Rehin Nefis (25 Eylül 2011)

td001_y2

Yaz sezonu içerisinde, okulların tatiline paralel olarak ara, fasıla verdiğimiz dersimize Allah’ın inayetiyle, Resûl-i Ekrem’in şefaatiyle, uluların himmetleri ve sizlerin de gayretleriyle devam edeceğiz, niyetimiz budur. Allah’ın izniyle bu okuma işimizden, anlama, anlatma işimizden asla dönmemeye niyetliyiz. Ömrümüz vefa ettikçe bu yönde, bu yolda adımlar atacağız. Allah Teâlâ sebattan, sabırdan ayırmasın. Bu vesile ile ilmimizi, aşkımızı, şevkimizi ziyade eylesin.

KUR’ÂN’DAN OKUNAN BÖLÜM:

 

كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ (38) إِلَّا أَصْحَابَ الْيَمِينِ (39) فِي جَنَّاتٍ يَتَسَاءَلُونَ (40) عَنِ الْمُجْرِمِينَ (41) مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ (42) قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَ (43) وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْكِينَ (44)

TEFSİRDEN OKUNAN BÖLÜM:

{كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ} هي ليست بتأنيث رهين في قوله كل امرئ بما كسب رهين لتأنيث النفس لأنه لو قصدت الصفة لقيل رهين لأن فعيلاً بمعنى مفعول يستوي فيه المذكر والمؤنث وإنما هي اسم بمعنى الرهن كالشتيمة بمعنى الشتم كأنه قيل كل نفس بما كسبت رهن والمعنى كل نفس رهن بكسبها عند الله غير مفكوك {إِلاَّ أصحاب اليمين} أي أطفال المسلمين لأنهم لا أعمال لهم يرهنون بها أو إلا المسلمين فإنهم فكوا رقابهم بالطاعة كما يخلص الراهن رهنه بأداء الحق {فِي جنات} أي

هم في جنات لا يكننه وصفها {يَتَسَاءَلُونَ عَنِ المجرمين} يسأل بعضهم بعضاً عنهم أو يستاءلون غيرهم عنهم {مَا سَلَكَكُمْ فِى سَقَرَ} أدخلكم فيها ولا يقال لا يطابق قوله مَا سَلَكَكُمْ وهو سؤال للمجرمين قوله يستاءلون عن المجرمين هو سؤال عنهم وإنما يطابق ذلك لو قيل يتساءلون المجرمين ما سلككم لأن مَا سَلَكَكُمْ ليس ببيان للتساؤل عنهم وإنما هو حكاية قول المسئولين عنهم لأن المسئولين يلقون إلى السائلين ما جرى بينهم وبين المجرمين فيقولون قلنالهم ما سلككم في سقر قالوا لم نك من المصلمين إلا أنه اختصر كما هو نهج القرآن وقيل عن زائدة {قالوا لم نك مِنَ المصلين} أي لم نعتقد فرضيتها {وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ المسكين} كما يطعم المسلمون

 

 REHİN NEFİS

 İÇİNDEKİLER

1.Kuran’dan Okunan Bölüm

2.Tefsirden Okunan Bölüm

3.Vahyin Yüklenişi

4.Her şeyin İlkinde Bir Acemlik Vardır

5.Kul-Mahlûk Alışverişi

6.La İlahe İllallah Bir İmdattır

7.Ondokuz Catlağı

8.Belirsizliğin Belirginleşmesi

9.Kulağı Tıkalı Matlub

10.Büyük Uyarıcı Cehennem

11.Öne Geçmek ve Geri Durmak

12.Rehin Nefis

13.Yerin Tutsağı Olmayalım

14.Rehin Nefsin Kurtuluş Reçetesi

15.Müminin Nefsine Allah Taliptir

16.İrşat, Kuran’ın İrşadıdır

17.Cennetler İçinde Olacak Müminler

18.İhtisar Kuran’ın Belağatindendir

19.Niyyet-i Sadıkasız İş Köpüğe Benzer

20.Namaz Tüm İbadetlerin Hülasasıdır

21.Allah Miskinlerin Üzerine Titrer

 

Değerli Müminler, Kıymetli Kardeşlerim!

Yaz sezonu içerisinde, okulların tatiline paralel olarak ara, fasıla verdiğimiz dersimize Allah’ın inayetiyle, Resûl-i Ekrem’in şefaatiyle, uluların himmetleri ve sizlerin de gayretleriyle devam edeceğiz, niyetimiz budur. Allah’ın izniyle bu okuma işimizden, anlama, anlatma işimizden asla dönmemeye niyetliyiz. Ömrümüz vefa ettikçe bu yönde, bu yolda adımlar atacağız. Allah Teâlâ sebattan, sabırdan ayırmasın. Bu vesile ile ilmimizi, aşkımızı, şevkimizi ziyade eylesin.

VAHYİN YÜKLENİŞİ:

Kardeşlerim! Müddessir Sûre-i Celîlesi’nin sonlarına doğru gelmiştik. Bu sûre-i celîlenin özelliğinin ilk gelen sûrelerden olduğu ve dolayısıyla Peygamber (a.s)’e yapılan vahyin yüklenmesi işini ifade eden âyetleri görüyoruz. Bu yönde yükleme yapılan Peygamberin o yükünü nereye taşıyacağı, nereye bırakacağı, verilen adresleri görüyoruz. Nereye bu yükler götürülecek, nasıl götürülecek ve nasıl bırakılacak, hangi hızla gidilecek, bunların inceliklerini görüyoruz.

 

HERŞEYİN İLKİNDE BİR ACEMİLİK VARDIR:

Ayrıca bu sûrenin özelliklerinden diğer bir yön ve açı da Peygamber (a.s)’ın vahyi iletme işinde ne olursa olsun bir acemiliği vardır. Her şeyin ilkinde bir acemilik vardır. Bir ısınma, bir alışma vardır. Birden sindirim, oluşum gerçekleşmez. Gerçi nebilerde birden oluşum vardır. Ani oluşumlar vardır ama bunlar mucize türündendir. Mucizeler de onların ekseri hayatlarında yer almaz. Onlar tabiri caizse gıdım gıdım (az az) verilir. Mucizeler çok azdır, müstesnadır. Çünkü beşere muallim olarak gönderilmişlerdir. Muallimin harikulâde sözleri, hareketleri öğrencisine zarar verir. Çünkü bu konuda ona ayak uyduramazlar. Bu durumda da muallimliğin, eğitimin herhangi bir fonksiyonu kalmaz. Mucize yoluyla hareket eden bir şahsa,   değil mucizeye daha keramete bile erişememiş kişilerin ayak uydurması mümkün değildir. Bu nedenle de Peygamber-i Zişan’ın yapısında da böyle sıkıntılar görülmüştür. Bu âyetin öncesinde (makabli) bunları anlattık. O, acı çeker, hastalanır, üzülür. Bütün bunların karşısında Peygamber;

وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ

¶        “ Hastalandığımda da O, bana şifa verir.[1]

 

diyor.  Ben hasta olmam, demiyor veya tuhaf bir

şekilde “beni hasta etme” denir mi?  Böyle bir dua yapılmaz, sadece şifa istenir. Beni hasta etme diyemezsin. Onun işine sen karışamazsın, O hasta eden ve şifa verendir. Hasta etmeyince kime şifa versin. hasta olmayana şifa verilir mi? Şifa hastaya verilir. İlim, cahile verilir. Âlime ilim verilir mi? Cahile ilim verilir ve âlim olur.

