Tanrılaştırılan Ekonomi (15 Mayıs 2011)

Değerli Müminler Kıymetli Kardeşlerim; Bu hafta Allah’ımızın lütfu ve keremi ile okumakta olduğumuz tefsir-i şerifin Müddessir Sûre-i Celile’sinin 31. âyet-i celilesinin tefsiri ile ilgili kısımlardayız. Bu bölüm içerisinde كَذَلِكَ يُضِلُّ الله bölümünde kalmıştık. Bu 31. âyete dâhil olan bir bölümdür. Bu kısımdan alarak inşallah dersimizi sürdüreceğiz.

....

İÇİNDEKİLER

1.Kuran’dan Okunan Bölüm

2.Tefsirden Okunan Bölüm

3. Yüce Allah’ın Müşriklerle Kapışması

4.Ateşle Tahzir

5.Harp Hiledir

6.Allah ve Resûlü Daima Galiptir

7. Dalâletin İki Yönü

8.Şeytanın Delikleri

9.Şerde Hatır Olmaz

10.Biz Ehadiyeti Biliriz

11.Kalp Gözümüze Dikkat

12.Hidayetin Açılımı

13.Hadi ve Mudıll İsminin Tecelli Karargâhı

14.Tanrılaştırılan Ekonomi

15.Can Ticareti Yapacaksın

16.Saptırmanın Psikolojisi

17.Hayra Koş, Şerden Kaç

18.İmanı Besleyen Tasdik

19.Zikrullah Negatifleri Yakar

20.Zikirsiz Hayat Sıkıntılı Hayat Demektir

21.Kâbız Bâsıt İsminin Hedefleri

22.İman Tercihtir

23.Yapışık Sistemin Yapıştırdıkları

24.O’nunla Yaşamak Güzeldir

Değerli Müminler Kıymetli Kardeşlerim;

Bu hafta Allah’ımızın lütfu ve keremi ile okumakta olduğumuz tefsir-i şerifin Müddessir Sûre-i Celile’sinin 31. âyet-i celilesinin tefsiri ile ilgili kısımlardayız. Bu bölüm içerisinde كَذَلِكَ يُضِلُّ الله bölümünde kalmıştık. Bu 31. âyete dâhil olan bir bölümdür. Bu kısımdan alarak inşallah dersimizi sürdüreceğiz.

Yüceler Yücesi Rabbimiz, anlama, anlatma, kavrama yönünde cümlemize tevfikini refik

eylesin. Lütfundan, kereminden bizlere ihsan ve ikram eylesin. Peygamber-i Zişan’ın tebliği, mübelliğ oluşu, âyetleri tebliğ edişi ile ilgili âyetleri okuduk. Peygamberimizin bu yönde aldığı görevle çevresindeki insanlara Allah’ın buyruklarını iletmek amacıyla gittiğini, onlara tebliğde bulunduğunu biliyoruz. Bu sûre-i celilede ilk nazil olan sûrelerden olması hasebiyle bu yöndeki ilk görüntüyü, ilk hamleyi ve bunun karşısındaki tepkileri; etki ve tepki münasebetlerini, ilk imajı görüyoruz.

YÜCE ALLAH’IN MÜŞRİKLERLE KAPIŞMASI:

Peygamber-i Zişan’a bütün hiddetleri ve şiddetleri ile saldıran bu kâfir güruhun Allah tarafından savruluşunu, Peygamberin savunuluşunu ve bu meyanda müşriklerin de bir şekilde savruluşunu, defedildiğini görüyoruz. Peygamberimize yaptıkları kötü hareketler, hamleler, sözlü, fiili tüm saldırılarına mukabil, Yüce Allah’ın Peygamberini yalnız bırakmaksızın, O’na meleklerle, görünen görünmeyen güçlerle destek çıktığını görüyoruz.  Bu meyanda doğrudan doğruya kendisinin devreye girdiğini ve bu şekilde Peygamberi vasıtasıyla o müşriklere verdiği cevapları görüyoruz. O müşrikler ile Yüce Allah’ın bir meyanda, bir anlamda mücadelesini, kapışmasını görüyoruz. Hiç Yüce Allah’a karşı çıkan ve O’nun gücüne karşı kendisini ortaya koyan bir kişinin, bir insanın akıllı olduğunu düşünebilir misiniz? Âlemlerin Rabbi olan Allah’a karşı çıkıyor ve O’nun buyruklarına ters yönde cevap veriyor, Onun tahzirini kale almıyor, önemsemiyor ve bilakis alay ediyor. İşte bunun karşısında Yüce Allah’ın bu kimseleri yerden yere vurduğunu görüyoruz.

ATEŞLE TAHZİR:

Tahzirin  en güçlü şekilleriyle, beyanlarıyla onların uyarıldığını, korkutulduğunu görüyoruz. Yüce Rabbimizin tahzir babında insanoğlunu en çok etkileyen şeyin ateş olduğunu, cehennem olduğunu biliyor ki insana ileri gittiği zaman, aşırı gittiği zaman karşısına hemen cehennemi çıkardığını görüyoruz. Bu insan nefisini etkilemektedir.  İnsanın nefsinin dizginlendiği bir makamdır ki Yüce Allah onu ateşle korkutuyor. Dünyada da böyledir.  Birçok gözü kara insanların neler yaptığını görüyoruz. Birçok şeylerden sakınmadığını görüyoruz. Ama ateşi gördüğü zaman daha gördüğü anda etekleri tutuşmaktadır, paniğe kapılmaktadır, kaçacak delik aramaktadır. Bu insanın psikolojisinde, yapısında var ki Yüce Allah söylüyor, söylüyor, söylüyor anlatıyor ve nihâyet anlamadığı zaman, müspet tepki vermediği zaman, en sonunda ateşi karşısına getiriyor, cehennemi dikiyor ve bu şekilde dosyayı kapatmaya çalışıyor. Böyle bir ortamı bu sûrede görüyoruz, buluyoruz. Bu ateşi karşısına diktikten sonra bir on dokuz kelimesi ile o سَقَرَ adındaki cehennemin veya cehennemin bölümlerinden, vadilerinden, dilimlerinden, birimlerinden olan سَقَرَ cehenneminin, سَقَرَateşinin üzerinde on dokuzdan söz ediyor. Bu on dokuz ile Yüce Allah gâvurun ensesinden yakalıyor. Pençeyi, kancayı takıyor, ondan sonra yerden yere vuruyor. Nedir bu on dokuz fırıl fırıl dönüyor. Adamın kafası on dokuz ile bozuluyor. On dokuzdan, bu yöndeki muhakemesi, bu yöndeki yönelişi, aklına vuruşu, tartışı, ölçmesi, biçmesi neticesinde bir türlü hazmedemiyor. Meseleyi idrak edemiyor. Zaten de Yüce Allah onların böyle kalplerinde maraz olanların, hastalık olanların, şüphe olanların, ne demek istiyor desinler diye ve şek ve şüpheye daha da dalsınlar, gömülsünler diye biz bu işi yapıyoruz diyor. Bu işi böyle yapmamızın nedeni budur. Bu şekilde gâvurların, kâfirlerin kafalarını, beyinlerini meşgul ediyor. Eğer bir düşman fiziki yönüyle çok dalaşıyor, gücü kuvveti var ve müthiş bir zarar verecekse bunun stratejik olarak alt etmenin, onu pasifize etmenin yönlerinden birisi bir şeyle onun kafasını meşgul etmektir. Ki beri tarafa ait bir düşüncesi olmasın, fikri olmasın, saldırılarını durdursun. Pervasızca vurması, kırması dursun, saldırıları dursun. İşte bunun için Yüce Allah kafasına öyle bir problem atıyor ki, onu fikir bombardımanına tutuyor. Bir on dokuz ile sanki onun kafasına, beynine bir füze atıyor, o patladığı zaman kafası allak bullak oluyor. Bu on dokuz ile kafayı bozuyor, yiyor. Hani kafayı yemişsin derler ya. Bu şekilde bir ortam oluştuğunu görüyorum, seziyorum, kendi açımdan kendi dünyamda,  gâvurun paniklediğini görüyoruz. Âyetlerin ifadesinden onu anlıyoruz.

HARP HİLEDİR:

Neticede harp hiledir kaidesinceوَاللَّهُ خَيْرُ الْماكِرِينَ [1] olan Yüce Allah inkârcı, inkârda direten ve bilerek inkâr eden bu gâvurlara bu şekilde Allah’a karşı, Peygamberine karşı açmış oldukları bu savaşta savaş kaidelerini uyguluyor. Çünkü savaş olağanüstü bir konumdur, durumdur. Dolayısıyla normal barış zamanında reva görülmeyen şeyler savaş zamanında reva görülür. Savaş hukuku gereği ona bir şey denmez. Mesela esir alman, öldürmen, yıkman, yakman, bunlar normal zamanda barbarlık görünürken, barış zamanında eşkıyalık görülürken, savaş zamanında bir şey diyemezsin. Çünkü savaş ilan edilmiştir. Bu şeyler artık normal sayılır. İşte Yüce Allah da normal statünün ötesinde, Yüce Allah’a karşı ve O’nun Peygamberine karşı savaş açanlara

فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ

¶ “Eğer böyle yapmazsanız Allah ve Resûlü’yle savaşa girdiğinizi bilin.”[2]

Âyeti ile Allah ile harbe hazır olun. Allah ile harp ilan ettiniz. Ben de bu savaşa varım. Madem ki böyle istediniz, öyleyse hazır olun. Şunu bilin ki

لَأَغْلِبَنَّ أَنَا وَرُسُلِي

¶  “Ben ve peygamberim asla yenilmeyiz. Biz galip geleceğiz.”[3]

ALLAH VE RESÛLÜ DAİMA GALİPTİR:

Baştan bunu söylüyorum. Mağlup siz olacaksınız. Mahkum siz olacaksınız. Rezil, rüsva olacaksınız. Ezileceksiniz ve leşler halinde cehenneme atılacaksınız. Cenge hazır olun. Bu şekilde âyetler içerisinde ifadeler vardır. Küffara karşı, küffarın dine diyanete karşı olan tutumu ve bunun karşısında alınan nizami hareketler, tedbirler ve savaş durumları Yüce Allah tarafından, Peygamberi tarafından bildirilmiştir.

