Varlığın Yoksulluğu (2 Ekim 2011)

td001_y2

 

 

 

Değerli Kardeşlerim, Kıymetli Müminler;

Allah Teâlâ Hazretleri hepimizin günahlarını affeylesin. Kusurlarımızı ikmal eylesin. Unutarak, nisyan yolu ile gaflet ederek nefsimize ve şeytana uyarak herhangi bir şekilde hataen, hata yoluyla yaptığımız suçlarımızı, Gafur, Latif, Rahman ve Rahim isimleriyle bizlere müteveccih olsun. Bizlerin bu yönde suçlarını bağışlasın. Suçsuz olmamız mümkün değil. Günahsız olmamız mümkün değil.

İÇİNDEKİLER

1.Kuran’dan Okunan Bölüm

2.Tefsirden Okunan Bölüm

3.Hata ve Nisyan İle Malül İnsan

4.Her Dost Nâsır Değildir

5.Kuran’ın Açılışı

6.İnsanın Bedenindeki Ölümler

7.Peygamberliğin Formülü Yoktur

8.Emr-i Hakk’ın Gerçekleşmesi

9.Medenilik Tabiilik Değildir

10.Şeytanın Hilelerine Dikkat

11.Uzun Bir Gece

12.Nefsin Tutsağı Olanların Sonu

13.Ashab-ı Yemin

14.Cehenneme Götüren Sebepler

15.Azabın Somutlaşması

16.Ömür Namazla Dolacak

17.İnsanlığın Temel Taşı Mesakin

18.Varlığın Yoksulluğu

19.Ekber’e Uzanan Yol

20.Oyunbozan Geliyor

21.Kulluk Arenası

22.Her Islığa Ayak Uydurulmaz

23.Mehlek Bir Mecra Ayrıdır

24.Fasılların Gidişi Asılların Gelişi

 

Değerli Kardeşlerim, Kıymetli Müminler;

Allah Teâlâ Hazretleri hepimizin günahlarını affeylesin. Kusurlarımızı ikmal eylesin. Unutarak, nisyan yolu ile gaflet ederek nefsimize ve şeytana uyarak herhangi bir şekilde hataen, hata yoluyla yaptığımız suçlarımızı, Gafur, Latif, Rahman ve Rahim isimleriyle bizlere müteveccih olsun. Bizlerin bu yönde suçlarını bağışlasın. Suçsuz olmamız mümkün değil. Günahsız olmamız mümkün değil.

HATA VE NİSYAN İLE MALÜL İNSAN

لأن الإنسان محل الخطأ والنسيانdemişler.[1]

Eskiler insan denilen varlık nisyan ile malüldür derler. Yani unutma onun yapısında, özelliğinde vardır. O atamız Âdem ile ilgili âyette böyle beyan edilmiştir. Onunla sözleşme yaptık, kararlaştık diyor.

وَلَقَدْ عَهِدْنَا إِلَى آدَمَ مِنْ قَبْلُ فَنَسِي

¶        “And olsun ki daha önce Âdem’e ahd vermiştik, fakat unuttu.”[2]

unuttu diyor. Yüce Allah Âdem babamız hakkında unuttu diyor. Demek ki nisyan ile malül olması gibi bir eksiği, noksan yanı var. İnsanın eksi yani, negatif yönü var. İmtihan gereği yapımız böyle olmuş. Yüce Allah tür olarak bizi böyle yaratmış. Düşen, kalkan, hastalanan, acıkan, kirlenen böyle bir yapımız var. Ama bunun karşılığında doğru olabilme, istikamette olabilme, doğrulabilme, temizlenebilme, noksanı ikmal edebilme gibi bu yönlerimiz de var.  Allah böyle de imkânlar sunmuştur. Bu nedenle eksiklerimiz olduğu zaman bunları artıya çevirme yönünde, bunları ikmal etme, tamamlama yönünde,  gayrete gireceğiz. Eksiklerimizi telafi etme yönünde mücadele vereceğiz. Allah bunu istiyor. Bizim hata işlememize kızmıyor, günah işlememize kızmıyor. Allahımız bu yönde kendisine dönmememize ve kusurlarımızı telafi etmememize kızıyor. Şeytana ise kızmasının, gazap etmesinin sebebi;  kendisine tövbe etmediği içindir. İtira-fı zünubda, itiraf-ı zenbde, suçunu itiraf etme yönünde bir çaba göstermediği için, tam tersine kibirlendiği, gururlandığı, kötülükte, isyanda direttiği için Yüce Allah ona gazap etmektedir. O halde insan da eğer suçlarında, günahlarında, eksilerinde, eksiklerinde diretir ve bu yönde burnunun doğrultusuna giderse Şeytan gibi hareket etmiş olur ve neticede Allah’ı kendisine gazap etmiş olarak, öfkelenmiş olarak bulur. Tabi ki Yüce Allah’ın gazabının neticesi ateş ile cehennem ile sonuçlanır. Çünkü gazap Allah’ın rızasının zıddıdır. Allah ya razı olur ya olmaz. Razı olmazsa gazap eder.

لَقَدْ رَضِيَ اللَّهُ عَنِ الْمُؤْمِنِينَ

¶ “Hiç kuşku yok ki Allah müminlerden memnun kalmıştır, razı olmuştur.[3]

Diğerleri için ise yan çizenler için, küfür ve isyanda diretenler için, şeytani yolları takip edenler için

وَغَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلَعَنَهُمْ

¶ “Allah onlara öfkelendi, gazap etti ve onlara lanet etti.[4]

âyetleriyle bizlere bu davranışını anlatmaktadır. Onun için biz Rabbimize itiraf-ı zenbde bulunuyoruz. Günahlarımızı birbirimize değil ona arz ediyoruz.  Biz topluca şu anda Rabbimize yönelmiş, topluca tevbe yapıyoruz. Sizin adınıza ben sözcüyüm ama buna siz de iştirak etmelisiniz. Beraberce kusurumuzu Rabbimize arz ediyoruz,  itiraf ediyoruz. Bize kusursuzluk yönünde, temizlik yönünde,  bizi kemal yönünde eksiksizlik, mükemmelllik yönünde yardımcı olmasını, inâyet buyurmasını,  lütuf ve keremde bulunmasını istiyoruz. İstirham ediyoruz, kabul buyursun.

HER DOST NÂSIR DEĞİLDİR

Çünkü ondan başka gideceğimiz kapımız yoktur. Ondan başka yardım dileyeceğimiz bir yardımcı yoktur.

فَلا ناصِرَ لَهُمْ

¶ “Onların yardım edenleri yoktur.”[5]

فَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ مَوْلاكُمْ نِعْمَ الْمَوْلى وَنِعْمَ النَّصِير

¶ “Eğer yüz çevirirlerse Allah’ın sizin dostunuz olduğunu bilin; O ne güzel dost, ne güzel yardımcıdır.”[6]

Onlar için Allahtan başka bir nasır, yardımcı yoktur. Allah ne güzel Mevla, ne güzel dosttur ve ne güzel yardımcıdır. O öyle bir dosttur ki yardıma muhtaç olduğumuz her an bize yetişir, yanımızdadır. Her dost yardım edemez, acizdir, işi gücü vardır. Dostundur ama engeli vardır, hastadır, meşguldür, unutur. Her dost nâsır değildir. Allah hem dosttur, hem yardımcıdır. Demek ki diğer dostlardan farkı Yüce Allah’ın muhteşem olmasıdır. Yani o dostunu hiç bir zaman yardımsız bırakmaz. İmdat dediği zaman duyar ve yetişir. Ne halde nerede olursa olsun fark etmez. Onun için uzaklık fark etmez, onun için zor yoktur. Kolay zor senin, benim içindir. Allah için böyle şeyler söz konusu değildir. Bu beni aşar. Gidiyorsun dostuna bana şöyle bir yardım gerek diyorsun. Bu beni aşar dostum der. Dostluğumuz dostluk ama buna benim elim ermez,  gücüm yetmez, kusura bakma der. Bak o da sana kusurunu, eksiğini söylüyor. Kusura bakma bu konuda seni tamamlayamayacağım, senin eksiğini gideremeyeceğim. İşte biz tüm eksiklikleri gücüyle, kuvvetiyle, ilmiyle, iktidarıyla; bir çırpıda, bir anda, bir lahzada giderebilecek güce yöneliyoruz. Onun için çok kapıları aşındırmadan, bir çok kapılardan mahcub olarak dönmeden,  onu bunu günaha sokmadan tez elden Rabbü’l- âleminin kapısına dönelim ki bir daha geri çevrilmeyelim. Kapı kapı dolaşmaya gerek yok. Kapısından döndürmeyene gidelim. O da Allah’tır. Âlemlerin Rabbi Allah’tır. İşte biz her dersimizde her Aziz Kitabımızı dile getirdiğimizde; O’nun heybeti ile onun beşareti ile onun rahmeti, bereketi ve güvencesi ile Rabbimize kapıyı o açmaktadır.