KUL-MAHLÛK ALIŞVERİŞİ:

Kul yani mahlûk ilk yapıda negatif bir özelliğe sahiptir. Hâlık ise pozitif bir konumdadır. Bu ikisinin alışverişi söz konusudur. Negatif olan varlık, pozitif olan varlıktan daima alır ve negatif olan yapıda pozitife özenme vardır.  La ilâhe, negatif bir gidiştir. Bu, mahlûkun gidişidir. İlla Allah, bu müspettir. La negatiftir,  illallah ispattır. Buna “nefy-ü ısbat” denir. Nefy-ü ısbat; tasavvuf dilinde, diyarında yer alan bütün tarikatların, Ehl-i Sünnet tarikatlarının temelini oluşturan yapıdır. Bir kere sileceksin, mahv söz konusu, sonra ısbata geçeceksin. Sileceksin ve sildiğin yere koyulması gerekeni koyacaksın. Bütün sahteleri “la ilahe” ile bir tarafa silip atacaksın. Bu “يَمْحُو اللَّهُ” şenindendir.

 

Senin la ilâheye muvaffak olabilmen “يَمْحُو اللَّهُ” şe’nine, şanına dâhildir. Allah, dilerse siler. Sen, Allah’tan” la ilâhe illallah derken- bu bir taleptir aslında- Allah’tan başka hiçbir Tanrı yoktur, illallah derken de ancak, Allah vardır. O’ndan gayri hiçbir Tanrı yoktur. İlâh, sadece O’dur. Bu Allah’ın الْمَاحِي “mâhî” ism-i şerifiyle, eğer Allah dilerse senin kalbinden o negatif duyguları siler. Sen de bunu benim kalbimi temizle

“Tathir kalbi anilavarizi amma sivake ya Rabbi

اللَّهُمَّ اكْفِنِي بِحَلَالِكَ عَنْ حَرَامِكَ، وَأَغْنِنِي بِفَضْلِكَ عَمَّنْ سِوَاك

  1. Sen’den gayriden kalbimi temizle!

Sadece, yalnız senindir, senin olsun.

LA İLAHE İLLALLAH  BİR İMDATTIR:

Kalbine çok hücum eden vardır, saldıran vardır. Sahtekârlar var, onlardan beni kurtar, diye talep edersin. La ilâhe İLLALLAH bir imdattır. İmdat, imdat, İllallah, Sen’den gayrisini ben tanımıyorum. Bu konuda bana yardımcı ol. Yüce Allah da

يَمْحُو اللَّهُ مَا يَشَاءُ وَيُثْبِتُ

¶        “Allah, dilediğini siler, dilediğini de sabit kılıp bırakır.[2]

يَمْحُو اللَّهُ مَا يَشَاءُ” Allah dilediğini siler ve “وَيُثْبِتُ” ve dilediğini de sabit bırakır. Orada illallah sübut bulur. İşte müminin varacağı nokta burasıdır ve bu kadar kısacıktır. Müminin işi, sahteleri, masivayı red, vücudu vacib olanı ısbattır. Olması gerekeni tasdik ve olmayanı ise nefyetmektir. Allah sübut versin, muvaffakiyet ihsan eylesin. İşte Peygamber bu türlü girişimlere giriyor, uğraşıyor. Tabiî ki bunun değişik yolları var. İllallah,  son noktadır. Allah, son noktadır.

وَأَنَّ إِلى رَبِّكَ الْمُنْتَهى

¶        “Şüphesiz en son varış Rabbinedir.[3]

O, sondur, varıştır. Geriye baktığında hiçbir şey kalmamıştır. Neydi onlar; onlar bir

zandı. Hakikat Allah’tır. Mahlûk, bir zandır.  Allah ise haktır, hakikattir. Ama biz bu zannın üzerinden geçtik. Hüsn-ü zan ile bu zannı lehimize çevirdik. Birileri ise o hüsne erişemediler. Su-i zan ettiler ve “ila cehenneme” yuvarlandılar. Allah bizi hüsn-ü zannımızdan ayırmasın.

لَا يَمُوتَنَّ أَحَدُكُمْ إِلَّا وَهُوَ يُحْسِنُ الظَّنَّ بِاللَّهِ عزّ وجلّ

  1. Sizden birisi sakın Allah’a hüsn-ü zan etmeksizin ölmeye kalkışmasın.[4]

O türlü bir ölüm onun sonunu cehennemle neticelendirir. Yani hüsn-ü zanla öleceğiz.

وَذلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذِي ظَنَنْتُمْ بِرَبِّكُمْ أَرْداكُمْ فَأَصْبَحْتُمْ مِنَ الْخاسِرِينَ

¶        “İşte bu sizin Rabbiniz hakkında beslediğiniz zannınızdır. O sizi mahvetti de ziyana uğrayanlardan oldunuz.[5]

Sizin o kötü zannınız var ya sizi aldatan, sapıtan o oldu. O halde biz hakikati bulma peşindeyiz. Biz, şu anda hakikatin üzerinde değiliz. Hakikati görmüş ve bulmuş değiliz. Biz sadece “gayıb” olan o hakikatin varlığına inanıyoruz, tasdik ediyoruz ve o yönde adım atıyoruz. Ölmedikten sonra O’nu görmek mümkün değil. O’na erişemezsin, buna imkân yok; O’nun hakkında gerçek bilgiye erişemezsin. Ama zannın hüsün olursa tağlib yoluyla ilim kabul edilebilir.

فَاعْلَمْ أَنَّهُ لا إِلهَ إِلاَّ اللَّهُ

¶        “Bil ki Allah’tan başka ilah yoktur.”[6]

 

Şunu bil ki Allah’tan gayrısı yalandır. O’ndan başka Tanrı diye bir şey yoktur. Peygamberler bu hakikatleri türlü yollarla öğretirler. Bu mücadeleyi görüyoruz. Peygambere karşı çıkan, O’nu yadırgayan, O’nu alaya alan, O’nun davasına söven sayan hainleri, zalimleri, müşrikleri görüyoruz. Onlara karşı Yüce Allah’ın sert tedbirler alarak, sert ifadelerle, Peygamberinin aracılığıyla onları nasıl tehdit ettiğini görüyoruz. Bunların içerisinde de en son vurgulanan ateştir, cehennemdir. Çünkü Allah’ın sonsuz olarak kâfirlere, müşriklere, kendisine ve peygamberlerine karşı çıkanlar için hazırladığı ceza ateştir ve bunun yeri de cehennemdir.

ONDOKUZ ÇATLAĞI:

Bunun için onlara ondokuzdan söz etti, ondokuzla kafaları allak bullak oldu. İleri geri konuştular, sinirlendiler, öfkelendiler, birbirlerini itham ettiler. Bu konuda onlarda müthiş bir çatlak oluştu. Allah, ondokuzla onların bellerini kırdı ve bu durumda birbirlerine girdiler. Ondokuz saldırısıyla büyük bir çatlak açıldı. Bu bir ilâhi saldırıdır, bir manevradır ve küfrün belinin kırılmasıdır.