وَأَذَانٌ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ

¶ “Allah ve Resûlü’nden bütün insanlara bir bildiridir.”[4]

Gibi âyetlerde bu bildiriler, bu ultimatonlar küffara karşı verilmiştir.  İşte Yüce Allah’ın bir şekilde diğer bir açıdan insanoğlunun kullandığı tabirler vardır ya mesela fabrikada çalışan falan adam arsızlık etti, namussuzluk etti, müdüre karşı geldi. Hem çalışmıyor, hem orayı burayı vuruyor, kırıyor, önüne geleni yakıyor, yıkıyor, işte bu şekilde tabiri caizse yönetici tarafından huzura çağrılıyor. Ondan sonra eli yüzü sararmış, solmuş; bedbin,  beli bükülmüş, yüzü asık bir şekilde odadan çıkıyor. Görüyor musun bizim ağa bunu iyice bir fırçalamış diyorlar.

İşte burada fırçadan geçen bir kimse şeklinde de ifade edebiliriz. Velid denilen Yezid-i Pelid’in bu şekilde Yüce Allah tarafından güzelce fırçalandığını görüyorsunuz.  Türlü türlü ifadelerle oradan oraya, oradan oraya, duvara çarpılıyor, yerden yere vuruluyor.  Ondan sonra da hadi şimdi git bakalım, daha olmazsa işini, defterini tamamen dürerim. Hâlâ akıllanmayacaksan gerekeni yapacağım şekliyle ifade edilebilir. Buradaki söz dalaşlarını, söz düellolarını bu şekilde değerlendirebiliriz. اللَّه أَعْلَم

كَذَلِكَ bölümünde kalmıştık.  Allah bununla ne murat etmiş olabilir.  Ne demek istedi şimdi diyerek, inkârvari beyanları karşısında Yüce Allah cevap vererek, durumu değerlendirerek şöyle ifade ediyor. كَذَلِكَ Allah işte böyle yaptı. Yani işte böylece يُضِلُّ الله مَن يَشَاء Allah dilediği kimseleri yoldan saptırır, yoldan çıkartır. Dalalete düçar eder, şaşkına çevirir. Yolunu yordamını kaybettirir. Allah dilediğini işte böylece kılar. Önünü göremez, yaptığı şeyin şer olduğunu bilemez, gideceği yeri unutur. Yönleri karıştırır, dolaştırır. Şaşkın bir şekilde aklı beyni durmuş olarak kalakalır.

DALALETİN İKİ YÖNÜ:

Buna dalalet denir. Dalaletin iki yönü vardır: Bir fiziğe yönelik olan açısı vardır. Bu yolunu kaybetmek demektir. Bir insanın gideceği yoldan çıkıp, o gideceği yere ait yolu bir türlü bulamayışı, buna ضَلَّ عن الطَّرِيقِ denir. Yoldan saptı, yani gideceği yolu kaybetti. Sağa, sola, öne, arkaya, yanlara doğru yanlayarak istikametini kaybetti. Bu fiziki bir konumdur.

وَوَجَدَكَ ضَالاًّ فَهَدى

¶ “Seni yolunu kaybetmiş olarak bulup da yola iletmedi mi?”[5]

âyetinde Yüce Allah,  Seni Rabbin kaybolmuş, yoldan çıkmış, köyün kentin yolunu kaybetmiş olarak buldu da, meleklerini göndererek sana yolunu buldurmadı mı? Peygamberimizin çocuklukta başına gelen bir kaybolma olayı var. Yoldan çıkmış, yolu kaybetmiş. Nihayet köylü, kentli hepsi aramaya başlamışlar. Muhammet Muhammet... Nerde kaldın nereye gittin? Sonra bakıyorlar. Güler yüzlü, tatlı sözlü çıkageliyorlar. Ne oldu? İşte böyle böyle başıma bir olay geldi. Birileri geldi bana “şuradan gideceksin” dedi. Elimden tuttular getirdiler.  Nerde onlar diye sordular. Baktı kimse yok. Bilmiyorum nereye gittiklerini az önce buradaydılar dedi. Böyle bir olaya işaret ettiği de söylenir. Bu fiziki olan bir oluşumdur. Fiili bir durumdur, zahiri bir konumdur. Dalaletin böyle bir yönü var. Buna da dalalet denir. Kaybolmak anlamına da, şuurunu kaybetmek anlamına da gelir. Gözünün de çatallanması anlamına da gelir. Kulağın sesi net algılamayıp karıştırması anlamına gelir. Ayakların dolaşmış, ellerin dolaşması, fikirlerin dolaşması derken işte bu delalet girdabıdır. Çünkü ne söyleyeceğini bilememek, göreceği şeyi ayırt edememek, söyleyeceği şeyi ayırt edememek, öylece karıştırmak dalalet girdabını oluşturur.  Çoğu zaman başımıza bu haller gelir.  وَوَجَدَكَ ضَالاًّ فَهَدى âyeti imdadımıza yetişir.  Yani sadece Peygambere hitap değil,  bu Kur’anın erlerinin, fertlerinin hepsine Kur’an okurken وَوَجَدَكَ seni Rabbin bulmadı mı? Sana diyor. Bazen bir girdaba düşmüştün,  çıkmaza düşmüştün de Allah senin imdadına yetişti de meseleyi çözdü, aydınlattı da yolunu buldun. Çenen düşmüştü, yamulmuştu ağzın, abuk subuk konuşuyordun, kelimeleri eğri büğrü söylüyordun. Gözün birisi o tarafa bakıyordu, birisi bu tarafa bakıyordu. Şeşi beş görüyordun. Ne diyeceğini bilmiyordun, abuk subuk şeyler söyleyip, sana hep bu sapıtmış, bunamış diyorlardı. Ayakların eğri büğrü, sen sağa basıyorsun, ayakların sola gidiyor. Yani insanın böyle anormal durumları oluşur.  Bu kendi dünyasında bir dalalettir. Bu işlerinin karışması anlamına da gelir. İş dünyasında da bu dalalet oluşur. Fikir dünyasında oluşabilir. Kişinin eşi ile olan muamelesinde de böyle bir delalet ortamı oluşur. İşin içinden çıkamazlar. Biri birine engel olur. Biri birini şaşırtır. Demek ki bu bir delalet ortamıdır. Psikolojik olur, adam kendi dünyasında karışır. Fiziki olur. Velhasıl dalalet sadece din bazında değil dünya bazında da gerçekleşir. Her ikisinin düzelmesinde de Yüce Allah’ın inayetine ihtiyaç vardır. Maddi işlerinin düzene konması, istikamette olması da Allah’ın yardımına, inayetine bağlıdır. Manevi işlerinin düzelmesi de yine O’nun hidayetine, lütfuna, keremine bağlıdır. O halde biz hem dinde hem dünya da; hem dini konuda hem ukba konusunda Yüce Rabbimizin bize ihsanını ikramını bekliyoruz. Bizi dosdoğru yol üzerinde sabit tutmasını ilelebet istiyoruz.  Kabul buyursun.

İkinci delalet, içyapı, kalp dünyasında oluşan yapı ise bu gözle görülür, elle tutulur bir şey değildir. Bu Allah korusun küfür diyarına yol almaktır. Cehenneme açılan tüneller vardır, yollar vardır. Ve köstebek yuvası gibi çoktur. O kadar çoktur ki, uzanmadığı yer yoktur. Sadece arşa giremez. Bu köstebek yuvaları, sapıklık yolları sadece arş âleminde yoktur. Onun aşağısı ise dünyadır. Dünya âlemi hep bu köstebek yuvaları ile doludur.

ŞEYTANIN DELİKLERİ:

Şeytan sürekli delik açar. İnsanların başlarını oralara sokmalarını ister.  Siz, sizden öncekilerin peşine takılacaksınız. Bizden öncekiler kimler?  Kitapları ve Peygamberleri konusunda sapıklığa düşenlerdir. الضَّالِّينَ dâllin zümresidir.[6] غَيْرِ الْمَغضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ Allah’ın gazabına uğramışlar. Niçin? Yoldan çıktıkları için. Yoldan çıkarak Allah’ın öfkesine ve bunun akabinde de azabına düçar olmuşlardır. Yerlerini köylerini kaybetmişlerdir. Şehirlerinin yollarını yitirmişlerdir. Nasıl dünyada payidar olunur bunun yöntemini bilememişlerdir. Velhasıl ellerinden dünya ve ahiret kaybolup gitmiştir.  Bunlar Yahudiler, tipik zümre onlardır ve devamlarıdır. Siz onların peşine düşeceksiniz. Onlar şeytanın peşine düşmüşlerdi. Siz de onların peşine düşeceksiniz. Peki, Yahudi ve Hıristiyan’ın peşine düşmek ne anlama gelir. Yeminle söylüyorum şeytanın peşine düşmektir.  Çünkü Yüce Allah onları şeytanın adımlarını izledikleri için kınıyor.

وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ

¶ “Şeytanın izinden yürümeyin.”[7]

Şeytanın adımlarını izlemeyin Allah, onun adımlarınca gitmeyin dedi. Onlar hep onu adımladılar ve o şekilde lanete mazhar oldular. Siz de onları karış karış takip edeceksiniz diyor. Hatta onlardan birisi bir keler deliğine girse siz de başınızı sokmaya çalışacaksınız. Demek ki İblis bir keler gibidir, yılan gibidir, köstebek gibidir. Sürekli oralardan buralardan delik açar. Bu delikleri oralara müminlerin başını sokmak için açar.  Müminlerin bu şekilde başını belaya sokmak içindir. Siz de başınızı oradan sokmaya çalışacaksınız diyor.  Halbuki orası beladır, belanın ta kendisidir. Ama adım adım izleyeceksiniz. Gıdım gıdım onların peşinden gideceksiniz. Peygamber (a.s): “Allah korusun. Böyle takip edeceksiniz” diyor. İşte günümüzde ayan beyan bunu görüyorsunuz. Bu gidişin açık  ve net şeklini görüyorsunuz. Radyolardan, televizyonlardan, basından bağır bağır bağırıyorlar. Hatta şimdi seçim zamanı da geldi. O sahnelerde de göreceksiniz. Hedef Avrupa. Avrupa ne demek? Avrupa; Hıristiyan Yahudi Siyonist sistemin kuruluşudur. Resmen tescilli kendi ifadeleri ile Hıristiyan ve Yahudi kökenine, kültürüne dayanır dedi.  Alman’ın başındaki,  bizim şeyimiz doğrudur. Bu birliğin kökeni oraya dayalıdır dedi.  Birisi de oraya dayalı olmasın diyor. Ya dayalıdır diyor,  dayalı, döşelidir diyor. Yani bütün bu dayalı döşeli şeyler Tevrat’tan, İncil’den alındı diyor. Bu sistemin kayağı odur diyor. Hala sen kendi kendine...  Evet yapmayın Allah’ın Kulları. Allah’ın kullarına oraları hedef göstermeyin. Oralar keler deliğidir, yılan deliğidir. Oralara başınızı sokmayın. Yoksa baş gidince geriye bir şey kalmaz. İş başta. Başını soktun mu bir daha çıkaramazsın.  Çünkü arkası bir işe yaramaz. Baş gitti mi gerisi, geri tarafın bir işe yaramaz. Allah başımızdakilere akıl fikir versin. Hakkı hakikati göstersin. Çünkü o giderse arkasından millet gider. Zaten götürüyorlar. Çünkü geminin kaptanı o. O seni nereye götürürse oraya gidersin. Belaya giderse belaya gidersin. Ateşe giderse ateşe gidersin. Onun için Allah’ın kulları dikkat ediniz. Neyi kabul edeceğinizi, neyi reddedeceğinizi biliniz. Gözünüzü yumarak, kulağınızı tıkayarak hamle yapmayın. Düşüne taşına, bu işin sonu nereye varır. Dünyayı düşünerek karar vermeyin. Maddiyatı düşünerek karar verirseniz sonu cehennem olur.

