Kutlu Ene (8 Mayıs 2011)

Aziz Kitabı’nı okumak, O’nun çevresinde kitle oluşturmak, pervane gibi O’nun üzerine düşmek yönünde bizlere şevk, gayret verdiği ve bu yönde bizlere uzun seneler ihsanda, ikramda bulunduğu için, muvaffakiyet verdiği için Yüce Allah’a sonsuz hamd ü senalarımı sunuyorum. Kabul buyursun.

 


KUR’AN’DAN OKUNAN BÖLÜM:

 وَمَا جَعَلْنَا أَصْحَابَ النَّارِ إِلَّا مَلَائِكَةً وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ إِلَّا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا لِيَسْتَيْقِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ وَيَزْدَادَ الَّذِينَ آمَنُوا إِيمَانًا وَلَا يَرْتَابَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ وَالْمُؤْمِنُونَ وَلِيَقُولَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْكَافِرُونَ مَاذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهَذَا مَثَلًا كَذَلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ إِلَّا هُوَ وَمَا هِيَ إِلَّا ذِكْرَى لِلْبَشَرِ (31)

 TEFSİRDEN OKUNAN BÖLÜM:

{وَمَا جَعَلْنَا أصحاب النار} أي خزنتها {إِلاَّ ملائكة} لأنهم خلاف جنس المعذبين فلا تأخذهم الرأفة والرقة لأنهم أشد الخق بأساً فللواحد منهم قوة الثقلين {وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ} تسعة عشر {إِلاَّ فِتْنَةً} أي ابتلاء واختيارا {لِلَّذِينَ كَفَرُواْ} حتى قال أبو جهل لما نزلت وكان شديد البطش أنا أكفيكم سبعة عشر فاكفوني أنتم اثنين فنزلت وَمَا جَعَلْنَا أصحاب النار إِلاَّ ملائكة أي وما جعلناهم رجالاً من جنسكم يطاقون وقالوا في تخصيص الخزنة بهذا العدد مع أنه لا يطلب في الأعداد العلل أن ستة منهم يقودون الكفرة إلى النار وستة يسوقونهم وستة يضربونهم بمقامع الحديد والآخر خازن جهنم وهومالك وهو الأكبر وقيل في سقر تسعة عشر دركاً وقد سلط على كل درك ملك وقيل يعذب فيها بتسعة عشر لوناً من العذاب وعلى كل لون ملك موكل وقيل إن جهنم تحفظ بما تحفظ به الأرض من الجبال وهي تسعة عشر وكان أصلها مائة وتسعين إلا أن غيرها يشعب عنها {لِيَسْتَيْقِنَ الذين أُوتُواْ الكتاب} لأن عدتهم تسعة عشر في الكتابين فإذا سمعوا بمثلها في القرآن أيقنوا أنه منزل من الله {ويزداد الذين آمنوا} بمحمد

İÇİNDEKİLER

1.Kuran’dan Okunan Bölüm

2.Tefsirden Okunan Bölüm

3.Yollarını Kaybetmeyenler

4.Zıtlıklarla Mücadele

5.Böyle Bir Rab Varken

6.Pozitif ve Negatif Gruplar

7.Nifak Siyaseti

8.En Büyüğün Belası

9.On dokuz Fitnesi

10.Ateşin Yakamadığı Cevher

11.Kutlu Ene

12.Tevilde Ölçü Kuran’dır

13.Hukukun Muhatapları Kim?

14.Şek ve Şüphe Tuzağı

15.Tövbenin İçeriği

16.Yetinme Yetim Olursun

17.Ruhun ve Bedenin Seyahat Alanları

18.Acaba Cabası

19.Akıl Süvarisi

20.Alışılagelmişin Ötesinde

21.Gördün mü Kendini Tanrı Edineni

22.İman En Yüce Karargâhtır

23.Mümin Teenni İle İş Görür

 


 

 

Değerli Kardeşlerim;  Kıymetli Müminler,

Bu hafta okumakta olduğumuz Tefsir-i Şerif’ten 31. âyeti- celilenin tefsiriyle ilgili bölümlerden okumaya devam ediyoruz. Oralarda kalmışız. Bu âyet-i celileyi tamamlayamamışız. Kaldığımız yerden inşallah devam edeceğiz. Yüce Allah’tan feyzini, bereketini, lütfunu, keremini bu vesile ile istirham ediyorum, kabul buyursun. Allah-u Teâlâ cümle dertlerimize deva eylesin. Aziz Kur’an’ını şifa eylesin. Gönüllerimize, bedenlerimize, akıllarımıza lutüf olsun, kerem olsun. Şu fitne ve fesat zamanında Yüce Allah nuruyla bizleri münevver kılsın. Rahmetiyle yüce lütfuna, keremine nail eylesin. Hakikatleri ile gerçekleri görmeyi ve sırları ile sırlanıp bu sırlara, gerçeklere gerçekler doğrultusunda uymayı Allah cümlemize nasip ve müyesser eylesin.

Aziz Kitabı’nı okumak, O’nun çevresinde kitle oluşturmak, pervane gibi O’nun üzerine düşmek yönünde bizlere şevk, gayret verdiği ve bu yönde bizlere uzun seneler ihsanda, ikramda bulunduğu için, muvaffakiyet verdiği için Yüce Allah’a sonsuz hamd ü senalarımı sunuyorum. Kabul buyursun.

 

YOLLARINI KAYBETMEYENLER:

Her zaman diyoruz, biliyoruz ki Allah’ın gösterdiği yolda ve yönde yürüyen insanlar yollarını asla kaybetmezler. Yanlış yönlere, yollara düşmezler. Şeytanın saldırmasından, zalimlerin zulmünden, fitnecilerin fesadından, şeytanın ve nefsin vesveselerinden bu Aziz Kur’anın hıfzi ile “Hafiz” olan Allah’ın, “Hafiz” ismine mazhar olmuş bu Aziz Kur’an vasıtasıyla insanlar kendilerini kurtarmaktadır. Allah’ın hıfz ü emanında kılınmaktadır. Bu yönü ile de özellikle bu zamanda Aziz Kur’anın izzetine, şerefine, O’nun himayesine, O’nun lutuf ve keremine insanoğlu çok çok muhtaçtır. En karanlık dönem ışığa en ihtiyaç duyulduğu dönemdir. Bizler karanlık bir döneme düçar olduk. Işığın, güneşin battığı ve ancak ara sıra belli bölgelerde ayın ışığının göründüğü gibi; o da atmosferi açık olan yerlerdedir. Yıldızların, ayın bu yörelerde gece olsa da görüldüğü gibi; biz müminler de Allah’ın gönüllerimize ihsan ettiği nur vasıtasıyla, bu Aziz Kur’anın ışığını bir şekilde görmekteyiz. Günahlarımız her ne kadar gönüllerimizin üzerine çullansa da Kur’anın nuru ile aramıza bir perde olsa da; tövbe ve istiğfar ile bu bulutların, bu karanlıkların bir şekilde dağılmasını, yine Kur’andan öğrendiğimiz düsturlar muvacehesinde sağlamaya çalışıyoruz.

ZITLIKLARLA MÜCADELE:

İnsanın işi zaten budur. Bir geceye bir gündüze girmektir. Bir düşmek bir kalkmak, bir hastalanmak bir şifa bulup sağlığa kavuşmaktır. Yani insan zıtlıklar içerisinde mücadele veren bir varlıktır. Asla bıkmayacak, usanmayacaktır. Bu işler böylece gidecektir. Hiçbir zaman iki kere iki dört eder şekliyle ortam yürümeyecektir. Dümdüz bir satıh, bir yol yoktur. Yani vardır ama insanın buna iktidarı bu âlemde yoktur. Çünkü insan, düşe kalka yürüyen bir varlıktır.  Şeytan vardır, nefsi vardır, insan şeytanları vardır. Habis ruhlar vardır,  insanın beceri yönü vardır. Yani Allah’ın kendisine sunduğu imkânlarda, fevkaladedir diyemeyiz. Fevkaladedir diyemeyiz derken iktidarlarının, imkânlarının dereceleri bir değildir. Kimisi diğerine nispeten daha sağlamdır, daha güçlüdür. Bunu Yüce Allah da kendisi haber vermektedir. Bu yönüyle de insan birçok konularda, işlerde beceriksiz olmaktadır. Bazen kendi eliyle yapıyorum derken bozar. Bu gibi nedenlerle bu âlemde dört dörtlük bir kul olmak, dört dörtlük yürümek ve maksada erişmek, hiçbir negatif yönü olmaksızın mümkün değildir. Ama Yüce Allah’ın lutfu ve keremi devrededir. O eğrileri doğrultmaya, düşenleri kaldırmaya, pislenenleri temizlemeye, velhasıl ne kadar insani olmayan negatif şeyler, insana musallat olursa olsun, Allah’ına, Rabbine kişi müracaat edince, O’na yönelince, Yüce Allah onu anadan doğmuşa çevirmektedir. Aslına döndürmektedir.

