Esma Bağlantıları (23 Ekim 2011)

td001_y2

Değerli Müminler,  Kıymetli Kardeşlerim;

Allah’ımızın lütfu, keremi ve sonsuz inayeti ile Aziz Kitabı’nı anlamak, anlatmak ve gereğini yapmak niyetiyle okumakta olduğumuz İmam Nesefi’nin Medarikü’t-Tenzil adlı tefsir-i şerifinden Müddessir Sûre-i Celilesi’nin 53. âyet-i celilesine gelmiş bulunuyoruz. Allah’ın lütfuyla keremiyle bu zamana kadar düşe kalka geldik; Yüce Rabbimiz bizi bu günlere getirdi. O’na hamdolsun.

KUR’ÂN’DAN OKUNAN BÖLÜM (MÜDDESSİR SURESİ 53-56):

كَلَّا بَلْ لَا يَخَافُونَ الْآخِرَةَ (53) كَلَّا إِنَّهُ تَذْكِرَةٌ (54) فَمَنْ شَاءَ ذَكَرَهُ (55) وَمَا يَذْكُرُونَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ هُوَ أَهْلُ التَّقْوَى وَأَهْلُ الْمَغْفِرَةِ (56)

 

TEFSİRDEN OKUNAN BÖLÜM:

{كَلاَّ} ردع لهم عن تلك الإرادة وزجر عن اقتراح الآيات ثم قال {بَل لاَّ يَخَافُونَ الآخرة} فلذلك أعرضوا عن التذكرة لا لامتناع إيتاء الصحف {كَلاَّ إِنَّهُ تَذْكِرَةٌ} ردعهم عن إعراضهم عن التذكرة وقال إن القرآن تذكرة بليغة كافية{فَمَن شَاء ذَكَرَهُ} أي فمن شاء أن يذكره ولا ينساه فعل فإن ذلك عائد إليه{وَمَا يَذْكُرُونَ}

وبالتاء نافع ويعقوب {إِلاَّ أَن يشاء الله} إلا وقت مشيئة الله أو إلا بمشيئة الله {هُوَ أَهْلُ التقوى وَأَهْلُ المغفرة} في الحديث هو أهل أن يتقي وأهل ان يغفر لمن اتقاه والله اعلم

İÇİNDEKİLER

1.Kur’an’dan Okunan Bölüm

2.Tefsirden Okunan Bölüm

3.Nur Koridorunda Yürüyüş

4.El-Hafız Şemsiyesi

5.Ahiret Kargosu

6.Cehennem Ehliyle Röportaj

7.Müminin ve Müşrikin Ürpermesi

8.İlâhi Ekran’dan Yansıyan Mesajlar

9.Duyuların Mühürlenişi

10.Niyet Kendini Programlamaktır

11.Kuşku Nifak Alametidir

12.Son Söz Kalbin

13.Varlığın Sonu Heba Olmaktır

14.El-İnsan Sensin Ey İnsan!

15.Hiçmişim

16.Kâfirin Gönlü Mermere Benzer

17.Küfür ve Kâfir Takdir Edilmez

18.Küfrün Başı Doğudur

19.Kur’an Öğüttür

20.İman Kimliği

21.Kulun Allah İle Alışverişi

 

Değerli Müminler,  Kıymetli Kardeşlerim;

Allah’ımızın lütfu, keremi ve sonsuz inayeti ile Aziz Kitabı’nı anlamak, anlatmak ve gereğini yapmak niyetiyle okumakta olduğumuz İmam Nesefi’nin Medarikü’t-Tenzil adlı tefsir-i şerifinden Müddessir Sûre-i Celilesi’nin 53. âyet-i celilesine gelmiş bulunuyoruz. Allah’ın lütfuyla keremiyle bu zamana kadar düşe kalka geldik; Yüce Rabbimiz bizi bu günlere getirdi. O’na hamdolsun.

NUR KORİDORUNDA YÜRÜYÜŞ

O’nun Kitabı’nın gölgesinde, nuru, rahmeti, bereketi ve himayesi ile bu fitney-i ahir zaman yolunda, meydanında Yüce Allah’ın “الحافظ” ismine sığındık. O isimle bizlere bir koridor açtı. “Nur koridoru.” Bu koridorun içerisinde, bu himayeli yolda, bu selametli yolda, Kur’an’ın eşliğinde, O’nu okuyarak, O’nu anlamaya çalışarak, O’nu konuşarak, O’nu hayal ederek, O’nu düşünerek, O’nunla oturup kalkarak, O’nunla gezip tozarak yolumuza revan olmaktayız, yaşamımızı sürdürmekteyiz.  Allah bereket üzerine bereket kılsın. Bizleri âyat-ı beyyinatının nuru, rahmeti ve himayesi ile fitney-i ahir zamandan korusun.

EL-HAFIZ ŞEMSİYESİ

Ahir dönemde olduğumuz kesindir. Artık geçmişe göre son günlere daha yakınız. Son günlerin içerisindeyiz. Ama o dilediği zaman bir koruyucu şemsiye açmaktadır. Kullarının üzerine koruyucu bir perdeyi, şemsiyeyi tutmakta, onları fitneden, fesattan azat etmekte, hıfz-u emanında tutarak inayetine yönlendirmektedir. O her şeye kadirdir. Biz buna iman ediyoruz. Ne kadar buyruğuna uyarsak, ne kadar tavsiyelerine kulak asarsak, o kadar koruyuculuk yönümüz, koruyucu kalkanımız o denli güçlü olacak, korunacağız.  Ne kadar zayıf olursak,  buyruklara uyma konusunda ne kadar zaaf gösterirsek, şunu iyi bilelim ki bizim koruyucu kalkanımız da surumuz da zaafa uğrayacaktır. Surda gedik açılacaktır, çatlaklar oluşacaktır. O çatlaklardan, o gediklerden fitneler fesatlar baş gösterecektir. Dumanını, isini, pasını bize yollayacaktır. O halde sizin için kullarım diyor. İyilik yaparsanız lehinize, kötülük yaparsanız aleyhinizedir. Bana bir zarar veremezsiniz. Yani bunlar kendiniz içindir. Benim için değildir. Benim sizden istediğim her şeyin menfaati, faydası size racidir, size döner. O halde kendinize kastetmeyiniz. Kendinize zarar vermeyiniz. Faydanızı artırınız. O hâlde;

وَتَزَوَّدُوا

¶        “azıklanın.[1]

AHİRET KARGOSU

Maddeten ve manen yolunuz uzundur. Daha çok yol yürüyeceksiniz. Dünya ile bu iş bitmez. Bunun berzahı, mahşeri, arasatı vardır. Bunun sıratı vardır. Vardır da vardır. O halde tedarik için çalışın. Yol tedariğine çalışın. Bu yolda ne lazımsa onları bir an evvel doldurun ve onları ahiret ambarına verin. Allah’ın ahiret kargosuna verin. Çünkü siz onları taşıyamazsınız. Eşkiyadan koruyamazsınız. İblisler kol geziyor. Yollarda barikatlar kurmuşlar. Onlara kaptırırsınız. O halde onu benim kargoya verin. Benim adımla bana gönderin. Ben onları korur, o ihtiyaç gününde fazlasıyla size iade ederim. Faydanıza sunarım.  Emin olun, ben eminim.  Benden size faydadan öte bir şey gelmez. Size hâşâ zararım dokunmaz. Ben kullarımın zararını istemem. Ben kolaylık isterim. Ben sizin için lütuf, kerem mağfiret isterim. Ama siz de beni gazaplandırmayın, öfkelendirmeyin. Yoksa

إِنَّ عَذابِي لَشَدِيدٌ

¶        “Hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.”[2]

Azabım müthiştir. Rahmet yönünde yol alın.  Rahmet kitabıyla rahmetli olarak rahmetler saçan yolumda yürüyün ve rahmetimle sizi kucaklayayım. Bekliyorum.

فَانْتَظِرُوا

¶        “ bekleyin.”[3]

إِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِرِينَ

¶        “Biz de sizinle bekliyoruz.[4]

Bana ulaşmak, rahmetime, mağfiretime erişmek için bekleyin.  Yolumu gözleyin. Kullarım! Ben de sizi beklemekteyim. İnşaallah lütfuma, keremime, sonsuz olarak, sonsuza dek sizleri almak için bekliyorum.  İnşaallah bunun sonu güzel olur. Akıbetimiz hüsn ile neticelenir. Hüsnü hatimeye mazhar oluruz ve bu fitneli yolu emniyetle inşaallah tamamlamış oluruz.

Müddessir Sure-i Celilesi’nin İslâm’ın ilk günlerini yansıttığını öğrendik. Peygamber-i Zişan’ın bu yönde vahiyle temasını, ilk olarak vahiyle yüz yüze gelişi anındaki iç ve dış konumunu, psikolojik yönünü, sosyal yönünü ele aldı ve bize yansıttı. Peygamber-i Zişan’ın bu yönde neler çektiğini, küffar ile nasıl kapıştığını ve bunun yanında Yüce Allah’ın Peygamberini nasıl takip ettiğini, O’nu yardımsız bırakmadığını öğrendik. Yüce Allah bunları bize anlattı. Peygamberinin her konumda, her durumda yanında olduğunu, sık sık sözü kendisi alarak küffara karşı durduğunu gördük. Onlara cevaplar yetiştirdiğini gördük. Onları nasıl tehdit ettiğini, Peygamberini savunduğunu, koruduğunu, açık seçik bu sure-i celilenin satırlarından sadırlarımıza intikal ettirerek güvenli,  sevgili saygılı bir şekilde mazhar olduk. Göğsümüz, kalbimiz, ruhumuz bu âyetlere mazhar oldu. Allah bereketini sonsuz eylesin. İlmini, inayetini ziyade buyursun.

CEHENNEM EHLİYLE RÖPORTAJ

Sure-i Celile’nin son bölümleri artık kötü akıbetle neticelenen küffarın durumu ile ilgiliydi. Onların tehdit edildiğini gördük. Daha sonra yani sizi öyle bir ateşe atacağım ki ey kâfirler hiç bir güç sizi kurtaramayacak. Size yardım edemeyecek.  Benim elimden sizi hiç bir güç alamayacak ve sizi cehennem ateşine yasladıkça yaslayacağım. Biz bu tehditlerden sizi onun dağları ile taşları ile paramparça edeceğim. Sizleri onlara vurdukça vuracağım ve cehennemin ateşine soktukça sokacağım türünden anlamlar anlıyoruz. Son olarak da cehennem ehlinin sanki bir kesitini görüyoruz. Cehennem yaşamından bir bölüm görüyoruz. Bu bölüm içinde sanki bir ilahi röportaj yapılmıştır.  Onların ağzına sanki mikrofon tutulmuş ve buralara nasıl geldiniz, yolunuz buralara nasıl uğradı, sizin buralarda ne işiniz var? Sizi buralara sokan nedir? Bu soruların cevaplarını görüyoruz ki şu anda henüz daha ölmemiş, aklı başında, gücü yerinde, hâlâ umut besliyor. Çünkü ölmedikçe umut kesilmez. Allah’ın rahmetinden, lütfundan, kereminden, iyiliğinden, güzelliğinden, istikametinden ümit kesilmez. İşte bu ümitleri canlandırmak ve bir kısım gafilleri uyarmak maksadıyla Yüce Allah bize bunları takdim ediyor. Bu sahneleri bize gösteriyor. Kulağımızda çınlatıyor. Gözümüzün önünde canlandırıyor. Buraya giren insanların namaz kılmadıklarını gördük. Miskinlerle olan münasebetlerinin bulunmadığını öğrendik. Sanki hayatlarında böyle bir zümre hiç görmemişler. Fakir, fukara hani hiç görmüyorlar diyoruz ya beni hiç görmedi. Onların gözleri vardır görmez, kulakları vardır duymaz. Onların acılarını, çığlıklarını duymazlar. Çünkü o tarafa açılan işitme kapıları kapalıdır. Kulakları o tarafa tıkalıdır. Hak yönünde kulak çalışmamaktadır. Bu nedenle haktan yana her ne görüntü varsa,  her ne türlü ses varsa kulakları o tarafa kapanmıştır.