ŞERDE HATIR OLMAZ:

Şimdi insanların gözü maddiyatta takılıdır. Bana şunu veriyor, bunu veriyor diyor. Bir tas çorbasını içtim diyor. Onun için onu seçtim diyor.  Çünkü atalarımız bir kahvenin 40 yıl  hatırı vardır diyor. Ben bir tas çorbanın hatırına fincancı katırları devirdim diyor. Yapma Allah’ın kulu bu güzel şeylerde olur. Bu hayırda hasenatta olur. Şerde hatır olmaz. Şerrin hatırı olmaz. Şerrin hatırı da şerdir. Atalarının sözünü niye batınınki ile karıştırıyorsun. Batasıcaların dünyası adı üzerinde batasıca diyoruz. Çünkü cehennem bir batak âlemidir. Kâfirlerin diyarıdır. Peygamber’e ve kitaba rest çekenlerin zindanıdır. Onların peşinden nereye varmak istiyorsunuz.  İmamı papaz olanın namazı kabul edilir mi? Ben namaz kılıyorum. Kimin arkasında namaz kılıyorsun. Bilemedim ama sakallı cübbesi filan var.  Kafasında kocaman hörgücü de var.  Tam sarık Nasrettin Hocanın ki gibi. Hoca olması lazım. Ama önünde kocaman bir artı vardı. Asmış seni yahu asmış seni papaz. Seni darağacına asmış. Biz darağacına asılanlarla ilişkili değiliz. Biz darağacına asılanların eşkiya olduğu kanaatindeyiz. Çünkü darağacına eşkıyayı asarlar. Hocam öyle ise İsa ne oluyor? İsa asılmadı ki. Sen papaza uymuşsun öyle zannediyorsun.  Papazlar öyle söylüyor. Senin Kur’anın ne diyor?

وَما قَتَلُوهُ وَما صَلَبُوهُ وَلكِنْ شُبِّهَ لَهُمْ

¶ “Oysa O’nu öldürmediler ve asmadılar, fakat onlara öyle gösterildi.”[8]

وَما صَلَبُوهُ Onu asmadılar diyor. Gördünüz mü? Sana, Allah’ın bu kelâmı yetmez mi?  وَما قَتَلُوهُ Onu öldürmediler diyor.  وَلكِنْ شُبِّهَ لَهُمْ Benzerini öldürdüler. Yüce Allah, Hz. İsa’yı ispiyonlayan adamı O’nun sûretine çeviriverdi. Allah’ın şu  mekrine, düzenine bakınız. O’ndan daha iyi kim bu işi düzebilir ki? O adamı İsa sûretine çeviriverdi. Aldılar, bulduk dediler. Ben değilim dese de etse de adamı çivilediler. İşte astıkları ispiyoncu olan kişidir. Hain, dünyadayken hemen cezasını bulmuştur.

Allah’ın Kulları Kur’an’ınıza önem verin, değer verin, dikkat edin. Onun beyanlarını asla unutmayın, karıştırmayın, değiştirmeyin. O size ne söylüyorsa o doğrudur.

BİZ EHADİYETİ BİLİRİZ:

Hrıstiyanlar, her şeyi batırmıştır, her şeyi yüz üstü yatırmıştır. Hakk’ın üstüne batılı çıkarmıştır.   Hakkı yere gömmüştür. Batılı dikmiştir. O diktiği şey var ya, o çengelli şey; onun abidesidir. Onlar onun önünde eğilirler. Ona taparlar. Böyle çarmıhta çark etmek bize düşmez. Biz “ehadiyeti” biliriz. Biz “biri” biliriz. Bunun çatallısını biz bilmeyiz. Onların gönlü de öyledir, yamuk yumuktur. Onun için sapmışlardır. Yollarını kaybetmişlerdir.

Dalaletin ikinci boyutu iç âlemde meydana gelir. İman sırrı kaybolur. Tamamen bir karanlık girdaba düşülür.  Karanlık çöker ve göz gözü görmez. Ses sese cevap vermez. Batarda batar.  Cehennemin dibine ininceye kadar yatar da yatar. Bu ebedi cehennemde kalmaya sebeptir. Kalbin randımanını bozması normal yapısını fıtri boyutunu rencide etmesi yani avam tabiriyle kalbin bozulması işte küfür olayı budur. Çünkü küfür bir zehir gibidir, bir bomba gibidir nereye düşerse orayı mahveder. Küfrün de imanın da makamı, mekânı kalptir. Onun için gâvur gönlüyle gâvur olandır. Müslüman gönlü ile müslüman olandır. Müslüman kalbini Allah’a  dine diyanete verir, teslim eder. Gâvur ise küfre inkâra teslim eder. Bunun için onlar kalp itibariyle yolunu kaybetmiştir. Gözünü, kulağını kaybetmiştir.

KALP GÖZÜMÜZE DİKKAT:

Çünkü şu başımızda nasıl göz kulak varsa beş duyu varsa kalbimizde de beş duyu vardır. Kalbimizin de gözü vardır.  “Kalp gözü” derler. Ona “basiret” denir. Bu kafadakine “basar” derler. Kalpteki basara da “basiret” derler.

فَإِنَّها لا تَعْمَى الْأَبْصارُ وَلكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ

¶ “Çünkü gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler (kalp gözleri) kör olur.”[9]

Şu bir gerçek ki kafadaki gözler kör olmaz.  Göğüslerdeki kalpler kör olur. Yani kalbin gözü kör olur. Biz körlük derken, din iman yönü ile olan körlüğü kastediyoruz.

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لا يَرْجِعُونَ

¶ “Onlar sağırdır, dilsizdir, kördür[10]

derken kafasındakini, ağzındakini kastetmiyoruz.  Gönlünde olan duyuları kastediyoruz.  Orası mahvolur, perişan olur. Yoksa adamın kafasındaki göz görmez âmâdır, hafızdır. Allah’ın salih bir kuludur.  Allah, o gözü kastetmiyor. Kalp gözünü kastediyor.  Dalalet budur. İşte   مَن يَشَاء böylece Allah dilediği kimseyi saptırır.  الكاف âyetteki kaf harfi  نصب Mahallen mansuptur. Teşbih edatıdır. التشبيه أداة Edatü’ş- teşbihtir. الْفَتْحِ مبنى على Mebniyyün alel fethi denir. Fetha üzere mebni في محل نصب fi mahalli nasbın diyoruz. Mahallen mansuptur.  الكاف نصب mahalli mansuptur. Bu şu demektir. Müfessirin beyanına henüz geçmeden Şehzade’den aldığımız ibare biraz daha açıktır. Önce onu okuyalım.

الكاف النصب محل Mahallül kaf ennasbu diyor. محذوف   لمصدر  نعت النصب على أنه  Mansuptur. Ala şu kaide üzere ki o “نعت” sıfattır. محذوف لمصدر   Mahzuf olan bir masdarın yani ne demek bu ذلك مِثْلَ إضلالا أَيْ يُضِلُّ demektir. كَذَلِكَ إضلالا يُضِلُّ anlamında yani

ذلك مِثْلَ demektir. Mansuptur diyoruz. Demek ki mahzuf olan bir إضلالا kelimesinin sıfatı olarak mansuptur diyor. إضلالا ‘nin yani mefulü mutlakın sıfatı olarak كَذَلِكَ kezalike, ذلك مِثْلَ misle zalike işte böylece   يُضِلُّ الله مَن يَشَاء Allah dilediğini saptırır.

ذلك ise ismi işarettir.  إشارة إلى ما قبله من معنى الإضلال والهدى Saptırma ve hidayet etme anlamındaki kendinden önce gelen cümleye işarettir.  O da az önce beyan ettiğimiz gibi

مِثْلَ إضلالا يُضِلُّ misle şekliyleydi. Ona işarettir.  İşte böyle الإضلال gibi, böyle yaptığı gibi Allah’ın tam olarak saptırdığı gibi  يُضِلُّ الله مَن يَشَاء Allah dilediğini saptırır.  Yani Velid’i nasıl bu hale koydu, onu yoldan çıkarttı, Allah saptırdı. İşte onun gibi Allah dilediğini, daha başkalarını da saptırır. Onu saptırdığı gibi Allah dilediği kimseyi saptırır. Bu meyanda Allah’tan korkuyoruz. Yüce Rabbimize aman Ya Rabbi bizim kalbimizi de saptırma,

غَيْرِ الْمَغضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ derken biz bu anlamı orada ifade ediyoruz.

اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُستَقِيمَ [11] bizi dosdoğru yolunda sabit tut, sapasağlam tut. Bizi ayakta tut. Ayağımızı kaldırma. اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُستَقِيمَ derken ثبت قُلُوبُنَا عَلَى دينك demektir. Sırat-ı müstakimde sabit kalmanın anlamı,  ثبت قُلُوبُنَا عَلَى دينك demektir. Kalplerin din diyanet üzere olması demektir. Bu yönde kararlı bir duruş sergilemesidir ki biz buna kalbin sebatı diyoruz. Hidayette sebat diyoruz.

صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ

¶ “Kendilerine nimetler verdiğin, ihsanlarda ve ikramlarda bulunduğun kişilerin yoluna bizi sevket, o yolda sabit tut.”[12]

HİDAYETİN AÇILIMI:

O yolun dışına Ya Rabbi bizi kaydırma.  Bizi tökezletme. Ayağımızı sürçtürme, kaydırma. Orada bize sapasağlam bir  duruş ihsan eyle. Evet, bu duruş ihsan eyle dediğimiz olay Allah’ın kuluna hidayet vermesi demektir. Bunu vermeyip kulu pinokyo gibi kendi halinde bırakması, bir tahta gibi, robot gibi ne halin varsa gör deyiverirse işte o zaman ayaklarımız dik duramaz yamuk yumuk basmaya başlar. Gözümüz şeşi beş görmeye, kulağımız anormal avazları duymaya, küfür seslerini algılamaya başlar. أَحَدٌ Ahadün ahadün diyecek yerde حَدٌ آ sesini duyarsın. O avaz أَحَد “ehadün” diyecek, duyacak yerde bunu meddettin mi işin başına bela olur. Başına bela açmışsın demektir. Aahadün çoktur çoktur demektir. Bir değil çoktur demektir. Allah حَدٌ آ “aahadün” değildir, أَحَدٌ “ehadün”dür. Ağzına sahip ol daحَد آ aahadün diye açıp durma. Yoksa Nemrut’u halleden sinek senin de ağzından girer. Ağzına sahip ol. Ağzını kaba kaba açmak nedir? Deve mi yutacaksın? Domuz mu yiyeceksin? Şunu kibarca söylesene. أَحَدٌEhadün de. آ حَدٌ Aahadün dersen işte o zaman zırvalarsın. Aahadün çoktur demektir. Allah bir değil binlercedir, çoktur.

أي مثل ذلك المذكور burası  من الإضلال والهدى demekmiş. İşte bu yukarıda beyan olunan dalalete ve hüdaya dair olan gibi burası da nasb mahalli olmuş oluyor.  Bu ne gibidir? O Allah’ın yaptığı neye benzer? İşte bu dilediğini saptırma, önceki dalalette bırakma,  hidayette sabit tutma gibi işte Allah öylesine dilediğini saptırır. İşte böylece Allah dilediğini saptırır. Bu Allah’ın şanındandır.

HADİ VE MUDILL İSMİNİN TECELLİ KARARGÂHI:

Yüce Allah’ın işi ya idlaldir, ya da hidayete getirmedir. Hidayet etmedir. Yani bu âlem Hadi isminin ve Mudil isminin tecelli karargâhıdır.

بَلْ أَكْثَرُهُمْ لا يُؤْمِنُونَ [13]ile kâfirlerin daha çok olduğunu hesaba katarsak Yüce Allah’ın mudil ismi Hadi isminden daha çok devrededir, daha çok çalışır. Bu âlemde Mudil ismi daha çok çalışır. Mudil isminin karargâhı Hadi isminin karargâhı bu âlem bu dünyadır.  Cennet’te ve cehennemde bu isimler ayrıntılı bir yönde tecelli edecektir. Burada bir biriyle yarış halindedir. Bir kişi hakkında bu iki isim sürekli devrededir. Yani yeşil ve kırmızı iki düğme gibi nasıl sürekli adam yanında taşır. Yeşil ve Kırmızı. Kırmızı sakınmayı, yeşilde yürümeyi ifade eder. İyi ve kötü duygusu, eğri ve doğru anlayışı senden hiç ayrılmaz. Bazen doğruya basarsın doğru olursun. Bazen de eğriye basarsın eğri olursun. Başını belaya sokarsın. Yani sürekli bu senin iraden ya iyiyi ya da kötüyü diler. Hepimizin başına kötülük gelmiştir. Kötü şeyler yapmışızdır. Kötü yönde, yolda söz etmişiz ve yürümüşüzdür.  İşte bu sapma hareketidir. Mudil isminin devreye girmesiyle oluşur.

TANRILAŞTIRILAN EKONOMİ:

Allah’ın verdiği iradeyle önce senin iraden devreye girer. Kımıldamaya başlar. Melek der ki kötü yöndeki iradene sakın ha sakın böyle bir şeyi devreye sokmaya çalışma. Bak bu günahtır sakın yapma. Şu âyetlerin hedefi olursun. Allah ve Peygamberleri tarafından sevilmezsin. Gözden düşersin. Melek telkin eder, yapma etme der. Şeytan öbür taraftan sen onu dinleme. Sen özgür adamsın, artık adam oldun. Sen yiğitsin, sen şusun busun. Kimseyi dinleme. Niye onu dinliyorsun ki? Burası daha iyidir. Burası şöyledir böyledir.  Daha rahattır. Daha yüzün gülecek, daha memnun olacaksın falan filan. Deminden demek istemedim. Sakın dünyanın parasına puluna bakarak iradenizi kullanmaya kalkmayın, tercihinizi yapmaya kalkmayın.  Çünkü bu para pul sizden öncekileri helak etti sizi de mahvedecek. Peki, ekonomi denilen şeyin altında ne vardır. Ekonomi adamların tanrısı mesabesindedir. Sen ekonomiden haber ver, bırak onları diyor. Kültür önemli değilmiş, din, diyanet, önemli değilmiş. Ekonomi hakkındaki senin düşüncen nedir? Yani para hakkındaki fikrin nedir? İşte biz burada tıkıldık kaldık. Sen eğer huzuru ekonomide ararsan. Muzırlık diyarı hemen kapılarını sana açar. İşte bunun için bir çorbaya nefsini, davasını satar. Para düşüncesi adamı bu hale getirir. Adamı dinden imandan alır götürür. Ey Allah’ın Kulları imanınızı, inancınızı bir tas çorbaya satmayın. Paraya pula satmayın. Gâvurun parası çoktur. Seni de satın almaya, toprağını da satın almaya, dünyanın toprağını eğer satan varsa almaya kadirdir. Bu küpler nereye gidiyor? Hep şeytanın mahzenindedir. Bütün paralar, pullar toplanır o mahzene gider. Allah’ın salih kulları para olarak gönül sevdasını kullanır. Gönül sevgisini kullanır. Onların parası demir, altın, gümüş değildir. Çünkü o gün sana ne altın, ne gümüş paralar pullar bu değerli kâğıtlar sana fayda vermeyecek. Kabir ötesinde onların sana yararı yoktur. Ama o kalpteki arzu, o aşk, o şevk o ihlâs var ya; bunlar kalbin selametinin alametidir. İşte o kalp orada sana fayda verecek. Dolayısıyla Müminlerin kesesi paranın pulun doldurulduğu türden değil; ihlâsın, sıdkın, sadakatin, aşkın ve şevkin doldurulduğu kalptir. Müminin kesesi kalbidir, cüzdanı değildir, cebi değildir. Allah sana : “aç bakalım şu cüzdanını ne kazandın” demeyecektir. Gönlünde bana ne getirdin kulum, şu adamın gönlünü bir açın bakalım diyecektir. Peygamberinin gönlünü burada açtı, emn-ü iman ile doldurdu. Bizim kalp de tekrar orada açılacak. O kalbe ne doldurmuşsun? Sufliyat mı ulviyat mı? Hulviyat mı yoksa reziliyat mı? İşte bunun için buna dikkat edersek sırtımız yere gelmez. Düşman bizi satın alamaz. Toprağımızı alamaz. Ama eğer paraya göz dikersen, ekonomi diyerek bu işi yürütmeye çalışırsan, elinde taş toprak kalmaz. Ağaç kalmaz. Alacağın havayı da kaybedersin. Havanda da olamazsın artık tavanda da olamazsın. Gâvurun kucağında olursun, emrine amade olursun. Bizi, yavaş yavaş, sessiz sedasız nasıl işgal ettiklerini, görüyorsunuz.  Eskiden işgaller, top tüfekleydi. Adamlar bunu beceremedi. Hep Allah’ın izniyle ne bulduysak bıçakla, baltayla, kazmayla ya Allah demişiz gâvura saldırmışız, adamların ödleri kopmuş. Allah Allah demişler. Koskoca topun önünde adam uça uça geliyor. Üzerine doğru gelince topun başındaki adam bile korkmuş, Ondaki heybet, Allah aşkı, imanı galeyana geliyor da, o şekilde geliyor. Onun gözü onları minicik pire gibi görüyor.  İman sahibinin gözünde pire gibi, şunları bir ezeyim diyor.  Ama o iman sönerse o pireler Allah korusun berbere dönüşür ve her yerini tıraş ederler. Kıllarını kesmekle kalmazlar. Evvela cıscıbır kalırsın. Kadın mısın erkek misin belli olmaz. Öyle bir kere tıraş eder. Ondan sonra da azalarını kesmeye başlar. Önce erkeklik organını keser. Ya efendi, adam öcünü alacaktır. Bizi bu erkekler yendiler. Nitekim bunu işkence yaparken adamlar ne güzel yapıyorlarmış. Ben bunu mecazi anlamda söylüyorum. Yani seni erkek yapan değerleri bir bir çiğnerler demek istiyorum. Yoksa usturadan filan söz ettiğimiz yok. Her zaman söyleriz biz mana yolunda yürürüz. Bunları misal olsun diye söylüyoruz. Kafanızda kalsın, çarpıcı olsun diye. İnsanların gafleti o kadar ağır ki; çarpmayınca adamın gözü açılmıyor. Biraz çarpacaksın, sağdan soldan şöyle; ondan sonra adam kendine geliyor. Ne yapıyorsun sen? Uyumuşum canım geçmiş benim. Adamın canı geçmiş.

CAN TİCARETİ YAPACAKSIN:

Biz cana can katmak için uğraşıyoruz. Adam ise elinde patlıcan gibi bir canı kalmış, onu da kaybediyor. Geçmiş benim canım. Nereye geçmiş senin canın. Mazi olmuş, geçmişe mazi derler ya. Adamın canı mazi olmuş. Allah korusun. Can daima canlı olmalıdır.  Hazır ve nazır olmalıdır. Onun mazisi filan olmaz. Geçip gitmemeli can. Her an bir can verir efendime bin can bulurum kime ne.  Can ticareti yapacaksın, cam değil. Derviş: “Benim yüküm cam pılı pırtısı değil. Ben melekût yurdunun cevherlerini satarım. Cam satmaya, mal satmaya gelmedim,” diyor.

