beyanında  لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ derken sanki şöyle ifade etmek istiyor.  ليس الأمر كما تزعمون La demek iş sizin bildiğiniz gibi değil, sandığınız gibi değildir. Geri zekâlılar, ahmaklar, iş sizin bildiğiniz gibi değil. Çünkü bu kötü sanı vardır. Onların sanısı, su-i zanları var, aptalca olan mantık yürütmeleri var. Bunların hiç birisi ipe sapa gelir türden değildir. Mesela alıyor eline kemik parçasını, ufalayarak, bunu mu diriltecekmiş Allah diyor. Allah da bakın ne diyor.  Peki, şu anda elince bir şeydir. Peki, hiçbir şey değilken ben onu nasıl şey yaptım. Hiç bir şey değildin sen daha önceden ama şimdi senin elinde bir şey var. Malzeme var yani. O zaman hiç bir malzeme yoktu. Hiç bir şey değilken seni nasıl var ettim? İşte bu müthiş bir cevaptır. Ve gerçekten tam ahmak olduğunu gösteren bir şeydir. Aklını kullan diyor. O zaman seni nasıl yarattım. Yani varlığını sen inkar mı ediyorsun. Sen şimdi var değil misin? Bütün bu azalar nasıl oluştu, nereden oluştu? Sizin makabliniz bir sıfırdır, hiçbir şeydir,

هَلْ أَتى عَلَى الْإِنْسانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْئاً مَذْكُوراً

¶        “İnsan henüz anır bir şey değilken (yaratılmamışken) üzerinden uzunca bir zaman geçti.”[23]