KURAN’IN AÇILIŞI

Kuran’ın açılması demek rahmeti Rahman’ın açılması demektir.  Onu okumak demek gönül dokumak demektir. Onu sevmek demek Allah’ı sevmek demektir. Ona bakmak demek Yüce Allah’ın sıfatlarına, Yüce isimlerine ve eşsiz eserlerine efal-i sübhaniyyesine bakmak demektir. Yani o âyetleri görünce biz Allah’ı görmüş gibi oluruz. Hiç kuşkumuz yok, Allah’ı görmüş gibi oluyoruz. Her ne kadar onu göremesek de görmüş gibi oluyoruz. Bizim kalbimiz bu yönüyle mutmain oluyor. Bu hayalimizde canlanan olgu, gönlümüzde yeşeren duygu işte bu senin Rabbindir. Bunu gönlümüz yalanlamıyor. Benim Rabbim işte böyledir der ve mutmain oluruz, O’nu anarız, O’nu ararız, O’nu gönlümüzün derinliklerine doğru, O’ndan gelen feyizleri, nurları akıtırız. Damarlarımızın içerisinde, kan dolaşımından daha öte, kanında içindeki kanı cana dönüştüren hücreler, o hücrelerin içindeki parçalar, onu hücre yapan, onu canlı; bakın hücrenin de ölüsü var dirisi var. Onun da canlısı senin işine yarar. Ölüsü senin işine yaramaz. O halde evvela hücreler canlı tutulmalı ki, senin kanın sana can olsun. Senin derin, saçın, tırnağın canlı olsun.

İNSANIN BEDENİNDEKİ ÖLÜMLER

Velhasıl Allah’ın kulları, insan bedeninde de ölümler gerçekleşir. Ölenler koparlar. İdrar ve terleme yoluyla bir çoğu atılır. Saçın ölümü geldi mi dökülür. Senden ayrılan ölmüştür. Canı can yapan değerden ayrıldın mı öldün demektir. Kesik uzuvlar ölmüştür. Sen görmezsin buranı kaşırsın, bilim adamları bunu inceliyorlar. Bir yerini kaşıdığı zaman o müthiş büyüteçlerle büyütmüş adam aman Allah’ım harmandaki savrulan saman çıkarırken, böyle küreklerle kaldırırken, denesini samanından ayırırken, savuruyorsunuz ya; o zaman samanlar nasıl uçuşur, dökülür işte onun gibi adamın yüzünden kum dökülür gibi, fırtına olmuş sanki toz duman gibidir. İşte onlar ölü kısımlardır diyor. Bizim içimizde de ölümler, dirilmeler vardır. Âlemlerin kompleksiyiz. İnsan içinde Allah’ın tüm yarattığı âlemlerin kopyasını saklar. Hepsinin bir kopyası, bir benzeri vardır. İçinde âlemlerin bir benzeri vardır. Hepsinin özelliği farklıdır. Göz alemi, kulak alemi, el ayak, hayal, hafıza bütün bunlar ayrı ayrı şeylerdir. Zevklenme olayı, hüzün olayı farklıdır.  Bunların hepsi bir âlemdir ve hepsinin de cana, canlanmaya ihtiyacı vardır. Bunların dünyasında da ölümler gerçekleşir. İnsanın gözünde ölüm olayları gerçekleşir ve çoğalırsa; oradan rahatsızlıklar hissetmeye başlarsın. Orası körelmiş, körleşmiş organdır. Önce tembelleşiyor, daha sonra dikkat etmezsen o tembel ölüyor. Çünkü hareketsiz kalan bir varlığın sonu ölümdür. Onun için onu tembellikten kurtarman lazım. Bir toplum tembelleşirse o toplumun ölümü yakındır. İşte bünyede de bu türlü olaylar gerçekleşir. Kullandığımız bir çok ilaçlar, tembel uzuvları tahrik ederler. Sana onun için verilmiştir. Onu tahrik eder, çalışmaya zorlar. İtici bir güç olarak sana verilmiştir. Demek ki kimisi böyle uyarıcıdır, kimisi tedavi edicidir. Hastalanmış, orada bir dert var. Çürüme başlamıştır. Çürüme başlaması demek, ölüm olaylarının artması demektir. Ölülerin sonu çürümektir. Bir yerde ölüm olayları çoğaldıysa, hayvan ölümleri mesela o daha sonra kokuşmaya başlar, dağılmaya başlar. Çürüme dediğimiz olay başlar. O halde çürüme ölümün bir türüdür. Her çürüme ölüm getirir. Onun için çürükleri ayıklamak lazımdır. Bedenin içindeki çürükleri de eğer çürümekten kurtaramıyorsak orayı kesip atmak lazım. İşte kanserde yapılan olay budur. Tedavi, ilaçla olacak iş değil bu, kesmek lazım diyorlar.

علاجها إِخْرَاجُهَا diyor.

Dişe bakıyor bunun işi kolay değil diyor. Bu çok zor. Adam Nasırüddün Hace’ye gitmiş. Hoca efendi de ne işin var dişçiye gitsene! Her şeyin meselesi, mercii farklıdır. Meseleye göre merci vardır. Hoca da ne işin var? Senin işin doktorluk, tabipliktir. Hoca efendi dişim berbat mahvediyor beni diyor. Bunun çaresi nedir, ne yapayım diyor. Evlat, onun çaresi علاجها إِخْرَاجُهَا diyor.  Onun ilacı çıkartmaktır, onu sökmektir diyor.  Yoksa o senin başına dert olur. O dişin işi bitmez, başını götürür. Öyleyse başını götürmeden sen onu götür cinsinden onu yerinden söküp atmadıkça başın dertten kurtulmaz. Tabi ki bunlar aşama aşamadır.

PEYGAMBERLİĞİN FORMÜLÜ YOKTUR

Biz de günahlarımızın bizi mahvetmesine engel olmak için tabipler tabibinin tabibine başvuruyoruz. Tabiplerin tabibi kimdir?  Ya Tabibe’l- Kulüb! Tabiplerin tabibi Muhammed a.s’ dır. O’nun tabibi Allah Teâlâ Hazretleri’dir. Onlara da Allah derman eder. Onların dermanını Allah verir. Peygamberleri kimse yüceltemez. Onlar okkalı bir yapıya sahiptir. Onlar özel bir yapıya sahiptir. Kimsenin elinde, kitabında peygamberlerin formülü yazmaz. Onların iç planı onların eline verilmez. Onların iç planı Allah’ın elindedir. Peygamberleri ancak ve ancak Allah teselli eder. Onları mutlu ve kutlu eder. Seni beni annemiz babamız teselli edebilir. Amcamız, hocamız teselli edebilir ama bir Peygambere kendinden aşağısı derman edemez. Onun dişinin kovuğunu doldurmaz. Senin benim vereceğim onu doyurmaz. O, manevi yönüyle o kadar yer ve içer ki o kadar tecellilere açık ki deryalar bile O’nun gönlünde bir damla etmez. Onu ancak teselli edebilen zat âlemlerin Rabbi Allah’tır. İşte biz âlemlerin Rabbine kendimizi arz ediyoruz.

EMR-İ HAKK’IN GERÇEKLEŞMESİ

Yüzümüz kara, özümüz kara,  vicdanımız kara. Karaların içinde kaldık Ya Rabbi. Ne zaman asumana kapı açacaksın. Ne zaman bizi bu topraktan ibaret olan leşler yurdundan, akbabaların kol gezdiği bu kokuşmuş yerden,  bataktan bizi çıkaracaksın diye arz ediyoruz. Hazreti Peygamber’e:

مَتَى أمرك, أمرالله مَتَى

demişlerdi. Biz de Rabbim ne zaman emrin lehimize vaki olacak. Bize emrin ne zaman vaki olacak. Emr-i Hak ne zaman vaki olacak? Emr-i Hak; ölüm olayıdır. Allah öldürür ve diriltir. Bizim içimizde ölümü hak etmiş anasır mevcuttur. İçimizde negatif güçler var, bizi sarmışlar. Bunlar türlü türlü günahların izleridir, virüsleridir. Biz yalancılık, yalan söyleme gibi bir virüse kapıldık. Bize yalancıdan ki o yalancı Şeytandır. Şeytanın bir ismi de Kezzap’tır. İblis, bir numaralı yalancı, bir numaralı kandırıcı, fesatçıdır.  Her kötülüğün birinci numarasında Şeytan vardır. O, bir numaradır. O sürekli bize aşı yapar. İşte biz yalan söyleyerek ondan virüs aldık.  Çünkü o bizim kanımıza girer. Peygamberimiz:

فَإِنَّ الشَّيْطَانَ يَجْرِي مِنَ ابْنِ آدَمَ مَجْرَى الدَّمِ

  1. Şeytan insanoğlunun damarında cirit atar, kanla beraber o da dolaşır.”

buyurdu.

Onun gemisi damarların içindeki nehirlerdedir ve ta kalbe kadar erişir. Onu takip ede ede kalbe kadar gelir.

مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ الَّذِي يُوَسْوِسُ فِي صُدُورِ النَّاسِ

¶ “…İnsanların göğüslerinde yer alan kalplerine vesvese verir.”[7]

hormonlarını döker, virüsünü aşılar. Ondan sonra bir bakarsınız ağzınızdan bir yalan çıkar. Allah Allah ne oldu bana dersiniz. Tevbe estağfirullah, aman Ya Rabbi beni bağışla dersin. Arkasından bir başka kere. Yavaş yavaş dilin yalana fesada alışır, çözülmeye başlar. İçinden onu çıkartmadığın sürece dilinden o yalan çıkacaktır. Çünkü onun kökü kalbindedir. Oradan atmadığın sürece dilinle istediğin kadar estağfirullah de, bir işe yaramaz. Onu içinden söküp atmalısın. İşte bu günahların asılları kalbimize doğru yönelmektedir.  İnsanın kalbinde bu hatalarla, bu günahlarla virüsler belirir. Buna Peygamber nokta- i sevda [8]der. İnsanın kalbinde karanlık noktalar belirir.  Aynalarda nasıl sineklerin siyah siyah pislikleri vardır gördünüz mü?  Tabi şimdi medeni toplumlarda eve cimrileştiğimiz için sinekte girmiyor. Ama ben çocukluğumda çok hatırlıyorum. Sineklerden kurtulma imkanımız yoktu.