خَتَمَ اللَّهُ عَلى قُلُوبِهِمْ وَعَلى سَمْعِهِمْ

¶        “Allah onların kulaklarına da bir mühür vurmuştur.[5]

فِي آذانِهِمْ وَقْرٌ

¶        “Onların kulaklarında kurşun dökülmüş gibi, tıpa ile sımsıkı kapatılmış gibi çelikten sanki bir yama vurulmuş gibi ağırlıklar vardır, duymazlar.” [6]

إِنْ تَدْعُوهُمْ لا يَسْمَعُوا دُعاءَكُمْ

¶        “Sizin çağrınızı duymazlar.[7]

Ve birbirlerine de uyarı da bulunurlar.

لا تَسْمَعُوا لِهذَا الْقُرْآنِ

¶        “Bu Kur’an’ı dinlemeyin, kulak vermeyin.”[8]

MÜMİNİN VE MÜŞRİĞİN ÜRPERMESİ

İşte bu şekilde onlar davranışlarda bulunurlar. Sonunda da Allah onların kulağını tamamen tıkayıverir. Çünkü onlar dinlememek için ellerinden gelen her türlü şeyi yapmışlardır. Her türlü yola başvurmuşlardır. Kaçarlar, dinlememek için kaçarlar. Yaban merkeplerinin aslandan kaçması gibi kaçarlar. Sanki bir aslan kükremesi duymuş gibi, Allah’ın vahyi karşısında ürperirler. Onlara âyetlerimiz okununca tüyleri ürperir. Kimisi Allah’a olan sevgisinden ve saygısından heybet alır. Kimisinin de ödü patlar. İğrenç bulur hâşâ ve kella. Kendisi için büyük bir tehlike görür eyvah avcılar geliyor der. Şimdi beni avlayacak diye avcılardan ve onların oklarına hedef olmaktan kaçan yaban merkepleri gibi kaçarlar. Bakın tüy ürperme olayı onlarda da vardır. Müspet anlamı da vardır negatif anlamı da vardır. Birisi panikler, eyvah yakalandım dercesine böyle bir korku vardır. Gökyüzündeki şimşeklerden, yıldırımlardan insan nasıl paniğe kapılırsa, nasıl korkarsa, böyle titrerse,  onlar da bu türden korkarlar. Çünkü Allah;

سَأُلْقِي فِي قُلُوبِ الَّذِينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ فَاضْرِبُوا فَوْقَ الْأَعْناقِ وَاضْرِبُوا مِنْهُمْ كُلَّ بَنانٍ (12) ذلِكَ بِأَنَّهُمْ شَاقُّوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَمَنْ يُشاقِقِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَإِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقابِ

¶        “Hani Rabbin meleklere: ‘Ben, sizinle beraberim. İman edenlere sebat verin. Ben kâfirlerin kalplerine korku salacağım. Şimdi vurun boyunlarının üzerine. Vurun onların bütün parmaklarına diye vahyediyordu. Bu, onların Allah’a ve Resûl’üne karşı gelmelerindendi. Her kim de Allah’a ve Resûlü’ne karşı gelirse bilsin ki Allah’ın cezası şiddetlidir.”[9]

Biz kâfirin kalplerine korku bırakacağız. Onlarda müthiş bir korku vardır. Bunun nedeni inkârlarından ve itaatsizliklerinden dolayıdır. Manevi besinlerini alamadıkları için bünyelerinde bir gerginlik vardır. Her an olumsuzdurlar.

يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ

¶        “Her kuvvetli sesi kendi aleyhlerine sanırlar.”[10]

Her duydukları sesi eyvah tepemize bir şey yuvarlanıyor. Eyvah bize bir kurşun sıktılar. Bir ses duysunlar eyvah derler ve hemen paniklerler. Yakalandık mı baskın mı görüyoruz cinsinden telaşa kapılırlar. Böyle bir yapıları vardır, ürkeklikleri vardır. İşte bunun için Yüce Allah;

يَجْعَلُونَ أَصابِعَهُمْ فِي آذانِهِمْ مِنَ الصَّواعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ

¶        “Ölüm korkusuyla yıldırım seslerinden parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar.”[11]

Hani o gökyüzünden gelen o şimşekler çaktıkça, o gürültüler gökyüzünden yeryüzüne dehşet saçtıkça ellerini kulaklarına tıkarlar. Kur’an’ı duymamak için de böyle yaparlardı. Parmakları ile kulaklarını tıkarlardı. Bazen de böyle giysileri ile kafalarını dolarlar, görmek ve duymak istemezlerdi.

وَاسْتَغْشَوْا ثِيابَهُمْ

¶        “…elbiselerine büründüler….”[12]

Elbiselerine bürünürlerdi. Peygamber de büründü ama bakın bu bürünme başka o bürünme başkadır. Demek ki aynı hareketi görürsün ama neden kaynaklandığını bilemezsin. Hareketler birbirine benzer ama onları tetikleyen, etkileyen şey başkadır. Korku müminde de vardır. Gâvurda da vardır ama menşeleri farklıdır, dürtüleri farklıdır. Onları etkileyen şey farklıdır. Hepsinden önemlisi neticesi, sonucu farklıdır. Birisinin korkusunu Allah recaya, umuda, lütuf ve kereme çevirir. Tıpkı gökyüzünden bir gürültü başlıyor. Şimşekler çakıyor acaba ne gelecek diye paniğe kapılıyorsun, korkuyorsun. Çünkü bunlar Peygamberimizin hareketleri idi. Böyle olması lazım. Her ne kadar biz vurdumduymaz isek; gökyüzü çatlıyormuş, patlıyormuş, kıyamet kopuyormuş hâlâ adam dizisine bakıyor. Gülüyor, oynuyor. Yahu be hey adam gidiyorsun, gökler yıkılıyor.  Kapatsana şunu, dinlesene Yüce Allah’ın mesajlarını, onlar canlı mesajdır.

İLÂHİ EKRANDAN YANSIYAN MESAJLAR

Gökyüzü ilahi ekran, yeryüzündekilere mesajlar veriliyor. Peygamber panikler, oradan oraya tabiri caizse Kastamonu ifadesiyle cız tutmuş gibi bir oraya bir oraya giderdi. Sahabenin tasviriyse doğum yapacağı zaman sancısı tutmuş kadınlar gibi, Peygamberi böyle görmüşlerdir. Çok ilginç değil mi Allah’ın kulları. Bakınız

وَأَنْزَلْنَا مِنَ الْمُعْصِرَاتِ مَاءً ثَجَّاجًا

¶        “yağmur yüklü yoğun bulutlardan şarıl şarıl yağmur yağdırdık.”[13]

Biz âdeti yaklaşmış kadınların sıkışması gibi sıkıştırılmış bulutlardan yağmur indirdik. Peygamber de bakınız sancısı tutmuş kadınlar gibi böyle oradan oraya panikliyor. O hareket aslında gökyüzünde var. Peygamber onu bize cismen yansıtıyor. O’nun o paniklemesi, oradan oraya gitmesi, gergin hale gelmesi bulutlardan kaynaklanıyor. O bulutlardan mesaj alıyor. İşte mesaj alan böyle yapar. Almayan ise keyfine bakar, hevasına tapar. Elbette hevasına tapan mesajlara kulak asmaz. Yer titriyormuş, depreniyormuş. Gökyüzü hareketlenmiş onun umurunda değildir.

Âyetlerimizi açık seçik, gözlerinin önünde böyle gösteririz. Yollarının üzerindedir, âyetlerimizi abideler gibi dikmişizdir.

يَمُرُّونَ عَلَيْها وَهُمْ عَنْها مُعْرِضُونَ

¶        “Göklerde ve yerlerde nice deliller vardır ki yanlarına uğrarlar da onlardan yüzlerini çevirerek geçerler.”[14]

Onlara uğrarlar, yanlarından geçerler ama ne görürler, ne duyarlar. Hiç bir şey anlamazlar. İşte böylesine gafil bir güruhtur. Bunlar sürekli kaçarlar. Kulaklarını, gözlerini tıkarlar. Görmemek için, duymamak için ellerinden gelen her türlü çabayı, gayreti gösterirler. Yüce Allah da sonunda öyle mi, ben size yardımcı olayım öyleyse, madem tercihiniz bu yöndedir.

DUYULARIN MÜHÜRLENİŞİ

خَتَمَ اللَّهُ عَلى قُلُوبِهِمْ

¶        “Allah onların kalplerini mühürlemiştir.”[15]

Allah kalplerine bir mühür basıverir. Artık kaygıları kalmaz. Çünkü his mekanizması istop ettirildi, devreden çıkarıldı. Bunun adına “hatm” deniyor. Allah korusun. Hani bunun kalbi mühürlü, ne söylesen anlamıyor derler ya; işte kalbin mühürlendi mi artık beş duyunun hayır yönünde ortaya koyacağı bir şey yoktur. Çünkü merkez gitmiştir. Buna mümasil olarak hemen arkasından devreye

وَعَلى سَمْعِهِمْ

¶        “Kulaklarına da Allah bir mühür basmıştır.”[16]

Diğer âyette okuduk

فِي آذانِهِمْ وَقْرٌ يعني ثقل

¶        “Onların kulaklarında kurşun gibi bir ağırlık vardır.[17]

ثقل “Siglun” bir ağırlık  tamamen kapatılmış, mağaralar beton dökülür gibi, mermerle nasıl kapatılırsa bir daha girilmesin çıkılmasın diye, kurşun dökülmüş gibidir. Kulakları hiç ses, haktan bir yana bir şey duyamayacak şekilde tıkanmıştır.

وَعَلى أَبْصارِهِمْ غِشاوَةٌ

¶        “Gözleri üzerinde de bir perde vardır.”[18]

Gözlerinin önünde de kalın bir perde vardır. İşte bundan ötürü görmeleri mümkün değildir. Ey Allah’ın Kulları! Allah bunları doğuştan bu şekilde meydana getirmedi. Bu âleme böyle göndermedi. Bunlar onların kötü çabasının bir sonucudur. Kötü girişimlerinin, yanlış hareketlerinin bir sonucudur. Yanlış tercihtir. Hani birileri benzetmek gibi olmasın bir soru sorar. Bir güçlü, kaba bir adam bir soru sorar. Yanlış cevap, bir tane kondurur. Tekrar et, söyle bakalım. Olmazsa bir tane daha ağır darbe indirir. İşte yanlış cevap vermeleri neticesinde Allah’tan aldıkları cevabın sonucudur. Yanlış cevap işte böylesine bir tehlikeyi getiriyor. Böyle bir olumsuzluğu getiriyor. Olumsuz hareketin cevabı olumsuzluktur.

وَمَنْ جاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلا يُجْزى إِلاَّ مِثْلَها

¶        “Kim de bir kötülük yaparsa o da sadece o kötülüğün misliyle cezalandırılır..”[19]

Eğer verilen cevap kötü ise karşılığı da kötülüktür.

هَلْ جَزاءُ الْإِحْسانِ إِلاَّ الْإِحْسانُ

¶        “İyiliğin karşılığı yalnız iyiliktir.”[20]

 

İyiliğin karşılığı da ancak iyiliktir. Kötülüğün karşılığı da kötülüktür.  Kötülükle gidip de iyilik bulmak böyle bir yasa yoktur. Böyle bir kanun yoktur. Böyle bir davranış yoktur. Sen tarlaya darı ekersen darı biçersin. Diken ekersen diken biçersin. Hiç diken ektin de buğday bitti mi? Hiç gördün mü? Sen zehire ekmek bandın da Kastamonu ifadesiyle batırdın da bunu ağzına aldığın zaman hiç bal yemiş gibi oldun mu?  Yoksa nalları havaya mı dikiyorsun? Öte tarafa çabucak atlayıveriyor musun? Elbette zehir zehirdir. Hiç bir zaman zehir insana bal tadı vermez. Bal da insana zehir tadı vermez. Sen zehirlenmedinse. Tabii ki sen marazlı isen, arazlı isen, ahraz isen balı yerken bu acı bir şeymiş, neymiş bu dersin. Ama balı herkes bilir ki baldır, tatlıdır ve Allah’ın en güçlü şifasıdır. Allah’ın Kulları! Ne ekerseniz onu biçersiniz. Hangi yöne adım atarsan o tarafa erişirsin. Kuzeye gidiyorsan kuzey kutbuna doğru gidersin.  Güneye doğru gidersen varacağın yer güney kutbudur. Sen güneye doğru git kuzeye varır mısın? Kâbe’ye doğru adım atarsan ona gidersin. Moskova’ya doğru adım atarsan oraya varırsın.