فَأُوْلئِكَ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئاتِهِمْ حَسَناتٍ

¶        “İşte onlar Allah’ın kötü değerlerini, iyi değerlere çevirdiği kimselerdir.”[1]

beyanı veçhile eksi değerlerimizi artıya dönüştüreceğini, buna kadir olduğunu beyan ederek, bizlere bu müjdeyi vererek, gönüllerimize hayat suyu serpmektedir. Ona sonsuz hamd-ü senalar olsun. Bu nedenle insan, mesela kan değerleri, kanda bulunan değerler ne kadar düşük çıkarsa çıksın veya ölçünün ne kadar ötesinde olursa olsun, bunları da bu âyete dâhil olarak düşünüp, kişi umudunu kesmemelidir, ümitsiz olmamalıdır. Yüce Rabbim benim bu değerlerimi olumluya çevirmeye kadirdir. Gerçi tıpta pozitif denildiği zaman maalesef negatif anlaşılmaktadır. Negatif dendiğinde de pozitif anlaşılmaktadır. Nasıl böyle bir değer biçtilerse, zannediyorum orada sıkıntı verecek şeyin yokluğu anlamında negatif diyorlar. Sizin aradığınız, o üzüntü verecek, sıkıntı verecek şey yok, la demektir. Negatif la yok demektir. Aradığınız burada yok.  Yani bu pozitiftir demektir. Demek ki negatif demek, mikrop yok, o sizin aradığınız, sorduğunuz şey yoktur anlamındadır. Demek ki bu negatifler bizim yararımıza olan bir yöndür. Yüce Allah bunlara da kadirdir deyip insan hiçbir zaman moral bozukluğuna düşmemelidir, yakalanmamalıdır.

BÖYLE BİR RAB VARKEN:

Böyle bir Rab varken, her şeye Kadirim ben ey kulum derken, bana yalvarın, yakarın size gereken cevabı vereyim derken, böyle bir Ulu Allah, Rahmanü’r- Rahim varken, gam yoktur. Sıkıntıya düşmeye gerek yoktur. Böyle bir Mevla’nın bilgisi, Ulu Allah’ın yanımızda olduğunu belirtmesi, ben size sizden daha yakınım demesi bizleri coşturmalıdır. Bizlerin moral değerlerini yükseltmelidir. Ona karşı güvenimizi artırmalıdır. Gerçek budur. İşte bizlere bu telkinleri yapan Hazreti Kur’an’dır. Biz, Yüce Kur’an’ımızdan bu bilgileri almaktayız ve O’na can u gönülden inanmaktayız. Bu inançla yolumuza revan oluyoruz. Allah yolumuzdan döndürmesin. Bu yol, ölmek var dönmek yok diyerek Kur’anın gösterdiği bu yoldur ki adı الصِّرَاطَ الْمُستَقِيمَ sırat-ı mustakim”dir, سبيل اللهsebilullah”tır. Allah bizi bu yoldan asla ayırmasın diye zaten hep namazlarımızda اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُستَقِيمَ [2]diyerek bu arzumuzu, bu isteğimizi, bu müracaatımızı yapıyoruz. Namazda, huzurda bizzat yapıyoruz. Sadece huzur halinde değil, onun dışında da, namazın dışına çıktığımızda da her halükarda bu isteklerimizi sürdürmeliyiz. Allah sebattan ayırmasın. Çünkü sebat edenin, nebat edeceği

من ثبت نبت kutlu sözüyle belirtilmiştir. Sebat eden neşv-u nema bulur, gelişir, yükselir. Bu mesaj ile bu müjde ile biz de Rabbimizden yolumuzda sebat istiyoruz. Bu sayede

يُثَبِّتُ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَة

¶        “Allah, iman edenleri hem dünya hayatında hem de ahrette sabit bir sözle sağlamlaştırır.”[3]

Allah mümin kullarını, candan kullarını hem dünyada hem ölüm halinde hem de mahşerde daha da ötesi sırat üzerinde ayaklarını sabit tutar beyanı ile Yüce Allah bizlere tekrar itminan veriyor, güven veriyor. Hamdolsun âlemlerin Rabbi Allah’a.

Peygamber’i Zişan’a tebliğatında engel olmaya çalışan, hır çıkartan, sorun oluşturan müşrikler vardır. Negatif güçler var. Bunlar Mekke’nin kâfirleridir ki müşrik olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Müşrikler biliyorsunuz kâfir kategorisindedirler.

POZİTİF VE NEGATİF GRUPLAR:

İki grup vardır. Pozitif grup müminlerdir. Negatif grup kâfirlerdir. Kâfirlerin dozlarına göre türleri vardır. Bunlar münafıklar ve ateistlerdir. Hepsi kâfir grubu içerisinde yer alır.

فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ

 

¶        “Bir grup cennettedir.”[4]

Bir fırka vardır ki, değerli fırka, kıymetli fırka, yücelen fırka, yönü, doğrultusu Cennet-i Âlâ’ya doğrudur. Devamlı o yöne yükselirler. Cennet yolunda yürüyen, cennete girecek büyük bir fırka vardır.

وَفَرِيقٌ فِي السَّعِير

¶   “…Bir grup ise cehennemdedir.”[5]

diğer bir fırka ise وَفَرِيقٌ فِي السَّعِير cehennemdedir. İki gruptur. Ama bunlar dünyada renklenmiştir. Kendi kendilerine gelin güveyi olmuşlardır. Türlü türlü kılıflara girmişler, kılıklara bürünmüşlerdir. Onlar hangi kılığa girerse girsin Yüce Allah onların yüzlerine değil özlerine baktıkları için asla yanılmaz.  Yanılan biziz. Biz yanılabiliriz, biz hata ederiz. Suret değişince bizim görüşler değişiyor. Akın üzerine karayı vurunca bu karadır diyoruz. Hâlbuki onun özü aktır. O geçici olarak o boyayı vurmuştur. Yüce Allah aslına, esasına bakar ve O’na göre hüküm verir. İşte kâfirlerin boyalıları türlü kitlelere bürünmüşleri vardır. Müminler Allah’a içleri ve dışları ile yüce karektere sahip olarak Yüce Rabbin istediği sıfatlara bürünerek, onlar içleri itibariyle görünürler. Görünüşleri içlerinin yansımasıdır. Mümin budur. Mümin içiyle dışıyla mümindir. İçi başka dışı başka değildir. Eğer böyleyse o mümin değildir. Yüce Rabbimiz bizi içiyle dışıyla imanın tamamen kuşattığı, perverde olduğu bir yapıda kılsın.

NİFAK SİYASETİ:

Bu adamlar Peygamberimizle uğraştılar,  didindiler. Peygamberlik mesleği böyledir. Risalet mesleği daima negatif güçlerle ters orantıda bir yürüyüşe, görünüşe sahiptir. Asla risaletin düşmanları ile bir uzlaşma söz konusu değildir. Aynı paralelde olamazlar. Aynı seviyede bulunamazlar. İman ve küfür eşit değildir. İman ve küfür eşit değildir demek, bunlar soyut şeylerdir, kavramdır bunlar. Yani iman ehli ile küfür ehli eşit değildir demektir. Bugünkü dünyada ise, münafık dünyasında ise maalesef bugünkü dünya siyaseti nifak üzere kurulmuştur. Göründüğü gibi değildir. Canavar olan ruhunu hiç göstermez.  Daima böyle melek gibi görünür, sevecen görünür ama o bir canavardır. Kişinin sözüne değil, işine bak. Bu şekilde insanlık adına konuşan hümanistler, feministler, hayvanistler, hayvan severler, koministler, hepsi bütün bunlar Allah’ın buyruk diyarının dışında kalmışlardır. Risalet nurunun dışındadır. Bunlar karanlık içindedirler, gececidir. Asla gündüzü bilmezler.  Müslümanlar ise uyanık, ayık kişilerdir. Güneşte, ışıkta yaşarlar. Onların ışığı sönmez. Deminden arada sırada böyle şeyler olur demiştik.

SINIRLARA YAKIN OLANLAR:

Onlar ideal olan müminin dışında kalanlardır. Onlar küfür sınırına yakın olanlardır. Sınıra yakın olanlar hangi sınıra yakınsa oranın hükmünü az çok alırlar, onların huyundan suyundan onlara da geçer. Yani gâvur sınırında yaşayanların, bir tür gâvurluğu vardır. Ama tamamen gâvur değildir. O halde öze, merkeze gelmek lazım. Uç sınırlarda uç olursun. Allah korusun daha da ileri gidersen cehenneme uçar gidersin. Uç sarı turnam uç. Sarılar diyarına uç. Sarı renkler biliyorsunuz pek hoş renkler değildir. Bunları genelde ateistler kullanır. Kırmızı renkler, sarı renkler bunlar pek hoş renkler değildir. Hep onlar yazılarını bu türden renklerle yazarlar. Kızıllar var ya kızıllığa meraklılar hep böyle yazarlar.