MEDENİLİK TABİİLİK DEĞİLDİR

Böyle medeni bir toplumda değil, biz tabii bir toplumda yaşıyorduk. Çünkü medenilik tabilik değildir. fıtrilikten uzaklaşmaktır. İfrat yönünde uzaklaşmaktır. Şu halde medenilik doğallık değildir. Medenilik yapmacılıktır. He rşeyi yapmadır.  Hiç bir şey orijinal değildir. Onun için medeni denilen insanların yavaş yavaş insanlıktan uzaklaştıklarını görürsünüz. Robotlaştıklarını, duygularını kaybettiklerini,  makine gibi olduklarını görürsünüz. Hissiz yaratıklar, vicdansız yaratıklar haline dönüştüklerini görürsünüz. Açın bir gavur filmini seyredin. Onu izleyen bizim ağaların filmlerini izleyin. Hiç bir vicdan eseri, doğallık bulamazsınız. Halbuki doğal besin diyorlar. Kolay mı o? Kolay besini alabilmek için doğal yaşama inmelisin. Arayı o kadar açmışsın ki bu mümkün değil.  Doğal besini alabildiğin zaman doğal olmalısın. Doğal hareket etmelisin. Doğal doğalı doğurmalıdır.  Hem doğal beslen hem de doğal hareket etme.  Olur mu öyle şey?  Nereden alıp nereye harcıyorsun? Hepsinin bir bedeli var, karşılığı var, karşıtı var, mukabili var. Velhasıl doğal olmak yapmacık olmaya zıttır. Bunun dini tabiri sünnilik ve sun’iliktir. Sünnilik ile sun’ilik arasında dağlar kadar fark vardır. Sun’ilik yapmacıktır ve sanattan gelir.  Medeniyetin odak noktasını sanat oluşturur. İşte bu sanatlar doğal olanı bozmamak şekliyle olursa çok güzel olur.  Mesela Mimar Sinan Efendi, taştan bir şaheser oluşturmuştur. Taş doğanın bir parçasıdır. Dolayısıyla toprak ile barışıktır. Ama sen onun içine sentetik katarsan, şu gördüğün boyalar gibi boyamaya kalkarsan,  yüzüne ne vuracağını, ne yapıştıracağını, onu gizlersen, örtersen işte bu da bir kâfir türüdür. Sun’ilikte bir kâfirdir. Kâfir örten demektir. Orjinal yapıyı örten, kapatan demektir. O halde teknik kâfirler de vardır. Dinî,  şer’î manadaki kâfir ayrı, teknik türünde de kâfirler vardır. Adam ziraatçıdır.  Ziraatla uğraşıyor, o da kâfirdir.  Çünkü tohumu toprağın altına gizliyor, toprakla tohumları örtüyor.  Bu anlamda o da kâfirdir. Bu dini yönden olan kâfir değildir. Bu ziraatçı olan bir kâfirdir. Tabii ki her yerde gizlemek kötülük değildir. Bazı gizleme olaylarında gizem vardır, sır vardır, sırlanırsın. Sır perdesi daha sonra açılır ve böylece kutsiyet peyda edersin, yücelirsin, erdem sahibi olursun, derinliğine inersin. Hepsi kötü değildir.  Biz orijinali örtmekten söz ediyoruz.  Tohum ekilmek için yaratılmıştır. Onun için onda bir sıkıntı yoktur.  Bir şey yaratılış formunda yürüyorsa ona laf yoktur.  Onun için o kâfir tebrik edilecek bir kâfirdir. Beriki kâfir ise tenkit edilecek bir kâfirdir.

ŞEYTANIN HİLELERİNE DİKKAT

Allah’ın kulları! İnsanın da gizlenme olayı vardır. İnsanın doğal yapısı iman üzeredir. Biz anamızdan müslüman olarak doğduk. O halde Müslümanlık insanlık için doğal yapıdır. Daha doğarken ben müslümandım. Hatta daha ötesi var بَلَى قَالُوا ‘dan beri müslümandık. Bırak ananın karnındakini veya dışarı çıkma hadisesini binlerce yıllar evvelinden biz müslümandık. O halde insan için müslümanlık doğallıktır. İşte daha sonra bu doğal yapıyı bozmaya ifsat denir, bu hareketi yapana da müfsit denir. Bu harekete de fesat hareketi denir. Bu asıldan uzaklaşmanın ta kendisidir. Bunu insan örte örte yapıyor. Yani bu işi küfrede küfrede yapıyor. İnsanı formunda tutan insani olan karakterler vardır.  Bu karakterler; insanın saf, temiz olması, insanın müslüman, islamiyet üzere olması, doğru sözlü olması, insanın yamukluktan uzak durup, doğru hareketlerde bulunması, merhamet sahibi olması, sevecen olması, ünsiyet peyda edici olması gibi ne kadar güzel karakterler varsa, huy dediğimiz bunların hepsi insanın tabiatındadır. Yani doğal yapısında olması gereken bir karakterler manzumesidir.  Ahlâk-ı hasene, insandan ayrılmayan bir parça olması lazım. Allah bu karakter üzere bizi yarattı. Ve bizi bu âleme bu güzelliklerle gönderdi.

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ

¶ “En güzel surette biz insanı yarattık.”[9]

İşte bu yapıdır. İnsanlık formu, insaniyet formudur. Daha sonra Yüce Allah  muzır yaratık formunu bozmuş olan fesatçı  İblis’e karşı bizi uyardı.

أَلَمْ أَعْهَدْ إِلَيْكُمْ يَا بَنِي آدَمَ أَنْ لا تَعْبُدُوا الشَّيْطانَ

¶   “Ey insanoğulları! Ben, size şeytana tapmayın, o sizin için apaçık bir düşmandır, bana kulluk edin, bu doğru yoldur diye bildirmedim mi?” [10]

ve diğer âyetlerde Şeytan’a karşı Allah bizi uyardı.[11] Sakın onu takip etmeyin, onu izlemeyin, onun peşinden gitmeyin. onu dinlemeyin. Aksi takdirde sizi Allah yolundan saptırır. Yüce Allah Kur’an’ında bol bol bizi uyardı. İnsan bu duyuruyu, bu uyarıyı dinlemezse İblis ona yaklaşır, hâldaşlık, arkadaşlık teklif eder.

وَإِنِّي جارٌ لَكُمْ

der.

¶   “ Ben sizin yakın dostunuzum.”[12]

Yakınınızım, komşunuzum, ahbabınızım der.

وإنما أنا ناصح أمين

Ben size emniyetli, güvenilir bir nasihatçiyim, der.”

Şu laflara bak yahu nasıl da insanın böyle damarına dokunduruyor, tam kanını emici, tam onu avlayıcı türden laflar söylüyor.

وَقاسَمَهُما إِنِّي لَكُما لَمِنَ النَّاصِحِينَ

¶          “Doğrusu ben size öğüt verenlerdenim diye ikisine yemin etti.”[13]

أُبَلِّغُكُمْ رِسالاتِ رَبِّي وَأَنَا لَكُمْ ناصِحٌ أَمِينٌ

¶        “Ben, size güvenilir bir öğütçüyüm.”[14]

şuna bakın. Bu meyanda âyetler vardır, onlara bakarsınız.

Peki biz bu uyarılara uymazsak ne olur?   O kötü aşıcı sürekli gelir gelir, çünkü izin vermişsin. onu yadsımıyorsun, yadırgamıyorsun. Ben seni tanımıyorum, sende kimsin a bilmem ne türdeki yaratık demiyorsun. Onu nasıl yaklaştığını öğreneceksin. Nerelerden giriş yaptığını, insanı nasıl aldattığını ki son kitabımız(Feyizler 8 Tuzaklar ve Uyarılar)bunu anlatır. Sekizinci kitabımızda bu konu anlatılır. Onu, Kitap’tan ve Sünnet’ten alarak,  Aziz kitabımızı baz alarak, O’nu tarayarak yazdık. Onları bilmezsen damarına girer. Girdiği zamanda oraya buraya yuva yapar.  Mikrobun yaptığı şey hep yuva yapmaktır. Oralara yavrularını kunlar.  Larvalarını sana helva gibi sunar. Seni uyutur.

UZUN BİR GECE

Uyutur diyoruz, gece yatarken de gelip başına annen baban gibi ninni söyler. İblis gece yatarken bile bırakmaz. Seni kotlar. Geceki uykunun da şeytani olmasını sağlamak için başına gelir büyü yapar.