أَيْنَ إِلَى

Nereye? Allah soruyor

فَأَيْنَ تَذْهَبُونَ

¶        “Nereye gidiyorsunuz?[21]

NİYET KENDİNİ PROGRAMLAMAKTIR

Gittiğiniz yeri tespit ettiniz mi? Planını projesini yaptınız mı? Bir haritanız var mı? Yoksa böyle burnunuzun doğrultusuna mı gidiyorsunuz? Rastgele Zeydün mü?

İşte bu insanların miskinler diyarına uğramayışları, onları hiç görmemeleri, görmezler. Yanlarından geçer giderler onları görmezler. Görmek için niyet lazımdır. Görmek için görme duyusunu ayarlamak lazımdır. İnsan niyetinde ne varsa onu görür, onu duyar ve ona uyar. Niyet insanın kendisini programlamasıdır. Dolayısıyla

إِنَّمَا الأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ

  1. Şunu iyi bilin ki ameller niyetlere göre değerlendirilir.”[22]

hadis-i şerifinin anlamı işe başlamadan programla kendini diyor.  Programsız rastgele iş yapma, isabet etsen de havanı alırsın. Eğer programsız iş görürsen havanı alırsın, puan yok. Gördünüz mü Allah’ın Kulları? Buna dikkatinizi çekerim. Senin böyle bir projen var mıydı? İşte ben de yaptım geldim. Önceden bir dilekçe vermiş miydin? Hani sen bize proje sundun mu? Yok. Öyleyse bizden ne talep ediyorsun? Şimdi de böyledir. Verir mi adam, niye versin sana? Sen oraya sunmamışsın ki, ben de talibim dememişsin ki. Adam sana ne versin? Ben de çalıştım bu şeyde;  çalışanlara bakın ücret veriyorsunuz.  Onlar kayıtlıdır, senin kaydın yok.  İşte niyet kayıt olmaktır, proje sunmaktır. Bunu yapan kişi projeyi sunduktan sonra herhangi bir nedenle orada çalışamasa bile yine ona ücret tahakkuk eder. Böylesine niyet önemlidir. Niyet insanın mekanizmasını yönlendirme hareketidir, çalışır konuma getirmesidir. Sen düğmeye filan basmamışsın. Sen havasız kalmışsın. Adam gitmiş, oturmuş. Üşüyorum ben hiç ısınmadım burada demiş. Makineyi çalıştırdın mı? Klimayı açtın mı? Yok, unutmuşum, açmamışım. Açmazsan işte böyle olur. Donarsın soğuktan tabii ki. İşte niyet açmaktır, fetihtir.

إِنَّمَا الأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ Budur. Onu açtığın zaman çalışmasa bile bir şekilde, herhangi bir mekanizma çalışmasa bile ısınırsın.  Adam kırmızıya, ocağa bakarken gözünden ısınırmış. Çünkü o gördüğü şeyde ısınmak istiyor. Gayesi ısınmaktır. Ateşin resmi bile yetiyor, resmi görmek bile kâfidir. Buna psikolojik derler. Ne ise önemli olan neticedir. Adam ısınmış mı ısınmış.  Nasıl ısındıysa ısındı. İşte bu olay niyetledir. Adam ısınmak istiyor ve onun karşısına da, o havayı, o atmosferi oluşturan bir tablo koymuşsun. Onu o şekilde algılıyor. Bütün bunların temeli niyet dediğimiz tahrik mekanizmasıdır. Tetikleme mekanizmasıdır. Bu olmadan bir şey olmaz. Bu tarz şeyleri ısınma ve donma yönüyle anlatırlar. Adam, çalışmayan buzdolabında ben öldüm düşüncesiyle donarak ölmüş. Halbuki makine çalışmıyormuş.  Nedeni niyettir. O makinenin çalışması önemli değil, kendini programlaması önemlidir. Ben şimdi donuyorum diyor ve ona göre bünye başlatıyor. Çünkü adam buna inanmıştır. İnsan bünyesi inancı doğrultusunda kendini yeniler, kendini geliştirir. Beni Allah affetmez, benim işim bitti dedin mi, kesinlikle buna inandın mı? Öyle olursun. Bu Kur’an’da vardır. Bağışlanmazsın, öyle gidersin. Adamın birisi ateşe atılıyordu. O sırada ben seni böyle düşünmemiştim, ben sana böyle inanmamıştım dedi. Hemen Yüce Allah her şeyi duyduğu için durun dedi. Peki, sen beni nasıl sanıyordun dedi. Adam, “Beni bağışlayacağını ümit ediyordum” dedi. Yüce Allah: “Öyle mi” dedi. Evet, öyle deyince adam Allah tamam bağışladım, bırakın onu, atmayın dedi. Bu bir sahnedir.

KUŞKU NİFAK ALAMETİDİR

Bu insana bir mesaj veriyor. Bunun suni oluşumuna bakmayın, bunun özüne bakın. Bu bir mesajdır. Bakın o Allah’a olan inançtır. Rabbim budur benim. Ben eminim ki benim kusuruma bakmayacaktır. Öteki de beni hiç affetmeyecektir diyor.  Affetmeyecek dedi mi affetmez. Affeder beni, ama bunu dilinin ucuyla söylemiyor dikkatinizi çekerim. Bende öyle deyim o zaman derseniz onu yapmak kolay değildir. Dilinle yapmayacaksın, için buna inanacak. İnandırabiliyorsan buyur. At uçurumdan bana bir şey olmaz de. Olmaz eğer gerçekten için bunu yalanlamazsa. Ama içinde bir tedirginlik varsa sakın yapma, o inanç değildir. Çünkü inançla tedirginlik birbiriyle barışmaz. Tereddüt ve iman bir birbirinin zıddıdır. Tereddüt şekkin, şüphenin bir ürünüdür. Kuşku göstergesidir. Kuşku iman değildir, nifak alametidir. Peygamber adamı ziyaret etti.

إِذَا دَخَلَ عَلَى مَرِيضٍ يَعُودُهُ قَالَ: «لاَ بَأْسَ، طَهُورٌ إِنْ شَاءَ اللَّهُ» فَقَالَ لَهُ: «لاَ بَأْسَ طَهُورٌ إِنْ شَاءَ اللَّهُ» قَالَ: قُلْتُ: طَهُورٌ؟ كَلَّا، بَلْ هِيَ حُمَّى تَفُورُ، أَوْ تَثُورُ، عَلَى شَيْخٍ كَبِيرٍ، تُزِيرُهُ القُبُورَ، فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «فَنَعَمْ إِذًا

  1. Peygamber Efendimiz bir hastayı ziyaret için yanına girdi. Ona: Sıkıntı yok, inşaallah günahlarının temizlenmesine vesile olur, buyurdu. Dedim ki: Temizlik mi? Bu, kaynayan ateşli bir hastalıktır veya kabirlere kapatılası ihtiyara çok şiddetli gelen bir hastalıktır.Bunun üzerine Peygamber Efendimiz: ‘Peki, öyle olsun’ buyurdu.[23]

Önemli değil, bir şeyin yok. İnşallah tertemiz olursun, arınırsın, durulursun. Adam Senin başına mı geldi bu gelen dedi. Ben yanıyorum, yıkılıyorum, mahvoldum, perişan oldum cinsinden şöyle oldum, böyle oldum. Peygamber “peki o halde öyle olsun” dedi, çekip gitti. Yanındakiler sen ne yaptın dediler. Bittin sen dediler. O adam Muhammed’di, dediler. Adam bunun üzerine bağırın çağırın ne olursunuz dedi. Ben bilmeden söyledim bunları dedi. Neyse ki şefaatiyle paçayı kurtardı. Sözünü geri aldı. Yoksa peki dediğin gibi olsun deyip kalsaydı işte öyle olur giderdi. Onun için içinizde vicdanınız yalan söylemez. Ona bakın.

SON SÖZ KALBİN

Diğer duyular değil kalbin verdiği hüküm önemlidir, o ne diyor. Son sözü o söylüyor ve onun söylediği Yüce zatın nazarına medar olur. Kıyamet gününde onunki geçerlidir. Cezalandırma, kötü ya da iyi yönde onun sözü önemlidir. Dilinden çıkan, dışarı vuran uzuvlarının verdiği cevaplar önemli değildir. O yönden kendini göstermen önemli değildir. Kalp ne diyor? Evet, göreceksiniz ki kıyamet günü gelince öyleleri çıkacak ortaya ki, en ağır küfürleri yapmışlar, en kötü işlemlerde bulunmuşlar ama sonunda cennete gittiğini göreceksiniz. Yahu bu adam nasıl cennete gider. Mümkün değil yahu, olmaması lazım. O kalbine söz geçirememiştir. Onun kalbinde zerre kadar bir iman kalmıştır. Her ne kadar küfür işler yapsa da içini çevirememiş. Hani yazarlardan birisi demiş. Diğer bilmem nesin cinsinden. Adam gavur olarak ölemedi demişler. Çok istedi ama... öyle sözler vardır duymuşsunuzdur. Ölemedi, beceremedi demişler. Gördünüz mü Allah dilemedikçe kulun dilemesi bir şey anlam ifade etmez. Şimdi bu âyetler içerisinde geçecek, Allah dilemedikçe sizin dilemeleriniz boşuna, bir işe yaramaz. Evet, böyleleri de vardır. Son söz vicdanın, kalbin, gönlün sözüdür. İtibar kalbedir. Diğerleri fasa fisodur, geçicidir. Onlar hiç mi gale alınmaz. Yok, canım gale alınmaz olur mu? El de sorumlu, ayak da, kulak da sorumludur.

إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤادَ كُلُّ أُولئِكَ كانَ عَنْهُ مَسْؤُلاً

¶        “Çünkü kulak, göz ve kalp bunların hepsi ondan sorumludur.”[24]

Elin ayağın sorguya tabidir. Bunlar da ceza görecektir. Ayaklar, eller, kim sorulursa, sorguya tabi tutulursa

مَنْ نُوقِشَ الحِسَابَ عُذِّبَ

  1. Kim çetin bir sorguya tabi tutulursa bilsin ki o azap olacaktır.

Bu insanların konumunu, durumunu gördük. Miskinleri görmediklerini, hakkın âyetlerini göremediklerinden dolayı böyle olduklarını gördük. Çünkü miskinler de Allah’ın âyetlerinden bir âyettir.

VARLIĞIN SONU HEBA OLMAKTIR

Allah’ın âyetleri;  tüm yaratılmışlar, Yüce Allah’ın gücünü, kudretini temsil özelliği taşır. Bu bir misyondur. Her misyon bir âyettir. Çünkü o mesaj taşır. Mesaj iletici bir özelliği vardır. Âyetin anlamı da işte budur. Allah’a işaret etmesi, O’ndan haber vermesidir.  Böyle bir özelliği varsa âyettir. Bu nedenle gözünüzde, sözünüzde, kulağınızda, etinizde, hücrenizde, kılınızda neyiniz varsa; yapraklar, böcekler, seradan süreyyaya Allah’ın âyetleridrler. Bu gördüğünüz kainat kitabı Allah’ın yazgısıdır, yazıtıdır, eseridir. İçinde her ne varsa Allah’ın âyetidir.  Onun için sakın bir tozu bile tozdur diye toza vermeyin. Yoksa sen kendin toz olur gidersin. Bir heba bile heba, normalde göremediğin bir tozcuktur. Heba ettin. Cismin görünen en küçük parçasıdır. Ama onu şu anda göremezsin. Şuradan küçücük bir delik açılsa, buraya karanlık yere vursa bunu görürsünüz. Köylerde, ahırlarda, karanlık yerlerde azıcık güneş deliği sızarsa o incecik deliğin içinde bir şeylerin döndüğünü görürsünüz. İşte o zaman onu görürsünüz. Normalde göremezsin, gözlükle de göremezsin. Belki de büyüteçle de göremezsin. Fakat güneşin o ışığı mucizedir. O da bir âyettir. Âyet âyete destek verir, köstek vermez. Orada bir şeylerin kaynaştığını, uçuştuğunu görürsün. Şöyle eline avucuna şey yapacak olsan hiçbir şey göremezsin. İşte o hebadır. O da Allah’ın âyetidir.  O tozcuklardır. Kıyamette Allah sonunda bu dağları, taşları işte o heba varlığına dönüştürecek. Atmosfer o şekle gelecek.  Hiç bir yoğun cisim kalmayacak. Her şey heba olacak. O halde bu varlığın sonu hebadır.