EN BÜYÜĞÜN BELASI:

İşte risâlet sahibi ile mutlaka çekişen, dalaşan bir zümre vardır. Bunlar küfür zümresidir. Peygamberimiz için de en şiddetli dozda kâfirler vardı. Çünkü belaların en büyüğü en büyüğe gelir. Peygamber en büyük olduğu için, beşerin en büyüğü olduğundan, nebilerin en yükseği en ilerisinde olduğundan; benim Ebu Cehlim, benim düşmanım Firavun’dan daha şedittir buyurdu. Çünkü Firavun ölürken teslim oluyorum, inandım dedi. Kur’an’da da sabittir. Ama Peygamber’in Firavun’u, düşmanı Ebu Cehil, geberirken asla inanmadı dedi ki: “Sahibine söyle hayatta ondan daha çok nefret ettiğim kimse yok, bunu ona söyle!” dedi. Gördünüz mü hangisi daha üstünmüş? Üstün olanın negatif karşıtı da negatif yönü de üstündür. Kendisine paralellik teşkil edecek şekildedir. İşte biz o tabloları izliyoruz, Yüce Allah o boyutlardan bize kesitler sunmaktadır, onları anlatmaktadır. Yüce Rabbimiz Peygamberine karşı çıkan bu kimseyi karşısına almış ve tabiri caizse vermiş veriştirmiştir.  İşte buralarda bu tabloları izliyoruz, görüyoruz. Muhatabı, o peygamberin kafasını karıştıran, yoluna engel olan bu sapığı, Allah karşısına almış, öyle bir manevra ile öyle bir hamleler yapmaktadır ki bu kâfire feleğini şaşırtmıştır. En sonunda on dokuz denilen bir şeyi söyleyerek, tepesine dikerek adam feleğini şaşırmıştır. Ne tarafa döneceğini bilememiştir. Sersem olmuştur, on dokuz sersemi olmuştur. İşte bu on dokuzun işlendiği bölümü görüyorduk. Demek ki muhatabının tepesine öyle bir şey dikeceksin ki kafasına, öyle bir çivi çakar gibi beynine, öyle bir laf edeceksin ki adam hık mık ederek diyecek, yapacak bir şey bulamayacak. Bu cidali hasenin metodudur.

وَجَادِلْهُمْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ

¶        “Ey Muhammed! Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.”[6]

Burada Yüce Allah’ın yaptığı,  mücadelenin, cidali hasenin bir örneğidir. Bırak onu, aramızdan çekil, sen git, onunla beni baş başa bırak demesi müthiş bir muhasamadır, mücadeledir. Bu, adamın feleğini şaşırtıp aklını başından alma türünde bir girişimdir.

ONDOKUZ FİTNESİ:

Bu on dokuzu kâfirler için bir fitne kıldığını, cehennemin o başında olan o on dokuz ve bu on dokuz sayısını biz kâfirler için çetin bir imtihan kıldık. Yani bu on dokuzun onların bir deneyimi olduğunu, bir fitne, fitne ateşin yanması ve madenin ateşle teması demektir. Fitne, ateşin en son derecede yakılması çok üst derecede artık dozunun yükseltilip, içine de madenin atılıp, eritilmesi olayıdır. İşte burada Yüce Allah bir fitne ateşi yakmış ve kâfiri bunun içine hani

سَأُصْلِيهِ سَقَرَ

Biz onu سَقَرَ a sokacağız. Yüce Allah, tabiri caizse on dokuz ile o adamı fırınlamıştır. Bu on dokuzun içine, sağarın içerisine salıvermiştir. Artık ayrışacak bir yönü varsa, ateşe karşı koyacak bir yönü varsa tamam kalır. Yoksa havadan, sudan buharlaşır gider. Kâfirin durumu budur. İşte biz de bu âlemde imtihan olmaktayız. Biz de bela ateşine müptelayız. Yüce Allah türlü türlü belalarla bizi imtihan etmektedir yani bu manevi ateşle bizi temasa geçirmektedir. Ama iman denilen cevher, o kadar güçlü ve sağlam ki, bütün onun etrafını kuşatan, imana sataşan ne kadar parazit türü şeyler varsa bu imtihan karşısında, bu ateş karşısında dayanamayıp çatır çatır yanıp gitmektedir. Ama iman denilen cevher ateşe, en nihâyet oraya doğru geldiği zaman parazitleri yaktıktan sonra, iş çevhere doğru gelince yeniden bir patlama, müthiş bir bing bang, gözleri kamaştıran bir ateş toz olup gider. Buharlaşan ateş olur.

İmandır o cevher ki ilahi ne büyüktür

İmansız paslı yürek sineye yüktür.

Bu meyanda söylenmiş Akif’in bir sözü vardır. (Rahmetullahu aleyh)

ATEŞİN YAKAMADIĞI CEVHER:

İman cevheri asla ateşe yenilmez. Onun için küfür ateşi mümini yakamaz. Küfür ateşi müminden korkar. İşte biz bu âlemde arada sırada küfrî amellere, kâfirlerin yaptığı amellere düşüyoruz. Onların bazen merak edip peşine düşüyoruz. Onlar gibi yapıyoruz. O zaman imanımız bir takım parazitlerin istilasına uğramaktadır. Bu tıpkı denize düşmüş olan cevherlerin etrafına oksit türü varlıkların, yosunların, sümüklü böceğe benzeyen bilmem neler, türlü türlü böceklerin çullanması gibidir. Ama onu çıkardığınız zaman, onlardan temizlediğiniz, arındırdığınız zaman, bazen bu kimyevi bir madde de olabilir. O kimyevi maddenin içine daldırıp çıkarınca aman Allah’ım pırıl pırıl anasından doğmuş gibi hiç bir şey görmemiş gibi olur. O maddenin, iksirin içerisine sokup çıkarınca pırıl pırıl oluverir. Müminin imanı da bazen böyle yerlere düçar olur, hapsolur. Bir takım dünyevi zindanlara atılır. Oraların parazitleri tarafından imhaya kalkışılır. Üzerine çullanılır. Ama o Allah’a aittir. Kişi imanından vazgeçtim demediği sürece o cevher orada kalır.

KUTLU ENE:

Ondan sonra silkinmeyi ifade eden bir hamle yapar. اسْتَغْفَرَ اللَّهَ dediği zaman, تبت إلى الله dediği zaman, الله يَا - باسم الله dediği zaman bu çırpınma, silkinme ile kabuğunu çatlatır, o parazit olan şeyler tamamen etrafa parçalar halinde dağılırlar ve içinden o kutlu أنا çıkar. “Ben cevheri” çıkar. O, Yüce Allah’ın ismi olan أنا nin cevherdeki yansımasıdır ve kişinin benliğidir .

سر الإنسان سرى وسرى سره

Yüce Allah : “İnsanın gizemi, sırrı, gizli yapısı benim sırrımdır, benim gizemimdir buyurur.”[7] İnsanın sırrı benim sırrımdır. İşte bu benlik, o benliktir. Kul kendini bu benlikle hatırlar. Unuttuğu benliğini, benini nihâyet hatırlar. Hatırla Ey Kulum der Yüce Allah, hatırla ve hatırlar. Bu sayede ben olur içyapısında ve benliğini korur ve kollar. Ben falan filan değilim. Ben şu parazit değilim. Ben bu değilim. Ben ve aynı türden benlerin bir araya gelmesiyle veya benim içimdeki küçük minicik أنا ‘ler el, ayak, göz, kulak ve yüzlerce insanı meydana getiren unsurlar, unsurcuklar onların da أنا ‘leri var ve bu أنا lerin içerisine empoze edildiği zaman o zaman نَحن olur. إِنَّا olur. Biz olur. إِنَّا لِلَّهِ der.

 

Biz Allahınız der. İşte ferdin نَحن demesinin إِنَّاdemesinin anlamı budur.

إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ

¶        “Biz şüphesiz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz, derler.”[8]

Böylece iman benliği kendini göstererek Yüce Allah’a أَنْتَ der.

Ben senin,  أنا عبدك “ben senin kulunum.” Bunu isim cümlesi yaparsak böyledir. Ama,  kim أنا ben عبدك eğer bedel yaparsan “ben ki senin kulunum. Ben kulunuz” demektir. Sonra nokta nokta... Arkasını kendin getireceksin.  عبدك deyince artık أَصُومُ dersin, أَصَلَّى dersin, أَذْكُر dersin, beyan edersin. Ben kulun, ama adam bunu nahivci hemen noktayı koymuş ve ben senin kulunum demiş. أنا ayrı olmuş عبدك ayrı olmuş. Ama eğer onun üzerine harmanlayıverirsen, çullayıverirsen, bedel yapıverirsen ben kulun, senin kulun, sana muhtacım. Ben senin kulun أنا مُوسَى mübteda ve haber olabilir. “Ben, Musa’yım” olur. Ama öyle demiyoruz.  Ben Musa, إِلَيْهِ فَقِير مُوسَى أنا Ya Rabbi! Ben Sana muhtacım. Ben Musa sana muhtacım.  Bu güzel bir bakış, kutlu bir nakıştır. أنا Eneniz böyle nakışlı olsun ve melekler tarafından alkışlı olsun. Böyle nakışlı bir imana sahipseniz manen de alkışlı bir kul olursun. Alkış alan kullardan olursun. Melekler sana “بارك اللَّه” der. Bizim أنا ‘miz bu türdendir. İmandan kaynaklanan Yüce Allah’ın أنا isminin, cevherimiz olan imandaki tecellisi, onun hatırına biz أنا deriz. İşte Hallac da böyle ene dediyse diyorlar, nerden biliyorsunuz, adamı zayi ettiniz diyorlar. Onun أنا ‘si de böyleyse siz ona haksızlık ettiniz. O şöyle söylüyordu. Nerden biliyorsun kalbini yarıp da baktın mı? İşte böyle hayıflanan, böyle üzülen ulema da vardır. Kimin ne manada ben dediğini nereden bileceksin.