يَعْقِدُ الشَّيْطَانُ عَلَى قَافِيَةِ رَأْسِ أَحَدِكُمْ إِذَا هُوَ نَامَ ثَلاَثَ عُقَدٍ يَضْرِبُ كُلَّ عُقْدَةٍ عَلَيْكَ لَيْلٌ طَوِيلٌ، فَارْقُدْ فَإِنِ اسْتَيْقَظَ فَذَكَرَ اللَّهَ، انْحَلَّتْ عُقْدَةٌ، فَإِنْ تَوَضَّأَ انْحَلَّتْ عُقْدَةٌ، فَإِنْ صَلَّى انْحَلَّتْ عُقْدَةٌ، فَأَصْبَحَ نَشِيطًا طَيِّبَ النَّفْسِ وَإِلَّا أَصْبَحَ خَبِيثَ النَّفْسِ كَسْلاَنَ[15]

عَلَيْكَ لَيْلٌ طَوِيلٌ diyerek üç düğüm atar.  Bunu Peygamberimiz söylüyor. Sen böylece uykuya girersen büyülü bir vaziyette girmiş olursun.  İlahi bir mucize olmazsa artık işin bitti. Çünkü sen semlendin. Çünkü sen uyuşturucuyu aldın. Artık horul horul uyursun. Rüyanda da hep iblislerle dolaşırsın. Ona göre rüya görürsün. Nasıl yatarsanız öyle kalkarsınız.  Rahmani bir girişimle yatsaydın, Rahmani bir şekilde, Rahmanın ikazıyla kalkardın.  İkaz, uyarmak demektir. أيقظ dan gelir. O zaman seni Rahman uyarırdı, يوقظ nün faili Allah olurdu.  Ama Şeytan’la yattığın, Rahmanı hiç hatırlamadığın için,  o zaman onunla yatmış olursun. İşte böylece bütün bedeniniz, ruhumuz, aklımız, fikrimiz İblis tarafından karartılır. Her tarafa aşı yapar, virüslerini aşılar ve böylece doğal yapımız örtülür.  Mekanik cihazlar nasıl temizlenmediği, korunmadığı, yağlanıp bakımı yapılmadığı takdirde yavaş yavaş pislenmeye, kirlenmeye, oksitlenmeye başlıyor. Demirin pislenmesi ve çürümeye yüz tutması hadisesi oksitlenme olayıdır. Nasıl öyle oluyorsa işte nihâyet o oksitlenme olayı akım geçirmesine de engel olur.  Bakımı yapılmayan bir mekanizmanın akım geçirmesi mümkün değildir. Böylece bünyende kopukluklar meydana gelir. Aslın gömü haline gelir ve gömülürsün.  Şeytanın pisliklerinin, yaptığı lanet işlerin altında kalırsın.  Böylece sen yapmacık bir yaratık olursun.  Şimdi kuşa benzedin hesabı, işte şimdi insan oldun. Şeytan benim aradığın insan oldun der. Şeytanın aradığı insan, nesnasdır. Görünüş bakımından insana benzer ama içerik yönünden o, insan değildir.  Canavarların, domuzların bile yapmadığını yapar.  İşte gömülmüştür.  Ona biz kâfir diyoruz. Artık esas kâfir İblis’in kâfirliğine engel olmamıştır, yaklaşımına engel olmamıştır,  kapısını bacasını ona açmıştır.  Allah’ın uyarılarına kulak asmamıştır. Bu yönüyle düşmanı evine sokmuştur. Bu nedenle birinci suçlu insanın kendisidir.

وَما أَصابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِما كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ وَيَعْفُوا عَنْ كَثِيرٍ

¶ “Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle işlediklerinizden ötürüdür.”[16]

deki “bu işi kendi elinizle yaptınız” ın anlamı budur. Onun için sanki kendisi yapmış gibi olur. Düşmanın mazarratına göz yuman, ben yapmadım,  arkamı dönüverdim. Ben yapmadım, ben görmedim, ben duymadım.  Sen istediğin kadar öyle söyle. Sen aynen onun yaptığını yapmış gibisin. Senin günahın da aynı günahtır.   Şerre ses çıkarmayan, engellemeyen, buğz etmeyen, nefret etmeyen onu yapmış gibidir, günahta ortaktır. Onun için sık sık şerleri,  şerlileri reddederiz. Ya Rabbi bizi duy deriz. Biz onlara uymuyoruz. Bunları reddediyoruz. Bizi bunlardan uzak tut diye Rabbimizden inâyet bekliyoruz, lütuf bekliyoruz.  Böylece bir giriş yapmış olduk. Yüce Allah bu okuduğumuz bölüm içerisinde Müddessir Suresi’nin sonunda Peygamber-i Zişan’ı engellemeye kalkan kişilerin, kimselerin kötü akıbetlerinden söz etmektedir. Onları Yüce Allah korkutmaktadır. Bu yönü ile yaptıkları çirkin eylemler dolaysıyla rehin alındıklarını, onların yaşamına el konduğunu, ipotek konduğunu anlatıyor. Sizler ipoteklisiniz. Sizlerin canına ipotek koydum. Bu emrettiğim esasları uygulamadığınız sürece bu ipotek devam edecektir.  Bu ipotek hürriyetin engellenmesi olayıdır.  Azad olma olayı asla gerçekleşmeyecektir. İnsan nefsi rehin, tutsak alınmıştır. İnsan bu şekilde bir tür mahpustur. Yüce Allah bunu ifade etti. Yani siz kendinizi

أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَنْ يُتْرَكَ سُدىً

¶ “Başı boş deve gibi bakımsız, ilgisiz, sorumsuz bırakıldığınızı mı zannediyorsunuz.”[17]

Siz kendinizi böyle deve yerine mi koydunuz. Hayır, bilakis biz sizi yakaladık, sizin nefsinizi canınızı,  bağladık. Siz tutsaksınız. Bizim irademizde, tasarrufumuzdasınız. Asla bunun dışına çıkamazsınız.  Kendinizi siz çok özgür görüyorsunuz. Biz sana bağlanırsak esir olmuş olursunuz, senin esirin olacağız. Ne lüzum var. Biz hürüz, istediğimizi yaparız cinsinden davranıyorlar. Hayır, böyle olmaz. Böyle bir hürriyet değil tam tersine siz tutsaksınız.

NEFSİN TUTSAĞI OLANLARIN SONU

Nefsinizin tutsağısınız, nefsiniz de bizim tutsağımızdır. Siz nefsinizi Tanrı edinmişsiniz, ona bağlanmışsınız. O da bize bağlıdır. Dolayısıyla siz, bizim avucumuzdasınız. Kabza-i kudretimizdesiniz. Bu şekildeki özgür olamayış, tutsak oluş, şeytana, nefse tutsaklık, bu rehinlik dünyada da vardır, dünyada da devam ediyor. Dirilişte, ölüm sonrasında bu aşikar olacaktır. Bu rehin alınmış kişilerin damgalı olduklarını göreceksiniz. Alınlarındaki damgayı göreceksiniz. Bunlar hacizlidir, merhundur, merhunedir. Bukağılar vurulduğunu görmüş olacaksınız. Ayaklarında, boyunlarında zincirlerle melekler tarafından sürüklendiğini göreceksiniz. Orada aşikar olacak. Aslında burada da böyle ama Allah bunları gizlediği için göremiyoruz. Bu adamlar zincirlerle çekilen kimselerdir. Ama onların kötülüğüne engel olunmaz. Burası imtihan yurdu olduğu için belirli açılardan Yüce Allah onlara müsaade etmektedir. Meleklerini ve diğer varlıklarını bu işe karıştırmamaktadır.  Karışmayın siz yapsın yapacağını belirli bir süresi var. Kader zili hakkında tecelli dip çalınca o zaman suruna üflenmiş olur.  Sura üfürülünce de artık işi bitmiş olur. Demek ki herkesin bir düdüğü vardır. Hani büyük kıyamet, küçük kıyamet demişlerdir. Küçük kıyamet hanımın ölmesi, büyük kıyamet de benim ölmemdir demiş ya Hoca efendi, öyle nakledilir. Aslında küçük kıyamet insanın ölümüdür. Zil çaldığı zaman bitti paydos. Süre bitti, bırakın kalemleri, verin artık. Kağıtları dürerler, suhuflar dürülür. Hadi eyvallah der melekler, çeker giderler. Ondan sonra Azrail’e kalırsın.

ASHAB-I YEMİN

Ashabı yemin hariç. Ashabı yemin olanlar, kurtulmuş olanlardır. Onlar rehin değildirler. Onlar Allah’a kulluk yaparak tutsaklıktan kurtulmuşlardır. Nefislerine tutsak olmayınca nefisleri de Allah tarafından hürriyetine kavuşturulmuştur. Buna azat olma, ıtk diyoruz.  Allah onlara güvence vermiştir. Onlar da Allah’a güvence vermiştir. Karşılıklı güvence, teminat vardır.

رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ

¶ “Allah, onlardan razıdır. O da onlardan razıdır.”[18]

sırrıyla bu bir güvencedir. Karşılıklı güvence vardır, teminat vardır. Yüce Allah: “ Ben size güveniyorum,” demiştir; tamam. İşte bunlar ashabı yemindir. Şunlar bunlar demeye gerek yok, bunlar kurtulmuş olanlardır.  Yani bukağılardan, zincirlerden kurtulmuş, cennetlik kimseler demektir. Bunların cennetler içerisinde olduğu duyurulmuştur.

CEHENNEME GÖTÜREN SEBEPLER

Sonra Yüce Allah o Mekke’nin kâfirlerini, elebaşlarını tehdit ederken,  Peygamber-i Zişan’ın tebliğatına engel olan insanları karşısına alıp, onları uyarırken o, cehennem kablolarını, cehennemdeki yapılarını dile getiriyor.  Bu kimselerden cennet ehlinin soruşturduğunu, cennet ehli veya kendileri bazen birbirlerini sormaları veya cennet ehlinin onları soruşturmaları var. Her neyse soruşturma söz konusudur. Buralarda ister cennet ehli cehennem ehlini soruştursun, isterlerse birbirlerini soruştursunlar fark etmez.  Buradaki soruşturmada sorulan soru  “sizi bu cehenneme sokan nedir” niçin geldiniz? Sanki ilahi bir röportajla bize bu bildiriliyor, aktarılıyor. Bu şekilde değişik tablolar çizebiliriz,  bu yönde tasvir edebiliriz.  Sizi buraya segar denilen cehenneme sokan nedir? Onlar da cevaben

1.Biz namaz kılanlardan değildik, dediler. Burada namaz vurgusu yapılıyor. Çünkü namaz dinin temelidirDinin her türlü unsurundan namazda yer vardır. Namaz cami bir ibadettir. Anasırın cem olduğu, unsurların cem olduğu bir cami ibadettir. İşte bunun için evvel emirde biz namaz kılanlardan değildik. Bu aynı zamanda namazsız müslümanların da uyarıldığı bir âyettir.  Bu, aynı zamanda kâfirler olduğu gibi müfessirimiz ona göre tefsir etmiş, biz onun farziyyetine iman edenlerden değildik diye,  bu aynı zamanda namazsız Müslümanların da uyarıldığı bir âyettir.  Yani eğer namaz kılmazsa ona kâfir demiyoruz ama namazsızlık adamı cehenneme sokar. Bu âyetten bunu anlıyoruz. Birisi çıkmış namaz kılmayanların cehennemle ilgisi nereden çıktı, ben böyle bir âyet bilmiyorum demiş. İşte bu âyet-i celile ona delildir. Bakın cehenneme girmelerinin sebebi namaz kılanlardan olmamalarıymış.