Biz bu ondokuzu ifade ederken, Yüce Allah onları görünmez ordularla tehdit etti, Peygamber-i Zişan’ı yalnız yanında bir kaç kişi, bir kaç fert olarak görmemeleri gerektiğini, O’nun bahsettiği ilâhın; Tanrı’nın orduları vardır ve O’nun ordularını siz bilemezsiniz, O’ndan başkası bilemez, Muhammed’i küçümsemeyin, O’nu basit görmeyin. O’nun arkasında inanmış olduğu ve inanılmasını telkin ettiği Allah’ın orduları vardır ve onu siz bilemezsiniz. Nerede, nasıl olduklarını, nereden nasıl saldıracaklarını bilemezsiniz. Tabii ki biz bunları Kuran’dan öğreniyoruz. Mikropların, böceklerin, rüzgârların, yıldırımların, şimşeklerin, dağların, yerin, ateşin, suyun Allah’ın ordusu olduğunu biliyoruz.  Hepsinin Allah’ın emriyle hareket ettiklerini ve daha ötesi de bilinçli ve şuurlu olarak Allah adına cihad eden insan türlerinin de Allah’ın ordusu olduğunu biliyoruz. Bunları ancak Allah bilir, Allah dilediğini hidayet eder, dilediğini saptırır. Bu cehennemin, sagarın insanlık için bir öğüt, bir uyarı olduğu ifade edildi.

BELİRSİZLİĞİN BELİRGİNLEŞMESİ:

Sonra Allah kasemler yağdırmaya başladı. Aya andolsun,  idbar ettiği, arkasını çevirdiği zaman veya yüz gösterdiği zaman (iki ayrı ifadesi vardı)geceye andolsun. Aydınlandığı zaman, pırıl pırıl ışığı ile âlemi aydınlattığı zaman, ışığa boğduğu zaman sabaha andolsun. Bunların hepsi harika oluşumlardır. Allah’ın yüce sanatıdır, bunlar basit oluşumlar değildir. Gecenin oluşumu müthiş bir sanattır, yaratma olayıdır. İnşa olayıdır. Allah’a aittir. Tekrar gecenin gündüze çevrilmesi hadisesi, o karanlığın boğulup yerine aydınlığın gelmesi hadisesi müthiş bir hadisedir. Varlıkların yüzü gülümsemeye başlar, o kapkara kesilmiş, o bilinçsizliğe silinme haline gelmiş, görünmez olmuş, silinmiş gitmiş varlık diye bir şey yok, kapkara gece, bir sessizlik, bir belirsizlik. Ama Yüce Allah bu silinmiş, belirsiz tabloyu güneşi, yavaş yavaş yüksekten doğru indirmek suretiyle kaldırıyor. Hiç izlediniz mi sabahı,  müthiş bir olaydır, MÜTHİŞ BİR canlanma hadisesidir. Nasıl bir hayat ışığı, varlıkları nasıl bilinir, görünür hale getiriyor. O belirsizlik belirlilik haline geliyor. Müthiş bir tablo, bu âyetleri yerinde izlemek lazım ki tadına varasınız. Yerine göre gâvurlar kadar olamıyoruz. Adam güneşin batışını seyrediyor, Safranbolu’da dolaşıyordum, onlarda ibadetmiş, güneşin doğma ve batma anında hazır ve muntazır oluyorlar. Uzak doğuda güneşi insanlar bayrağına yerleştirmiş. Biz tabi güneşin sahibine “veşşemsi” diyen zata müteveccihiz. Biz güneşe bir ayna olarak bakarız. Onda nazır olan, o bir manzar, Biz onun manzarasında Nazır’ı izleriz. Şemsin hareketinde “veşşemsi” diyen Zat’ı izleriz. Kamerin zatında “velkameri” diyen Zat’a bakarız. Kamerin zatına değil onun sahibine nazar ederiz. Eserine değil müessirine bakarız. Ve böylece o varlığın tutsağı olmayız. O güneşe başımızı kaptırmayız. Ama bunlar başını kaptırmışlardır. Ve o bayrağa da o başı eklemişlerdir. Başlarını onun için feda ederler. Biz o iki gücü, harika varlığı; güneşi ve ayı Allah’ın iki âyeti olarak görürüz.

إِنَّ الشَّمْسَ وَالقَمَرَ لاَ يَخْسِفَانِ لِمَوْتِ أَحَدٍ وَلاَ لِحَيَاتِهِ، وَلَكِنَّهُمَا آيَتَانِ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ، فَإِذَا رَأَيْتُمُوهَا فَصَلُّوا

  1. Muhakkak ki güneş ve ay, bir kişinin ölümü veya doğumu üzerine tutulmaz. Ancak onlar, Allah’ın âyetlerinden iki âyettir. O ikisini tutulmuş olarak gördüğünüzde namaz kılın.”[7]

Peygamberin buyruğu veçhile ayet olarak görürüz, okuruz. Çünkü âyetin okunması, anlaşılması ve gereğinin yapılması lazım. Siz onları birisi tutan birisi tutulmuş vaziyette, böyle bir macera hâlinde gördüğünüz zaman tekbir getirin, Allah’a secdeler edin.

KULAĞI TIKALI MATLUB:

Yoksa onlar için onlara yalvarıp da davul, zurna çalmaya kalkışmayın. Gönülleri olsun da ışıklarını bize versin diye onlara perestiş etmeyin.. Onların böyle şeylerden anlaması mümkün değildir. Kulağı tıkalıdır.

ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ

¶        “….İsteyen de âciz istenen de.”[8]

Buradaki matlub, putlardır. Talib, o putlara tapınanlardır. O (talip) da bir hiç oldu, zayıf, bîçare, matlub da bîçare. Ondan bir şeyler bekliyorlar. O taş seni ne görür, ne de duyar. Güneş de kamer de böyledir. Allah’ın yarattığı mahluklar, hadlerinin ötesinde iş görmezler ve açılımda bulunmazlar. Allah ne ile emrettiyse onu yaparlar.

وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ[9] sırrına mazhardırlar. Cansız bildiğimiz varlıklar da var. Allah ne emrettiyse onu yaparlar. Bu sadece meleklerle ilgili değildir, mükellef varlıkların dışında olan varlıkların tümü içindir.

ائْتِيا طَوْعاً أَوْ كَرْهاً

¶        “Sonra duman hâlinde bulunan göğe yükseldi. Ona ve yeryüzüne: İsteyerek veya istemeyerek gelin! Dedi.[10]

Bu emri Allah, yere ve göğe vermiştir. Onlar da buna icabet ettiler.

قالَتا أَتَيْنا طائِعِينَ

¶        “İkisi de isteyerek geldik, dediler.”[11]

dediler. Demek ki Allah’ın bir emrini iki etmezler. Bu nedenle perestiş edenlere asla cevap vermezler. Onların lehinde bir harekette bulunmazlar. Ellerinde olsa onları boğarlar. Ama ne çare ki böyle bir imkânı da Allah onlara vermemiştir. Susun, sessizce benim emrimi yerine getirin, siz gerisine karışmayın, onlara cevabı siz değil ben vereceğim, demiştir. Eğer öyle olsaydı?

تَكادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْهُ وَتَنْشَقُّ الْأَرْضُ وَتَخِرُّ الْجِبالُ هَدًّا

¶        “Rahman’a çocuk isnat etmelerinden dolayı nerdeyse gökler parçalanacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp çökecekti.”[12]

âyetini hatırlarsınız, değil mi? Onların şirklerine karşı hiddetinden, gayzından neredeyse gökler, paramparça olacaktı. Ama Allah, kadem-i şerifini vazeder, onları susturur, sakin olun der.

إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى “ tayin edilen süreye ”[13] ya kadar, tayin edilen sürece kadar onları yerinden kıpırdatmaz. Yoksa yer-gök kalmazdı. Allah korusun. “Allah, oğul edindi deyip şirke düştükleri için yer-gök zangır zangır sallandı. Neredeyse paramparça olup yok olup gidecekti.” diyor. Ama Yüce Allah, bunları sakinleştiriyor.