Bütün bu anlattıklarımızın “dalalet ve hüda” ile ilgisi vardır.  Ondan söz ediyoruz. Sapmalardan sapıtmalardan söz ediyoruz.   يعني Yani kastediyor ki;  إضلال المنافقين والمشركين Münafıkların ve müşriklerin saptırılmasını,  burada Allah dilediğini saptırır diyor. Allah مَن يَشَاء ile kimi kastediyor acaba? Kimleri saptırmayı diliyor? Kimleri dilemiştir şimdiye kadar? إضلال المنافقين والمشركين münafık ve müşriklerin, nifakı ve şirki tercih eden kişilerin Allah dalaletini tercih etmiştir, sapmalarını istemiştir, irade buyurmuştur.  حتى ki neticede, bunun neticesinde قالوا ما قالوا Yukarıdaki dediklerini dediler. Ne demişlerdi. مَاذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهَذَا مَثَلًا dediler. İşte onu bu sayede dediler. Yüce Allah onların ayaklarını kaydırmasaydı, onları adamlık yolunda tutsaydı, onlar adam gibi konuşurlardı. Ama adam olmadıklarından böyle abuk subuk laflar ediyorlar. Çünkü onun iç âleminde bu sapıklık havası var. Adam doğruluğu, dürüstlüğü kaybetmiş, batmış. Batandan her şeyi bekle. Battı mı artık onun doğru tarafı kalmaz. Allah kimseyi batırmasın. Battı mı bir kere onun sözü de gözü de kulağı da kalbide batar. Hiç bir şeyi kalmaz. Artık her şeyiyle batmıştır. Cehennemde böylesine batanların yeridir. Bu sözü söylemelerinin sebebi, sapıklıklarının bir belirtisidir. Yani Allah onlara dalalet tecellisinde bulunmuştur. “Mudill “isminin tecellisine mazhar olarak Peygamberlere karşı duruşları, iradelerini negatif olarak kullanmaları neticesinde, bir mıknatıs misali “Mudill” ismini kendilerine çekmişlerdir. Heder etmişlerdir. Çünkü mudil ismi böyle hazır otomatik tüfek namlusu var ya, öyle bir namlu gibidir ki “Mudil”l ismi, kim negatif bir istekte bulunuyor onu bekliyor. Negatif istekte bulunasıya ateş ediyor ve hemen kancayı takıyor. Ucunda bir kanca var hemen gel bakalım diyor ve Mudill ismine bağlanmış oluyor. Bu aslında bir tercihtir ama kötü bir tercihtir. Yani ben senin namlunun ağzına gelmek istiyorum. Ben senin ağzından öpeyim. Böylece bir kahpe öpüşmesi meydana geliyor. Kahpe öpüşmesi diyebileceğimiz bir şekilde kahır öpüşmesi, Allah korusun birleşmesi ittisali ve birlikteliği meydana geliyor. Onun iradesi ile Yüce Hakk,  mudil bazında, mudil kalıbından doğru, mudil kapısından doğru iradesini kullanıyor. Mürid olan Allah iradesini Mudill ismiyle birleşerek, birlikte yürütüyor. Böylece adam artık tam bir sapık oluyor. Yani sanki ben sapmak istiyorum, bana yardım et. Ben şeytanı izlemek istiyorum. Bana şeytanın kapısını açıver, diyor. Yani Yüce Allah şeytana açılan kapıları sanki salih kulları için kapatmış. Bak buralar tehlikeli, yılanların, çıyanların bölgesi, ben buraları size zarar vermesin diye kapattım. Hani Yecüc Mecüc, zarar vermesinler nasıl Peygamberini göndererek set yaptırıyor. Allah da salih kullarına takva ehline takva denilen vikaye bendi yapar. O bir zırhtır beden için. Muttakiler için bir duvardır.  O duvardan şer geçemiyor. Yabaniler giremiyor. Canavarlar giremiyor. Ama bu adam gidiyor, o setin altını kaşımaya başlıyor. Ye’cüc Me’cüc gibi orayı delmeye başlıyor. Yapma diyorsun. Yapma bak bunun dışarısında canavarlar bekliyor. Sen ne yapıyorsun? Bak buraya zarar veriyorsun, deleceksin, seni yutacaklar. Olsun ben onu istiyorum cinsinden konuşuyor. Ondan sonra oradan Yüce Allah ona bir anlamda müsaade ediyor. Tırmalıyor, tırmalıyor, eşeleniyor. Arının kovanına çomak sokmak gibidir.  Zaten işte o cinlerle şeytanlarla uğraşanların durumu da böyledir.  Ruh çağırıyorlar ya, şeytanları çağırıyorlar. Ruh nerden gelsin? Ruh diyor zaten, o uçup gitmiş. Kötü ruhlardan ise zindanda, iyi ise cennettedir. Ne işi var, senin çağrına niye gelsinler. O kokuşmuş sofrasında ne işi var. Kafayı çekmişsin. Tütsülemişsin.  İçerisi pis pis duman olmuş. Orada temiz ruhların ne işi var. Sen istediğin kadar hatta sittin (altmış) sene bağır. Ama seni aldatmak için hazır olan habis ruhlar var. Ruh geliyor ama kim geliyor, habis ruhlar geliyor, şeytanlar, cinler geliyor. Ondan sonra sen Hasan mısın diyor. Hasan isen ses ver. Masa tıkırdasın diyor. Masa tıkırdıyor. Bizim Hasan geldi diyorlar. Ya o, sizin Hasan filan değil. Seni asan geliyor.  Böylece sapıtıyorlar.

SAPTIRMANIN PSİKOLOJİSİ:

Yani insanoğlu istemediği sürece Yüce Allah durup dururken niye kulunu sapıtsın ki?  Yani belanı ararsın. Atalarımız: Arayan belasını da Mevla’sını da bulur demişler. Ne güzel söylemişler.  Mesele bundan ibarettir. Belasını arayan ki negatif istekte ve çabada bulunan kişidir, soymak istiyor, çalmak istiyor, öldürmek istiyor, işte bu isteklerin hepsi negatiftir. İşte bu anda Allah da görevli meleklerine, tamam açıverin kapıyı gitsin dediyse işte bunun adına saptırma denir. Yani Allah kulun kötü iradesine muvafakat gösteriyor demektir. Onun kötü arzusuna bir anlamda ses çıkarmıyor demektir. Yani ilahi iradesi onun iradesine muvafakat ediyor, intibak ediyor. Bu nedenle işi o anlamda yürüyor.  Eğer muvafakat etmezse bazen çok kötü şeyler isteyebilir.  Yüce Allah doğru bulmayabilir.  Mesela şu Kastamonu’yu yakayım diyor. Neron gibi hani o Romayı yakmış ya. Neron denilen o sinir bozucu adam. Eğer Yüce Allah bunu ilahi iradesine uygun bulmazsa buna geçit vermez. Şurayı yakar arkasından kaçar. Tamam, yaktım derken kendi kendisine ateş söner. Geçen bir haberde anlatıyor. Yakmak istedikleri halde yanmamış. Neresiyse böyle. İsterse söndürür Allah, meleklerine söndürtür.  İstemeyince yapamazsın. İlahi irade muvafakat ederse şer yürür. Etmezse yürümez. O zaman etmeyiverse de şu şerler hiç olmasa. Önüyün körü. İmtihandasın yahu. Koca kafalılarla ergin kafalılar nasıl ayrılsın?  Kabak olan alınmayın her zaman bu tabirleri kullanırım. İçi boş, değersiz anlamında kullanıyorum. Arkadaşlara hemen gözüm çarpıveriyor öyle. Alınmasınlar diye söylüyorum.  Bilirsiniz gerçi niyetimizi amacımızı da. Ergin bir karpuz ile kabak bir karpuz bir olur mu? İşte kabak ile ergin olanı en basit şekliyle sen nasıl böyle ayırmaya çalışıyorsun. Bile bile hiç kabak karpuzu alır mısın? Para verir misin ona? Vermezsin. Onu ancak hayvanın önüne atarsın. İşte bu halk tabiri biliyorsunuz.  Kabak kafalı herif. Kabak kadar değersiz, bir şey ifade etmez anlamında söylenir. Bazen ot gibi derler. Yani hayvani, insani olamayıp sadece hayvani olan tipler için ot gibi adam işte derler. Yani ancak hayvan yer insan onu yemez. Veya onu samanlığa atarsın, arpayı buğdayı da ambara katarsın.  Onun sanki özel sarayı vardır. Birisi aşağılık yerde durur. Öteki ise yüksekçe bir yerdedir. Farenin girmesine bile izin vermez. Ama orda her türlü köstebeği, faresi, biti, piresi dolaşır.

HAYRA KOŞ ŞERDEN KAÇ:

İşte Yüce Allah bizleri ayırt edecektir. Temizlerle temiz olmayanları, güzellerle güzel olmayanları, karakterleri yüce olanla, karakteri bozuk olanı, adi olanları ayırmak için bu imtihanı yapıyor. Onun için tabii ki müsaade ediyor. Ettiği var etmediği var. Neyi edeceğini, neyi etmeyeceğini biz bilemeyiz. Allah مريد الْخَيْرِ وَالشَّرِّ “müridü’l- hayri ve’şerri” dir. Allah hayır da diler, şer de diler. Hepsi Allah’tandır. Onun için bize düşen şerden kaçınmaktır, hayra yakın olmak üzerine gitmektir. Hayrın üzerine gitmek, şerden ise kaçınmaktır. Bize düşen budur. Olmaz demeyeceksin. Tabancayla oynarsan patlayabilir. İçinde bir şey yok filan demeyeceksin, şeytan doldurur derler. Niçin tabancayla oynuyorsun ki,  oynayacaksan güzel bir şeyle oyna, işe yarasın. Bak hanım mutfakta mantı yapacağım diye uğraşıyor. Git ona yardım et. Hem oynamış olursun parmaklarını oynatırsın. Şıkıdım şıkıdım oynar gibi. Ondan sonra afiyetle yersin. Demek istediğim bir işle meşgul ol ki;  hem eğlen, hem sevap al. Peygamberde ev işi yapardı de bir yeri süpürüver. Eğer illa muradın eğlenmek ise. Öyle anlamsız işlerle niye uğraşıyorsun ki? Tabancayla niye oynuyorsun?  Zararlı bir şeyi eline alma. Tabancanın yeri var. O savaş halinde lazım olan bir malzemedir. O zaman mukaddestir.  Tabancan varsa şurada dursun.  Gün gelir gâvurla kapışırsak;  gözünden kalbinden, alnının şakından vururum namussuzu diye tabanca orda durdurdukça sevap alırsın. Bunun için at besleme. Mesela ata kıyasla bunu söylüyorum.  Her müslümanın kılıcı ve kalkanı vardı. Peygamberin ashabının hepsinin kılıcı, kalkanı vardı.  Harbe gidecek, Ya Resûlallah, beni malzemelendir. Benim bir şeyim yok. Ben dazlak gibiyim. Çıplağım hiç bir şeyim yok. Beni hazırla, beni techiz et der ve isterdi. İşte bu maksatla at besleyenin her gün iki kat sevabı vardır. Adam eşantiyondan oradan iki kat gelir alıyor. Savaşa katıldığı zaman atı olanın iki hissesi vardır. Bir ata veriliyor bir de kendisine veriliyor.  Görüyor musunuz bu maddi olan bir karşılıktır. Bir de bunun Allah’ın vergisi var. Bak işte o zaman ecir alırsın. Ama onunla oynarsan olmaz. İşte bu gibi oyunlar neticesinde nice çoluğun çocuğun, ananın babanın, eşin dostun canı gittiğini, canına kastedildiğini görüyorsunuz. Bu kötü bir oyundur.