فَكانَتْ هَباءً مُنْبَثًّا

¶        “parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu.”[25] dır.

Mümbessa yaygın, münteşir demektir. Bir toz bile Allah’ın âyetidir. Ona göre bakarsanız her yönünüz, her yanınız değerlenir. Ben ne kadar zenginim dersiniz. Allah’ın âyetleri içerisinde yüzüyorum. Yüzüm, özüm, sözüm âyet dersin ve adımını denk atar,  fikrini derinliğine doğru derkedersin. Düzenli hareket edersin, intizamlı olursun. Yerinde söylersin, yerinde durarsın ve yerinde hareket edersin. İşte o zaman sen Yüce Allah’ın kâinat kitabının satırlarında yer alan bir harf gibi olursun. Orada insan

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ

¶        “Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.”[26]

EL-İNSAN SENSİN EY İNSAN!

İşte o insan kelimesi sensin. الْإِنْسَانَ sensin ve kendin o satırların arasında arzı endam edersin. Evet, Allah bu şuuru cümlemize nasip eylesin. Ulular, büyükler, arif dediğimiz insanlar işte bunun şuurunda olarak yaşamış kişilerdir. Onlar hiç değersiz bir şey görmediler. Onlar hep yaşamdan tat, zevk aldılar. Her bakışlarında imanın terakkisi vuku bulurdu. Her bakışlarında yücelirlerdi. Her duyuşları yücelişti, yücelişin bir sesiydi. Her dokunuşları böyleydi. İçmeleri, oturmaları, kalkmaları hepsi Allahın yardımı ileydi. Bu; hani aciz kalan bir adam vardır. Adam kafasını bile döndüremiyordur. Birisinin kafasını çevirmesi gerekiyordur. Yanında birisi veya birileri vardır. Elini kaldırmak istediğinde elini kaldırıveriyor. Tutmak istediğinde tutuveriyordur. O adamın o kimselere nasıl minnettarlığı vardır değil mi?  Yardımsız gözünü bile kıpırdatamıyor. İşte arifler var ya Allah’ın Kulları, acz içinde kalırlar. Varlığın sırrına erdiği zaman bütün kendine bakan irade istop eder. Hayranlığından dona kalır ve acizim, aciz olanı istemem der. Yardım et Ya Rabbi der. Esmaü’l- hüsna devreye girer ve bütün esma tabiri caizse onun hadimi olur. Birisi elinden tutar, birisi gözünden tutar. Yed sıfatı yedinden tutar. Kadem sıfatı vardır. Yüce Allah’ın kademi şeriflerinden bahsedilir. Kademinden kademine destek olur. Basar sıfatı görmesine, sem sıfatı kulağına... Benimle görür, benimle tutar, işte budur. Bunları ben uydurmuyorum. Her zaman söylerim. Eğer böyle takıntıları olan varsa gelsinler. O anda nereye dayandığını söylememiş olabilirim. Kimisi her şeyi hazır istiyor. Onun içinde hazır bulamayınca reddediyor. Öyleleri varsa gelsinler, konuşuruz. Onlara nereden çıkardığımı anlatırım. Biz öyle herze yemeyiz. Temeli olmayan şeyler söylemeyiz. Allah’ın âyeti olarak görmediğim bir şeyi söylemem. Nitekim şimdi onu anlatıyorum, deminden beri onu söylüyorum.

HİÇMİŞİM

Bu şekildeki yaşam kutsiyet yaşamıdır. O bir tür robot değildir ama robot gibi olmak ne kadar güzeldir. Robot deyince görüyorsunuz değil mi, nasıl güçlüler. İnsancıklar,  insanın yapamadıklarını yaptıklarını söylüyorlar.  İnsancıklar onu nasıl büyütüyorlar. Sen hakkın robotu olmak istemiyor musun? Esma tarafından tamamen kontrol edilen bir الْإِنْسَانَ olmak istemiyor musun? Elinsaf Allah’ın Kulu elinsaf. İşte bu insanlar normal cüzi iradelerini külli iradeye devretmiş kişilerdir. Ama bu böyle bende devretmek istiyorum diyerek devredemezsin, devreden çıkaramazsın. Bu heva ve heves varken bu işi yapamazsın. Kolay bir iş değildir, önünde engeller çoktur. Bu yol kolay değildir. Biz az önce yolun sonundan söz etti. Yolun sonu bitmektir. Bittim, bittim. İşte sen bittiysen bitmeyenin yanına geldin demektir. Ne zaman bittiyse onun verdiği, hepsini kullandın, bitirdin. Ondan sonra en sona eriştin demektir. Gaye onları bitirmekti ve onların nihai noktasını görmekti. Gördün ve artık bir şey olmadığını anladın, ben bir hiçmişim yahu. Evet, sen bir hiçmişsin. İşte bunu anlamak önemlidir. Hani böylesine hiçliğine erişmiş birisi, böyle rütbeli bir adam ile temas ediyor. Münakaşa ediyor, hakaret ediyor. Sen kimsin diyor rütbeli. Diğer adam sen kimsin diyor. Ben şuyum diyor. Ondan sonra ne olacaksın diye soruyor adam. Şu diye cevap veriyor. Adam ondan sonra ne olacaksın diye soruyor. Rütbeli adam şu diyor. Ondan sonra diye sorunca adam artık hiç demiş, rütbeler bitmiş. Mareşal ondan sonra hiç gibi. Bunun üzerine adam ben şimdiden hiçim demiş daha senin çok işin var.  gördün mü Allah’ın Kulu mesele işte budur. İşte bunu bildin mi, bu noktaya geldin mi, o zaman heriflikten kurtulup arif olursun. Mesele de bu hikâye de böylece güzel bir Rabbani, kutsi bir sonuçla bitmiş, noktalanmış olur. Eller ermiş muradına biz çıkalım kerevetine deriz. Daha çok çok gider bu adamlar. Bu adamlar çok bahaneler uydurmuşlardı.  Yani bu insanların görmeyeceklerini, hakkı duymayacaklarını, bunun için he türlü çaba sarf ettiklerini ve hatta Yüce Allah onlara bu yönde de değişik kanallardan onları takviye ettiğini görüyoruz. Yani Allah kötülere de muradına erdirmek için yardım eder. Kötülere Allah yardım etmez diye bir şey yoktur. Ama iyilere iyice yardım eder. Kötülere خَيْرُ الْماكِرِينَ [27] süzgecinden geçerek yardım eder. Onları da istediklerine ulaştırır. Öyle olmasaydı gâvur olamazdı. O zararları veremezdi. Onun için

يريد الخير أو الشرّ

Allah hayrı dilediği gibi şerri de diler.” Onlar iradelerini şer yönünde kullandılar. Allah’ın iradesi de o yönde uyum sağlarsa akım geçer ve o adamların takımları çalışmaya başlar. Küfür takımları çalışır. Ondan sonra akın akın cehenneme bakın cinsinde akar giderler. Cehenneme akan bir nehir içinde katreler oluştururlar.

وَسِيقَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِلى جَهَنَّمَ زُمَراً [28] İla cehenneme zümera deler. Allah korusun.

Bu insanların neticede öldükleri, şefaatçilerin şefaatine bile uğramadıklarını gördük. İyi de siz gittiniz bu ahrete, orada müthiş bir kurtuluş sahnesi vardır, son hamleler vardır. Orada ana baba günü vardır. Orada şefaatçi çoktur. O ona, o ona hep el ele verirler, şefaat ederler.  Biz, onu da görmedik. Yani bize onların şefaati fayda vermedi. Onlar demiyor tabii ki bunu Allah söylüyor.  Onlara şefaatçilerin şefaati de fayda vermedi. Çünkü onların dünyada böyle bir arzusu olmadı. Yani burada uğraştılar, didindiler son ümit de şefaat vardır. Ümit imandan gelir. İmanı bitmiş insanın ümidi olmaz. Onun için ümitsizlik eşittir küfürdür. Ümit varsa o adamın iyiliği konusunda ümit vardır, ümitvar olunuz. Karşıdakinde rahmet ümidi varsa, Allah’tan bir ümidi varsa korkmayın. Ama ümitsiz ise artık

لَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لي diyorsa “Allah asla beni bağışlamaz” diyorsa öyle olsun. Ona bir şey yapamazsınız.

KÂFİRİN GÖNLÜ MERMERE BENZER

Onun için Allah’ın hidayet dilemediği kimseye Peygamber olsa bir şey yapamaz. Gönlü mermerleşmiş bir varlığın gönül mermerini hiç bir güç eritemez. Kâfirin gönlü mermere benzetilmiştir. Onun üzerinde mermerde bir şey bitmediği gibi bir şey bitmez.

Bu insanların en nihayet açılacak sayfaları beklediği, bu açılacak sayfaları müfessirimiz bir şekilde ifade etti. Onların arzu ve istekleri oldu. Biz hepimize ayrıntılı bir şekilde kitap gelmesini istiyoruz. Her gece başucumuzda sabaha çıkınca hazır olsun. Böyle olmadığı sürece sana inanmayız. İçinde de açık seçik benim adım olacak. Ünvanım, adresim olacak ve Muhammed’in de adı olacak; Abdullah oğlu Muhammedi ben sana Peygamber olarak gönderdim, ona uyman gerekir, onun dediklerini yap. Böyle şeyler istiyorlar. Böyle olmasını bekliyorlar. Böyle olmadığı sürece ne biçim kitapmış. Adresi belli değil, umumi ifadeler falan, ben yokum o yok gibi. İnsan isteği olmayınca bin dereden su getirir derler. Bu konuda atasözleri de vardır. Velhasıl kıvırtmışlar. Bahane efendim. Nasip olmayınca hasip bir işe yaramaz. İstediğin kadar sen hesap kitap yap, adamın nasibi yok. Yapıyor yapıyor bir şey çıkmıyor. Hayret ben çok iyi bir muhasibim bir yerden sana bir şey çıkartayım diye uğraştım ama ne tarafından tutsam yapamadım. Yapamazsın nasibi yok. Senin hasipliğin bir işe yaramaz.

Burada bir diğer yön daha var, bir tehdit var, ben öyle algılıyorum. Çünkü kıyamet gününde herkesin önüne bir sayfa açılacak, bir kitap açılacak. Onlar kıyametin kopup mizanı kurup önlerine hesap için kitabımızı açmak istiyorlar. O kitabın açılmasını bekliyorlar. Bu fakirin anladığı tehdit ifade eden yön burasıdır. Ama müfessirimiz böyle bir şey beyan etmedi. Kıyamet günü açılacak kişinin hesabı için, kitabı için ana kaydın ana kitabın, levhin açılması anlamına geliyor. Onlar onu mu bekliyorlar? Hani işte onlar şöyle bir gün mü bekliyorlar? Şöyle kasıp kavuracağımız, yıkıp yakacağımız günü mü bekliyorlar dercesine bir ifadedir, bu bir tehdittir. Bilakis onlar ezeceğimiz günü bekliyorlar. Haklarında kesin kararı verip, cehenneme atacağımız gün şeklinde bir ifadedir. Çünkü o kitap açıldı mı bunların artık sonu geldi demektir, işi bitti demektir.  O defterin açılması, o kitabın açılması demek; sonsuzluk tutsaklığının hükmünün verildiği yerdir.  Onlar o günü bekliyorlar diyor. Bu bir tehdittir. Çünkü gelen ifadelerde hep bu tehditler var.