BÜYÜK UYARICI CEHENNEM:

Yemin olsun ki ortalığı aydınlattığı zaman sabaha, ışığını salıp her tarafın aydınlanması ile gelen sabaha yemin olsun ki o sagar denilen o cehennem, uyarıcılık açısından en büyüklerin bir tanesidir. İnsanları en müthiş şekilde uyarma olayı cehennemle mümkündür. Birileri ise aman cehennemi kapatalım, hep buket, çiçek sunalım, güler yüzle davranalım,  mis sürelim, çikolata verelim vs. diyor. İnsanoğluna inzar gerekmiyor mu? Kimin için yapılıyor bu inzar, bu nezir kim? Kimleri inzar edecek? İşte birileri var ki sapıklar, bu kapıyı kapatmışlar,  her şeyi sevgi üzerine bina etmişler. Buğz yok, bizim kitabımızda öyle bir şey yok. Bizim kitabımızda o yazmaz, diyorlar.  Ama benim önümdeki kitabımda yani Allah’ın kitabında yazıyor. Senin kitabın ayrı mı? Ben öyle kitaptan Allah’a sığınırım. Öyle heriflerden de Allah’a sığınırım.

نَذِيرًا لِلْبَشَرِ diyor.

¶        “İnsanoğlu için en etkin uyarıcıdır. [14]

ÖNE GEÇMEK VE GERİ DURMAK:

لِمَنْ شَاءَ مِنْكُمْ أَنْ يَتَقَدَّمَ أَوْ يَتَأَخَّر “  ”[15]

¶        “sizin içerinizden ileri geçmek veya geride kalmak isteyenler için

yani aşkla şevkle atılıp koşarak öne geçip Allah’ın huzuruna yani  o varış yerine o varışa, o müntehaya bir an evvel erişmek “سابِقُوا[16] ile müsabakada öne geçmek isteyen veya ben bu işte yokum deyip, geri dönüp geride kalıp bu yarışı bırakmak isteyenler için işte bu uyarı onlar içindir. Demek ki insanlardan bir kısmı tekaddüm etmektedir, öne geçmek için çalışmaktadır, bir kısmı ise teahhür etmektedir, geri kalmaktadır. Öne geçmek negatif anlamda da söz konusudur. Biz pozitif yönden ele aldık. Allah’ın rızasını tahsil amacıyla öne geçmek makbuldür. Allah’ın gazabını ifade eden menhi şeylere atılma bakımından öne geçmek kabihtir, çirkindir, nahoştur, o güzel değildir. Onda geri duracaksın, geri çekileceksin, nefsine hayır diyeceksin. İblis’in verdiği telkinlere karşı “asla” diyeceksin. Kendini geri çekeceksin, o zaman bu geri çekilme güzeldir. Şu hâlde aynı âyet hem pozitif anlam taşımaktadır hem de negatif anlam taşımaktadır. Çünkü bunlar; teahhara ve tekaddeme mutlak kelimelerdir. Bunların mefulü verilmemiştir. Nereye tekaddüm edecek, neden teahhür edecek, verilmemiştir. Anlamı yaygın, daha geniş kapsamlı olsun diye böyle bırakılmıştır. Âlimler de bunu tefsir etmişlerdir. Bu anlaşılmayacak bir şey değildir. Çünkü Kuran’ın genel yapısı bunları açıklamıştır. İnsanoğlunun tekaddüm etmesi gereken

وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ لِغَدٍ

¶         “….. ve herkes yarın için önceden ne gönderdiğine baksın.”[17]

işte bu âyet tekaddümle ilgilidir.

REHİN NEFİS:

38. âyetten alarak devam ediyoruz. Allah anlamak, anlatmak ve gereği ile âmil olmayı nasip etsin. Kuran’ın beyanı ile tahakkuk edip tehalluk edip mütehakkik bir kul olmayı Allah cümlemize ferden ferden nasip etsin.

كُلُّ نَفْسٍ Cenneti, cehennemi sıraladı ve cehenneme varan sert bir beyan ile beyanını noktaladı. Ve şimdi mutlak bir ifade ile “Her nefis, her can, her canlı “ çünkü nefis canı ifade eder. Her canlı deyince canlı olmayanlar buraya girmez. Dolayısıyla canı olan her varlık her can, كُلُّ نَفْسٍ ‘e dâhildir. بِمَا كَسَبَتْ yaptığı, kazandığı şey sebebiyle رَهِينَةٌ rehindir. Rehinin hukuken anlamını biliyorsunuz. Bir insanın bir borcunu ödemesi mukabilinde bir şeyi oraya koyması veya vermesidir. Ne zaman borcunu öderse o tekrar onun olacaktır. Aksi takdirde o ona verilmeyecektir.  Araba vs. alırken bankadan kredi çekilir, banka onu ipotek (haciz)  eder, yani araba bir bakıma bankanın elinde rehindir. Eğer sen o borcunu ödemezsen onu senin elinden alacaktır. Araba henüz senin değildir. Borcunu bitirdiğin gün tamamen senin olacaktır. O zaman banka elini senden çekecektir. Şu hâlde bizim canımız şu anda onun elindedir.

فَسُبْحانَ الَّذِي بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

¶        “Her şeyin canı O’nun elindedir.[18]

Şu hâlde kıskaca alınmıştır, bir bağ ile bağlanmıştır. Her nefis yaptıklarına orantılı olarak nefsini Allah’a rehin vermiştir, rehindir. Allah, tarafımızdan rehin alınmıştır diyor. Yani biz kopuk, bağımsız değiliz, göz altındayız. Âlemlerin Sultanı fertleri bir bir kontrol altında tutmaktadır, yaptıklarını hesaba katmaktadır. Buna göre nefsini ya özgürlüğe kavuşturacaksın veyahutta tamamen hapse attıracaksın.

كُلُّ النَّاسِ يَغْدُو فَبَائِعٌ نَفْسَهُ فَمُعْتِقُهَا أَوْ مُوبِقُهَا

Hazret-i Peygamber:

  1. Her nefis, her kişi gündüz, sabah olur, meydana, piyasaya çıkar. Ya nefsini helâk eder veyahutta kurtarır.” buyuruyor.[19]

Ya onun helâkine sebep olacaktır. Kısacası o gün ya zarardadır ya kârdadır. İşte zarar, zarar, zarar giderse o nefis tutsaktır, asla özgürlüğüne kavuşamayacaktır. Tutsakların bulunduğu cehennem atılacaktır. Ama yok Allah’ın buyruğu veçhile hareket eder, borcu borç kabul edilen, yani Allah’ın şunları şunları yapman benim senin üzerinde hakkımdır, dediği şeyleri yaparsan rehinlikten kurtulacak, cennete kavuşacaksın.

وَلِلَّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلًا

¶        “Beyt-i Şerif’i haccetmeleri, Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır.[20]

Allah’ın insanlar üzerindeki hakkı sadece bu değildir. Bütün emrettiği şeyler Allah’ın hukukudur, hakkıdır. Bunlardan birisini yapmadın mı hukuka riayet etmediğin için bunun hesabını vereceksin. Bunlar hukukullahtır.

YERİN TUTSAĞI OLMAYALIM:

Demek ki bu hakları icra etmediğin sürece nefsini kurtaramazsın. Bu hakları yerine getirdiğin kadarıyla nefsi özgürlüğe sahip olacaksın. O miktarda hürriyetin oluşacaktır, rahata erişeceksin, zevk u sefaya varacaksın, yükünü atmış olacaksın, ferahlayacaksın ve uçar hâle geleceksin. Ayakların yerden kesilecektir. Çünkü ayağı yerde olmak demek yerin tutsağı olmak demektir. Eğer ayağını yerden kesemiyorsan toprağın tutsağısın demektir. Ulu Mevlana için anlatırlar: “Çocuk iken dahi onda geleceğe dair Yüce Allah’ın ikramı tecelli etmiştir. Çocuklar oyun oynarlar, damdan dama atlarlardı. Dam demek, Konya’da evin saçağı demektir. Ama Türk Dili’nde dam, evin üstüdür. Çocuklar, evler birbirine yakın olduğu için damdan dama atlar. Bir seferinde Ulu Mevlana celallenir- bir ismi de zaten Celalüddin (Dinin celalı)- ve der ki:

Efe iseniz, gelin yukarı sıçrayalım. Gücünüz kuvvetiniz varsa yıldızlara doğru gidelim.  Damdan dama kedi, köpek de atlar.