Kayda değer bir şey değildi. İnsanın makabli bir sıfırdır, yoktur. Biz işte bir damla sudan derseniz daha öncesini düşünün. Toprak derseniz topraktan öncesi, onlarda yoktu bir zamanlar, hiç birisi yoktu. Ne yer vardı ne gök vardı. Onlara bir cevaptır. İş sizin bildiğiniz gibi değil, sizin sandığınız, iddia ettiğiniz gibi değil demekmiş لاثم قيل اقسم بيوم القيامة Yemin ederim ki kıyamet gününe diye başlıyor ondan sonra  وقيل Şöyle de izah edilmiştir.  Tabi bu kavillerin hepsi bir müfessire aittir. İsimlerini söylemeye gerek görmüyor. Çünkü قيل ile ifade müfessirin kendine göredir.  Zayıf gördüğü görüşlerdir. Ama şunu da unutmayın. Birisinin قيل dediği görüş, diğer bir tefsirde birinci görüştür. Oda onu tercih etmiştir. Oda bununkini gile diye almıştır. Yani bu müfessirlere göre değişen bir şeydir. قيل bu zayıf kavilmiş, bunun aslı yokmuş, değmez filan  demeye kalkışmayın sakın. Bu müfessirin kendi tercihidir. Bunu قيل diye söyleyen tefsiri yazan kişidir.  أصله Bunun aslı   لا قسم dur. Kesinlikle yemin ederim demektir. التأكيد لامtir. Yani anlam itibariyle kesinlikledir. لاكتب kesinlikle yazarım. لأقولُ kesinlikle söylerim لأَضْرِبُ kesinlikle döverim. Demek ki muzarinin başına tekit lamı geliyor ve manasını güçlendiriyor, tekit ediyor.  كقراءة ابن كثير Abdullah bin kesir Mekke İmamı, ve tabiin büyüklerinden bu zatın kıraatinde böyledir. Kıraat İmamı olarak İbn-i Kesir böyle okumuş. لا قسم diye okumuş.على أن اللام للابتداء Böyle okumasının sebebi; o zaman لا zaide olarak değil, اللام للابتداء ibtida lamıdır. Yani cümle başında yer alan lamdır. İsim cümlesinde başında ibtida için yer alan bir lamdır. واقسم ise خبر مبتدأ محذوف Mahzuf bir mübtedanın haberidir.  Yani isim cümlesinin başında yer alan bir tekit lamıdır bu. اقسم fiil değil mi derseniz, evet o fiildir de mahzuf bir mübtedanın haberidir diyoruz. Aslında onun başında yer alıyor ama o isim mahzuftur. Mübtedası mahzuftur. أي takdir ediyorsun yani şöyle oluyor. لانا أقسم Elbette ben yemin ederim. انا mübteda  أقسم haber olmuş oluyor. Le de tekit lamı olmuş oluyor.  ويقوبه İbn-i Kesirin bu okuyuşunu güçlendirmektedir.  أنه o şey ki, في الإمام İmam Mushaf, fi mushafil imami demektir. İmam Mushaf denilince, Hz. Osman efendimiz zamanında temel kabul edilen mushaftır. Yani bila da o neşredilmiş, çoğaltılmıştır biliyorsunuz. Bu meyanda Hz. Osman’a çoğaltıp dağıtıldığı için; “Naşiru’l-Kuran” deniliyor. Hz. Ebubekir âyetleri toparlıyor ve bir ana arsa oluşturduğu için “Câmiü’l-Kur’an” deniyor. Ve parçaların hepsi, dökümanların laf olmasın diye yakılıyor, yok ediliyor. İttifak oluştuktan sonra gilügaller oluşmasın diye böyle yapılıyor. Daha sonra bu mushaf Hz. Hafsa’da bulunuyor.  Hz. Osman zamanında İslam Ülkeleri çok genişlediği için oradan buradan böyle talepler geliyor ve ana şehirlere, merkezlere bu mushaflar çoğaltılıyor.  Bu İmam mushaftan maksat işte Hz. Osman’ın o çoğaltmayı yaptığı mushaftır. Ona bazen filmushafil osmani de derler. Osmanlı mushafı değildir. Hz. Osman’ın mushafı, o dönemdeki mushaf demektir. Bu tabire de dikkat edin. Ben önceden bilmiyordum. Kur’an-ı en iyi şekilde yazan Osmanlılar olduğu için Osmanlı mushafı diye anlıyordum. Daha sonra öyle olmadığını anladık. O mushafta bu  بغير الألف Lam var elif yoktur. لا Lamelif değildir. ألفelif yoktur orada, yazıda böyleymiş. İşte bu da İbni Kesir’in لا قسم şeklindeki okuyuşunu takviye etmektedir. Peki, لا la nereden çıktı, biz niye böyle okuyoruz? ثم أشبع Sonra işba olundu. Yani sanki orada bir elif varmış gibi, bir med harfi varmış gibi çekerek okumak demektir. İşba doldurmak, karnı doyurmak anlamına gelir. Leyi içini dolduruyorsun لا diyerek dolu dolu okumuş okuyorsun. Bu tür şeyler vardır. Sadece burada değil başka yerlerde de böyle vardır. İşba kıraati vardır. Bir çok imamların okuyuşunda vardır. Bizde pek fazla yok. Bu nedenle فظهر من الإشباع اللام بألف Bu işba yapılması ile bu okunuşta olan bir şeydir, yazıda yoktur. İşba denilen şey imlada görünmez. Bunu okuyan yapar. Onu meddederek, çekerek okur. Sonra bu işbadan, bu “la”yı doldurarak, çekerek okumaktan hâsıl oldu, zahir oldu ألف bir elif zahir oldu. Elifin nasıl olduğunu belirtmiş oldu.  وهذا اللام İşte bu lam  يصحبه Ona bitişir.  نون التأكيد في الأغلب Genellikle نون التأكيد tekit nunu bitişir. Yani tekit lamına genelde tekit nunu bitişir. لَأَكْتُبَنَّ kesinlikle ve kesinlikle yazacağım. Bu genelde التأكيد لامtekit lamı geldi mi muzarinin sonuna bir de نون التأكيد tekit nunu gelir. İkisi kardeştir. Birbirinden ayrılmazlar. İkiz gibidirler. Birisi erkek, birisi kız cinsinden böyle bir birlikteliği vardır. Ama  الأغلب genelde böyledir. وقد bazen   يفارقه arası ayrılır. يَكْتُبُ - يكتبان gider bazen lam gelmez. Bazen de lam gelir ليُكتبَ- ليُكتباَ -ليكتبوا gider. Bu şekilde bulunur. İkisi genelde birleşir. Birisi olunca diğeri de olur. Ama her zaman değil. Bazen ayrılırlar.  وَلاَ أُقْسِمُ بالنفس اللوامة burada inşallah önümüzdeki hafta devam ederiz. Bu güzel yorduğumuz anlamda inşallah bayramımız da bizim için muştulu bir gün olur. Ama şunu bilin artık kıyamete girdik demektir.  Biz kıyametin şu anda içindeyiz. Bu bize göre çok uzun zaman sürebilir ama bilin ki Allah katında bu bir an meselesidir. Ol der ve olurdan ibaret olan bir şeydir. Ama bize çok uzun gelir. Yüce Allah bakınız ne diyor. Kıyametten söz ediyor.

إِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَعِيداً

¶        “Onlar o günü uzak görürler.”[24]

Daha çok derler.  Şimdi o artık kıyametin olacağına inanıyor. Kıyamet diyemiyorlar da demek zorunda kalıyorlar. Bu dünyanın bir sonu var artık diyorlar. Ama daha çok diyorlar. Buzullar erimeye başladı, denizler yükselmeye başladı bakın dendiğinde daha kaç nesil gider diyorlar. Yüce Allah onlar onu uzak görüyorlar diyor.

وَنَراهُ قَرِيباً

¶        “Biz ise yakın görüyoruz.”[25]

Şu halde Allah için yakınsa benim için de yakındır, uzak değildir, olmuş bitmiş bil bunu ki bunun içinde olasın, dışında kalmayasın. İçinde olmak tatlıdır. Katlı katlıdır. Dışarıdan hani ne demiş adam öküz suya bakmakla kanar mı? Öyle mi derler? Sen de dışarıdan doğru bakıp duruyorsun. İçine gir tadına bak şunun. O sana ne hazlar kazandıracaktır. Biz içindeyiz Allah’ın Kulu. Bizim birçok ahvalimiz kıyametin alametlerindendir. Birçok yaşantı biçimlerimiz kıyametin alametlerindendir. Allah-u Teâlâ Hazretleri inşallah sağlık afiyet içerisinde Kurban Bayramına erişmeyi ve bu bayramımızın ve içinde yapacağımız iyiliklerin, hayırların tümünü kabul ve karin eylesin. Bizim kurbiyetimize vesile kılsın. Bizi Aziz Kitabının aşkıyla şevkiyle yaşatsın. Onu anlama yönüne anlatma yönünde aşkımızı şevkimizi ziyade buyursun.
 
 

[1] Kasas/51

[2] Nur24/35

[3] Alak96/19

[4] Nebe78/17

[5] Bakara2/156

[6] Yasin36/38

[7] Bakara2/60

[8] Yunus10/62

[9] Vakıa56/6

[10] Hakka69)14

[11] Karia101/4

[12] İsra17/82

[13] İsra17/9-10

[14] Zümer39/18

[15] Araf7/128

[16] Vakıa/76

[17] Zelzele99/3

[18] Zelzele99/4

[19] Hac22/47

[20] Rahman55/29

[21] Nahl16/40

[22] Bakara2/184

[23] İnsan76/1

[24] Meariç70/6

[25] Meariç70/7

Paylaş...

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to Twitter

21 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Instagram

Üye Girişi

Fotoğraf Albümü

  • Kategori: Anma Haftası 2017
  • Kategori: Anma Haftası 2016
  • Kategori: Anma Haftası 2015
  • Kategori: Anma Haftası 2014

          gulhan_37