53. âyet-i celileyi okuyoruz.  Esteizübillah  كَلاَّ Onlar şöyle olmadıkça biz iman etmeyiz. Böyle olursa inanırız. Açıktan göreceğiz dediler ettiler. Bütün bunlar geçen dersimizde geçti. Yüce Allah كَلاَّ buyurdu. Olmaz öyle şey. Olur şey değil. Olacak şey değil. Heyhat... ne kadar uzak... Sizin dünyanız ile benim gerçekten yarattığım dünya birbirinden ne kadar uzak. Sizin arzularınızla benim muradım ne kadar farklı. Arasında ne kadar mesafe var. Heyhat... bu  ردع bir engel olma edatıdır, mendir, engel olmaktır. لهم onlara  عن تلك الإرادة bu arzu ve istekten mendir. Yani olmaz öyle şey, olur şey değil, olacak şey değil, mümkün değil demektir. Bu sizin böyle isteğiniz sakın böyle bir şeye kalkışmayın bu olacak şey değil demektir. Allah: “Bu benim usulüme aykırıdır” diyor. Böyle bir usul vaz’etmedim, böyle bir yasam yoktur. Geçmişte hiç böyle bir yöntem uygulamadım ki size böyle bir yöntem uygulayayım. Yani Yüce Allah’ın ferden ferden herkese mesaj göndermesi yazılı bir mesajı söz konusu değildir. Böyle bir şey beklerseniz, bir gün benim yastığımda da olsun, bana gelmezse inanmam derseniz siz de havanızı alır,  böyle bir tehdide maruz kalırsınız. Sittin sene beklesen, farz-ı muhal Âdem babamızdan bu zamana yaşamış olsaydın yine böyle bir şeyi görmezdin. Sen kimsin ki, Allah seninle niye konuşsun? Öyle bir yasası yok ki. Hepimizin o zaman Resul olması gerekir. O zaman da risâlet mesleğinin bir anlamı kalmaz. Önüne gelen öküz çobanı Resul olsaydı öküzlerde inanın cennetin yolunu tutardı.  Ama ne çare ki öküzler sadece kurban edilmeye layıktırlar, ötesi yoktur. O da insan içindir.  وزجر azarlamaktır. عن اقتراح الآيات Böyle mucizeler ileri sürmekten dolayı onları Allah men etmektedir,  azarlamaktadır. Yani böyle abuk subuk şeyler ileri sürmek,  اقتراح ileri sürmek demektir. Yani hep özel mucizeler istiyorlar. Allah’ın böyle bir muamelesi yoktur. Yüce Allah birini tayin eder ve diğerlerini ona rabt eder. Usul budur, başka türlü özel herkesle irtibat olmaz ama Allah’ın Kulları gönül yönüyle herkese mesaj gelir. O peygamber aracılığıyla yazılı olarak; resmi olarak gelen vahiyler inanın hepinizin gönüllerine gelir. O gönül yalan söylemez. Eğer gönlünü formunda tutarsan. Gönlünü yanlış mahallere yanlış yerlere sürümezsen, kendi atmosferinde bulunduğu sürece, formunda; bozulmamış yapıda kaldığı sürece senin içinden onlar gelecektir.  Bu kitabı okuduğun zaman o gönül onları yalanlamayacaktır. Çünkü onun menüsünde o var, içinde o var. İçerdekiyle dışarıdaki bir birini tamamlayacaktır ve bağrına basacaktır. Onu öpecektir başının üstüne koyacaktır. Çünkü Peygamber içinde olanı sadece seslendiriyor. Bu yazı kaynağında da satırlara geçirilmiştir. Böyledir Allahın Kulları. Formu, fıtri yapı işte budur. Eğer fıtri yapın bozulmadıysa böyledir. Ne kadar bozulursa bununla barışık olmadığın yerler çıkacaktır. Buraya aklım yatmadı benim demeye başlarsın. O yönden senin içinde bir bozulma meydana gelmiştir. Bir yamruluk, yumruluk var, bir çarpma hadisesi var.  Sen bir yerden bir darbe almışsın. Bir sadme oluşmuş. Bir çürüklük var, orayı onarmak lazım. Onarmadığın sürece onure edilme hakkına sahip değilsin. Önce onar, imar et, tımar et. Ondan sonra بارك اللَّه diye övgü bekle, takdir bekle.  Yamru yumru adamın neresini takdir edeceksin. Böyle bir adama maşallah dediğin zaman eğrilmeye devam et demektir. Bak ne güzel olmuşsun anlamına gelir. Öylelerine vah vah diyeceksin. بارك اللَّه Barekallah مَا شَاءَ اللَّهُ maşallah ne güzel olmuşsun dersen adama ne olur? Şerri övmek yönünde ceza alırsın.

KÜFÜR VE KÂFİR TAKDİR EDİLMEZ

Şerri takdir şer icrasıyla eşittir. Çünkü sevdiğin şey ile birlikte olursun bunu sakın unutma. Neyi takdir ediyorsan onu yapmış gibisin. Onun için küfür ve kâfir takdir edilmez, tam tersine tekdir edilir. Arkasından da tekbir getirilir. Önce tekbir getir. Sonra da tekdir et. Savaşa giderken اللَّه أكبرdiye saldırırsın.

بِاسْم اللَّه الرحمن الرحيم diye savaş olmaz. اللَّه أكبر diye saldıracaksın. Kurbanı keserken بِاسْم اللَّه الرحمن الرحيم olmaz. Çünkü sen orada nefs-i emmarenin başını kesiyorsun. Onun için o besmele ile olmaz. Kan akıtıyorsun, öldürüyorsun, can alıyorsun. Orada Rahman, Rahim ismi kullanılmaz. Kullanırsan büyük bir cahillik etmiş olursun. Bunu bilerek yaparsan büyük günah işlemiş olursun. Allah korusun, Allah’la işin var senin. Çünkü Allah’ın esmasını yerli yerince kullanmayanların mülhid olduğu Kur’an’da ifade edilmiştir.

فِي الأسماء ملحدون

İlhad etmiş olursun. Mülhid olursun ve bu kâfirin tipik bir şeklidir. İlhaddan, tuğyandan, azgınlıktan sana sığınırım Ya Rabbi!

فِي الأسماء ملحدون

“O’nun Esmasında ileri geri olanlar mülhid olurlar.”

O hâlde esmaya ait bilgi sahibi olacaksınız ki o isimleri yerli yerince kullanabilesiniz. Aksi takdirde onu ona, onu ona düşürerek fitneye sebep olursunuz. Ona zarar veremezsin. Her isim evine gelen elektrik şebekesindeki tellere benzer. Onların ayrı ayrı renkleri vardır. Onu bağlayan kişi onu bilir.  Eğer sen onları yanlış yerlere bağlarsan işte o zaman çok korkunç şeyler başına gelir. Onun için kendi kendine Allah’ın isimlerini sayıyorum diye çıkarsan; onun sırasını, denklemini bilemezsin. Hangi isim hangisine uygundur bilemezsin ondan sonrada başına iş açarsın. Bu işin arifi tarafından sana bir tarif gerek ki ona göre bir zikir manzumen olsun. Büyük bir ulu böyle anlattı. Kişinin kendi kendine esma zikri yapması uygun değil, caiz değil dedi.  Bunun üzerine bunlar Kur’an’da geçiyor dediler. Onlar birisinden almıyorlar, orda Allah’ın isimleri var. Onların mürşidi Muhammed (a.s) dir ve bu Kur’an O’ndan  gelmiştir.  O yerli yerine oturtulmuştur. Onda bir sıkıntı söz konusu değildir. Ehli Kur’an’ın  mürşidi Muhammed (a.s) dir der. Bu ehli Kur’an olamayanlar için söylenen bir şeydir. Sen normal Kur’an’ı okurken esmayı

وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ

¶        “O, yücedir, büyüktür.”[29]

O ona göre sistemdir.  Onda sıkıntı yoktur. O Allah’ın peygamber kanalıyla bize gönderdiğidir. Ama tutuyor adam kendi bildiğine Esma ilahisi söylüyor. Kendi bildiğine olmaz. Öyle olmaz. Onun için onları ümmilere böyle, Kur’an ehli olmayanlara mutlaka bir mürşit bu işi telkin etmelidir. İşte izinli misin diye bundan söylerler. Yani sen buna mezun musun?  Bilirkişi mi verdi sana bunu, yoksa kendi kendine mi yapıyorsun bu anlamadır. ثم قال Sonra buyurdu بَل Öyle değil tam tersine bilakis, sizin bu bahaneleriniz, bıdı bıdı boşuna. Bunları siz bir sistem içerisinde yapmıyorsunuz. Bir düzen içerisinde yapmıyorsunuz. Tamamen anarşi babında yapıyorsunuz. Tamamen meşru sistemi yıkmak için yapıyorsunuz.  Bunları heva ve hevesinizi tatmin etmek için yapıyorsunuz. Yani bunlar bir hak üzerine oturtulmuş yapının eseri değil, bunlar Hakk’ın sesi değil. Doğru, düzen burada yok. Bilâkis sizin bu söyledikleriniz bahanedir. Eğer canı gönülden zaten söyleseydiniz geri çevirmezdim. Ama bu candan, gönülden gelen bir arzu değildir.  Onun için tabiri caizse bu, canınız cehenneme cinsinden bir oluşumdur. Yani sizin gönlünüzden, canınızdan koparak benden bir istek, böyle bir arzu değil.  Tam tersine  لاَّ يَخَافُونَ الآخرة onlar, bu abuk subuk şeyleri isteyenler, olmayacak şeyi isteyenler; olmamış hiç, âdetullahta yok,  menüde yok, projede, sistemde yok, sistem dışı, olmayan bir şekilde bu davranışın anlamı, yorumu  لاَّ يَخَافُونَ الآخرة onlar ahretten korkmuyorlar, yani onların ahret inançları yok. Ahret inancı olmayan bir kimsenin kitap gelseydi, melek gelseydi de, şöyle etseydik onlar bahanedir. Çünkü bir insanın ölüm ötesine inancı olmadıktan sonra ona kitap gelmesinin, Peygamber gelmesinin bir anlamı yoktur. Bütün bunlar o günün hazırlığı için yapılan işlemlerdir. Allah burada temel soruna parmak basıyor.  Bunların asla arzuları dinmez, bunları teskin edemezsin Muhammed’im. Bu davranışları asla bitmez. Çünkü onlar ahrete inanmıyorlar. لاَّ يَخَافُونَ الآخرة Ahretten endişe etmiyorlar,  korkuları yok. Bu inanmıyorlar demektir.  İnanmadığı şeyden adam neden korksun? Öcü denilen bir şeye inanıyorsan öcü dendiğinde korkarsın. Ama öcü diye bir şey yoktur deyince niye korksun. İşte onun için öğretmenler de eğiticiler de önce öcü diye bir şey olmadığını anlatacak ki çocuk korkmasın. Ama öcüye inandırırsan, bak öcü geliyor dediğinde çocuk senin öcüye inandığını anlıyor. Büyüklerim öcü dedi o zaman var bu diyor. Öyleyse korkmam lazım bundan diyor. O halde öcünün olmadığını göstereceksin ki korkmasın. Korkuyor bu çocuk. Ona ne yaptın, neler söyledin?

Bu adamlar ahreti bir öcü olarak görmüyorlar ki korksunlar ve onun için gerekli hazırlık yapsınlar. Malını mülkünü ayırsın da o gün için yatırım yapsın. Adamın inancı yok. Şimdi inancı olmayan adamlarla biz diyalog yapıyoruz. Adamın inancı yok. Kur’an’a inanmıyor, Allah’ın birliğine, Muhammed (a.s) e inanmıyor.  Sen bunun nesine diyalog yapıyorsun?  Nedir bu diyalog? Bunun adı, Türkçesi, en güzeli dalaveredir. Dalavere toplantısı yapılıyor, öyle söyle. نعوذ بالله Hani dilaveri olsa gönül alış verişi olur. O da değil bu. Dal avareden geliyor. Dal sapık demektir. Avare işi yok, gücü yok. Avara gezen sapık anlamındadır. Bu bizim ifademizdir. Ben bu olup bitenleri böyle anlıyorum. Şimdiye kadar bir hayır görmedik ki bundan sonra görelim. Görülmesi mümkün değil. Çünkü bu hakkaniyet üzere oluşmuş bir şey değildir. Böyle bir toplantı bir Peygamber tarafından yapılsaydı

صدقنا آمَنَّا و derdik ve hiç sesimizi çıkarmazdık. Ama Peygamber İranlı Zerdüştü çağır, Bizans’tan çağır, Mısır’dan çağır. Gelin sizinle bir diyalog toplantısı yapalım mı dedi, yoksa mektubu dobra dobra yazıp; Allah’ın dinine, birliğine inanın, benim peygamber olduğuma inanın yoksa gelir tacınızı, tahtınızı yıkarım mı dedi? Hangisini söyledi? Gördünüz mü Allah’ın kulları? O zaman da bunlar vardı, bunlar yeni hortlamış değil ki. Eğer gerekseydi bu işi Peygamber yapardı.