İşte Mesnevi, bu sözcüğü, bu motifi anlatır. Mesnevi bunun izahıdır. Mevlana, nasıl semavî olunur, yeryüzünden nasıl kurtulunur, Mesnevi’de anlatır. Yani rehin alınan nefsi nasıl kurtaracağız, onu anlatmıştır. Onu kurtardın mı yakanı kurtarmışsın, özgürlüğüne kavuşmuşsun demektir. Özgürlüğüne kavuşanların yeri de Cennet-i A’la’dır. Tutsakların yeri ise cehennemdir. Mahbushane; hürriyetten men olunmuş kişilerin durduğu yer demektir.

هي âyette geçen     رَهِينَةٌ kelimesi ليست بتأنيث رهين, رهين kelimesinin müennesi değildir. İlk bakışta insan رَهِينَةٌ - رهين gibi anlar. كاتبة -كَاتِبٌ Bir kelimeyi müennes yapmanın yollarından biri de  kelimenin sonuna ةٌ “kapalı te”  getirmektir.Buradaki ةٌ müenneslik tesi değildir. في قوله كل امرئ بما كسب رهينİşte bu âyet bunun delilidir.Bu âyete bakarak امرئ kelimesi müzekker olduğu için  رهين denmiş, öyle bir şey değildir. لتأنيث النفس Burada نَفْسٍ kelimesi müennes olduğu için  رَهِينَةٌ kelimesi de müennes gelmiştir. Bu anlamda değildir. لأنه Çünkü o, buradaki ه zamir-i şandır. لو قصدت الصفة Çünkü burada sıfat kastedilseydi,yani nefse ayak uydurma yönünden bir özellik kastedilseydi رهين لقيل

rehin denilirdi. لأن فعيلاً Çünkü Arapça’daki  فعيلاً (fail) vezni ki رهين kelimesi bu vezinde gelmiştir. بمعنى مفعولmeful anlamınadır. يستوي فيه المذكر والمؤنث Bu vezin meful anlamına gelir ve müzekkeri de müennesi de müsavidir. Bu vezin müzekker için de müennes için de kullanılır. وإنما هي اسم بمعنى الرهن Öyleyse  رَهِينَةٌ Kelimesi رهين anlamında bir isimdir.İkisi fark etmez, aynı kelimedir. Müennesi değildir. كالشتيمة بمعنى الشتم Meselâ  şetime kelimesi, şamata, kınama, ayıplama, kötülemek anlamında şetm demektir. Ha şetm demişsin ha şetime demişsin, aynıdır.  كأنه قيل Sanki âyette şöyle ifade olunmuştur: Allah-ü Teâla sanki şöyle buyurmuştur: كل نفس بما كسبت رهن Her nefis yaptığı şey sebebiyle rehindir. Yani رهن denmek istenmiştir. Bu sonundaki kapalı tenin(hanın) mübalağa için olduğunu söyleyenler de var. Yani ha’nın ifade ettiği anlamlardan birisi de mübalağadır. Meselâ, عَلاَّمُ (Allam) kelimesiyle علامة (allame) kelimesi gibi. والمعنى Bu durumda anlam şu şekildedir: كل نفس رهن Her nefis rehindir بكسبها عند الله yaptığı şey, kesbi, kazancı sebebiyle. Rehinlerin bir de rehin alındıkları yer vardır عند الله Allah katında rehindir. Haşa adam, devletlerin bir yeri var da kötülük yapanlar burada rehin alınmıştır diye canlarını çekip alamaz. Canı rehin alabilecek güç ancak Allah’tır. Kimse kimsenin canına, nefsine payanda vuramaz. Ona çengel atamaz, böyle bir gücü yoktur. Nefsin nerede olduğunu nerden bilecek. Nefsi göremezsin. Onu ancak Azrail görür ve onun işini o halleder. Ona müdahale edebilecek Allah’tan başka sadece Azrail’dir. Allah katında o nefis, can rehin alınmıştır.  Kıpırdayamazsın, istediğin anda Allah, canını yakar veya canına can verir. Kesbi sebebiyle, غير مفكوك özgürlüğüne kavuşturulmuş değildir, zincirlerden, bukağılardan arınmış değildir. مفكوك Boynuna kelepçe, bukağı vuruluyor da çözüldüğü zaman ayrıldığı zaman, hepsinin kenetlenmesi ayrıdır; ipse düğüm atılır, ipi çözdüğün zaman مفكوك olur.ama bu çelikten veya demirden ise eğer anahtar vs. ile ayrılıyorsa ondan kurtulduğu anda مفكوك olur. فَكُّ رَقَبَةٍ Buradan geliyor.[21] “Bir köle azad etmek”, bu kelime azad anlamına geliyor. Çünkü azad olmadan evvel boynuna bir şey vuruyorlar, köle olduğu belli oluyor. Bir bağı bulunuyor. O hâlde غير مفكوك azad olmuş değildir. Derviş Yunus: “Kimi sen azad edesin?” diyor. “Sen azad olmamışsan.” Sen kendini daha kurtaramamışsın, sen esirsin, nefsinin esiri olmuşsun, tutmuşsun, onu bunu kurtarıyorum, azad edeceğim diye uğraşıyorsun. Hiç olacak şey mi bu diyor.

مَرِيضٌ وَهُوَ يداوي النَّاسَ

“Hasta ama tedaviye kalkışıyor.”Olacak şey mi? Hasta nasıl tedavi eder?  Geçen bizim hanıma, ameliyat yapan doktoru muayene sırasında, kontrol için bir ay sonra gel, demiş. Şimdi gelsem deyince: “Şimdi ben ameliyat olacağım, şimdi tedavi edemem seni, şimdi ben hastayım. İyi olmadan bir başkasını tedavi edemezsin. Böyle bir kalkışmanın sonu mahcubiyettir, mahrumiyettir, mahkûmiyettir, yapmamak lazım. Cebinde paran veya para yerine geçebilecek kart vs. yoksa alışveriş yerine gitme. Bir şey alamazsın vermezler, mahcub olursun.