AZABIN SOMUTLAŞMASI

Biliyorsunuz Allah’ın buyruğunu yerine getirmeyen asi müminler de vardır. Ehli Sünnetin bu meyandaki tesbitine göre cehennem;

وَ لبعض عصاة المؤمنين عَذَابُ القَبْرحق لِلْكَافِرِينَ

Kabir azabı kâfirlere ve müminlerin asilerinin bir kısmına da haktır.”

Dolayısıyla bırakın cehennemi kabirde de vardır. Çünkü kabir ya cehennem çukurlarından bir çukur yada cennet bahçesinden bir bahçedir. Tez elden kabirde dahi cennet yada cehennemin havası, atmosferi vardır. Bu dünyada da vardır, manevidir, kabirde biraz daha fizikidir. Tamamen fiziksel değil rüya hayatını andıran bir berzah hayatıdır. Onun içinde adamın kemiklerine bakıp da bu yanmış mı yanmamış mı diye araştırmayın. Yok, canım bu azap olmamış, kabir hayatı diye bir şey yoktur dersen sapıtırsın.  Çünkü o bir berzah hayatıdır.  Tamamen cismi değildir. Ama gittikçe gittikçe somutlaşır. Mahşer daha somuttur. Ama en somut olanı cennet ve cehennemdir. Orada tamamen, her şey meydana dökülür. Oraya varıncaya kadar oran yüzde yüz değildir.  Hele hele şimdi yüzde 99 manevidir.  Cennet, cehennem, azap bunlar hep manevidir. İman edeceğimiz şeyler, bunların asılları; yüzde doksan dokuzu hep gaybîdir.  Ama bir açısı var, o birden doksan dokuz zuhur edebilir. O birin içinde doksan dokuz tecelli edebilir. Bir tane açık bırakıyoruz iğne ucu kadar, oradan fışkırabilir. Tabi oda ehline göredir. İğne deliğinden geçmesini öğrendiysen iğne ucu kadar yer senin için âlemler demektir.  O kadar noktayı görebilecek bir gözün varsa işte o bir sana yeter.

قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ

¶ “E y Muhammed! De ki O, Allah bir tektir.”[19]

O Ehad, sana kafidir. O bir sana doksan dokuz ismi gösterir.  Esmaü’l- hüsnayı O birden temaşa edebilirsin.

ÖMÜR NAMAZLA DOLACAK

مُصَلًّى (Musalli) üzerinde geçen dersimizde durmuştuk.  Tefil babındadır, mastarı تصلية tasliyedir. Teksir ifade eden, tekellüf ifade eden bir yapısı vardır. Teksir ifade eder. علامة (allame) gibi. عَلِمَ - علامة çok ilim öğrendi. Gayret gösterdi gibi anlamı vardır.  Bu da namazda gayretin gerektiği, cehd-ü gayretin gerekli olduğu ve namazı bir kere iki kere değil ömrü namaz olacak.  Ömür namazla dolacak. Namazsız geçen hiç bir vakit olmayacak. Onun için Yüce Allah namazlarla ilgili olarak:

إِنَّ الصَّلاةَ كانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتاباً مَوْقُوتاً

¶ “Namaz, şüphesiz inananlara belirli vakitlerde farz kılınmıştır .”[20]

buyurmuştur. Vakit vakit, namazsız geçmesin. Gece gündüz namazlarla dolsun. Çünkü bir vakit namazın diğer vakitle olan bir bağı vardır, iletişim vardır, ağ vardır. İletişim ağı vardır. Onlar birbiriyle bağlıdır. Bu bağlardan birisini koparırsan akım geçmez. Öğle var, akşam var, ikindi yok akım geçmez. Çünkü takım sağlam değil. Kopukluk var, ikindi nerede? Çünkü öğleyi akşama bağlayan ikindidir. O yoksa ınkıta vardır, akım yoktur. Hatırlayasıya kılacaksın.

وَاذْكُرْ رَبَّكَ إِذا نَسِيتَ

¶ “Unuttuğun zaman Rabbini an.”[21]

onu bir nedenle yapamadıysan, hemen mutlaka yap, sonra öteki namazını kıl ki akım geçsin. Peygamberimize kazaya unuttuğumuz namazlarımız oluyor, onları ne zaman kılmamız gerekir demişler. Peygamberimiz: “Hatırladığında” demiş. Ne zaman hatırlarsan, onun zamanı yoktur. Ebu Hanife’ye göre kerahet vakitleri var, o vakitler hariçtir. Allah’la olan bağımıza örnek olarak namaz verildi.

İNSANLIĞIN TEMEL TAŞI MESAKİN

Yani bu insanın Allah’la ve kullarla olan diyalogunun olmadığını, kopuk olduğunu görüyoruz.  İnsanların temel taşı, insanlığın temel taşı fukaradır, mesakindir. Yani şu binaların yer altında temeli vardır. Ama o pek görünmez, o boyalı, cilalı değildir. O bir çok şeyden yoksundur. Şu duvara bakın ne kadar allı pullu değil mi?  Işıklı, böyle halılar filan ama alttaki, altta kalanın canı çıksın dercesine ıkıl ıkıl ötüyor. Ama koskocaman bina onun üzerinde duruyor. Onların adı esamisi okunmaz, hiç bahsedilmez. İşte insanlığın temeli de fukaralardır, miskinlerdir. İnsanlık onların üzerine oturmuştur. Öyleyse kadir bilmek lazım. Arayıp sormak lazım. Onlar bir şey istemez. Hiç temelden ses geldiğini duydunuz mu?  Ama duvarlardan ses gelir. Duvarlara dokunursunuz ses gelir. Birisi bağırır, duvardan ses geçer. Temelden ses gelmez. Ama temelin temelinden doğru gelirse o zaman ona dayanamaz. O ses de onun değildir. Zelzele, uğultu geldi mi temel dinlemez. Temel reisin de o zaman külahının düştüğünü görürsün. O alabora olur. Bir kere geldi mi o kasırga, dalga allak bullak eder. Şu halde bu miskini doyurmak lazım.  Arada sırada temeli kontrol etmek lazım. Acaba su mu alıyor, acaba birkaç yerden kayma var mı yerinde duruyor mu, durmuyor mu?  Bu aynı zamanda işte böyle bir anlam taşıyor. Biz miskinleri hiç yedirmedik.  Yani temele hiç bakmadık. O hâlde bir şeyin temeli neyse o şey onun üzerinde duruyorsa sık sık temeli kontrol edeceksin. Bu yedirmedir, ona bir şeyler vermektir, bakımını yapmaktır. İşte insanlık içerisinde onu ayakta tutan miskinlerdir, onları sağlam tutalım ki, sırtı pek karnı tok olsun ki insanlık onların üzerinde dursun. Eğer bir silkiniverirse eğer imdat ya Rabbi deyiverirse işte Yüce Allah canına okur. Onların bir dediği iki olmaz. Allah ve Resulü fukara üzerinde tabiri caizse tiril tiril titrerler. Onlara toz kondurmazlar. Çünkü kendisi de miskinlerle olmayı, miskin olarak haşrolmayı istedi.  Onlar gariplik sırrına sahiptirler, onlar garibandır. Gariptir, bilinmezlik kaftanının altındadırlar.  Onları çözebilmen mümkün değildir. Onların Allah’la ayrı bir yakınlığı vardır. Onlar esbabdan dünya ve içindekilerden kopuk yaşarlar. Bir çok bağları yoktur. Bağsız gezerler. Dünya tutsağı değildirler. Firavunluk yapamazlar. Çünkü firavunluk yapabilmek için nefsin varlık sahibi olması lazım. Onların böyle bir varlığı yok. Nesine güvensin. Makam yok, şöhret yok, para yok, pul yok, eş yok, kız yok, oğlu yok. Kendi hâlinde bir mahluktur. Ama Allah gönlü kırıkların yanındayım der. Kimsesi yok ama Allah’ı var. Daha ne olsun. Allah kiminle olursa ben falanlayım diyorsa işte padişah odur. İnsanoğlunun sultanı odur. Böyle bir garabetleri vardır.  Bilinmezlik çayırlarında dolaşırlar. Bilinmezlik kaftanı ile Allah onları örtmüştür. Bunların çoğu velidir. İlla resmi veli olması gerekmez.  O kendi dünyasında gariptir.

فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ

  1. Gariplere ne mutlu![22]

ya ehil olmuştur. İkincisi gariptir.

كل غريب قريب

وجار مسلم غريب قريب[23]

Her garip, eşsizdir, gariptir, Allah’a yakındır.”

2. O halde demek ki biz miskinlerle kopuk yaşadık. Onlara bakmadık,  onların yüzünde, gözünde neler tecelli ediyor, o tabloları, onların ilahi bir vizyonu vardı, televizyon kamerası gibi gözlerinde ışıl ışıl melekût parlardı. Hiç gözlerinin içine bakmadık. Yüzlerine de bakmadık.  Nesine baksın adam onların. Kendi halinde önüne bakmış gidiyor.

وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْنًا

¶ “Rahman’ın kulları yeryüzünde mütevazı yürürler.”[24]

kendi halinde vakarla yürürdü. Çoğu onlara selam bile vermez.

VARLIĞIN YOKSULLUĞU

Ama o bir âlemler kompleksidir. İşte bundan kopuk yaşadın mı en büyük bedbaht sensin.  Bütün nebilerin bu potada geldiğini, bunlarla arasının iyi olduğunu bilmelisiniz. Bu insanları onlar arar bulurlar.  Bildiğiniz, okuduğunuz şeylerdir. Peygamberimiz ashabıyla birlikte otururken oradan bir garip, bir miskin geçiyor. Bu tablodan öncesi var. Böyle bir konforlu, varlıklı, giyimli kuşamlı kodaman cinsinden birisi geçiyor. Peygamberimiz ashabına nasıl bilirsiniz bunu diyor. Şöyle mükemmel, şöyle sözü geçerli, böyle varlığı sayılır, saygın öve öve bitiremiyorlar. Peygamber (a.s) sesini çıkartmıyor. Sonra az önce anlattığımız tablodaki gariban geçiyor. Peygamberimiz bu nasıl, bunu nasıl biliyorsunuz, ifade edin bakalım diyor. Bu kimsesiz, bilinmeyen birisidir,  gariban birisidir. Kimse bilmez. Ne sözü dinlenir, ne varlığı ne yokluğu sezilir, var mı yok mu yaşıyor mu yaşamıyor mu? Böyle birisidir Ya Resûlallah. Hatta orada başka tabirler de var.  Mesela birisi kız istemek için adamı yanında götürse onun yüzünden vermezler.  Bu da kimmiş derler. Ama öteki kotarır mı kotarır. O godaman için de tuttuğunu koparır diyor.  Onun için hep onu götürürler. İsteyince versinler diye. Gördünüz mü?  İnsanoğlu hep böyle koparıcıların, kotarıcıların yalakası olur. İşimi bu görüverir benim diye. Kaz gelecek yerden tavuk sakınılmaz diye boyuna koltuğunun altında tavuk götürür. Ötekine bırakın tavuğu yumurta bile vermez.  Sonra Peygamberimiz buyurdu ki; bu var ya bu sizin beş para etmez dediğiniz yani artık öyle tefsir ediyoruz. Bu sözlerden bu sonuç çıkıyor. Bu var ya onun gibi dünya dolusundan daha üstündür diyor. İşte miskin budur Allah’ın Kulları. Miskinin değeri budur. Bu adamlar miskinlerden hep kopuk yaşamıştır, hiç irtibat oluşmamıştır. Şöyle bir söz vardır. Erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer. Bu anlamlı bir sözdür. İlk etapta biraz tuhaf gibidir ama doğrudur. Onun gönlünü bu şekilde kazanabilirsin.  O fakir o fukarayı davet ederek; onu yedirip içirerek onun kalbini kazanabilirsin.

Burada bir Emin Efendi vardı. Rahmetli büyüğüm Topçuoğlunun oradaki medresenin hocalarından birisi olarak bahsederdi; rahmete vesile olsun. O zat ne kadar şehrin içerisinde salyalı, saralı, düşük, insanların hiç ilgilenmediği kör, topal varsa bunları davet ederdi, yedirir, içirirdi. Sofrası bunlarla dolardı ve mendilini çıkarır ağzından akanları siler, salyalarını siler, burunlarını temizlerdi diyor. Demek ki çok büyük bir zatmış derdi. Her babayiğit böyle yapabilir mi?  Yedirmekle kalmıyor. İğrenirsin değil mi? Yönünü dönersin, burnunu kapatırsın kokuyorlar diye. O öyle değildi. Peygamberimiz de bu tür kişileri ziyaret etti. İncelediğiniz zaman görürsünüz onların sofrasına oturdu, davetlerini kabul etti, herkesin kaçtığı cüzzamlı ile beraber oturup yemek yedi. Bunlar vardır.  O zamanki cüzzam öcü, cüzzam diye duydu mu işi bitti. Onu hemen cemiyetten tecrit ederler, hâlbuki bulaşıcı bir hastalık değilmiş ki Peygamberimiz bu davranışı ile cüzzamlılardan kaçmanıza gerek yoktur demek istemiştir. Eskiden tıp bu kadar gelişmeden evvel, o Peygambere mahsus olan bir şeydir. Biz yapamayız onu demişlerdir. Eski yorumlar da böyledir. Ama şimdi bizim de yapabileceğimiz ortaya çıktı. Çünkü bulaşıcı bir hastalık değildir. Tıbbın ne kadar desteği var gördünüz mü? Bilim ne kadar önemlidir.  Peygamberin davranışını nasıl izah ediyor. Çok söylenecek söz var, biz yine aşırdık gittik. Yol içindeki doksan dokuz renge bürününce ne taraftan gideceğimizi şaşırıyoruz. Gözümüz kamaşıyor. En iyisi bunu bire indirgeyelim de o öte tarafları kapatıp öyle yürüyelim. Bu segar denilen cehennem içinde yer alacak olanların verdiği cevaplardan birisi de şudur. Cehenneme giriş sebepleri, içeride yer alış sebepleri ki en iyi bilen onlardır. Çünkü muhakeme olmuşlar, mahkeme olmuşlar. Şu şu sebepten siz şuraya gideceksiniz denilmiştir. Onlar da en önemlilerini burada kaydediyor. Yüce Allah bize onlardan naklediyor. Devam ediyorlar ve diyorlar ki:

Âyete geçmeden önce الشتم şetm kelimesi üzerinde duralım. Yukarıda yeminin bir satır üzerinde yer alan, كالشتيمة بمعنى الشتم diye anlam verirken şamata gibi mi bir anlam vermiştik. Bu sövmek, saymak ve ihanet anlamına gelen bir kelimedir.

وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَائِضِينَ

سَقَرَ Segar cehennemi içerisinde insanların yer almasının ana nedenlerinden iki tanesini zikretmiştik. Birincisi biz namaz kılanlardan değildik dediler. İkincisi yediren, içiren değildik dediler. Birincisi Yüce Allah’la olan irtibatımızı sağlayan, müminin miracı olan bağlantı namazdır. Bu bağlantı bu adamlarda yoktur. Bu adamlar Yüce Allah’la olan irtibatı kesmişler. Bunu anlıyoruz. Çünkü namazı olmadı mı adamın miracı yoktur. Miracı yok demek Yüce Allah’la gidiş geliş yapma olayı yok demektir.  Tamamen yabani bir yaratık olmuştur. Bu yabanilikten kurtulmanın çaresi sürekli onu ziyarettir. Bu da miraçla olan bir olaydır. Sık sık görünmek gerekir. En azı kendi farzettiği kısımdır ve  asgari demektir. Bundan öte asla olmaz demektir.

EKBERE UZANAN YOL

Asgarinin ötesinde ekberi vardır. Bu asgar en küçüğü en azı demektir. Bu asgarinin ötesinde ekser vardır. Ekser ekberi oluşturur.  O halde ekbere sünnetlerle ve mendublarla yürümelisin ki ekberi bulmalısın. Asgari düzey; Yüce Allahın seni cezalandırmamasıdır. Cezadan kurtulmak asgaridir. Bunun daha ötesi vardır ki efdali olan vardır ki işte o ekberle olur.

وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ

¶   “Allah’ı anmak ne büyük şeydir.”[25]

gördünüz mü? Nedir bu?  Namazların arasını da dolduracaksınız. İkisinin arasına öyle bir yol yapacaksın ki sanki bir dairede yer alıyor.  Sanki bir gibidir. Yollarla öyle bağlamışsın ki arasını o da zikrullahtır.  İşte o bağ zikrullahtır. O da ekberdir.

وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ

dir. Bu namazdan sonra geliyor.

وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ

¶ “Allah, yaptıklarınızı bilir.”[26]

Demek ki yedirme işi de en aşağıda yer alan, varlığı ayakta tutan temeldir. Sanki yerler ve gökler onların üzerinde, miskinlerin üzerinde, fakr üzerinde duruyor.  Koskoca yerler gökler fakrın üzerine bina edilmiştir. Fakr, muhtaç demektir.

يا أَيُّهَا النَّاسُ أَنْتُمُ الْفُقَراءُ إِلَى اللَّهِ

¶        “Hepiniz Allaha muhtaçsınız.”[27]

yerde gök de ona muhtaçtır. Bitkiler, atomlar, ne sayarsan say hepsi ona muhtaçtır. O halde gani olan kendisidir. Fakir olan mahluktur. Ganilik O’nun şanındandır.

وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ

¶ “Allah ki O ganidir, övülmeye layık olandır, biz ise fakiriz.”[28]

Şu halde varlığın en görkemlisi insanlıktır. İnsanlığın temelinde de mesakin, miskinler vardır. Bununla da bağı yoktur. Peki şöyle bir bina yaptınız. Bunun temelle bağlantısı yoksa mesela şu direği kesseniz, temel ile bağını koparsanız binalar çökerler. Nitekim böyle şeyler yapılmıştır.  Arabalar sığsın genişlesin diye direkler kesilmiştir.  Ondan sonra binalar çökü çöküveriyor. İşte bu adamlar temel ile bağ oluşturmamışlar. Dolayısıyla yaptıkları o görkemli gibi görünen şeyler çökü çöküvermiş. Yani o büyük zelzele gelince bunların eserleri, yaptıkları ve kendileri, bütün sigortaları her neyse hepsi gidivermiş. Mesela ülkesinin üzerine koruyucu tavan yaptıranlar olmuştur. Gökten koskocaman bir kütle gelse senin o tavanın ne işe yarayacak. Allah korusun.  O kuyruklu yıldızlardan birisi bu tarafa doğru geliverse sen ne kadar koruyacaksın. Ne kadar gülünç bir şeydir.