Peygamberin yapmadığı bir işte ise hayır yoktur, bid’attır.

وَكُلُّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ وَكُلُّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ، وَكُلُّ ضَلَالَةٍ فِي النَّار

  1. Her sünnete uymayan yeni çıkan şey, sünneti zedeleyen, sünnete kasteden şey bid’attır. Her bid’atın yeri de cehenenmdir.”[30]

İşte bid’at olduğu için dalalet dedim. Her sapıklığın yeri cehennemdir. بَل لاَّ يَخَافُونَ الآخرة Bilakis ben bu sizin laflarınıza aldırış etmem. Bunlar asla gündeme konmaz, işleme konmaz, gale alınmaz. Bunlara önem vermem, gündeme almam. Çünkü bunlar gönülden gelen bir serzeniş, bir arzunun ürünü değildir. tam tersine bir inançsızlık mahsulüdür, bir küfür mahsulüdür. İstihza yoluyla söylenmiştir bunlar, alayvari sözlerdir. Peygamberimizi zora sokmak, köşeye sıkıştırmak için yapılan şeylerdir. Nasıl olsa bunu yapamaz. Bunları yaparsa o zaman sırada başka şeyler var. Hani ayı ikiye ayır o zaman sana inanacağız dediler. Ay Allah’ın izniyle ikiye ayrıldı. Onu gösterdi.  O zaman da bir şeyler oldu Muhammed ne kadar sihirbazmış dediler. Bizi yine büyüledi, bak ayı da ayırdı. Bu adamın gücü gökyüzüne de isabet etti. Çok büyük sihirbaz bu dediler. Gördünüz mü Allah’ın Kulları? Buna ne yaparsın ölür müsün, öldürür müsün? Onun için Yüce Allah bana yutturamazsınız diyor. Sizin sorununuz ahrete inanmamaktır diyor. Bakın bu da çok önemlidir. Burada müthiş bir politika var, müthiş bir yönetim var.

KÜFRÜN BAŞI DOĞUDUR

Bazı hortlayan zümreler vardır ki şimdi doğu da çoktur. Tamamen hortlaklar, doğudan gelmektedir.  Peygamber-i Zişan doğuyu gösterdi.

رَأْسُ الكُفْرِ نَحْوَ المَشْرِقِ

  1. Küfrün başı bu doğudur.”[31]buyurdular.

İşte ben de öyle gösteriyorum, Peygamberimin gösterdiği gibi doğuyu gösteriyorum. Küfrün başı orasıdır. Bütün dinsizler, imansızlar oradadır. Düşmanlarımız oradadır, peygamber katilleri oradadır, evliya katilleri, vatan hainleri oradadır. İstekleri var değil mi?  Adamların demokratik istekleriymiş. Ey Allah’ın Kulları imparatorluğun yıkılmasına neden olan hortlak bir zümre de Selanik’ten doğru gelmişti.  Onlar da Avrupa’nın doğusudur. Onlar da aynı türden yaratık türleridir. Orası şer menbaı olan bir yerdir. Hep şer üretmiştir. Onlar da özgürlük istemişlerdi, hürriyet istemişlerdi. Yani bugünküler gibi ne güzel istekleri, arzuları vardı. Ama onların hepsi memlekette vardı.  Şimdi bu hainlerin istediği ne yok ki Türkiye’de? Adam reis-i cumhur olmuş. Bakan olmuş, hakim olmuş. Olmadığı bir şey yok. Nenin davasını ediyorsun? Burada da bunların istekleri, arzuları bahanedir. Eğer bahane olduğunu biliyorsanız sakın bu isteklere kulak vermeyiniz, Allah vermiyor. Sizin amacınızı ben biliyorum diyor. Siz aslında ahrete iman etmiyorsunuz. Eğer öyle bir şeyiniz olsaydı ben size melekleri de gösterirdim. Özel olarak kitap da verirdim. Her şeyi yapardım.

وَلَوْ أَنَّهُمْ آمَنُوا

¶        “Eğer onlar iman etmiş olsalardı.”[32]

Geliyor âyette eğer onlar hakkıyla iman etselerdi biz yerlerden göklerden hep onların peşlerine rahmetimizi takardık. Yani isteklerini, arzularını karşılardık. Ama ne çare ki iman yok, teslimiyet yok. Bu adamlar böyle, hep gırgır, hep vırvır. Onun için bunlar tamamen bahane olduğundan Yüce Allah bunların her isteklerine karşılık vermeye gerek görmüyor. Bakın, hepsini gündeme almıyor, değer vermiyor. Çünkü samimi değiller. İman samimiyet ister. İman yok, öyleyse gale almaya da gerek yoktur.  Ona cevap yetiştirmeye uğraşmayacaksın. Buna cevap vermek gerekmez. Çünkü bunun temeli bozuk. Adam gelmiş bana bir yardımda bulunur musunuz? Ben duvar halısı istiyorum.  Evin var mı senin? Hayır yok. O zaman duvar halısını ne yapacaksın?  Sana önce ev lazım. Bunun gibi Allah’ın kulu onu gale almayacaksın. Ona daha meydanda fol yok, yumurta yok. Kendi kendine bilmem ne istiyor. Her şey sırayladır. Demek ki önceliği olmayan bir şeyi,  öncesi olmayanın arkasından gelen bir şeyi karşılamak abesle iştigaldir. Her şey sırayladır. Şunu yap ondan sonra gel benden şunu iste. Öyle olması lazım. Şimdiye kadar harıl harıl hayır istekleri, alıyorlar, parayı dolduruyorlar. Ver gitsin. Nerede bunun karşılığı? Ne yaptın hani? Benden boyuna para topluyorsun nerede bunun karşılığı? Eğer karşılık göremiyorsanız boşunadır, bir daha oraya para vermemenizi tavsiye ederim. Kapıyı gör, ondan sonra bacanın parasını öde. Nerde bunun kapısı? Kapısı yok, bacasından söz ediyorsun. Baca dediğin şey en son yapılır. Onun için her iş sırayladır. Demek ki bir şeyin bir ön temelini gör, ondan sonra arkasından arzu ve istek gelsin. O zaman itibara al. O zaman insanda ilk bulunması gereken şey, ölüm ötesi hayattır. Allah’ın varlığı birliği bir ikincisi ahrettir. Kur’an’da da hep böyledir. Allah’a iman sonra ahrete inanma gelir.

وَبِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ

¶        “Ahrete de yalnızca onlar gönülden inanırlar.”[33]

Ahret inancı olmadı mı bunun dışında hiç bir şeye yer vermeyiniz, değmez. Çünkü ahret inancı temeldir. Dünya ahretin üzerine oturmuştur. Ahret yoksa dünyaya itibar edilmez. O artık heva ve heves yurdudur, o bir hayaldir. Uyduruk bir âlemdir. Dünyayı uyduruk olmaktan çıkartabilmeniz için, kurtarabilmeniz için ahrete bağlamanız lazımdır. İşte o zaman dünya size fayda verir. Yoksa sizin için aldatıcı bir yaşam olur.

وَغَرَّتْهُمُ الْحَياةُ الدُّنْيا

¶        “Dünya yaşamı onları aldattı.”[34]

diyor. Çünkü onların uhrevi yaşamları yok, adamların bağlantıları yok. Onun için, Mümin için bu anlamda, bu bağlamda dünyada hayırdır, dünya yaşamı da güzeldir, ahret yaşamı da güzeldir.  Ve yine onun için

وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنا آتِنا فِي الدُّنْيا حَسَنَةً

¶        “Rabbimiz bize dünyada da iyilik ver.”[35]

وَفِي الْآخِرَةِ حَسَنَةً

¶        “Ahrette de iyilik ver.” Ama şunları kınıyor.

رَبَّنا آتِنا فِي الدُّنْيا حَسَنَةً

Rabbimiz bize dünyada iyilik ver.”Arkasını söylemiyor. Biz arka diye bir şey bilmiyoruz.

وَما لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ

¶        “Onlara ahrette hiç bir nasip yoktur.”[36]

Allah, onları kınıyor. İnsanların bazıları Allah’ım dünyada bize iyilik ver der, kalırlar. İşte onlara ahrette bir nasip yoktur. Ama onlardan da yine bir gurup vardır ki Rabbim bize dünyada da ahrette de iyilik ver. İşte onlara nasip vardır.

أُولئِكَ لَهُمْ نَصِيبٌ مِمَّا كَسَبُوا وَاللَّهُ سَرِيعُ الْحِسابِ

¶        “İşte onlara kazandıklarından bir nasip vardır. Allah, hesabı pek çabuk görendir.”[37]

Yaptıklarının bedeli onlara tazmin edilecektir. Allah Teâlâ Hazretleri tüm yarattığı varlıkları Allah adına sevmeyi saymayı,  bizlere nasip etsin. Gerektiği şekilde onları yerine koymayı bizlere nasip etsin. Bir yer var ki şeytan taşlama diyoruz. Orada bir yer var, oraya bir direk konulmuş. O direği adam özellikle imar ediyor, yapıyor. Rencide olduğu zaman onu düzeltiyor. Şimdiye kadar düzeltmeseydi toz duman olup gitmişti. Çünkü boyuna taşlanıyor. Ya bu şeytanı niye yapıp duruyorsun? Günah yahu, buna para verilir mi derse bir adam ahmak olur.