حتى قالوا ما قالوا dediklerini dediler. Herzeleri yediler. وهدي المؤمنين yani إضلال üzerine atfediyoruz. Yani   وهدي المؤمنين Yüce Allah müminlerin hidayetini kastetti. Dolayısıyla bunu anlatmaya çalışıyor.  Yani dilediğini saptırır.

İMANI BESLEYEN TASDİK:

Aşağıda da geliyor وَيَهْدِى مَن يَشَاءُ şeklinde müminlerin hidayetini kastediyor. Neden dolayı, durup dururken mi? Kara kaşlarına, kara gözlerine bakarken mi bunu yapıyor. Tabii ki hayır.  بتصديقه O’nu tasdik ettikleri için. Allah’ın o on dokuz ile ilgili olarak verdiği âyetleri abuk subuk görmeyip, bu Rabbimizin sözüdür. Derin sırları ve hikmetleri vardır. Bu boşuna söylenmiş değildir. Allah’ımızın beyanıdır bu deyip,  alaya almayıp, Rabbimizin sözüdür bu ve bu boş söz değildir diye tasdik etmeleri sebebiyle Allah müminlere sebat verir. Hidayet verir.  Tasdik, Sırat-ı Müstakim’de, o yolda onları tutan bir malzemedir. Çünkü tasdik insan imanının besili olmasını sağlar. İmanın enerjisi tasdiktir. Sen Allah’ın âyetlerini dinledikçe ve buna ne güzel buyurmuş Rabbim صدقنا آمَنَّا و - صَدَقَ اللَّهُ الْعَظِيمِ dedin mi; mutlaka Kur’an okuyunca صَدَقَ اللَّهُ الْعَظِيمِ “sadakallahulazim” deriz. İşte bu tasdiktir. Yüce Allah doğru söyledi demen tasdiktir. Bunu ne kadar dinler ve ardından صَدَقَ اللَّهُ الْعَظِيمِ dersen o kadar tasdik etmiş olursun.

لِيَزْدادُوا إِيماناً مَعَ إِيمانِهِمْ

¶ “O inananların imanlarını kat kat artırmaları için...”[14]

sırrıyla imanın katmer katmer olur. Öbek öbek iman sahibi olursun. Bu yağlı göbeklerden de o zaman kurtulursunuz.

ZİKRULLAH NEGATİFLERİ YAKAR:

Tabii ki iman böyle çalışırsa yağ mı bırakır? Zikrullah adamda yağ bırakmaz, eritir. Hepsini nil nehrine dönüştürür, hepsini akıtır. Rahmetli büyüğüm zikrullah yakar buyururdu. Allah’ın zikri insan kanında negatif ne varsa hepsini yakar ve yok eder derdi. İnsanın damarlarını pırıl pırıl eder. Çünkü kalben zikrediyorsun.  Kan oraya geliyor, tasfiye orada yapılıyor. Orada da Allah Allah Allah dedikçe onları mıncıklayıp, tasfiye eder, saflaştırır. İşe yaramazları bir şekilde defeder. O halde demek ki zikrimiz çok az ki; maalesef bu öbek öbek iman olması gerekirken göbek göbek yağ oluşuyor.  Onu da bu şekilde ifade etmiş olalım.

Müminlerin hidayeti demek ki; tasdik imanın beslendiği bir kaynaktır, enerjisidir. Bunun için bol bol tasdik edin. Mümin sürekli Kur’an okur,  dinler ve صَدَقَ اللَّهُ الْعَظِيمِ dediği zaman imanı coşar, yükselir, âlemleri kaplar, o kadar genleşir o kadar genleşir ki; müminin imanının bir ucu arşta bir ucu ferştedir. Siz mümin deyince hemen bu tepeden tırnağa, ayağıyla şu gördüğünüz deri kafayı mı anlıyorsunuz. İman buraya sığar mı hiç? İman Allah’ın en büyük mucizesidir. Kalp ile alakalıdır. Kalbe de sığmaz o. İnsanın imanının içeride mi dışarıda mı; hatta bunun daha belirgin şekilde ruh olarak değerlendirirsek; insan ruhu ki imanın karargahıdır. Ruh ile insan iman eder. Bunun bir ismi de kalptir. Bu âleme bakan veçhesiyle ona kalp denir. Arka âlemden bahsederken ruhlar âlemine nispeten ruh denir. Çünkü arka plandaki âleme ruh âlemi denir. Arka plandaki ismi ruhtur. Bize bakan yönüyle kalptir. Onun bedendeki alaka kurduğu, oralı değildir aslında; iman Allah’a aittir. Onun mucize olan bir yaratığıdır. O onun yanında konuklar, onun yanındadır. Ama kalbinizle teması vardır. Kalple ilişkisi, diyalogu vardır. Ama kalbe sığmaz. Bir rivayette denir ki; sahih hadis olarak değildir de büyük kelam olarak, kibarı kelam olarak “ben hiç bir şeye sığmadım”. Yani kutsi rivayetler silsilesinde anlatılır. Ama çok güçlü bir rivayet değil. Biz anlamını ifade için söylüyoruz.“Ben yerlere göklere sığmadım.  Beni mümin kulumun kalbi ihata eder” şekliyle ama ihata etmesi derken; onu hiçbir şey

وَلا يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ

¶        “O’nun ilminden kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar.”[15]

bırak sen Allah’ı ihata etmeyi ilmini bile ihata edemezsin. Sadece bir sıfatını bile ihata edemezsin. Yerler gökler onun bir sıfatını bile ihata edemez. O tamamen her şeyi ihata eder ama varlık onu ihata edemez. O mecazi bir anlam taşımaktadır. Kalbin önemini,  değerini, genişlemesini, genişliğini bize tefhim için ifade edilmiştir. Dolayısıyla Allah’ın kulları o imanı o kalbin alması mümkün değildir. Zaten taşar. O iman öyle bile olsa taşar. Bendini aşar, yerleri gökleri ihata eder. Onun için imanın bir ucu arştadır, bir ucu ferştedir diye bunu da mecazi anlamda ifade ettik. Yani iman bu kadar geniş bir sahaya yayılmıştır. Arşa, kürsiye taalluk eder, imanın hepsiyle diyalogu, bağlantısı vardır. Allah’ın ilimleriyle, efaliyle vahyiyle, resûlleriye, yerlerle göklerle, akan sular, uçan kelebekler, pireler, sineklerle bağlantısı vardır.  Hepsi imanın açılım sahasıdır. Bu sahaya ne kadar imanı yayabilirsen o kadar kutlu, o kadar mutlu ve o kadar büyük olursun. Ama onu iğne ucu kadar yerde hapsedersen, orda kalırsa O iman terakki etmezse, baskı altında tutarsan,  baskı altında tutmaktan kasıt; fısk-ı fücur, kötü söz, kötü amel, haram yemek, haram giymek, haramzadelerle dostluk kurmak, yarenlik etmek velhasıl kötü bir ortamda iman daralır da daralır. Onun daralması ile senin içinde sıkıntı meydana gelir. Patlayacakmış gibi olursun. Hiç bir yer hiç bir şey seni açmaz olur. Huzur bulamazsın. Ne anadan ne babandan, ne eşinden ne dostundan, ne paradan ne puldan, hiç bir şey sana fayda vermez.

ZİKİRSİZ HAYAT SIKINTILI HAYAT DEMEKTİR:

وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْكًا

¶        “Her kim de benim zikrimden (Kur’an’dan) yüz çevirirse mutlaka ona dar bir geçim vardır.”[16]

âyeti bunun açık tanığıdır.  Benim zikrimden, Kur’anım’dan, Kur’an yaşamından kim yüz çevirirse onun için dar sıkıntılı bir yaşam vardır. İşte bu bunalımlı yaşamdır, stresli yaşamdır. Patlamak üzere çatlamak üzere olanların hayatıdır. İşte kimisi uçağa biner. Biraz gezeyim, canım sıkkın der. Belki açılırım der ama orada da açılmaz. Dağa gideyim dağlarda uçayım şöyle, hani sporlar var ya birisinin sırtına ya da kucağına biniyor. Ondan sonra da uçtum uçtum ben diyor. Nasıl uçtun sen? Adamın kucağına oturmuşsun.  Adam seni tutuyor ben uçtum diyorsun.  Bu uçmak mı yahu? Onun bunun kucağında yani baba çocuğu havaya atlatınca çocuk uçmuş mu oluyor? Sen kendin atlayabiliyor musun? Ondan haber ver. Kaptanın önüne geçmiş, kaptan ellerinden tutuveriyor, gemiyi ben sürdüm diyor. Gemiyi idare ettim diyor. Utanın yahu utanın. Çocuk mu aldatıyorsunuz. Senin elinin üstünde başka bir el var. Senin sırtında bir başkası var. Kimin sırtında kim varsa işte o odur.  Önündeki paravandır ona itibar edilmez. Arkasındaki önemlidir.  Onun için Müminlerin arkasında Allah vardır. Hani atalarımız üstümüzde derler. Üstümüzde Allah var kardeşim yapma etme derler. Böyle bir tabir vardır. Onun yüceliğini ifade içindir.

وَاللَّهُ مِنْ وَرائِهِمْ مُحِيطٌ

¶        “Oysa Allah onları arkalarından kuşatmıştır.” [17]

Allah müminleri insanları, her şeyi gerilerinden doğru çepeçevre kuşatmıştır. Her şey onun ağuşundadır. Açılan esmasının içindedir. Onun dışına hiçbir şey çıkamaz. Yoktur zaten. O Esmaü’l- Hüsna onları tamamen çepeçevre kuşatmıştır. Her varlık bir ismin kucağındadır, elindedir.

KABIZ BASIT İMİNİN HEDFLERİ:

İşte kâfir Mudil isminin elindedir. Canını sıktırıp duruyor.  İşte bu şekilde sürekli القابض Gabız ismi gabzetmiş, gabzasına almış ve Onu kabzalıyor. يبسط ve يَقْبِضُ sıktırıyor. Demek ki sıkılanlar القابض isminin mazharıdırlar. Gabız isminin hedefidirler. Gabız sıktırmak, böyle canını çıkarırcasına sıktırmak demektir.

Müminler ise الباسط Basıt ismindedir.  Bu بسط dır. Dümdüz eli açmak demektir.