REHİN NEFSİN KURTULUŞ REÇETESİ:

O hâlde insanın da Cennet-i Ala’ya gidebilmesi için bazı şartlar var ki Yüce Allah burada جَزاءً بِما كانُوا يَعْمَلُونَ diyor.[22] Tabi bu يَعْمَلُونَ’nin ameli nedir, tabi bunun seyyiesi, hasenesi var. Müminler عَمَلًا صَالِحًا amelen saliha yapmıştır. Burada يَعْمَلُونَ deyip kesmiş, mutlak olarak bırakmış. يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ demektir.Salihat işlemek suretiyle müminler cennete,seyyiat işlemek suretiyle de kâfirler cehenneme idhal olunmuşlardır. Bu müthiş bir âyet-i celiledir. Müthiş bir beyan, kesin bir beyandır. كل نفس بما كسبت İşte Ehli Sünnet buradan çıkarıyor.  Kul kasib, Allah Hâlıktır. Kulun pozisyonu budur. Kula düşen لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَت ‘tir.[23] Kulun işi kesbetmektir. Kesb, Allah’ın verdiği imkanları Rabbimizin gösterdiği yönde ve yolda tasrif etmektir, seferber etmektir. Bunları yaratmak değildir, bunları yaratan Allah’tır. Biz tevcih ederiz. . فَوَلِّ وَجْهَك [24]Yüzümüzü çeviririz.Ama bu oluşumu oluşturan, inşa eden Allah’tır.Ehl-i Sünnet’e göre kulun yaptığı yaratmak değil, sadece cüz’i iradesini tasrif ve tevcih etmektir, yönlendirmektir. Yönlendirmek, bir mastardır. Bunun her hangi bir vücudu yoktur. Bu Ehl-i Sünnet’in ince bir nüktesidir. Mastarın vücudu olmaz. Şu işte mastardır diyemezsin. Allah onların sa’yinden razı olsun.

Her can yaptığı şey sebebiyle rehindir. Kesbettiği şey onu bu rehinlikten ya kurtarıcı türdendir veyahutta mahbusiyetini devam ettirici türdendir. Bunları Kuran’da açarak anlatıyor. {إِلاَّ أصحاب اليمين} Ashab-ı yemin hariç. Onlar bu kategoride değildir. Onların nefisleri rehin alınmaz. Onlar, rehin alınan nefis türlerinden değildir. Bunlar istisnadır. Kim bunlar? Bunların statüsü niye farklıdır? Bunların nefisleri niye rehin altında değil?

Kim bu Ashab-ı Yemin? أي أطفال المسلمين

1.Müslümanların çocukları, bebekleri. Çünkü onlar bu kategoriye girmez,  imtihana dahil değildirler. Mükellef değillerdir, bu sebeple sağ cenahta, cennete gireceklerin tarafında peşinen yer almışlardır. Onlara Ashab-ı yemin, denmiştir. Böyle bir tefsir yapılmıştır. لأنهم لا أعمال لهم Çünkü onların mükellefiyet altında yaptıkları bir amelleri yoktur.  Sorumluluk altında olmadıklarından sen şunu yaptın mı bunu yaptın mı diye herhangi bir hesap söz konusu değildir. لا أعمال لهم يرهنون بها yaptıkları amelleriyle rehin tutulacak, hasenat veya seyyiat türünden işleri yoktur. Onlar mükellef olmadığı için bir statüleri yoktur. Onlar çocuktur, bebektir. Onların hakkında ihtilaf olduğunu anlatmıyor. Bunların bir suçu yoktur, cennetliktir. أَلْحَقْنا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُم [25]âyeti ile babalarına tabidir diyenler var. Bir diğeri de mükellefiyet dışında kalanların hayvanlar kategorisinde yer alacağı toprak olup gidecekleri, ne cennette ne cehennemde sorumlu tutulmayacakları görüşleri var. Allahu a’lem.

أو إلا المسلمين

2.Müslümanlar hariç. Onların nefisleri rehin altında değil. فإنهم فكوا رقابهم Çünkü onlar azad oldular, boyunlarını o boyunduruktan, bukağıdan kurtardılar.O esaret bağından çözdüler, boyunlarını kurtardılar. بالطاعة Kullukla, Allah’a ve Resûlüne boyun eğerek bu şeyden sıyrıldılar. Şu halde insanoğlunun yapmış olduğu seyyiat, günahlar ne kadar koyu ise o bukağı da bedeni o kadar sıktırıyor. Bu açıklamalar rivayetlerde vardır. Bir zırh olarak daha sıktırdığı, daha da sıktırdığı gittikçe adamı canından ettiği anlatılmaktadır. Yani o küfür, inkâr ve buna mümasil yapılan işlemler insanın boynundaki ipi, incecikken gittikçe onu besledikçe o ip de gittikçe besleniyor. Bütün vücudunu saran bir zırh haline dönüşüyor, onu kımıldatmıyor. İşte o, bu şekilde rehin alınmış oluyor. Artık bir yere kaçamıyor. Çünkü bir ipin uca da Allah’ın elindedir. Kaçması mümkün değildir.

MÜMİNİN NEFSİNE ALLAH TALİPTİR:

Ama mümin ne yapıyor? Mümin iman ederek, Allah’ın: “Bak senin nefsin benim elimde, ben nefsine hâkimim, yapacağın işlemler karşılığında bu nefsi benden kurtarırsın,” çağrısına uymuş oluyor.

إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُم بِأَنَّ لَهُمُ الجَنَّةَ

¶        “Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır.[26]

Yüce Allah müminlerin nefsine taliptir. Bu nefsi Yüce Allah güzel amellerle, imanla sarmalayın diyor. O türden bir şeyle Allah nefse talip oluyor. Müminin nefsini Allah’a yönlendirmesi devam ederse Allah da ona lutufta ihsanda bulunmaya devam ediyor.

اللَّهُمَّ أَسْلَمْتُ نَفْسِي إِلَيْك

  1. Canımı sana teslim ettim.[27]

diyerek ona havale ederse; Yüce Allah o nefsin bakımını yapar, takımını yerleştirir ve ondan sonra hadi al bakalım, sana verdim. Sen bu canı bana verdin. Bende şimdi tamamen senin olmak üzere bundan sonra sana veriyorum. Şimdiye kadar rehindin. Ama şimdi ki bu bir imtihan süresidir. Dünyadaki yaşam süremiz rehin süresidir. Ondan sonrası ya ebediyen rehin kalmak veyahutta tamamen özgürlüğüne kavuşma şeklinde tecelli edecektir. Bunun geniş şekli Kuran’da anlatılmaktadır. O halde itaat, Allah’a kulluk, nefsi rehin olmaktan kurtarır. Yani canını, yakayı kurtarmanın, cehennemden azad olmanın şartı kulluktur.  Allah’a güzel bir kullukta bulunmaktır. كما يخلص الراهن rehin veren kurtardığı gibi, رهنه rehin verdiği şeyi بأداء الحق o hakkı yerine getirmekle rehin verdiği şeyi kurtarması gibi Allah’ın hukukunu da nefis kanalı ile yerine getiren  de nefsini rehinlikten kurtarmış olur. Bütün menhiyattan kurtuluş nefsin müdahalesi ile mümkündür.

وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوى

¶        “…..nefsini arzularından alıkoyarsa....”[28]

Allah’ın nehyettiği şeylerden nefsini meneden kişi iflah olmuştur.

أَفْلَحَ مَنْ زَكَّاها قَدْ

¶        “Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.[29]

 

وَقَدْ خابَ مَنْ دَسَّاها

¶        “Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır.”[30]

Hüsrana ermiştir.  Onu çaput çuputla, mekarih ile bulayan örten kişi de mahvu perişan olmuştur. Demek ki bu rehin olan canımızı biz Allah’ın emirlerini yapmakla ki genelde bunlar insan kalbine yöneliktir. Pozitif olanlar kalbe yöneliktir. Yani kalbe ittiba yönü vardır. Pozitife yöneliş vardır. Nefis için de uzak durma, nehiy vardır. Nehiylerden uzak durmak, nefsi nehyetmek.  Kalbi itaate sokmak, çünkü kalp bir şekilde ruhun bu tarafa açılan yanıdır. Nefse bakan yönüdür, yüzüdür. Onun arkası güçlüdür. Ama nefis toprağa dayalıdır. Beş duyuya dayalıdır. Yeme içme zevkü sefa bunlarla hem dem oluyor. Yapısı budur. Onun için onu çekmek gerekir.

وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوى

…..nefsini arzularından alıkoyarsa...”[31]

 

âyetteki heva denilen şeyler menhiyyattır. Allah’ın yasakladığı şeylerdir. Yoksa bir insanın su içmesi, ekmek yemesi heva değildir. Bazı sufiler çok ayıp ediyorlar.  Böyle gaddarları var. Bizi soğuk su içmekten, baklava, çörek yemekten men ediyorlar. Bunları yeme, uyuma diyorlar. Ben taş mıyım? Yüce Allah

كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئاً بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

¶        “Onlara: Dünyada yapmakta olduklarınızın karşılığında âfiyetle yiyin, için, denir.[32]

derken sen kim oluyorsun da bana yeme içme diyorsun?  Sen kimsin? Ama kendini bilmem ne zannetmiş adamlar var. Bunlara boyun eğenler de vardır. Bu yanlıştır.

İRŞAT KURAN’IN İRŞADIDIR:

İrşat Kur’an’ın irşadıdır. Rahmetli büyüğüm bunu düzeltti, tecdit etti. O müceddittir. Bunlar hatadır, Allah’ı zikretmek için bir adama gidip izin alınmaz dedi. Ama maalesef bunlar bu hale dönüştürmüş. Senin yaptığın zikre itibar etmiyorlar.  Sen izinli misin diyor. İzni Allah verir. Ben müslüman olduysam mezunum. Ben müslümanım. Müslüman olana otomatik olarak kapılar açılır. Birçok şeyler kendiliğinden açılır. Falanın filanın açmasına gerek yok. Fettah olan Allah açmıştır. Sıkıntı çok, acılar çok, dertler çok. Bunları ıslah edecek güç dünyada yok. Dinin içerisine sokuşturulan hainlikleri temizleyecek bir misyon yok. Bunlar işte böyle fertler olarak kenarda köşede geliyorlar, vazifelerini yapıyorlar. İmam-ı Rabbani’nin müceddit olduğunda kimsenin kuşkusu yoktur. Ama o da devrin elemanlarıyla mücadele etti. Biz de söyleyelim. Tutan tutar, duyan duyar, duymayan duymaz. Bizi ilgilendirmez. Bizim elimizin erdiği kadar, gücümüzün yettiği kadar bir sorumluluğumuz var,  onu yapacağız. Gerisini Alah’a havele edeceğiz. Rabbimiz bilir. Ashabı yemin hariç. Yani burada ashabı yemin bizzat kimlerdir, o kadar önemli değil. Diğer ayetlerde

فَأَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحابُ الْمَيْمَنَة

¶        “ Ahiret mutluluğuna eren kimseler var ya ne mutlu kimselerdir.[33]

olarak anlatılanlar ashabı yemindir.

3.Ashab-ı Meymene kısaca iman edip, salih amel işleyen insanlardır. Onlar müstesnadır.  فِي جنات onlar cennetin içindedirler. Cennetlerin içindedirler.

CENNETLER İÇİNDE OLACAK MÜMİNLER:

Cennetlerin derken; cenneti ala mekan olarak bir bütün olarak bir tanedir ama kademeleri vardır. Ayrı ayrı isimleri vardır. Allah’ın kullarının, salih insanların farklı farklı, müslümanlıkta ön plana çıkan açılımları vardır. Kimisi namaz ehlidir. Namaz deyince bayılır. En çok üzerinde durduğu ibadet namazdır. İşte bunlara ait bir cennet vardır. Allah, namaza önem verenler, namazı ön plana alanlar için hazırlamıştır. Kimisi namazı beş vakit kılar ama oruca çok dikkat eder. Baklava çörek yemekten oruç daha çok ilgisini çeker ve ondan tat alır.  Bambaşka bir tat alır. Yerine göre her gün oruç tutmaya çalışır. O ön plana çıkmıştır. Saimun olan kimselerin, bu ibadeti ön plana çıkaran kimselerin cenneti vardır. Onun için orası Firdevstir, şudur, budur ayrı isimleri vardır. Ama en önemlisi bu ibadetleri ön plana çıkarmaktır. Orucu ön plana çıkaranların öyle bir cenneti var. Peki bu adamlar namaz da kılıyor. Ayrıdan o diyarda da o adamın evi barkı olacak. Hani adamlar diyorlar ya İnebolu’da, Fethiye’de,  Antalya’da evlerim var. Gördünüz mü bunlar ayrı bölgelerdir. Her şehirde adamın neredeyse evi var. İşte Cennet-i A’la’da da ayrı şehirler var, ayrı kıtalar var. Hepsinde adamın evi var eğer hepsini icra ettiyse ama birini ön plana çıkardıysa o hususidir. Allah  lütfuyla keremiyle nasip buyursun. فِي جنات cennetler içinde oldukları halde, cennetler içerisindedirler. أي هم في جنات Bu mahzuf mübtedanın haberidir. Bu ashabı yemin hariçtir. هم Onlar ve ashab-ı yemin فِي جنات cennetlerin içindedirler.

لا يكتنه وصفها vasfı anlatılmayacak şekilde yani tarif etmek mümkün değil, neredeyse tarifi imkansız demektir. Künhüne erişilmez anlamındadır. Künh’den geliyor. يَتَسَاءَلُونَ عَنِ المجرمين mücrimlerden soruştururlar. Dünyada iken cürüm ehlinden soruştururlar. Arkadaşıdır mesela, ya bizim bir arkadaş vardı rezilin tekiydi.  Çok uyardım, ettim. Nerede acaba? Merak eder soruşturur. Veya babasıdır. Bizim baba yok ya, annem, kardeşim burada babam nerede? Tabi biliyor babasının ne olduğunu, nasıl olduğunu. Niçin biz bir arada değiliz, bak bunlarla bir araya geldik gibi.  Bir çok nedenlerle mücrimlerden soruştururlar. Kim sorar. Yukarıda da bahsedildiği gibi, bu ashabı yemin, cennet-i ala ehli veya  يسأل بعضهم بعضاً birbirlerine sorarlar  عنهم onlardan sorarlar عَنِ المجرمين mücrimlerden sorarlar. أو diğer bir tevcihe göre  birbirlerine mücrimlerden sorarlar, soruştururlar   يتساءلون غيرهم عنهم bu çok ilginç bir şey. Onlar başkalarına sorarlar. عنهم mücrimlerden. Bakın birincisinde birbirlerine soruştururlar, sorarlardı. İkincisinde üç unsur var.  Bir soruşturan müminler var. Bir mücrimlerden sordukları başka bir grup var.  O ne oldu, falan nerede gibi. Bir de soruşturdukları, kendilerinden soruşturulanlar vardır. Birincisinde ise iki unsur var. Soruşturanlar ve soruşturulan mücrimler.  Nasıl soruştururlar. مَا سَلَكَكُمْ فِى سَقَرَ soru budur. Sizi yukarıda سَقَرَ segar geçmişti hani on dokuz üzerinde olan. Allah netice itibariyle bu sağarın pozisyonunu, durumunu tekrar hatırlatıyor. Yukarıda onu segara sarpa sardıracağım, onu segara sokacağım diyordu.

Sizi bu segarın içine sevkettiren, sokan nedir? Niçin geldiniz, sebebi ne? Burada yer almanızın, sevkiyatınızın,   أدخلكم demekmiş. فيها sağarın içine sokan şey nedir? ولا يقال denilemez.  ولا يقال لا يطابق قوله  مَا سَلَكَكُمْ sizi buraya sokan nedir diye mücrimlere sorulacak  قوله şu kavle mutabıktır denilemez. يَتَسَاءلُونَ* عَنِ المجرمين mücrimlerden soruştururlar. Onlar kendi aralarında bir birlerine sorarlar.