Meselenin hikmetini, esprisini anlamamış olur. Onu da hakka hizmet ediyor, bize bir ders veriyor diye kollaman gerekir. Bu şeytana aittir, bu batıldır bunu vuralım, kıralım. Yok, onu koruyacaksın. Önemli olan ders alacaksın. Onunla temasın hangi ölçüde olacak bunu bileceksin. Onun için domuz da olacak. Bu domuzları neden yarattı ki Allah demek,  gâvurları neden yarattı demektir. Olmasaydı bu gâvurlar. Sana mı danışsaydı? Senin şu fındıkkabuğunu doldurmaz aklın, sözün, senin bunları eleştirme hakkın yok. Sen yerini al, yerini. Bu böyle giderse korkarım sen aletlerinden de olursun. Eğer öyle bir yere gidersen altında sarkan bu aletlerin işi ne burada boyuna beni tuvalete götürüyor dersin. Bunlar da olmasaydı ya, mesele işte oraya gelir. Bunların en iyisini Allah bilmiştir. Allah iyiyi kötü ile iyi yapmıştır. Gündüzün değeri gecededir. Müminin değeri kâfirledir. Doğrunun değeri yanlışladır.  Tatlının değeri acıyladır. Acı olmasaydı tatlı olmazdı. Şeytan olmasaydı melek olmazdı. Velhasıl böyle bil ve yerli yerince hepsini değerlendir. Yerincedir ol öyle. Ne güzel yaratmış Rabbim diyeceksin. Allah her şeyi yerli yerine oturtmuştur.  Bizim tenkide değil, bizim anlamaya, çözmeye ihtiyacımız vardır. Bunların hepsi bir problemdir. Sen de öğrencisin, bunları çözeceksin. Çözebildiğin ölçüde değer alırsın, not alırsın. Çözemediğin ölçüde de kalın kafalı olarak kalırsın. Tembel olursun, havanı alır gidersin. Allah korusun. İyi yaşa, çözüm için yaşa, çözmek için yaşa ve çözmenin yolarını bilenden öğren. Muallimsiz değildir bu yaşam, mutlaka öğretmeni vardır. Bu âlemi Allah öğretmensiz bırakmaz. Bırakmamıştır, bırakmayacaktır, her zaman vardır. Bilmiyorsan bileni bulacaksın. Çünkü Allah bilmiyorsanız bilenlere sorun diyor. Biliyor musunuz zamanında adam Asya’dan kalkıyordu Afrika’ya gidiyordu. İmam-ı Buhari’yi düşünün. Adam nereleri gezdi dolaştı. Adam ilim için ne seyahatler yaptı. Şimdi sen şuradan şuraya kalkıp gitmiyorsun. Oturduğun yerden armut piş ağzıma düş.  Her şeyi Allah sana oturduğun yerden verecek. Kastamonu’yu bir kere kolaçan et, burada ne var ne yok. Altında üstünde neler var, neler yok. Onu bilmiyorsun sen âlemi nereden bileceksin. Rahmetli büyüğüm vefat edip o kalabalık kitleyi görünce mahalleden birisi şaşırıp kalmış. Yahu böyle bir büyük insan burada hiç duymadık. Hem de burnunun dibinde, adamın komşusu. Onu görünce anlamış. Bize yazık demişler, böyle bir insanı kaybettikten sonra anlıyoruz. İşte genelde böyledir Allah’ın Kulları. İnsanoğlu böyle bir zaafa sahiptir. Önündekinin, elindekinin kıymetini, değerini bilmez. Kaybedince anlar. O zamanda iş işten geçmiştir. Geçti Boru’nun pazarı sür eşeği Niğde’ye. Böyle olmamak için hayattayken araştıracaksın. Gerekirse mahalle mahalle dolaşacaksın, soruşturacaksın. Bu işin yolu yol sormaktır, bilmiyorsan yöntem soracaksın. Şuraya nereden gidilir? Ben şöyle birini arıyorum var mı? Bunları okursanız kitaplarda eski uluların böyle arayış içinde olduklarını görürsünüz. Akşemseddin Hazretleri’ni düşünün. Adam kalktı İstanbul’dan Arap ülkelerine gitti. Anadolu’yu geçti tam oralara gitti. Bu adam en büyük medreselerin hepsini bitirdi. Devletin resmi okullarının en yükseğinden mezun oldu. Şimdiye kadar aklım için uğraştım. Bundan sonra sıra gönlüme geldi, bir gönül piri bulmam lazım, mürşidi bulmam lazım dedi ve arayışa girdi.  Eski usûl böyleydi Allah’ın Kulları. Şimdi ümmiler arıyor. Ne mektep görmüş ne medrese. Bu arasa ne bulsa ne? Bulduğunun ne olduğunu nereden bilsin? Bakır mıdır, altın mıdır? Cahil bunu nereden bilecek? Okusana bir kere. Önce normal ilimleri öğren de sıra ona gelsin. Sırayla bu işler. Ümmiyane olur mu bu iş? Onun içinde abuk subuk doldular işte, serseri dolmuş. Eline doksan dokuzluğu alan erdim zannediyor. Öyle tesbih sallamayla iş yürümez. Kafa ve gönül olmak üzere müslümanda iki merkez vardır. Birisi dünyaya açılır birisi ahrete açılır. Melekût âlemine açılır. Kalbin bu dünya ile alâkası yoktur. Kalp Allah’a yöneliktir. Ruhlar âlemine yöneliktir. Görünmeyene yöneliktir. Bu göz, kulak, beş duyu dünyaya yöneliktir. Bu gözle meleği göremezsin.  Asla, meleği bu göz görmez. Eğer birisi Muhammed a.s meleği gördü. O gönül,  ruh gözüyle görür. Çünkü melek ruhtur. Ruhu ruh görür. Göz ruh değildir, o et parçasıdır. Maddeyi görür.

KUR’AN ÖĞÜTTÜR

Bu adamların bahaneleri ahrete inanmamalarıydı.  Gerçek soruna gerçek teşhis işte budur. Merkezi teşhis, kökünden teşhis işte budur. Yüzünden alma tedbirlerle iş yürümez. Bunlara ne yapılabilir? Yapılabilecek bir şey varsa yapılır. Yapılmayacaksa defedilir. Mutlaka bir usûlü vardır.  فلذلك İşte bu nedenle, ahretten korkmadıklarından dolayı, endişeleri olmadığı için ahretten  أعرضوا عن التذكرة Kur’an’dan, Allah’ın âyetlerinden yüz çevirdiler, önemsemediler, arkalarını dönüp gittiler. لا لامتناع إيتاء الصحف Sayfaların kendilerine verilmesi konusunda, men edilmekten dolayı değil.  Yani onlar bize bu sayfalar verilmedi biz de bu işte yokuz. Biz sayfa, kitap istemiştik, bu verilmedi öyleyse biz gidiyoruz. Mesele esas bu değil. Bu arzuları karşılanmadığı için i’raz etmiyorlar. Onların ahret endişesi yoktur. Öyle bir kaygıları yok. Onun için hepsini saçma buluyorlar. O temel olmayınca gerisi bıdı bıdı. Onların zehabınca, zannınca böyle, batıl inancınca böyledir.  كَلاَّ Yüce Allah yine tekrar ediyor. Olmaz öyle şey, olur şey değil, olacak şey mi şu? Heyhat...   إِنَّهُ تَذْكِرَةٌ O Kur’an bir öğüttür, bir hatırlatmadır, bir vaazdır, bir nasihattir, bir uyarıdır. ردعهم onları men etti.  عن إعراضهم yüz çevirmelerinden  عن التذكرة Kur’an öğüdünden ki Kur’an’ın bir adı da “Tezkira”dır. Ayette tezkiradır. Âyetten, Kur’an’dan yüz çevirmelerinden dolayı Yüce Allah onları men etmiştir. Sizi men ediyorum, dönün. Dönün, gidin o Peygambere inanın ve onu tasdik edin. Dönün ve elinde size verdiği âyetleri alın ve onlara uyun. Yoksa sizi yakarım. Dönün. Uyarıyor.  Bu bir öğüttür.   إن القرآن تذكرة  وقال Şunu demek istiyor. Kur’an bir öğüttür, uyarıdır.   بليغة belağatlı, açık, net  كافية yeterli, شافية şifa verici, هَادِيَةٌ hidayet edici... böyle gider.

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ

¶        “Kuran’ı müminler için rahmet olarak ve içinde şifa verici âyetler olduğu hâlde indirmişizdir.”[38]

Kur’an şifa olarak, rahmet olarak, hidayet edici olarak size yeter. Sizin öğüdünüzdür, müminin başkasından öğüt almaya ihtiyacı yoktur. Müminin öğüt kitabı Kuran’dır. Aldım okuyorum. Ne aldın sen? Öğüt kitabı aldım onu okuyorum. Boşuna öğütüyorsun. Onlar darı öğüdü gibidir. Şurada güzelim buğday unu varken darıyı ne yapacaksın? Kur’an’ın öğütleri durup dururken, yetmedi mi sana? Ne yapacaksın onun bunun öğüdünü? Allah’ın öğüdünden öğüt almayan adamdan hayır çıkar mı? Başkasının öğüdünü tutsan ne tutmasan ne? Sen Rabbini dinle ki ecir alasın,  sevap alasın. Falanın filanın öğüdünü tutmakla sevap alacaksın diye bir şey yok. O halde aslınızdan beslenin. Onun bunun terekesinden, kırıntısından değil. Güzel, sade ekmek var taze, niye kırıntıları yiyorsun ki. Onun bunun yiyemediği, içemediği kırıntıları, kokuşturduğu şeyleri niye yiyorsun. Tazesi var. Bayat değil taptaze. Allah’ın öğütleri her dem taptazedir. Doğrudan Allah’tan duymak istemiyor musun? Doğrudan duy, doğrudan. Rabbimin kelamı de. Rabbimin şu isteğini uyguluyorum de. Falan ağanın, filan ağanın, o öyle istedi de böyle yapıyorum. Yere batsın o. Eğer o adam olsaydı o da bunu okurdu. Çünkü Peygamberimiz ben sizi Kuran’la uyarıyorum diyor.

قُلْ إِنَّما أُنْذِرُكُمْ بِالْوَحْيِ

¶        “De ki: ‘Ben sizi vahiy (Kur’an) ile uyarıyorum.”[39]

Bunlar hep Kur’anda geçen ayetlerdir. Bu meyanda âyetler vardır. Bunları niye söylüyorum. Günümüzde çok uzaklaşma var, suyunun suyunun suyuna pek meraklı olanlar var, onun için iyi gelmiyor. Adamın benzi sapsarı. Ne oldu sana? İşte çok öğüt içiyorum ben, öğüt suyu. Nereden geliyor bu su? Hep yuntu içmiş. Onun bunun kiri, ağzı bulaşmış, nefsi bulaşmış. Öğütler tutuyormuş. Allah’ın doğrudan kelamından neden almıyorsun? Yetmez mi bu sana? Bak ne diyor: Kâfidir, vâfidir, şâfidir diyor. Daha ne söyleyelim? Kulağın gönlün yok mu senin? Bunun için senin bir istişareye girmene gerek yoktur. Ben bu Kur’an’ın öğüdünü alayım mı, almayayım mı avukat bey, sen daha akıllısın falan filan. Bana Kur’an’da şöyle bir şey yazıyor. Bunu tutayım mı tutmayım mı? Önüyün körü. Seni kim yarattı? Sana aklı, fikri kim verdi? Neden bu aklını onun bunun eline teslim ediyorsun.  Allah sana bunu kendin kullanasın diye verdi. Falan filan kullansın diye değil.  Onun kendi aklı var. Eğer faydası varsa kendi başına çalsın. Benim aklım bana yetiyor diyeceksin. Allah sana bu aklı verdi onun için seni muhatap kıldı. Tek tek hepiniz muhatapsınız. Sen falanın kuyruğu değilsin. Baba sen dinle, bunları bana haber ver.  Ben şöyle geriden doğru durayım. Öyle yok efendi Allah seni doğrudan istiyor. Bu benim yerime namaz kılıver demeye benziyor. Kendisi şurada oturuyor, al şu parayı benim yerime namaz kıl. Böyle kulluk olur mu? Diğer bir insanın yerine bir başkası kulluk yapamaz. Yapsa da ona faydası olmaz. Meğerki belli konularda aciz kalır da gidecek gücü kalmaz da yerine birisini hacca gönderir. Vekil diyoruz.  Tabi zamanında neden gitmediğinin cevabını vereceksin.  Tabi geçmişte, o zamana kadar neden yapmadığını sorarlar. Ben elden ayaktan düştüm. Düşmeden önce ne yapmıştın, niye gitmedin tabi bunun sorusu var. İşte ona vekil olarak izin vermişler. Ama hiç bir vekil asilin yerini tam anlamıyla tutmaz.  Bu su bulamayınca toprakla teyemmüm etmeye benzer. Hiç bir zaman toprakla su bir olur mu? Evet, caiz olmasına caizdir. Ama su başkadır, suyun bedene verdiği etkiyle toprağın verdiği etki çok farklıdır. Onun için Allah’ın Kulları aklınızı başınıza alın. Bu sağlığın kıymetini bilin. Şimdi gücün kuvvetin yerindeyken bir an evvel haccını yap. Sonra, yarın ne olacağını bilemezsin. Bunun hesabını da Allah’a veremezsin diye tezkira babında bir uyarı yapmış olduk. Çünkü Kur’an bir uyarıdır.  Hiç kuşku yok ki bu sure, bu ayet, bu Kuran bir öğüttür.  فَمَن شَاء ذَكَرَهُ dileyen O’nun öğüdünden alır, dileyen o öğüdü tutar. Dileyen düşünür, taşınır ve gereğini yerine getirir.  أي فمن شاء أن يذكره ولا ينساه Kim ondan öğüt almak diler,  onu hatırlayıp unutmak istemezse فعل yapar, yapsın demektir.  Bir an evvel yapsın, yani dileyen yapar, dileyen de yapmaz.  فإن نفع ذلك Çünkü bu işin faydası  عائد إليه kendisine aittir. Yaparsa kendine, yapmazsa yine kendinedir. Yaparsa iyi olur, faydasını görür. Yapmazsa kötü olur, zararını görür. Kendisi bilir. وَمَا يَذْكُرُونَ Onlar hatırlayamazlar, öğüt alamazlar. وبالتاء öğüt alamazsınız. نافع ويعقوب Nafi ve Yakup muhatap sigasıyla okumuşlar.  Diğerleri gaip sigasıyla okumuşlar. Muhatap sigasıyla sizler öğüt alamazsınız, düşünüp taşınamazsınız, gereğini yapamazsınız. , gaip sigasıyla onlardır.  إِلاَّ أَن يَشَاءَ الله Allah dilemedikçe hiç bir şey değilsiniz. Sizin namınız, şanınız yoktur. Siz nesiniz ki?