أبسط yedi, elimi açtım demektir. Şimdi (elini kapatınca) يَقْبِضُ yumdum.  Şimdi düşünün bir şeyi, elinizin içinde bir canlıyı düşünün.  Eliniz açıkken mi daha rahattır. Yoksa eliniz kapalıyken mi daha rahattır. Eliniz kapalıyken o canlı nefes alabilir mi? Sıktırmışsın mengene gibi orada rahat edebilir mi? İşte kâfirin hayatı budur. O benim avucumun içinde diyor ya işte böyle.  Ama mümin ise orda hop hop hopluyor. Mübarek esmanın yedinde açılıyor böyle keyif sürüyor.  Hayat bu şekilde mümine açılmıştır. Mümin hapishanede bile olsa darlık çekmez. Çünkü onun görülmeyen insanların göremediği gönül koridoru vardır.  O arşa açılır. Sonsuz bir ufuktur o. Yusuf nebi bunun için hep neşeliydi. Hapishanede hep gülerdi hiç sıkılmaz, ağlamazdı. Bir kere ağladığı söylenir. İlk girişinde çok berbatmış, ben şimdi burada nerde alnımı secdeye koyabilirim., ne yapacağım şimdi burada, nasıl ibadet edebilirim. Onun için ağladığı söylenir. Daha sonra temizlenip yunup yıkanınca o da kalmıyor.

رَبِّ السِّجْنُ أَحَبُّ إِلَيَّ

¶ “Yusuf: Ey Rabbim! Zindan bana bunların beni davet ettiği şeyden daha sevimlidir.”[18]

Rabbim Yüce Sultanım beni buraya koymakla ne güzel ettin. O saraydan, o sarayın içinde beni çağırdıkları pislik işi yapmaktan burada yaşamak benim için daha güzel. Ben memnunum buradan diyor.

رَبِّ السِّجْنُ أَحَبُّ إِلَيَّ

Ya Rabbi zindan benim için daha güzel o saraydan. İşte Allah’ın Kulları bir mümin herhangi bir nedenle hapse atılsa orası onun için dar değildir. Demek ki darlık insanın gönlündedir. Allah gönül darlığı vermesin. Yoksa âlem ne kadar geniş olursa olsun o senin özüne fayda vermez. İnsanın üzüntüsü kederi sıkıntısı dışarıdan gelmez. Gönlünden gelir. Gönlüm çok dar derler. İçim çok dar bugün derler. Gördünüz mü demek ki darlık ve genişlik insanın kalbiyle ilgilidir.

Müminlerin hidayet sebebi nedir, Yüce Allah niçin hidayet ediyor? بتصديقه müminlerin onu tasdikinden dolayı. ورؤية الحكمة ve hikmet gördüklerinden ötürü; hikmet yani incelik, derinlik görmelerinden  في ذلك bunda yani Allah’ın bu on dokuz demesinde, bu meyanda sunduğu âyetlerinde bir hikmet var. bu Rabbimizin beyanıdır, inandık iman ettik. Boş söz değildir. Mutlaka bunun bir sırrı ve hikmeti vardır demeleri neticesinde Allah müminlere hidayet verir.  Hidayetlerini artırır.

زَادَهُمْ هُدًى

¶ “Allah onların hidayetini artırır.”[19]

زادَهُمْ إِلاَّ إِيماناً وَتَسْلِيماً

¶ “Bu onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırmıştır.”[20]

فَقَدِ اهْتَدَوْا

¶  “Eğer onlar sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse gerçekten doğru yolu bulmuş olurlar.”[21]

İlgili âyetler var. Bunlar Allah onların hidayetlerini artırır. Demek ki bu tasdik neticesinde Yüce Allah’ın hidayeti, hidayetten maksat da imandır. İmanı olmayanın hidayeti olmaz. Hadi ismi müminler için tecelli eder. Mudil ismi de kafir, münafık ve müşrik için tecelli eder. Hepsinin ehli vardır. يضل الله من يشاء Allah dilediğini saptırır. من عباده kullarından dilediğini saptırır.  وهو الذي ki o, o kimse من يشاء daki kimse .  وهو الذي allah’ın saptırdığı kimse o kimsedir ki; علم منه o kimseden bildi Allah  اختيار الضلال Ehli sünnet tefsiridir bu, çok dikkat edilsin, hassas bir nokta Allah kullarından dilediği kimseyi saptırır  ama o öyle bir kimsedir ki; Allah’ın mudil isminin makesi olan, hedefi olan kimse öyle bir kimsedir ki,  علم Allah bildi  منه o adamdan o adamın  اختيار الضلال sapıklığı seçeceğini bildi. Allah ezelden bildiği için, ilmi ezelisiyle bildiği için Allah yarattığı her şeyi bilmez mi?

أَلا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ

¶        “Yaratan bilmez mi?”[22]

Yani ben malımı bilmez miyim der ya adam. İşte ne kadar biliyorsa,  ama bu tabiri kullanır. Oğluna, kızına filan bu sözü söyler. Yoksa bu ineğe, öküze söylenmiş bir söz değildir. Ben malımı bilmem mi deyince ben kocamı ya da oğlumu ya da kızını onu kastediyor. Dolayısıyla Allah kulunu bilmez mi? Onun ne yönde dilekte bulunacağını ilerde irade verdiği zaman iradesini ne yönde kullanacağını bilmez mi? Bir adam, sağa mı gidecek sola mı gidecek; hayra mı yönelecek şerre mi yönelecek Allah bunu biliyor. Meşhur bir şey, ortaya koymuş ama ne olacağı belli değil. Adam bardağı üretmiş. Paketliyor, yapıyor. Bunu kim kullanacak, kim içecek, nerede kırılacak, adam bunu bilemez. Ama Allah yaratırken  nereye giderse gitsin onu izler. Başına ne geleceğini bilir. İşte bu bilgi doğrultusunda Yüce Allah onun mahiyetini bildiği için esması ile onu nakışlar. Kırmızı konacak yere kırmızı koyar. Yeşil konacak yere yeşil koyar. Eksi konacak yere eksi koyar. Artı konacak yere artı koyar. Ondan sonra onu yapıştırır. Adam aletin içine ekliyor. Bunun içinde bir beyin var diyor.  O alet artık o doğrultuda hareket eder. Siz onun dışında ona bir iş yaptıramazsınız. Yapmaz. İçeriye bir şey sokuşturamazsınız, kabul etmez. Ama sen onu okuyamazsın ki. Yüce Allah da bir kader noktasını ona yerleştirdi. Bir nokta o. O noktanın  içinde onun geleceği var. O halde Yüce Allah kimin hayır sahibi olacağını, kimin hayır dileyeceğini, kimin şer dileyeceğini biliyor.  Şerri dileyecek küfrü dileyecek kimseye Mudil ismiyle tecelli ediyor ve onu saptırıyor.

Bu şuna benzer. İki tane robot yapılmıştır. Birisi tuvalette iş görmesi içindir. Birisi de mutfakta yemek yapması içindir. Kabiliyetleri bu şekildedir. Kabil durumları ilk formları budur. Daha sonra siz bu yönde onları yönlendireceksiniz. Yönlendirirken tuvalete lazım olacak şekilde onu yöneliyorsunuz. Vereceğinizi ona göre veriyorsunuz. Mesela ona bir deterjan sağlıyorsunuz.  Kireç çözücü, koku giderici filan veriyorsunuz. Şimdi bu adalet midir değil midir?  Eğer sen ona güzelcene mis kokuları verirsen, bal şerbetini oraya dökmesini istersen, yemekleri güzel baklavaları, çörekleri onun eline verirsen bu son derece tuhaf olur. Bu onun yapısına da oraya da uygun değildir. Allah uyumsuz ve uygunsuz iş görmez. Allah’ın bütün işleri tam tamına uygundur. Yüce Allah’ın denk gelmeyen işi yoktur. İradesi ile işi tam tamına uygundur. Ne dilerse o olur. Peki, ötekine ne veriyor? Balını, şekerini,  yemeğini veriyor. Ondan sonra o da o malzemelerle o işleri yapıyor. Bu adaletin ta kendisidir.  Bu iş bilirliktir. Tersi yapılırsa işte o zaman işler karışır ve bilinçsizlik, bilgisizlik ortaya çıkar. Beceriksizlik ortaya çıkar. Bu âlemde böyle bir karışıklığa yer verilmez, hiç olmamıştır. Bakınız Firavun’a adam nasıl yaşadı. Tazyikle imana gelir gibi oldu. Fakat bir yere kadar tekrar aslına dönüyor. Yani bir anlamda bastırıyorsun bastırıyorsun zorla sanki oldu gibi oluyor. Ama bir yerde tekrar yay fırlıyor eski haline dönüyor. Adam öylece geberip gitti. Yani onu değiştirmek bir Peygamberin elinde değildir. Allah onun nasıl olduğunu biliyor. Ve o şekilde adam yaşayıp gidiyor.

İMAN TERCİHTİR:

Şu halde Yüce Allah’ın bir mümini hidayet etmesi demek; müminin ileride imanı tercih edeceğini biliyor.  O kişinin mümin olacağını biliyor. O yönde iradesini kullanacağını biliyor. Yüce Allah onu Hadi ismine muvazi kılıyor ve onunla bağlantılı kuruyor. Ötekini de Mudil ismine bağlıyor. Ki bu iş bilirliğin ta kendisidir. Altınla bakırı ayırmak gibidir. Toprakla cevheri ayırmak gibidir.  Yüce Allah bunları yapmıştır.  Bu yönde insanların arzuları istekleri tecelli eder. Yüce Allah da ona o şekilde yardım eder. İsteklerini o şekilde verir. Bela isteyene bela verir.  Deminden dediğimiz gibi yalan söylemek istiyor, bakıyorsun o anda dili çözülüyor adamın yalanı güzelce söylüyor.  Yağlı ballı söylüyor. Yalan söylemek istiyor. Kafasında tasarlıyor, kalbinden geçiriyor şunu aldatayım diye. O yönde de Allah engel koymayınca muvafakat ediyor iradesi ve böylece yapmış oluyor.  Allah niye bunu engellemiyor? Çünkü o zaman olmaz. Adamı engelledikten sonra bu onun işine karışmak olur. Rahatcana kendini ortaya koysun. Ne istiyorsa yapsın ki ha sen şusun adama diyesin. Adamı tam şey yapacak zaman tutuyorsun yaptırmıyorsun ondan sonra da adamın adı iyiye çıkıyor. Ya bu adam iyi bir adam değil. Bunun içi pislik, elinden kolundan tuttun da yapmadı. Eğer bırakıverseydin bak neler yapacaktı. Onun için buna bu ülke insanları özgürlük diyorlar, serbesti diyorlar.  Yüce Allah bir yere kadar iradeyi, cüzi irade diyoruz kula bakan şekliyle, hepimizin bir yere kadar bir seçme hürriyeti var. Bu sayede de biz kendimizi ispat etmiş oluyoruz.  Durumumuzu ortaya koymuş oluyoruz. Yüce Allah da son nefesimizde bizi artık ne şekilde yakalayacak bilmiyoruz.  Onun için iyi olarak öte tarafa gitmek isteyen, her an ensesinden yakalanacağını, ölümün gelip çatacağını unutmamalı; ansızın gelebilir, onun için ansızın giderim korkusuyla o anı iyi şeyle geçirmeli ki, iyi şey yapmalı ki, gelsin ya, gelirse gelsin Rabbimden bahsediyorum,  okuyorum, hayır yapıyorum. İnsanları memnun ediyorum. Gelsin ecel ne zaman gelirse gelsin, buyursun.  İyilik yapan, iyi halde bulunan bir kimse için ölüm korkutacak bir şey değildir. Korkulacak bir şey de değildir. İnsanı korkutmaz da. O güzel bir şeydir. Müjdeci gelecek, daha iyiye doğru seni götürecek. Bütün bu sırtında ki yükler bitecek. Oh be diyeceksin,  Özgürlük varmış ya diyeceksin. Ne oğul kaldı ne kız. Hepsi cız cız oldu bitti. Cız bız oldu gitti. Özgürlük varmış bundan sonra ya diyeceksin. Bundan sonra hepsi yakamdan silkindi. Önüne bak artık ondan sonra. Bak keyfine, ye, iç yat. Gördünüz mü? İyiler için tabii. İstemez misin efendi? Tabii ki bu şeyleri söylüyorum da ben nasıl eşimi terk ederim, çoluğumu çocuğumu, torunlar var seviyorum diyenler var. Bunlar biraz bizim tam olgunlaşmadığımızın alametidir.