TEVİLDE ÖLÇÜ KURAN’DIR:

Onun için hüsnü zan edelim. Kur’an’ın fesahatine de ters düşmeyecek şekilde sözleri tevil edelim. Ama Allah’ın beyanatına ters düşenin tevili kabil değildir.  Böyle bir tevile giriş Kur’an’a hakarettir. Bulunduğumuz dini diyaneti sulandırmaktır. Böyle bir taviz verneye senin hakkın yoktur. Onu da bilelim. Yüce Allah [9]عالِمُ الْغَيْبِ gaybı bilir derken sen Allah gaybı bilmez dersen, işte o zaman başın ezilir. Bu divandan dışarı atılırsın. Git nereye gidersen git. Onun niyetine bakalım diyemezsin bunun niyeti olmaz. Biz niyete bakmıyoruz. Biz niyeti nereden bilelim. İnsanoğlu benim niyetim öyle değildi der. Nereden bileyim ben senin niyetini? Niyet kalpte gerçekleşen bir şeydir. İnsanların kalbini ben nereden bileyim. Bu nedenle bu âlemde hukuk zahire bakar, görünene bakar. Ne gördüyse ona göre hüküm verir. Bu âlemin hukuku böyledir. Ama Yüce Allah elbette hükmünü verirken onun insanın gönlünü ilk plana alması, dilini yüzünü sonra ona tabi kılması esastır. Onu biz bilemeyiz.

وَاللَّهُ أعلم بِالسَّرَائِر

sırları, gizlilikleri Allah bilir” diyerek O’na havale ediyoruz. İşte bu şaşırmış adamı, bunları fitne olsun diye denemek için çetin bir sınava soktuk. Yüce Allah eğer dilerse; Bir öğretmen dilerse bir öğrenciyi sınıfta bırakır. Ona öyle kazık sorular sorar ki. Bugünkü okul tabiri olarak kullanıyorum, çocukların tabiri hacı beşlik falan cinsinden. Derler ya böyle beş hacı olunca on ne oluyor bilmiyorum o zaman. Hacılık kalmıyor ona. Yoksa beş kere hacca gittiğini mi söylüyorsun desek niyetini Allah bilir.

HUKUĞUN MUHATAPLARI KİM:

Eğer öğretmen isterse adamı sınıfta bırakır. Tabii ki bugünkü ortamda biliyorsunuz hukuk; hep altta kalanları, hep negatif olanları, suçluluk pozisyonunda olanları korumaktadır. Maalesef iyilerin hukuku yok. İyilere hukuk gerekmiyormuş. Hukuk kötülere yapılıyor. Yani kötülerin hakkını korumak için hukuk var. Yapmış bir suç, insanlar tarafından linç edilmesin diye, dövülmesin, burnu kanamasın bu suçlunun diye; ama o yüzlerce insanın kanını içti. Bırak sen burun kanatmayı kanını içti. Bebekleri katletti. Hiç bir haram diye bir şey tanımadı. Her türlü pisliği ve kötülüğü yaptı. Ama kılına dokundutturmuyor. Görüyorsunuz hukuk nerede çalışıyor. Demek istediğim öğretmene bunu yaptırmazlar, bunu demek istiyorum. Ama bir zamanlar yapıyorlardı. Öğretmen dilerse bir kişinin aleyhinde hükmeder, yani bu başarısız der. Öyle bir soru sorarki,  dolaştırır ki,  onu yerine mıhlar, oturtturur. Ama dilerse de geçirir. İşte Yüce Allah burada küfrün elemanlarının geçmesini istemiyor. Sınıfını geçmesini istemiyor. Tabiri caizse öyle çetin bir imtihana tabi tutuyor ki ondan sonra başaramadın diyor. Sana on dokuzu sordum bilemedin. Ondan sonra sen bunu sizin mahalledeki on dokuz kişiye kıyas ettin. Ben cehennemin üzerinden söz ediyorum, sen tutmuşsun falan Ahmet’in, Mehmet’in damından söz ediyorsun. Burası falan mahalledeki kulubenin damı değil. Cehennemden söz ediyoruz. Olmadı bilemedin, bitti kaybettin diyor. On dokuzu bilemedin, çözemedin diyor. Bu bir fitne, bu bir imtihandır.

ابتلاء واختبار demişti. Bunlar imtihandır. Burada yeri gelmişken bir kelimeyi de  لِيَسْتَيْقِنَ الذين أُوتُواْ الكتاب âyetinin hemen makablinde إلا أن غيرها يشعب عنها burasını يشعب (yüşabu) olarak okumuştuk. (Yeşabu şeklinde çeviriyoruz. Sülasi anlamı ile aynı anlamı kazandırdığımız için ona gerek kalmıyor. Ondan dağılır, dallanır budaklanır anlamında bir kelimedir. Anlamı değişmez. Netice de bu on dokuz ile Yüce Allah kâfirleri batırırken, müminleri çıkartıyor. Birisini batırıyor, birisini çıkartıyor.  Müminlerde bu sayede suyun yüzüne çıksınlar.

Yukarılara doğru yükselsinler. Onların imanları artsın diyor. Bu nedenle bu şeyi onların başına diktim. Ve kitap ehli müminler de bu on dokuzun bir mazisi olduğunu, bir gerçeğinin olduğunu, vahiy yoluyla bildiklerinden, öğrendiklerinden ve inandıklarından dolayı şek ve şüphe batağına batmış olmasınlar.

ŞEK VE ŞÜPHE TUZAĞI:

Çünkü şek ve şüphe bir tuzaktır. Oraya yakalandın mı işin bitti. Şek ve şüphe şu yapıştırıcılar var biliyorsunuz. Böyle zehir, tatlı tatlı güzel kokularla zararlı olan haşeratı çekiyor. Oraya değince bir daha artık kanadını, eteğini, bacağını kurtaramıyor, artık bitti. İşte Yüce Allah da bu on dokuzu böylesine bir ortama koymuştur. Kim sürülürse gitti bitti. Ama biz Yüce Allah’a iman yönü ile izan yönü ile zehir olan bir şeye düşsek de panzehiri var. Küfür bir zehirdir. Bunun panzehiri imandır. Gâvurluktan kurtulmak istiyorsan müslüman olacaksın. Olamazsan o zehir seni gebertir gider. Demek ki müminin imanının daha da artış kaydettiğini görüyoruz. Çünkü panzehiri olanın zehir yutması ona bir zarar vermez, ona bir halel getirmez. Şifası olanın hastalanmasına acımayın, üzülmeyin. Çünkü onun şifası var. Bizim şifamız var, panzehirimiz var. Zaten şifa demek panzehir demektir. Panzehirin özelliği şifa olmasıdır. Negatif olanı izale edip, yerine pozitifi ikame eden şeye panzehir diyoruz. Negatif olanı izale edip, pozitif olanı onun yerine getiren bir iksir, bir nesne bir şey bu; iman işte böyledir.

TÖVBENİN İÇERİĞİ:

Tövbeler, istiğfarlar imanın ürünüdür. İmanı olmayan ne tevbe eder, ne istiğfar getirir. Şu halde tövbe eden kişi Allah’ın sevgilisidir. Tövbekâr olan kişiyi, çok tövbe edeni Allah sever. Onun için müminin ağzından tövbe hiç düşmez.

إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ

¶        “Allah tevvabini sever. Çok tövbe edenleri sever.[10]

Çok kazanç sahibi olmak istiyorsan çok tevbe et. Çünkü tövbede kendini kusurlu görme olayı vardır. Kendini hafife alma olayı vardır. Kendinde enaniyet görmeme vardır. Tevazu vardır. İşte bu da Allah’ı sevindiren bir olaydır. Kul ne kadar kendini noksan görürse Yüce Allah onu o kadar ikmal eder. Kendini az kusurlu görürsen, benim beş eksiğim var diyorsan, Yüce Allah “al sana beş diyor,” bitti. Ama öteki Ya Rab ne beşi benim yüz beş eksiğim var dediği zaman, al sana yüz beş mesela.  Öteki beş ile kaldı, hacı beşlik diye kaldı. Öteki adam yüzü de geçti. Bir beşi de aldı, hacı beşliği de aldı. Bir kere yüz üzerinden tam not aldı. Bir de ayrıdan ziyadesiyle beşi de aldı. Sen beşle kala kaldın. Ona da hacı demezler zaten. Sen kendi kendine uydurmuşsun hacı beşlik diye. O beşlikle sen nereye varacaksın ki. Beş açığın var senin. On olacaktı. Bu yarı ile nasıl bu kabirden geçeceksin, gideceksin. Bu kabirde nasıl yaşayacaksın. Beş lira ile adam yaşar mı? O beş yarımdır. Nereye kadar seni götürecek. Mahşere kadar nasıl idare edeceksin. Mahşerde, sıratta ne yapacaksın.  Onun için yetinme diye bir şey söz konusu değildir.

YETİNME YETİM OLURSUN:

Din yönünden yetinme insanın yetimliğini ortaya koyar. Yetim olursun. Anan, baban, bakıcın, dostun olmaz. Kimsesiz kalakalırsın. Hak yetimi olursun o zaman. Bilakis din ve diyanet konusunda hırslı olacağız. Yetinmeyeceğiz, daha var mı? Daha var mı? Sürekli artırmakla uğraşacağız. Sürekli kazanç. Ama dünyalık yetiversin. Adam ipi alır boynuna gidermiş, hamallık yaparmış. Beş lira bu bana bugün yeter. Çoluğuma, çocuğuma şunları alırım, bana yeter. Ondan sonra kendisini tamam idare eder, dünyalık verdi bak Allah diyor. Bugünkü şeyimi aldım. Yarın diye bir şey yok. Yarını Allah verirse ona da Yüce Allah kefildir. Yarın olsun bakalım Allah ona göre kapıyı açacaktır. Yine ipi omuzlar.