OYUNBOZAN GELİYOR

Çocukların evcilik oyunu oynaması gibi bir şeydir. Yüce Allah oyun oynuyorsunuz diyor.  Oyun ettiniz, varlığı oyuna çevirdiniz, ben size gösteririm, oyun oynamasını diyor. Bak oyun nasıl oynanırmış. Oyununuzu bir bozayım da görün bakalım. İşte kıyamet denilen olay bütün bu sahtekarların oyunlarını bozacaktır.  Onun bir adı da oyun bozandır.

أَنْتُمْ صَامِتُونَ - müfessir لاعبون der.

Siz oyundasınız, eğlencedesiniz. Kıyamet, bu oyunun içindeyken ansızın gelip çatacak.

Bu iki açıdan da bu adamların bağı yoktur. Ne Allah’la olan bağları olan namaz var, ne de insanlık ile ki insanlıktan maksat bu miskinlerdir, fukaradır. Bunlarla da bir bağı yoktur. İki yönden arada kalmışlardır. İki arada bir derede kalmışlardır. Ondan sonra sıkışıp gitmişler. Peki, siz ne yapardınız? Hani diyorsunuz ya biz namaz kılmazdık, miskinlerle de beraberliğimiz yoktu. Onları tanımayız bile, ne yedirdik ne içirdik. Bunun zıddını söyledik hep zenginlerle beraber yiyip içtiklerini, birbirlerini sıvazladıklarını, dalkavukların, yağcıların birbirlerini yağladıklarını anlattık. Şimdi de yaptıklarına bakacağız. Bunlar yapmadıklarıydı. Şimdi yaptıklarını söylüyorlar.

 

وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَائِضِينَ

3.Biz eğlenceye dalıp gidenlerle dalıp giderdik. Dalanlarla birlikte dalış yapardık. Buradaki dalıştan maksat;  diğer âyetlerde görüldüğü üzere bir eğlence ve oyundur.

وَاتَّخَذُوا آيَاتِي وَمَا أُنْذِرُوا هُزُوًا

¶     “Âyetlerimizi ve kendilerine yaptığımız uyarıları alaya alırlar.”[29]

وَمَا الْحَياةُ الدُّنْيا إِلاَّ لَعِبٌ وَلَهْو

¶     “Dünya hayatı sadece oyun ve oyalanmadan ibarettir.”[30]

KULLUK ARENASI

Bu adamlar için, kâfirler için dünya yaşamı bir oyun ve eğlence yeridir. Müminler için bir imtihan vesilesidir.  Laboratuar gibidir, kütüphane gibidir, işyeri gibidir, yani arenadır, kulluk arenasıdır. Ama ötekiler için büyük şehirlerde eğlence yerleri mekanları vardır ya; sallanıyorlar, hopluyorlar, zıplıyorlar, içiyorlar, kaçıyorlar ya işte kâfire göre bu âlem böyle görünüyor.  Onların gözü böyle görür.  Mümin ise Allah’ın harika sanatları olarak görüyor ve imtihanında kullanacağı materyaller, bir fizik laboratuarında fizikçinin gereksinim duyduğu mutlaka deney yaptığı o aletler gibidir. Dağlar, ovalar, bulutlar, hayvanlar, bitkiler velhasıl hepsi ve hepsi ona emanettir. Onları çar çur edemez. Oradaki mikroskobu alıp da sinek avlamaya gitmez. Veya uzakta bayanlar var. Şunları yaklaştırayım da bakıyım demez. Orda kullanmaz onu yerinde kullanır. Çünkü kâfirin yaptığı işlerden birisi de işte budur. Onu niçin yapıldıysa onun için kullanacaksın. Onun adı mikroskop; gözle görülmeyen canlıları izleme aletidir. Sen onu başka şeyleri, gizli şeyleri izlemeye kalkarsan, röntgencilikte kullanırsan işte bu zulümdür.  Çünkü sen onun yerini değiştirdin. Onun amacı o değildir, amacından saptırdın a sapık. Hem kendisi niyet olarak, düşünce olarak sapmış, hem de aleti saptırıyor. Yerinden alıp başka yere götürüyor. Ondan sonra yerine koymamak da bakınız burada yeri gelmişken söyleyelim. Taşı gediğine koymak lazım. Bilir kişiler eşyaları yerine koymuşlar. Buna va’z denir. Va’z koymak demektir. Kainatta Allah her şeyi yerli yerine koymuştur. Buna doğal yapı, orijinal yapı denir. Bunlara ellerken çok dikkatli olmak lazım.  İznin var mı? Mezun musun? Sana izin verdiler mi? Bunu nerden alıp da nereye koyacaksın? Bu geniş bir sohbet konusudur. Bunu devlet yapısı içerisinde veya evlerde her eşyanın bir yeri vardır. Şurada tencere şurada kaşık, şurada şu gibi yerleştirdin.  Kaşığı alıp koca tencerelerin olduğu yere koyuyorsan işte sen zulmetmiş olursun. Bu bir zalimlik örneğidir. Çünkü aldığın eşyayı yerine koymadın.  İnsanlar bu temel esasları alıp öğrenip, uygulamalıdır. Bu sadece dini bir şey değildir. Bu bir komplekstir. O ölçüyü her yere kullanacaksın, her yerde kullanacaksın. Her eşya yerinde ağırdır demişler. Taş yerinde ağırdır. Yerinde olursa güzeldir. Yerinin dışına çıktı mı gözünü arka tarafına koysalardı korkunç bir yaratık olurdun. Şu gözünü çıkarıp ensene koysalardı ters tepe göz geliyor, ters tepe tepe derler ve insanlar senden kaçarlardı. Öcü geliyor derlerdi. Halbuki o yerinde ne kadar güzeldir. O halde yerini bilmek ve yerinde tutmak lazımdır. İşte bu adamlar dalar giderdik derler. Dalıcılarla biz de dalar, yüzücülerle yüzerdik, atıcılarla atardık derler.  Nerde ne gördükse, dans edenler gördük mü hemen bizde dans ederdik. Bizim bunlardan eksiğimiz ne?  Her şeye uyum sağlarız biz diyorlar. Miraçtan ve miskine yanaşmaktan gayrı her iş vardır bizde diyorlar. Hepsini yapardık. Bizde bir tek namaz yoktu. İşte miskinlere yedirme içirme hasleti yoktu.  Oyun namına ne varsa hepsi bizde vardı.  Şunu bilir misin? Bilmem mi en iyisini bilirim. Şarkı söyleyenle şarkı söylerdik. Ya ne kadarda olumlu adam diyorlar. Ne yaparsan, ne taraftan atarsan tutuyor diyorlar.

HER ISLIĞA AYAK UYDURULMAZ

وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَائِضِينَ Allah korusun.  Herkesle hâldaş olunmaz, yoldaş olunmaz. Her çağıranın yanına gidilmez.  Her ıslığa ayak uydurulmaz. Her saz çalanın karşısında oynanmaz. Hepsinin bir yeri vardır. Ezan okundu namaz kılayım. Her okunan ezanın arkasından namaz kılınmaz. Vaktinde okundu mu ezan? Vaktindeyse o ezandır, ibadettir.  Vakti girmeden okunduysa o eğlencedir. Ezanı bile eğlence yapanları biliyorsunuz. Müşrikler zevklenirlerdi. Böyle ağızlarını, burunlarını eğerek müezzinlerle eğlenirlerdi. Demek ki zamanında okunmazsa onun namazı yoktur.  Zaten ezanın anlamı bildirmek demektir.  Neyi bildiriyor, vakit girdi, namazınızı kılınız. Seni namaza çağırıyor. Haydi namaza diyor. Biz okuldayken vakitli vakitsiz ezanı okurduk hocam, derseniz; sen öğrencisin. Senin cemaate filan çağırdığın yok. Kendi kendini çağırıyorsun. Türkü çağırır gibi okumuşsun. Öğrenmek içindir söylersin, mırıldanırsın. O ayrı bir konudur.  Biz talimden, teallümden bahsetmiyoruz, ilamdan söz ediyoruz. Demek ki bir şey batılsa hemen içine dalıvermeyeceksin. İçtinab lazım, uzak duracaksın, kaçacaksın, gözünü yumacaksın, kulağını kapatacaksın, oradan sıvışacaksın. Şimdi kaçarsam bana ne derler diye düşünmeyeceksin. Mecbur musun pisliğin içine dalmaya? Herkes geberiyor, zehir yutuyor diye seninde mi yutman lazım. Ben şimdi farklı kalırım. Beni neden yutmuyor diye ayıplarlar mı diyorsun?  Aynı şeydir. Uçurumdan atlayanın peşinden atlanılır mı? Ateşe girenin peşinden ateşe girilir mi? Batıla dalardık diyorlar. Biz batıl ehliyle batıllaşıverirdik. Batılılarla da batılaşıverirdik.  Yani onlarda gördük mü, batı da var mı var. Hemen onların peşinden koşuverirdik. Bu caiz mi değil mi? Batı da var yahu. Hay batasıcalar. Bata bata zaten bir tek kılları kaldı. Hepsi gömüldü. Ne kafa kaldı, ne beyin. Bir tek yukarıda diken gibi kıl kalmış. O görünüyor. O kıl da batmak üzeredir. İnşallah mucize el gelirde o kıldan tutar da kıl kavliyle paçayı kurtarıverir inşallah.  Ramak kala inşallah ölümden kurtuluruz. Rabbim imdadımıza yetiş. Dalanlarla bizi batıla daldırma.