Allah dilemedikçe bir hiçsiniz. Allah dilerse diyeceksin ve o işe يا رحيم يا رحمن deyip girişeceksin. Allah dilerse olur. Yoksa ben bu işi yaparım, kıvırırım mutlaka, ben girersem yaparım.  Sen bu işi beceremedin ama ben bak göreceksin nasıl beceririm. Atla git. Ondan sonra tak kafa gitti, göz gitti.  Ne oldu? İşte maşallah, inşallah demedin. Sen kimsin? Yoksa bir taş senin başını ezer, yok eder. Senin bir taş kadar kıymetin olmaz. Ama Allah der, Yüce Allah’ın adıyla girişirsen her şey senin önüne serilir, açılır. Buyur, halifetullah buyur der sana. Çünkü sen o zaman Allah’ın yerine halef oldun. Allah’ın esması ile yol alıyorsun, gidiyorsun. Onu senden görüyor, o ışınları tanıyor. Ona yabancı değil, onlar Allah’ın isimlerini biliyor. Senin Allah adamı olduğunu biliyor. Allah adamı geliyor açılın diyor. O zaman açılır. Ama yok inşalah maşallah demeden gidersen yola her şey tıkanır. Bir gafil geliyor derler. Kendinden habersiz, bu nedir, hangi tür bir yaratıktır. Kalbinde iman nuru parlamadığı sürece karanlık bir yaratık olursun. Işık yok, karanlıktır. Nesin sen hayvan mısın, taş mısın? Yabani misin nesin? Seni tanımazlar.

İMAN KİMLİĞİ

İman onun için Allah adına, bizim için bir kimliktir. Yeryüzünün her tarafında geçerli olan bir kimliktir. Kalp kimliğidir. Onu gösterdin mi, onunla gittin mi her şey sana kapıyı açar, buyur der. O da yoksa hiç bir yere girip çıkamazsın. Hep kaçak muamelesi görürsün. Hep sürgün yersin. Sıvışa sıvışa, saklana saklana yaşarsın. Rahat yaşayamazsın. Gayri meşru olursun. Kayıtsız olursun. Daha önceden de söyledik. İman kayıttır. Allah’ın levhi mahfuzunda yer alan saidler zümresine kayıt olmaktır. İman etmek o deftere kayıt olmaktır. İmansızlık ise eşkiya defterinde yer almaktırإلا وقت مشيئة الله Allah’ın dilediği vakit, zaman ancak sizin dilemeniz bir işe yarar. Sizin dilemenizin gale alınması, devreye sokulması, gündeme getirilmesi ancak benim dilemem iledir. Benim dilemem varsa sizin ki benim dileğime halef olur. Ona rabt olur, bağlanır ve [40]وَرَابِطُوا işte rabıta budur. Bu şekilde benim iradem sizin iradenizi arkasından sürükler ve çeker. Yerine oturtur. O zaman senin isteğinde olur. İstedim de oldu dersin. Hâlbuki sen değil, o istedi de oldu. Demek ki O’nun isteği yoksa senin isteğin kuru kurudur, bir işe yaramaz. Onun için bilemezsiniz. Birçok şeyleri istersiniz ama oldu mu? Şunu istersin, bunu istersin, onu istersin. Sen yine doğru şeyleri iste. Ama bil ki O dilerse olur.  Bunun parolası, bunun kaşesi, bunun şablon,u kanunu, denklemi,  كان ما شاء اللهdır. Allah dilerse olur. Bunu sakın unutmayın. Atalarımızın evinde eskiden,  her evde bu uyarıcı levhaları vardı. Tabi şimdi uyarıya ihtiyacı olmayan, işte bu tezkirayı yani uyarıyı attı gitti adam, çekti gitti. Şimdi milletin bu uyarılara ihtiyacı yoktur. Şimdi türlü türlü işte görüyorsunuz, ayı mıdır nedir, direklerde buna benzer şeyler evlerde. Türlü türlü, mumların put şeklinde olanı var. Değişik kimisi kabak, kimisi kafak cinsinden türlü türlü şeyler. Ne hale geldik Allahın Kulları. Onlar eskiden uyarıydı. Medreselerin kapılarında, duvarlarında; okulların şimdi ise okullarda dün gittik baktık bir okula her taraf put dolu. Dedim işte bu okul bunu hazırlıyor. Bu çocukları böyle yetiştiriyor.  Artık bunlardan ne gelir. Devletin okulu bu. Bunlar bunu öğretiyor. Yani helali, haramı, Allah’ın kitabındaki uyarılarına göre bir eğitim mi var ki, ne bekliyorsun o gençlikten. Ne verdin de ne istiyorsun?  Ondan sonra da hadi bakalım polis gücüymüş, jandarmaymış. Sen bu adamı doğru dürüst yetiştirmedin ki yapacağı budur. Ondan sonra da tepesine biniyorsun. Ne verdin ne istiyorsun. Ne ektin ki ne biçeceksin. Deminden ne söyledik ne ekersen onu biçersin.  وإلا بمشيئة الله Allahın dilemesi ile ancak siz dileyebilirsiniz. Allah’ın dilediği vakit ancak dileyebilirsiniz. Allah’ın dilemesi ile ancak dileyebilirsiniz.

 

KULUN ALLAH İLE ALIŞVERİŞİ

 

هُوَ O Allah أَهْلُ التقوى o takvaya en layık olandır. Allah takva gösterilmesine, sakınılmaya en layık olandır.   وَأَهْلُ المغفرة ve bağışlamaya, affetmeye en ehil, en layıktır Yüce Allah. Onun için en layık olanı unutmayın. Laik olana değil layık olana bakın. Yüce Allah’ın rahmetini arıyorsanız, takvasını arıyorsanız laik değil, layık olana bakın. O da Allah’tır. Çünkü Allah takvaya en layık olandır.  Takva sakınma, kula ait olan bir sıfattır. Mümin takva ehlidir. Takva, Allah için bir tavırdır, bir açılımdır. Allahın yasaklarından uzak durma, emrettiklerine uyma. Yasaklarına tepki gösterme ve emirlerine adapte olma tavrının ismidir. Bu tavrın adına takva denilir ve bu insan mübarektir.  İçinizde en üstününüz muttaki olanınızdır. Şu bu değil, varlığı, iki evi, beş evi, altını, gümüşü olan değil. Şu makamda, bu makamda olan değil. Muttaki olandır.

إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقاكُمْ

¶        “Allah katında en değerliniz takvaca en üstün olanınızdır.”[41]

Bunu bilelim. Bunu bilelim. Takvaya en layık olan Allah’tır. Takvanızı Allah için yapacaksınız. Allah için göstereceksiniz. Bu kul sıfatıdır. Kulun Allah’a göstermesi gereken bir sıfat ve hedefi Allah’tır. Hedefi hudur. Mağfirette Allah’tan kuluna yönelik bir tavırdır. Takva ise kuldan Allaha yönelik bir tavırdır. Bu bir alışveriştir. Eğer sen

إِنْ تَتَّقُوا اللَّهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَانًا وَيُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ

¶        “Eğer Allah’tan layık olduğu şekilde sakınırsanız O, sizin için doğruyu yanlıştan ayırabileceğiniz bir yol gösterir ve sizin kusurlarınızı örter ve size mağfiret eder.”[42]

Arkasından mağfiret. Takva var mı? Sen Allah’a takva bedeli, Allah senden ne altın ister, ne gümüş ister. Senden takva ister. Bedeli Allah’ın istediği takvadır.

لَنْ يَنالَ اللَّهَ لُحُومُها وَلا دِماؤُها وَلكِنْ يَنالُهُ التَّقْوى مِنْكُمْ

¶        “Şüphesiz ki kestiğiniz kurbanların Allah’a etleri ve kanları ulaşmaz fakat tam tersine gösterdiğiniz takva Allah’a erişir.”[43]

Allah sizden takva ister. Sen ona takva verirsen o da sana mağfiret verir. Bu kadar basittir. Şartname, alışveriş budur. Sen Allah’a takva verirsen, takva ile yaklaşırsan,  bu bedeli ödersen o da sana

وَأَهْلُ المغفرة seni bağışlayacaktır. Seni ateşinden azat edecektir. Senin birini bine çıkaracaktır.  Senin kirini giderecek, seni aklayacaktır. Böylece seni cennet-i a’laya koyup, seni allı pullu bir damat kılacaktır.  Biliyorsunuz her mümin bir damattır. Cennete giren müminler hurilerle izdivaç edecekler ve bu damat olarak girecek. Kabirde yatışında melek, mümine “damat gibi uyu” diyecek.  Kabri geniş bir yatak gibi olacaktır. Hayatında hiç o kadar rahat etmemiştir. Müthiş bir yatıştır. Gerçekten cennet yatağı odur. Buradakiler sahtedir.  Çünkü dünya sahte âlemdir. Dünyanın içindekiler de sahtedir. Adı cennet yatağı olsa bile sahtedir. Hanımlarda öyledir. Onlar da allanıp, pullanıp, gerçek düğünler cennet-i a’la’dadır. Zevkler sefalar oradadır. Mağfiret olundun mu cennet-i a’la ehli mağfiretin yeridir. Mağfiret olunmuşların yeridir. Allah’ın mağfiretine nail olmuşların yeridir. في الحديث Hadiste şöyle varid olmuştur. هو أهل أن يتقي Bu ayet hadisle böyle tefsir edilmiştir. O sakınılmaya en layık olandır. وأهل أن يغفر Bağışlayanın en layık olanıdır.  لمن اتقاه Allah  kendisinden korkanı, sakınanı bağışlamaya  en layık olanıdır. والله أعلم Allah daha iyisini bilir dedi müfessirimiz ve Sure-i Celile’nin tefsirini böylece kapattı, tamamladı. Ey ulular ulusu Yüce Allah’ım, biliyoruz, sen istemeden hiç bir şey olmaz. Bizim hayrımızı dile. Bizim mağfiretimizi dile. Bizi müttaki kullarından eyle diyerek, âyetleri vesile yaparak biz de bu dersimizi bu dua ile kapatıyoruz.
 
 

[1] Bakara2/197

[2] İbrahim14/7

[3] Araf7/71

[4] Araf7/71

[5] Bakara2/7

[6] Fussılet41/44

[7] Fatır35/14

[8] Fussılet41/26

[9] Enfal8/12-13

[10] Münafıkun63/4

[11] Bakara2/19

[12] Nuh71/7

[13] Nebe78/14

[14] Yusuf12/105

[15] Bakara2/7

[16] Bakara2/7

[17] Bakara2/7

[18] Bakara2/7

[19] Enam6/160

[20] Rahman55/60

[21] Tekvir81/26

[22] Buhârî, Bedyü’l-Vahy,1

[23] Buhârî Alamatü’n-Nübüvve, hadis no:3616

[24] İsra17/36

[25] Vakıa56/6

[26] Tin95/4

[27] Al-i İmran3/54

[28] Zümer39/71

[29] Bakara2/255

[30] Nesai, Hıtbe, 1578

[31] Buharî, Bedü’l-Halk,3301

[32] Bakara2/103

[33] Bakara2/4

[34] Enam/70

[35] Bakara2/201

[36] Şura42/20

[37] Bakara2/202

[38] İsra17/82

[39] Enbiya21/45

[40] Al-i İmran3/200

[41] Hucurat49/13

[42] Enfal7/29

[43] Hac22/37

Paylaş...

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to Twitter

10 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Instagram

Üye Girişi

Fotoğraf Albümü

  • Kategori: Anma Haftası 2017
  • Kategori: Anma Haftası 2016
  • Kategori: Anma Haftası 2015
  • Kategori: Anma Haftası 2014

          gulhan_37