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعاً

¶        “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın.[11]

Allah’ın ipine sımsıkı sarılırım diye ipiyle beraber gidiyor adam. İpsiz değil. İpiyle kazanıyor adam. İpsizler de var tabii ki. Allah bizi şerlerinden korusun.

Kalplerinde maraz, hastalık, virüs bulunanlar da yani kâfirler de şöyle desinler dedi. Yüce Allah: “Bu on dokuzu böylece ortaya attım ki şu şu şekilde olaylar cereyan etsin, patlak versin” diyor. Çünkü yaratıcı kendisidir. Yaratırken bir takım sebepler ortaya koyuyor. Bu sebeplerden sebeplenen olaylar işler meydana geliyor. Bunun adına da imtihan deniyor. İşte bu bir imtihandır. Çetin imtihanın nasıl olacağını, içeriğini anlatıyor. Ve şöyle söylesinler, şöyle desinler diye. مَاذَا أَرَادَ الله بهذا مَثَلاً Kâfirler ve kalplerinde şek şüphe olan ki münafıklar bunlar şöyle desinler.  Müslüman, “bu Rabbimizin bir buyruğudur. Biz inandık, tasdik ettik. Manasından ne kastettiğini kendisi bilir” der ve işini bitirir, rahatlar. Çünkü üzerine düşen budur.

آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا

deyip bitecek.

¶        “İnandık, hepsi Rabbimizin katındandır.”[12]

AKLINI KULLANAMAYAN SUSSUN:

Bunlar onun buyruğudur diyecek bitti. Yoksa on dokuz kilit mi, kapı mı, bahçe mi? Şurası mı, burası mı bunları araştırmak müslümana düşmüyor. Çünkü Cenab-ı Hak bunu sormuyor. Bunu cevaplayın bak yoksa yanıma gelmeyin, yoksa sizi öte tarafa sokmam diye bir şey yok. Böyle bir beyan yok. Onun için burada inandım tasdik etim demen gerekiyor. Ama birileri bununla yetinmiyor. Mırın kırın ediyor. Arı kovanına çöp sokar gibi adam, hâlâ bitmiyor. Ağzını kapatayım demiyor, sükût edeyim demiyor. Aklın çalışmıyor sus bari. Bir adamın aklı çalışmadıktan sonra dilini kullanması aleyhine olur. Hep başına bela olur. Suç üstüne suç işlersin. Sus da hiç olmazsa zannetsinler. Cahil bilmiyorsun işte sus. Ama öteki mümin cahilim demiyor.  وَ صدقنا آمَنَّا diyor. Ya Rabbi bunlar senin beyanındır anlamını sana havale ediyorum, sen bilirsin diyor.

Peygamberimiz soruyor. Şu, bugün ne gün biliyor musunuz? Ashab-ı Kiram ne gün olduğunu bilmezler mi? Biliyorlar. Ama ortaya çıkıverenler, ortaya atlayıverenler oluyor ya hemen ortaya çıkan tipler, öyle bir şey yapmıyorlar. Allah ve Resulü daha iyi bilir deyip bırakıyorlar. Bugün şu değil mi? Evet Ya Resûlallah, bugün o. Cevabı Peygamber veriyor. Müminlerin sıfatı budur. Hemen böyle kalkıp cevaplamaya kalkışmazlar.

Adamın bir tanesi Peygamber’e gelip, rüyasını anlattı. Yorumlayıverir misiniz? Ebubekir Hazretleri hemen: “Ya Resûlallah! Ben yapayım dedi. Tabi ki bu işin ilk başında olan bir durumdur. Anlattığım türden bir olaydır. Peygamberimiz “Peki” dedi. Pek hoşlanmadı bu hareketten ama hadi yorumla bakalım dedi. Yorumladıktan sonra isabet ettim mi Ya Resûlallah dedi. Bir kısmında ettin, bir kısmında etmedin buyurdular. Gördünüz mü hemen çıkmayacaksınız. Orada Hz. Ebubekir böyle bir girişimde bulunmamalıydı diyorlar. Peygamber sen yorumla Ebubekir, ya da içinizden bunu yorumlamak isteyen var mı dediği zaman ancak o zaman yorumlaması gerekirdi. Ondada bilirkişi en sonuna kadar bakar,  kimse cevap vermeyince o zaman çıkması gerekir, derler.

Bu adamlar hemen böyle homurdanmaya başladılar. مَاذَا أَرَادَ الله بهذا مَثَلاً Allah bu misal ile, Allah mesela bununla ne kastediyor. Veya bu misal ile ne demek istiyor.  مَاذَا أَرَادَ الله بهذا Allah’ın verdiği bu misalde muradı nedir? O on dokuzu misal yerine koyuyorlar. Çünkü Arap dilinde genelde misaller veriliyor. Bir şeyi anlayabilmek için, bir anlamı, doğrudan çözemeyecekleri bir şeyi, onu teşbih yoluyla bir şeylere benzeterek anlatırlar. Buna misal verme denir. Bu misal ile Allah ne murat etmektedir. Ne demek istedi? وهذا إخبار بما سيكون   Bu âyette olacak şeyi haber verme vardır. Görüyorsunuz bu âyet gelecekten haber vermektedir diyor, mucizedir. كسائر الإخبارات بالغيوب Diğer gayb haberler de olduğu gibi. Kur’an da birçok gayptan haber veriyor.

RUHUN VE BEDENİN SEYAHAT ALANLARI:

Görmediğimiz arştan, kürsüden, kalemden söz ediyor. Kabir hayatından, mahşerden söz ediyor. Bütün bunlar insanoğlunun bilgisinin erişemeyeceği noktalardır. Buralara asla erişemezler. Çünkü buralar madde âleminin ötesidir. Manevi yoğunluğu olan âlemlerdir. Manevi yoğunluğu olan âlemler de madde çalışmaz. Eğer öyle olsaydı bizim bedenlerimizle bu âlemlere girmemiz gerekirdi. Girip çıkabilmemiz mümkün olurdu. Ama maalesef bedenin madde olduğu için giremez. Gönlüne, ruhuna izin vardır; o da bir güç elde etmiş ise, potansiyeli varsa, enerjisini almış ise tamam ruhun girip çıkabilir. Ama bedenine izin vermezler. Çünkü orası madde âlemi değildir. Bu nedenle bugünkü tekniğin maddi olarak icat ettiği türler, oralara asla erişemez ve ulaşamazlar. Allah’ın diğer gayb haberlerinde olduğu gibi bu âyette geleceğe dair haber vardır. Bu bir haber vermedir.  وذا Bu ise, bu gaybdan haber verme ise  لا يخالف كون السورة مكية Surenin Mekki olmasına ters düşmez, engel değildir. İşte bu nedenle engel değildir.

Burada ne demek istediğini yukarıda izah etmişti. Burada münafıklardan haber vermektedir. Bu surede Mekke’de nazil olmuştu. Hâlbuki Mekke’de münafık yoktu, müşrik vardı.  Medine’de münafıklar ortaya çıkmıştır. Bu sure ise Mekke de inmiştir ama münafıklardan bahsediyor. Mesela kalplerinde hastalık olanlar dediği münafıklardır. İşte bu Kur’an üslubuna göre gelecekten haber vermedir. Gayıptan haber vermedir. Kur’an’da böyle şeyler vardır. Bu nedenle surede münafıklardan söz etmesi onun Mekki olmasına ters düşmez. Çünkü Kur’an böyle şeyleri hep yapmıştır. Daha benzeri türden gabya dair haberler vermektedir. Yani bu sure Mekke döneminde inmiştir ama Medine’de olacak bir hadiseyi önceden haber vermiştir. Kur’an’ın üslubuna ters düşmez. Bazıları Mekki olduğuna itiraz etmişler. Çünkü burada münafıklardan söz ediyor. Nasıl olur da Mekki olur bu? Bu Medine ahvalinden söz ediyor demişler. Bunu gayptan haber verme yoluyla yapmıştır. Yoksa sure Mekki’dir, Medeni değildir demişlerdir. Stratejik yönden böyle bir tarihi dizgide, o yönden meseleyi ele alanlar böyle bir mesele ortaya çıkartmışlar. Onun da cevabını Müfessirimiz bu şekilde cevap vermiş oluyor.

وقيل : المراد بالمرض şöyle de açıklanmıştır. Bu illa Medine de çıkacak bir guruh ile ilgili olarak izah etmeye gerek yoktur. Buradaki marazdan maksat, الشك والارتياب şüphe ve kuşkudur.  Onların kalplerinde hastalık vardır derken, Arapçası marazdır bunun; bu maraz ile maksat şüphe ve kuşkudur.  لأن Çünkü  أهل مكة Mekkeliler  كان أكثرهم شاكين şüphede idiler.

بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ مِنْهَا

¶        “Bilakis onlar şüphededirler.”[13]

إِنْ أَنْتُمْ إِلاَّ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ

 

¶        “Siz ancak apaçık bir sapıklık içindesiniz, derler.”[14]

ACABA CABASI:

Yani tamamen inkâr da edemiyorlar. Acaba diyerek bir cabanın içerisinde a caba varmış burada, içine girince bir daha çıkamadılar. Karınca gibi ya da böyle tırmanıp da çıkamıyorlar ya bazen işin içinden onlar gibi. Bu acaba onları cehennem cabasının içine sokmuştur. Cehennemde bir caba gibidir. Biliyorsunuz ateşte fokur fokur güzel pişirir. İşte kâfirlerde cehennemin lokmasıdır. Bu cehennem cabasının içerisinde bu acaba ehlinin derileri güzel güzel pişecektir.

كُلَّما نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ

¶        “Derileri yanıp döküldükçe azabı tatmaları için onların derilerini yenileyeceğiz.”[15]

âyetinde نَضِجَتْ olgunlaşma pişme anlamında bir kelimedir. Dolayısıyla Mekkelilerin çoğu bu türden şüphe eden kişilerdi. Kalplerinde kuşku vardı. Yani ahrete inanayım mı? Bir bakıyorsun inanıyor, bir bakıyorsun inanmıyor. Tamamen ölüm, kabir hayatı var mı, yok mu? Bu konularda kuşkulu idiler. Âyetlerde bunlar vardır. مَثَلاً kelimesine gelince âyetteki, تمييز لهذا haza’nın temyizdir.  هذا zamirdir, ismi işarettir. Müphem, bir kelimedir. Nereye işaret ediyor belli değildir. Müphem kelimelerin izahında kullanılan müfret mansup isme de temyiz denir. Müfret olan bir kelimedir. Müfret temyizdir. أو veyahutta  حال منه  ,  لهذا ‘dan haldir de diyen olmuştur. هذا ismi işaretten haldir. Müfessirler buna hal üzere mansuptur, ya da temyiz üzere mansuptur demişlerdir. Misal olduğu halde veya misal yönüyle ne demek istedi veya misal olduğu halde bununla ne demek istedi şekliyle ifade edilmiştir.  كقوله Allah-ü Teâlâ’nın şu âyetinde geçtiği üzere. هذه ismi işarettir. نَاقَةُ الله لَكُمْ bu deve Allah tarafından size gönderilmiştir. Ne olarak, ne olduğu halde ءَايَةً bir mucize olarak gönderilmiştir. Haldir. Burada işte yukarıdaki مَثَلاً de yani ismi işaretin temyizi olması veya ismi işarete hal olması ki haldir diyenlere göre bu, emsal olan âyette budur.  ءَايَةً kelimesinin nasbı haliyet üzeredir diyor. ولما كان ذكر العدد Sayının beyan edilmesi  في غاية الغرابة son derece ilginç olunca  وأن مثله ve onun misali  حقيق lazım olunca, gerekli olunca,  بأن تسير به o misal ile yürümesi gerekli olunca  الركبان binitlilerin, süvarilerin yürümesi, yol alması uygun olunca سيرها seyri ile yürümesiyle, بالأمثال misallerle yürümesi layık olunca bu edebi bir ifadedir. Yani yol almak için, anlam cihetinden, kavrama yönünde kişinin kendi akıl dünyasında düşünürken, bir sonuca varma yönüyle bir seyri vardır. Bir yürüyüşü var.

AKIL SÜVARİSİ:

İç dünyada, kafadaki algılama olayını anlatıyor. Yoksa bildiğimiz süvarilerden bahsetmiyor. Çölde ya da arazide giden binitliler değildir. Binitli akıl sahibini kastediyor. Yani beden bir binittir. Akılda süvaridir, binen kişidir. Çünkü akıl olmazsa bir eşek gibi kalır adam, bir binit gibi kalakalır. Çünkü bunu idare edecek, bu biniti idare edecek nasıl bir binici ise insanın kafasında akıl olmadığı zaman, o yaya olur. Çünkü onu evirecek çevirecek bir aklı olmadığından böyle başıboş sala baş gider. Bir bakarsın senin kapının önünde bir bakarsın falan çöplükte, eşinir durur. Ama başında, tepesinde sahibi varsa onu boş bırakmaz. O iş görür ve menzili maksuda erişir, ulaşır. İşte akıllılar demek istiyor, akıllı kişiler yollarını alırken, bir maksada erişecekleri zaman, bir konu üzerinde sonuca varacakları zaman misallerle olacaktır. Çünkü misallerle, örneklerle ancak insan bu manaları kavrar. Özellikle gaybi olan şeyler misallerle anlatılır. Örnek getirmen gerekir. Akıllılarda bunu örnekle çözeceği için işte burada bunu kastediyor. Misallerle yürüyüşünü tamamlayacağından dolayı,  سمي o örneğe isim verildi. مثلاً Mesel ismi verildi.Çünkü onunla o görünmeyen, bilinmeyen şeyi onun vasıtasıyla kavrayacağı için akıl o misalin üzerine değeceği için ve netice de sonuca erişeceğinden dolayı ona mesel tabiri, ismi verildi.

Böyle bir şeyi anlatmak için edebi bir ifade kullanmıştır. والمعنى Burada kastedilen mana şudur.    مَاذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهَذَا مَثَلًا nin anlamı nedir. شيء أي yani neyi hangi şeyi  أراد الله Allah murat etti, kastetti  بهذا العدد العجيب bu ilginç sayı ile Allah neyi kastetti demek istiyorlar. Ne söylemek istiyor. Ne anlatmak istiyor. Acip dedi. Çünkü on dokuz sayısı bölünen bir sayı türü değildir. Bölünmeyen sayılara Arap dilinde nakıs deniliyor, noksan sayı anlamındadır. Bu nedenle ilginç buluyorlar. Onlar bu sayıları bu nedenle ilginç buluyorlar. Bizde de çok ilginçtir bölünen şekliyle tek şey verilmez.  Mesela

بُنِيَ الإِسْلاَمُ عَلَى خَمْسٍ

  1. İslâm beş şey üzerine kurulmuştur…….”[16]

إِنَّ لِلَّهِ تِسْعَةً وَتِسْعِينَ اسْمًا

  1. Allah’ın doksan dokuz ismi vardır.” [17]

سَبْعَ سَماواتٍ

¶        “Sonra gökyüzüne yöneldi ve onları yedi kat olarak düzenledi.”[18]

ALIŞILAGELMİŞİN ÖTESİNDE:

Bölünmeyen böyle çok ilginç Arap kafasının zıddına olan bir ifade tarzıdır. Maksat onların ilgisini çekmektir. Alışageldikleri bir şey değil, alışmadıkları bir şey insanların daha çok dikkatini çeker. Kafasında daha çok yer eder. Yani maksat sıradan olmak değildir. Sıra dışı bir şekilde çünkü küfür sıra dışıdır, sıradan değildir. Yani muhalif bir gruptur. Herkes oturuyor o oturmuyor mesela. İşte küfür ehli böyledir. İnat ehlidir onlar. Onlar hep halef dediğimiz, ihtilaf dediğimiz, çelişki dediğimiz daima sıra dışı kalmayı tercih eder. Sırıtır böyle devamlı. Çünkü itaatsizdir, böylesine bir yapı vardır. İşte onun yapısına uygun olan sayı da bölünmeyen sayıdır. Diğer bir özelliği de bölünmeyen sayı vahit dediğimiz bire işaret etmesidir. Çünkü bir de bölünmeyen saydır. Biz de tevhit ehliyiz. İşte bu on dokuz sayısı da bu minval üzere gelmiştir. Birisi de çıksa da altı vardı hocam ona ne dersin dese. O altıyı din kullanmamıştır. Sonrakiler o sayıyı bulmuşlardır. Öyle bir sayı yoktur. Peygamber öyle bir sayı kullanmadı. İmanın şartı altı tane diye bir hadis yoktur. Hadiste şunlara şunlara iman edin diye sayılmıştır. Orada altı diye bir sayı yoktur. Onu altı şekliyle ifade eden biziz. O sayıyı biz çıkartmışız.

Otuz üç, doksan dokuz, mesela evrad-ı nakşiyede geçmiştir yirmi beş defa salât-ü selam,  yirmi beş defa tevbe. Yirmi beş sayısı kullanılmıştır. Bu genel yapısı pozitif yaklaşımlarda görülen bir vaziyettir, bir durumdur. Negatif ayrıdır. Çünkü bu iş bölünür hale geldi mi pozitiflikten çıkar. Demek ki burada bölünmeyen sayı pozitif olandır, pozitif yandır. Müminin yapısını, inancını, dünyasını ifade eder. Çünkü biz cüzüla yetecezza denilen bir atom varlığın temelini oluşturuyoruz. Allah da bölünmez. Huy da bölünmez, iman bölünmez, Kur’an bölünmez. Bölenlere yazıklar olsun. O bölücüler kahrolsunlar. Bölünmezlik vasfı her şeye yansımıştır. Bölmeye kalkanlar kâfirlerdir, münafıklardır. وأي معنى أراد في murat etmesinde ne anlam var.  في أن جعل الملائكة Melekleri kılması konusunda  تسعة عشر on dokuz kılmasında  لا عشرين yirmi değil. Yirmi değil de niçin on dokuz kıldı.  Sen mi idare ediyorsun âlemleri? Sana ne? İşte gâvur bana ne demiyor. Onu, biz söylüyoruz. Kızıyoruz, öfkeleniyoruz da Allah’ın işine niçin karışıyorsun diyoruz. Öküz ne karışıyorsun. Sen zaten kendi işini bilemiyorsun. Sana mı kaldı, Yüce Allah hesap mı verecek? İsterse yirmi dokuz kılar, isterse dokuz kılar sana ne?