الخوض el -havz kelimesinin kökü خَاضَ - يخوض- خوضاً

الشروع في الباطل Anlamsız, faydasız, tam tersine zararlı bir şeye dalmaktır, giriş yapmaktır. Pervasızca atılmaktır.  الشروع في الباطل Batıla pervasızca dalış yapmaktır. Düşünmeden, taşınmadan, araştırmadan batıla dalıvermektir. Batıla dalıştır. O halde ne diyorlar. Biz batıl ehliyle dalar giderdik.  Onlarla birliktelik oluşturur, gece gündüz beraber olurduk. Yememiz, içmemiz onlarla beraberdi. Görüyor musunuz? Yemeleri, içmeleri hep beraber onlarla, مَعَ denilince beraberiz, hiç ayrılık yoktu diyorlar. Allah korusun.

MEHLEK BİR MECRA AYRIDIR

أَنْتَ مَعَ مَنْ أَحْبَبْت

h  “Unutma, sen sevdiğinle berabersin.”

Dünyada kiminle beraberseniz ve bu beraberlikten memnunsanız hiç kuşku yok ki öte tarafta da ayrılmayacaksınız. Ama zorunlu beraberlik, birileri baskı yapmış, birileri seni bir cani ile bağlamış. Tamam, onunla olursun, yerine göre onunla da ölürsün.  Ama dirilirken yollarınız ayrılır. Mehlek (öldükleri yer)bir mecra ayrıdır. Aynı şekilde ölürsün. Aynı arabada kaza geçirirsiniz. Onun gideceği yer ayrıdır. Senin gideceğin yer ayrıdır. Aynı kazada gidersiniz. Ama birisi batıl ile uğraşıyordur. Şimdi biliyorsunuz otobüslerde televizyonlar var. Orada bir zina sahnesini seyrediyordu ve heyecanla kalbi takır takır atıyordu. Öteki de takmış kulaklığını, ya da açmış kitabını, Kuran’ı okuyordu.  Hiç ikisi bir olur mu? Evet, kazada öldüler ikisi de ama bunların mecrası ayrıdır. Helak oldukları yer birdir ama kalkışları, duracakları yer, gidecekleri yer ayrıdır. Dünya işte böyle birlikteliklere izin verebilen tuhaf bir âlemdir. Dünya böylesine, çelişkilerin yan yana, bir birine girift olduğu bir yerdir.

FASILLARIN GİDİŞİ ASILLARIN GELİŞİ

Ama merak etmeyin bir gün Allah bunu tamamen ayıracaktır. İyiyi yanlıştan, eğriyi doğrudan,  kötüyü iyiden ayıracaktır. Birbirinden bunları fasledecektir.

إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كانَ مِيقاتاً

¶ “Doğrusu hüküm günün vakti elbette tespit edilmiştir.”[31]

Fasıl günü geldiği zaman asıllar hep ortaya çıkacaktır. Fasıl gününün tafsil edildiği gün her şey meydana çıkacak. Gizlilik diye bir şey kalmayacak. Dünya gizliliklerin yeşerdiği, geliştiği, neşv-ü nema bulduğu bir yerdir. Yani kâfirliklerin çoğaldığı bir yerdir. Kâfirler ot gibi biterler burada. İşte hep gizleme, hep gizleme vardır. Örte örte orijinal bir şey kalmıyor. Şimdi dağları, nehirleri bir şeylerle örtmeye çalışıyorlar.  Ovaları bir şeylerle kapatmaya kalkıyorlar. Aman Allah’ım ört babam ört. Onlar örtüldükçe yeni gelen nesiller farklı şeyler görecekler. Menülerindeki görüntüler, içlerindeki kotlanmış olan yapı ile gördükleri yapı birbirine uyum sağlamayacaktır. Bu önemli bir olaydır. Onun içindeki yapı ile görünen yapı farklı olacak. Bu sayede bu şekilde, bu tezattan dolayı insan çevreye uyum sağlayamayacaktır.  Tuhaf bir yaratık hâlini alacak, davranış bozuklukları gösterecektir. Bu senin onu getirdiğin bidat çevresinden kaynaklanıyor. Onu sünni (doğal) bir yapıya getirmedin.  Suni olan bir ortama soktun. Sünnilikle sunilik… Yapısında sünnilik var, gelişi böyle ama gördüğü tablo sun’i. İkisi birbirine karışmaz.  İşte bu sorunların daha da artmasını sağlayacak. Fesat ortamı arttıkça daha da huzursuzluk, daha da anlayışsızlık artmış olacak. Allah korusun.

Batıla şurudur.  أي yani şunu demek istiyorlar.  نقول الباطل Biz batıl şeyler konuşurduk. Anlamsız ipe sapa gelmeyen şeyler. Aç televizyonu dinle ne kadar anlamsız ipe sapa gelmeyen sözler vardır. Aman Allah’ım ne hale gelmişiz. Hiç bir faydası dokunmayan şeylerdir. Yetenekle ilgili programlar var. Yetenek sizsiniz gibi. Ne kadar anlamsız, ne kadar insani olmayan şeyler varsa onlar kazanıyor. نَخُوضُ مَعَ الخائضين ne kadar dalarsa o kadar adam puan alıyor, meşhur oluyor. O tipten o kafalılar tarafından. Allah korusun İblisler tarafından iyi İblis olmuşsun, İblislik puanı alıyor. Bunun anlamı başka ne olabilir? Hangi mesleğe hizmet ediyor onun yaptığı?  Bir buluş mu yapmış, toplum, beşeriyet teknikte daha mı ileri gidecek, araba daha mı iyi taşıyacak bizi, uçuracak mı?  Yaptığı şey bunlarla mı ilgili yoksa tamamen şebeklerle olan bir iliş ki mi?  Şebek ilişkisi mi? Allah korusun.

Biz anlamsız, batılı söyler batılı konuşurduk.  والزور yalan söylerdik. Doğruyu söyleyeni dokuz kapıdan kovacaklar. Doğrunun modası geçti diyecekler. Şimdi yamuk olan kazanıyor diyecekler. Giydiği yamuk olacak,  attığı adımlar yamuk, kafası, burnu, kulakları yamuk, ne varsa yamuk olacak. Düzgün olan şeyi ayıplayacaklar.

إِنَّهُمْ أُنَاسٌ يَتَطَهَّرُون

¶ “Güya onlar temiz kalmaya çalışan insanlarmış demek oldu.”[32]

Lut kavmi bunlar temiz adamlar, iffetli adamlar demişlerdi. Ayıplamak için söylüyorlar bakın. İşte böyle olacak. İffet ve namus alay konusu olacak. Ya sen hiç yatmadın mı birisiyle, ne kadar gerisin. Sende deneyim yok mu? Hanım soruyor deneyimin var mı? Yok. O zaman git dene de gel. Neüzü billah. Bu hale geldik. İşte bu نَخُوضُ مَعَ الخائضين anlamıdır. Böyle yapardık. Yaptıklarımız anlamsızdı, ipe sapa gelmezdi. İnsani değildi. Sözlerimiz öyleydi. Fiillerimiz, rüyalarımız öyleydi. Velhasıl biz öyleydik işte.  Öylesine bir hayat sürdük diyorlar.

Daha saydıkları bir takım maddeler var. Bir madde daha var önemli gördükleri onu da önümüzdeki hafta inşallah okuruz. İbret alırız, ders alırız da bu yamukların âleminden, ilminden (onları kınamak için söylüyoruz. ) Onların bilgileri hep yamukluğa dairdir. Onlardan uzak dururuz inşallah. Allah bizleri onların sözlerinden, hallerinden, fiillerinden, yapılarından, âlemlerinden muhafaza buyursun. في آيات الله Allahın âyetleri konusunda biz hep yalan derdik, yalanlardık. Anlamsız işlere, anlamsız sözlere dalar giderdik. Hep söylediklerimizde bu meyandaydı diyorlar.

 
 

[1] Mağribî, Nazmü’d-Dürer,c.13,s.78

[2] Taha20/115

[3] Fetih/18

[4] Fetih/6

[5] Muhammed47/13

[6] Enfal8/40

[7] Nas114/5

[8] إِنَّ الْمُؤْمِنَ إِذَا أَذْنَبَ كَانَتْ نُكْتَةٌ سَوْدَاءُ فِي قَلْبِهِ İbn Mace, Zenb, hadis no:4244

[9] Tin/4

[10] Yasin/60

[11] وَلا تَتَّبِعُوا خُطُواتِ الشَّيْطانِ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ Bakara2/168

[12] Enfal8/48

[13] Araf7/21

[14] Araf7/68

[15] Buhari,Teheccüd,1142

[16] Şura42/30

[17] Kıyamet75/36

[18] Beyyine98/8

[19] İhlas112/1

[20] Nisa4/103

[21] Kehf18/24

[22] İbn Mâce, İslâm Garib başladı babı, hadis no:3988

[23] Riyazü’s-Salihin Şerhi,c.3,s.177

[24]Furkan25/63

[25] Ankebut29/45

[26] Ankebut29/45

[27] Fatır35/15

[28] Fatır35/15

[29] Kehf18/56

[30] Enam6/32

[31] Nebe78/17

[32] Neml27/56

Paylaş...

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to Twitter

12 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Instagram

Üye Girişi

Fotoğraf Albümü

  • Kategori: Anma Haftası 2017
  • Kategori: Anma Haftası 2016
  • Kategori: Anma Haftası 2015
  • Kategori: Anma Haftası 2014

          gulhan_37