YAPIŞIK SİSTEMİN YAPIŞTIRDIKLARI:

Yapışık bir sistemde yaşıyoruz. Her tarafımız bir şeylerle yapışmış. Nereye dokunsak yapışıyoruz.  Öyle olmamalısın. Her yere yapışmamalısın. Allah’ın kulları hepsi ayrı ayrıdır. Kimsenin göbeği kimseye bağlı değildir. Allah senden daha mı merhametsizdir? Benim bakılacak çocuğum var, daha küçük. Şimdi ben gidersem ona kim bakacak? Sen kimsin? Sana bu zamana kadar kim baktı? Kim büyüttü seni? Annem büyüttü. Anneni kim büyüttü? Derken Âdem’i kim büyüttü? Atan Âdem’i Havva’yı kim büyüttü, yarattı? Onların anası babası kim? Bu söylediklerimi kabullenmek de biraz zor geliyor. Biraz tuhaf geliyor.  Ya ne biçim konuşuyor dersiniz. Ama doğrusu, bu bizim dediğimiz.  Artık sen onları Allah’a emanet et. Onlar, Allah’ın kullarıdır. Senin adın babaya, anaya,  kardeşe çıkmış. Bunlar izafi laflardır. Orada ne ana var ne baba. Gittin mi öte tarafa bitti artık. Akrabalık, şudur budur herkes orada kendi hayatını yaşayacak. Öyle bir hayat ki; kimse “şu çocuğum niye yok yanımda” demeyecek, böyle bir şeye gereksinim duymayacaksın. Orada insan kendi halinde kendi dünyasında yaşayacak. Yani kimseye ihtiyaç duymayacak. Onlar olmayınca bir acı hissetmeyecek. Çünkü cennet acı hissedilecek bir yer değildir. Orası mutluluk âlemidir. Asla orada üzüntü ve keder yoktur. Bu dünya gibi düşündüğümüzden dolayı biraz geri duruyoruz. Hemen evet diyemiyoruz. Ne güzel diyemiyoruz. Şöyle düşünüyoruz.  Bu bizim bilgimizin kısıtlı oluşundan, yanlış kıyaslamalar yapmamızdan kaynaklanan bir şeydir. Orası tamamen farklı bir boyut ve âlemdir. Onun için Allah’ın izniyle oraya yanaştıkça yanaştıkça tedirginliğimiz ortadan kalkacaktır. Allah bizi alıştıra alıştıra cennetine koyacaktır. Alıştıra alıştıra, aşamalardan geçe geçe oraya hazır hale geleceğiz.

Buradan inancımızın gereği olarak da Yüce Allah hidayet isteyene hidayeti halkedendir, yaratandır. Küfür isteyene de Allah küfür yaratır. Kimse kendi kendine Allah ile irtibatı olmaksızın ne mümin olabilir ne de gâvur olabilir. İnsan kendi kendine hiç bir şey olamaz. Dolayısıyla kimse kendi kendine gâvur da olamaz, kendi kendine Müslüman da olamaz. Allah’ın iradesi olmaksızın insan bir şey dileyemez.

وَما تَشاؤُنَ إِلاَّ أَنْ يَشاءَ اللَّهُ

¶        “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.”[23]

O halde ne yapıyorsak ne ediyorsak bütün bu şeylerde Rabbimizin gücü, kuvveti ve kudreti ordadır. Onsuz bir şey yapamayız. Bunu bildikten sonra O’nunla birlikte olmak ne kadar güzel.

O’NUNLA YAŞAMAK NE GÜZEL!

Bir çocuğun annesi ile beraber bir iş yapması ne kadar tat vericidir. Nasıl memnun olur! Bir baba ile oğlunun beraberce yani iştirak ederek bir oyun da olsa, yapılacak bir işte beraber olması kadar zevk verici bir şey yoktur. İşte biz böylesine  bir çocuk gibi olmalıyız. Rabbimizi yanımızda bir büyük olarak düşünerek, ben O’nunlayım. Şimdi şöyle bir iş yapıyorum, yazıyorum. O benimle beraber. Onun yarattığı kalemi var: Kalem-i A’la. Benim elimde de bir kalem var. O Kalem-i A’la ile bu kalemi süfli arasında bir bağ var, bağlantı var. O,  tutar sıktırır ve açık tutar. Mutlaka insan bu şekilde düşünürse bu, O’nunla yaşamak olur. İçerken, giyinirken kuşanırken öyledir. Zaten bunun duaları vardır. O dualarla yaşamak zaten O’nunla yaşamaktır. Çünkü Allah’ım diyorsun. O’na sesleniyorsun. Bu gaipteki bir varlığa, uzaklarda bilinen, nerdeyse göğün dibine doğru bakıp görebilir miyim diye sanki dikkatlice bakıyor. Ne göreceksin orada? Dua ederken yukarıya doğru bakıyor, yum gözünü kalbine dön.  O’nu içinde ara, gökyüzünde ne arıyorsun. Değil mi? İnsanların çoğu böyle ha bu dua yapıyor herhalde diyorsun. Niye başkasına bildiriyorsun? Niye bilsin senin dua ettiğini? Gözünü yum uyuyor bu adam gafil desin sana, sen içinden Allah’a kul ol. Kulluk gösteri değildir. Ona buna bir şey satmak değildir. Kulluk Allah’ı memnun etmektir. Onu bunu memnun etmek değil. Ama biz maalesef bunlarda da şirk koşuyoruz. Ona buna gösteriş taslıyoruz. Beni görsün bak. Allah korusun. Evinde öyle dikkatli namaz kılmaz. Onun bunun yanına gidince dikkatlice namaz kılar. Al sana riya. Bu riya değildir de nedir? Niçin evinde öyle dikkatli namaz kılmıyorsun? Orda gören yok da ondan. Gören olmaz olur mu? Allah görüyor. Sen kimin için ibadet ediyorsun?

Rahmetli büyük liderlerden birisi birçok insan onu namaz kılarken görmediklerinden dolayı namazsız olarak bilirlermiş. Bir gün adam bir mescitte yanında yaveri ile birlikte namaz kılıyor. Şu mescitte kılalım diyor. Yaver efendim sizin hakkınızda böyle şey yapıyorlar. Şöyle büyük bir camiye gidelim herkes görsün sizi diyor. Oğlum demiş biz namazı kimin için kılıyoruz? Tabii ki Allah için. Allah için kılıyorsan burası da mabet. Ama tabii kalabalık yerde herkes, falan filan var. Bir menfaat uğruna namaz kıldın mı ne olur? Bunun anlamı ne olur? Allah’a şirk koşmak değil mi? Başka ne menfaat umuyorsun? Namaz için bir menfaat olur mu? O dünyevi işlerde istismar edilir mi?

İki cami var, namaza gidiyorsun. Birisi cemaati çok, birisi az. İçinden diyor ki şuraya git şuraya, orada daha çok kişilerle görüşürsün. Seni görürler. Burada seni kim görecek? Burada hem zaten bu cemaat kapıcı, fakir, fukara var. Orada valisi vardır, kaymakamı vardır. Emniyet müdürü, amirler, memurlar vardır. Eğer böyle bir şey geçiyorsa hemen o istenmeyen yere gideceksin. Nefsinin istemediği yere gideceksin. Çünkü maksat namaz kılmaktır ve namaz da Allah için kılınır. O insanları niye karıştırıyorsun? Hem orası gariptir. Oraya giden çok olsun da biraz müşteri olsun. Hani ataların alış veriş ederken içerisi çok kaynamayan yerlerden alıyor. Bu gariban, ben buradan alayım diyor. Orasının müşterisi nasıl olsa çok, buradaysa kimse yok. Ona bir destek olsun. Mabetlerde bazen garip olurlar. İçinde namaz kılınmayan bir mescit, bir cami gariptir. İçinden okunmayan mushaf gariptir. Selam sabah verilip ilmi irfanı dinlenmeyen bir âlim gariptir. Gariplere ne mutlu!

صَدَقَ اللَّهُ الْعَظِيمِ

 

 
 

[1] Al-i İmran3/54

[2] Bakara2/279

[3] Mücadele58/21

[4] Tevbe9/3

[5] Duha93/7

[6] Fatiha1/7

[7] Bakara2/168

[8] Nisa4/157

[9] Hac22/46

[10] Bakara2/18

[11] Fatiha1/5

[12] Fatiha1/6

[13] Bakara2/100

[14] Fetih48/4

[15] Bakara2/255

[16] Taha20/124

[17] Buruc85/20

[18] Yusuf

[19] Muhammed47/17

[20] Ahzab33/22

[21] Bakara2/13

[22] Mülk67/14

[23] İnsan76/30

Paylaş...

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to Twitter

8 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Instagram

Üye Girişi

Fotoğraf Albümü

  • Kategori: Anma Haftası 2017
  • Kategori: Anma Haftası 2016
  • Kategori: Anma Haftası 2015
  • Kategori: Anma Haftası 2014

          gulhan_37