Mesele işte söylediğim gibi tuzağa çekme olayıdır. Bunlar خَيْرُ الْماكِرِينَ in[19] yavaş yavaş tuzağına düşüyorlar. Böylece[20] إِلى جَهَنَّمَ زُمَراًyuvarlanıp gidecekler. Müminler ise itaatkâr olan kullardır. Yüce Allah bir şey sormazsa cevap vermezler. Peygamber de öyle. Onlara düşen daima  وَ صدقنا آمَنَّا demektir. صَدَقَ اللَّهُ الْعَظِيمِ - صدق رسول الله demektir. Müminin işi tasdiktir. Müminin bütün kazancı bu tasdik üzerine kurulmuştur. Onun için Yüce Allah da müminlere tasdik ettiklerinden sadık ismini verir. Sadık kullarım benim yani tasdik eden anlamında da kullanılır. صدق- صادقون Daha ötesi çok tasdik; sıdık tabiri gelir. Bunlar Yüce Allah’ın sevdiği sıfatlardır. Müminlerin niteliklerindendir. Müminlerin manevi yapılanmalarında görünen sıfatlarıdır. Melekleri yirmi değil de on dokuz kılmasında ne gibi bir anlam var? Bu soru tarzında ki, onların bu şekilde atılmaları, ne demek istiyor Allah demeleri, ne demek istediniz efendim bize anlatır mısınız diye bir şey değildir. Yani bu anlamda sorulan bir soru değildir. Müfessir diyor ki: وغرضهم onların bu şekilde söylemelerindeki maksatları, garazları, إنكاره أصلاً Kesinlikle inkârdır. Onların bu sözleriyle maksatları bir şeyi öğrenmek değil, kesinlikle inkârdır. Çünkü bu tasdik kelamı değildir. Tasdik eden adam böyle şey söylemez. Beyan eder misiniz bu hikmeti, bu sırrı, ne gibi bir hikmetten dolayı Rabbimiz böyle yapmış olabilir gibi bir şey değil.  مَاذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهَذَا مَثَلًا Bu usul daha önce Bakara Sûresi’nde bir sinek meselesi ile ilgili orda  da Cenâb-ı Hak onların başına bir sineği musallat etmiştir. Bir sineği misal vermiştir. O sineği onlara musallat etmiştir. Burada da bu on dokuzu onlara musallat etmiş, bu hâlâ onların kafasında dönüp dolaşan hani bilgisayarlarda var ya ekranda böyle bir şey dolaşıyor. Program işlevinden onu alsan bile o ekranda daima onu görürsün. Çünkü programlayan kişi onun başına onu musallat etmiştir. Devamlı ekranda bu görünsün diye. Yüce Allah da onların tepesine, ekranına, kafalarına bu on dokuzu nakşetmiştir. Hâlâ düşünürler onlar, bir cevap veremediler. Hâlâ bu sorundur. Onlara tevaris etmektedir. Babadan oğla bu geçmektedir. Böyle bilin. Onlar bunları sizden daha iyi bilir. Kafalarındaki düğüm böylece devam edip gidiyor. Orada da bir sinek, Nemrut’a musallat ettiği gibi, bu da manevi bir misal ile onların kafasında dolaşıyor. Ya bu sinek de nereden çıktı demişlerdir. مَاذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهَذَا مَثَلًا orda da vardır. Orada inkâr yönüyle bunu söylemişlerdir. Onların maksatları kesinlikle inkârdır. غرضهم- مقصدهم demektir. إنكاره onu inkardır. أصلاً kesinlikle. وأنه Şu bir gerçek ki, ليس من عند الله demek istiyorlar. Bunun aslı yoktur. Bu Allah’tan olamaz. Allah niye böyle bir şey yapsın. Kendince on dokuzu tutarsız buluyor. Bu Muhammet’in uyduruğu, Allah’ın sözü olabilir mi? Uydurmuş böyle bir şey, Allah kesinlikle böyle bir şey وأنه ليس من عند الله demez, demek istiyorlar. Kesinlikle o Allah katından değil.  وأنه ve gerçekten o, لو كان من عند الله Eğer o Allah katından olsaydı لما جاء بهذا العدد الناقص bu eksik sayı ile gelmezdi. Onu bu şekilde getirmezdi. Yani bu şekilde beyanda bulunmazdı. O zaman yirmi derdi diyor. Nerden biliyorlarsa? Müfessir bunu demek istiyorlar diyor. Bu şekilde açıyor.

GÖRDÜN MÜ KENDİNİ TANRI EDİNENİ:

Ona noksan sayı diyor. Biz ise kâmil sayı diyoruz. Bu sayılara bölünmez sayılara kâmil sayı diyoruz. Ehli dünya ise kolaylarına gittiği için, parçalamayı sevdiklerinden bak bu ne güzel parçalanıyor, hiç itiraz yok şeklinde parçalananları seviyorlar. Putlar parçalanır mı tabi; onun için putu severler. Allah parçalanır mı? Hâşâ, mümkün değil. O’na hiçbir el güç erişemez ki onu parçalasın. Gâvur onun için putu sever, Allah’ı sevmez. Çünkü istediğim zaman parçalayamam der. Kafam kızdığı zaman parçalamam lazım diyor. Eline baltayı alacak, ondan sonra helva yapacak, ekmek yapacak, acıkınca da cumburlop, büküp büküp yiyecek. Aslında o, gördüğü şey değil, Tanrı onun kendisidir. Demek ki Putperestler aslında kendi nefislerini Tanrı edinmişlerdir. Ötekisi göstermelik yalakalıktır. Kendine tapınıyor. Çünkü o fikir içinden geliyor, nefsinden geliyor. Dolayısıyla kime uymuş oluyor? Taşa bile boyun eğse kendi nefsine uymuş oluyorlar.

أَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلهَهُ هَواهُ

¶        “Hevasını Tanrı edineni görüyor musun Ey Muhammet!” [21]

Demek ki müminler bütünleri severler. Bölük pörçük şeyleri sevmezler. Mümkün olduğu kadar teknik yönüyle de insanlar buna kulak vermelidir. Bölünmeyen, parçalanmayan şeyleri, yapıları tercih etmelidirler. Bir tarafından tutup asılınca patadak ayrılıyorsa bunda hayır yok diyeceksin.

إِنَّ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ

¶        “Onlar ki dinlerini pare pare ettiler, parçaladılar.”[22]

O oradan atıldı, o oradan atıldı köpek gibi, ondan sonra meydanda hiçbir bütünlük kalmadı.

İMAN EN YÜCE KARARGÂHTIR:

Ehl-i Sünnet ve’l -Cemaat bütünlük ehlidir. Diğer sapık fırkalar ise,  cüz- ecza ehlidirler, bölücüdürler. Onun için sahih olan bir dava da mümin olan kişi, gerçek imanı sahih olan kişi asla o merkezden ayrılmaz. Dünya bir araya gelse onu ayırmaz. Ama işte böyle küfür kokusu içine girmişse, dokusundan bir şeyler almışsa,  bölünü bölünüverirler. Allah o bölükleri kahretsin. Allah davasına ihanet edenleri kahretsin. Madem öyle önceden ne işin vardı orada? Hak dairesinde bu söylediğim. Ama gâvur iken oradan ayrılıp mümin olan kişi, cüz iken külle kendini veren gibidir. Deryaya karışan nehir gibidir. O nehre öfkelenilmez, kızılmaz. Çükü her küçüğün büyüme hakkı vardır. Her küçüğün yücelme sevdası vardır. Onun için nehirlerin sevdası da deryalara karışmaktır. Bir kâfir ferdin müminin dünyasına girmesi idealdir. Ama bir müminin böyle bir şey yapması hainliktir, ihanettir. Çünkü sefil olan, aşağılık bir yere göz dikmiştir. İman erleri, Müslümanlık en yüce karargahtır. En yüce âlemdir. Sen oradan başkası olur mu?

فَماذا بَعْدَ الْحَقِّ إِلاَّ الضَّلالُ

¶        “Hakkın dışında ancak sapıklık vardır.”[23]

Müslümanlık dışında bir temayül varsa o kesinlikle alçak olduğundan dolayıdır. Onun yapısı çözülmüştür. Onun iç âlemi pare pare olmuştur. Onun için paralanmış, yaralanmış yönlere ilgi duymaktadır. Bu psikolojik bir hadisedir. O halde gerçek imanda, gerçek müminlikte sürekli merkeze doğru, öze doğru bir gidiş vardır. Daima öze, daima yaklaş, yaklaş, yaklaş… Kur’an bunu söylüyor.  وَاقْتَرِبْ “yaklaş, yakın ol.” [24]Allah’ın Kulları sizler de bu yakınlığınızı sürdürün. Sakın ayrılanlardan, uzak duranlardan olmayın. Yoksa Allah korusun onlarla beraber olur bitersiniz. Kişi sevdiği ile beraberdir. Kişi temayül ettiği doğrultuda yol alır. Ne tarafa meyilli ise adımını ters atsa bile oraya gitmez. Bakın Allah’ın Kulları uyarıyorum. Eğer şurasında bir şey var, bir hedef var. Mesela Moskova var. Ama ayaklarını Mekke’ye doğru atsa o kesinlikle Mekke’ye gitmez. Adımlarıyla bir şekilde onun yanına bile varsa, Ebu Cehillik’ten kurtulmaz. Çünkü kalbin gitmesi lazım, adımların değil. Derinin, kemiğin gitmesi önemli değildir. Çünkü oraya Ebu Cehiller, Ebu Lehepler ne kadar yüz sürmüştü. Sen kaç kere elini sürebildin? Onlar onun içinde oturuyorlardı. Eğer bu bir fazilet olsaydı onların bizden çok üstün olması gerekirdi. O halde Yüce Allah insanların adımlarına değil, yine kalplerine bakar. Diline, sözüne değil; kalbine bakar. Nice ayakları Kâbe’ye gidenler var ki, aslında onların yeri إِلى جَهَنَّمَ زُمَراً [25]’dır. Onlar, Cehennem ehlidir. Peygamberimize birisini gösterdiler. Şu adamı görüyor musunuz Ya Resûlallah dediler. Çok iyi bir insandır. Gece gündüz çok ibadet eder. O ehl-i nardır, buyurdu. O cehennemliktir, buyurdu. Bu, hayatımda en çok korktuğum hadistir. Aman Allah’ım, bu Peygamber’in pek yaptığı bir şey değildir. Sonunda birisi vallahi bu işte bir iş var dedi. Peşine düştü adamın, takip etti ve kötü bir iş ile hayatını noktaladı. Geldi

أشهد أَنَّكَ رَسُولُ اللَّهِ

“Ben tanıklık ediyorum ki, sen Allah’ın elçisisin.” Ne oldu buyurdu. Çünkü bu yeni müslüman olan birisi değil. Böyle böyle demiştiniz Ey Allah’ın elçisi, o zaman buna şaşırdım. Bu işte mutlaka bir hikmet, bir sır var dedim. O adamı takip ettim. İntihar etti o adam Ya Resûlallah dedi. Görüyor musunuz Allah’ın Kulları nice imrendikleriniz vardır ki, Allah korusun Peygamber’in dediği gibi onlar cehennemliktir. Tabi biz falan filandır demeye gücümüz yetmez. O Peygamberdi, vahiy geliyordu. O şahıs tayininde bulunabilir. Ama bize düşmez. Biz insanların kaderini değil kalbini bile bilemiyoruz. Kaldı ki kalp kader değildir. Bir insanın sırrını, geçmişini, geleceğini bunları ancak Allah bilir.

إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِذاتِ الصُّدُورِ [26]olan Allah’tır. كَذَلِكَ يُضِلُّ الله مَن يَشَاء İşte böylece Allah dilediği kimseyi ya da kimseleri saptırır. Doğrudan, istikametten, güzelden, pozitif olan olumludan ayağını saptırır. Kaydırır ve onu saptırır. Allah dilediğini işte böylece saptırır. Onları, bu tip adamları Velit, Ebu Cehil, Ebu Lehep, Muğire gibileri Allah nasıl saptırdı değil mi? İşte biz böylece, bu yollarla saptırırız, bu usullerle Allah dilediğini yoldan saptırır. الكاف , كَذَلِكَ deki نصب mansup mahaldedir. Çünkü o mebni bir harftir. Fetha üzere mebnidir, mahallen mansuptur. ذلك ise, إشارة إلى ما قبله Makabline işarettir. ذلك ismi işarettir. Bu derken işte bu dediği önceden geçene işaret ediyor. O geçen de من معنى الإضلال والهدى Burada dalalet, sapıtma ve hidâyete getirme anlamını kastediyor. Oraya işaret ediyor diyor.  أي Şöyle demek istiyor âyet. مثل ذلك  كَذَلِكَ demek ki  مثل anlamındadır. ذلك المذكور İşte bu beyan edilen şey gibi,  من الإضلال والهدى saptırma ve hidâyete getirme işte beyan olunduğu veçhile gerçekleşir, oluşur. Yüce Allah “Bunları ben böyle icra ederim” diyor. Yani bir insanı sapıtmayı dilediği zaman işte ortaya bir şey atar, bir kısmı tamam tasdik ettim der. Bir kısmı reddettim der. Bir kısmı olmaz böyle şey der. Bir kısmı da Allah diledikten sonra Peygamber diledikten sonra neden olmasın der. Gayet olağan görür. Çünkü mümin inkârcı değildir, tasdikçidir. Her şeyi uyumlu karşılar. Mümin hemen hortlamaz, hemen tarafgirlik gütmez, muhalif olmaz. Müminin yapısında bunlar yoktur. Mümin uyum sağlar. Hakk’a karşı, hakikate karşı, doğruya karşı, müspete karşı, sevgiye karşı, adalete karşı, tabiî ki olumlu olan şeylere karşı uyum sağlar.

MÜMİN TEENİ İLE İŞ GÖRÜR:

Yoksa mümin ne bulursa eyvallah anlamında değildir. Hâşâ ve kella. Allah’ın yasak ettiği şeylere karşı hemen yere atılır ve onu kimse durduramaz. Korkmaz ve yılmaz. Yüce Allah: “İşte bu sapıtma, hidayet işi bu şekilde gerçekleşir” diyor. Demek ki Yüce Allah’ın beyanlarında imtihan vardır, misallerinde imtihan vardır. Bunları eyleme döktüğü zamanda piyasa da bu türden işler oluşur. Kafayı karıştıran işler gerçekleşir. Aklımız almaz. Hemen atılıp inkâr etmeye kalkışmayacaksın. Birden paniğe kapılıp olur mu böyle şey demeyeceksin.

Bakalım biraz sabredelim. Evet, çok çirkin görünen bir hadise ama bir hikmeti bir sırrı vardır deyip beklemekte yarar vardır. Yani o işlerde bu türdendir. Olanları bitenleri bir akıl yönüyle değerlendireceğiz, bildiğimiz bilgiler doğrultusunda yorumda bulunacağız. İkincisi ise bu yüzde elli bir sınırdır.  Ötesini Allah’a bırakacaksın. Hepsini doldurmaya kalkışmayacaksın. Yüzde yüz diyemezsin. Yüzde elli konuşma hakkın vardır. Yüzde ellisini de Allah’a bırakacaksın. Orasını o doldursun. Çünkü bilmediğimiz, göremediğimiz, perde arkası vardır. İşin sırrı vardır. Çok görünen şekli ile içeriği çok farklı olan işler olabilir. Bunlar sabırla sebatla zamanla çözülen işlerdir.

يعني Yani şunu demek istiyor ki;  إضلال المنافقين والمشركين burada kastettiği şudur. Münafıkların saptırılmasını ve müşriklerin saptırılmasını حتى قالوا ki dediler  ما قالوا dediklerini. Yani öyle saptırıldı ki, Yüce Allah saptırılmasını kastediyor  إضلال saptırma demektir. Bu âyette münafıkların saptırılmasını, müşriklerin saptırılmasını kastediyor. Çünkü sapmaları neticesinde dediklerini dediler. Ne demişlerdi.  مَاذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهَذَا مَثَلًا dedikleri şey buydu. Bunu demeye cüret ettiler. Neticede o kadar saptılar, o kadar yoldan çıktılar ki bunu söyleyebildiler. İtiraz yoluyla, ret yoluyla bunu söyleyebildiler. Tabi itiraz ve ret yoluyla söyledikleri için bu sözü söyleyince gâvur oldular. Ama bunu fehim için, içeriği anlamak, çözmek maksadıyla sorsalardı böyle olmayacaktı. Böyle sormadılar.  وهدي المؤمنين müminlerin hidâyetini kastetmiştir. بتصديقه tasdik etmesinden dolayı. Müminler bu Allah’tandır, Rabbimizdendir, doğrudur, O’nun buyruğudur demişlerdir.

Önümüzdeki dersimizde كَذَلِكَ ‘den alır devam ederiz.
 
 

[1] Furkan25/70

[2] Fatiha1/5

[3] İbrahim14/27

[4] Şura42/7

[5] Şura42/7

[6] Nahl16/125

[7] Ruhu’l-Beyan Tefsiri, Enam Suresi, 3.âyetin tefsirinde Kutsî Hadis olarak geçmektedir.

[8] Bakara2/156

[9] Enam6/73

[10] Bakara2/222

[11] Âl-i İmran3/103

[12] Âl-i İmran3/7

[13] Neml27/66

[14] Yasin36/47

[15] Nisa4/56

[16] Buharî, İman,8

[17] Buhârî, Şurut,2736

[18] Bakara2/29

[19] Âl-i İmran3/56

[20] Zümer39/71

[21] Furkan25/43

[22] Enam6/159

[23] Yunus10/32

[24] Alak96/19

[25] Furkan39/71

[26] Al-i İmran3/119

Paylaş...

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to Twitter

19 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Instagram

Üye Girişi

Fotoğraf Albümü

  • Kategori: Anma Haftası 2017
  • Kategori: Anma Haftası 2016
  • Kategori: Anma Haftası 2015
  • Kategori: Anma Haftası 2014

          gulhan_37