Bu yukarıda ki biraz ters düşmez mi diye onu anlatıyor.

وإنما يطابق ذلك mutabık düşerdi eğer şöyle denseydi. ذلك لو قيل يتساءلون المجرمين ما سلككم “Sizi buraya sokan nedir?” Şeklinde mücrimlere sorarlardı لأن { مَا سَلَكَكُمْ } ليس ببيان للتساؤل çünkü tesaulün soruşturmanın açıklaması değildir. عنهم onlardan وإنما هو حكاية قول المسؤولين عنهم kendilerinden soruşturulanlar mücrimlerdir. Bu, onların kavlini hikayedir. لأن المسؤولين Çünkü sorulanlar  يلقون إلى السائلين soranlara cevap vermektedirler.  ما جرى بينهم Aralarında olanı anlatmaktadırlar.  Onlara  يلقون demek, يبلغون (yübliğune) demektir.

وبين المجرمين ve mücrimler arasında soranlar hikaye ediyorlar. Bu, mücrimlerle konuştukları şeyin hikâyesidir.

فيقولون Şöyle demişlerdir onlar.  قلنا لهم Soru sorulan o kişiler araştırma yaparken bir birlerine soruyorlar.

Onlarda onlara sormuşlar ve soru soranlar, esas öğrenmek isteyenlere hikaye ediyorlar. Biz onlara: ما سلككم في سقر dedik.

Müfessir, bu tutarsız bir ifade değil, doğrudur diyor. Bizi ırgalamıyor.

İHTİSAR KURAN’IN BELAĞATİNDENDİR:

Ama dil bakımından kafaya takıp, yolunu kaybedenler de var. Allah’a şükür bizim öyle bir durumumuz yok. Bu yönden tefsir yapılıyordu.

قالوا Onlar da dediler ki: لم نك من المصلين böyle cevap verdiler. إلا şu kadar var ki, iyi de niye böyle bu şekilde ifadeler karıştırıldı. أنه اختصر Allah özetledi meseleyi böyle kısacık bir beyanda bulundu. كما هو نهج القرآن Kur’an-ın belağatında, üslubunda böyle yer aldığı gibi. Yani Kur’anda birçok şey ihtisar edilmiştir, icaz edilmiştir, kısa bir şekilde anlatılmıştır. Onu uzun bir şekilde anlatsaydı ayetler uzar giderdi. Öyle olsaydı yüz cilt Kur’an belki de yetmezdi. O zaman nasıl hatim indirecektik? Çünkü kitap ne kadar büyük olursa okunma şansını o kadar kaybeder. Bunun için büyükler büyük kitapları yazmışlar, sonra onu ihtisar da etmişlerdir. İhya-u Ulumiddin’i yazmış, Kimyay-ı Saade’tte özetlemiştir. Kimyay-ı Saadet’i okumak daha kolaydır. Akıllı insanlar böyle yaparlar. وقيل şöyle de denmiştir. Bu manalara neden olan عن var. عن harfi cerinin yüzünden bu karışıklıklar, dolaşıklıklar oluşuyor. Denildi ki   عن زائدة zaidedir. Eğer onu zaide kabul edersen böyle sorunlara hiç hacet kalmaz. عَنِ المجرمين mücrimlerden değil, mücrimlere sorarlar. O zaman mesele bitmiştir, sıkıntı yoktur. Arap dilinde zaide, cümlenin tezyinini sağlamak, cümleye anlam yönünden abartı kazandırmak gibi hedefleri olan bir üsluptur. Arap Edebiyatını ilgilendiren bir sözdür. Geldin mi da derken da zaidedir. Onun bir işlevi yoktur. Ama onun üslubu odur. İşte bunun gibidir. قَالُواْ cevap verdiler.  O sorulan mücrimler, kendilerine soru soranlara şöyle dediler.  لَمْ نَكُ مِنَ المصلين Biz namaz kılanlardan, salat ehlinden değildik. Bu çok önemlidir. صَلَّى Salladan geliyor. صَلَّى Mezid bablardan Tefil kalıbında gelmiş bir kelimedir. O babın teksir özelliği vardır. Fazlaca (allame) öğrenme anlamındadır.  İçerisinde teksir anlamını da, mübalağa anlamını da taşır.  Dolayısıyla bir kerecik namaz kılanlar için ذُو صَلاَة (züsalatin) derler. Ama musalli olabilmek için bunun kişinin hayatı olması gerekir. Bir kere yapılan bir iş değil, yani bu كتب den كَاتِب gibi değildir. bir kere adam yazar katip unvanını alır. Ama كتاب (kettab) diyemezsin.  Veya âlime âlim dersin. Allame ayrıdır âlim ayrıdır. Bir meseleyi öğrenince adam bu meselenin âlimi olur,  bilen olur. Âlim olur ama muallim olamaz. Muallim ayrı bir şeydir. Çünkü o çok çok ilim öğreten, ilim veren kişidir. Bir kereyle ilgili değildir.  bir kere yapmış adam, kalmış o muallim değildir.  Dolayısıyla musalli de burada صَلَّى ; yaşadığı süre içerisinde namaz kılmış adam musalli, buna biz ehli salât diyoruz.  Biz ehli salat değildik. Yani namaz ehli değildik. Burada aynı zamanda nifak erbabının da kıldığı namaz dışlanmış oluyor. Çünkü onlar bir şey içerik taşımadığı sürece o ehli salat değildir.  Ona ehli salât diyemezsin. Biz ehli salât deyince bu işi içiyle dışıyla yapan insanı kastediyoruz.

فَوَيْلٌ لِلْمُصَلِّينَ

¶        “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki...”[34]

Bakın onları nasıl ayırıyor.

الَّذِينَ هُمْ عَنْ صَلاتِهِمْ ساهُونَ

¶        “Onlar namazlarını ciddiye almazlar.”[35]

NİYYET-İ SADIKASIZ İŞ KÖPÜĞE BENZER:

Öyleyse burada biz musalli değildik derken فَوَيْلٌ diyerek o musallileri cehennem ile korkutuyor, tehdit ediyor. Yani burada anlatılan musalliden maksat, biz gerçek ehli salât olamadık demektir. Yoksa namaz kılmıştır. فَوَيْلٌ de olduğu gibi. Yani oradaki musalliden ayrı bir musallidir. Suri bir namaz kılma olayı değildir. Eğer öyle olsaydı biz namaz kılanlardan değildik demezdi. O halde suri olarak yapılan bir iş niyyeti sadıka, ihlas olmadığı sürece o insanı cehennemden kurtarmaz, yetmez. Öyle bir gücü yoktur. O köpüğe benzer. Akan suya değil üzerinde yer alan köpüğe benzer.  O leyse bir şeydir. Onun adı yoktur. Onun yadı yoktur. Onun mevcudiyeti söz konusu değildir. O bir görüntüdür.  Göz aldanmasından ibarettir, kalıcı değildir. أي müfessir daha ileri giderek, kökenine inerek لم نعتقد فرضيتها biz onun farziyyetine inanmazdık diyorlar, diye açıklama yapıyor. Hani namaz kılıyorlar,  bunlar belki namaz da kılmışlardır. Münafık farziyyetine inanmaz. İnanırsa zaten münafık olmaz. Onun için bunun daha derin içeriğine dalarak, biz onun farziyyetine inanarak namaz kılanlardan değildik. Yoksa sureta namaz kılmıştır ama münafık inanmaz.  Münafık Kur’an okur, Allah der, hacca gider icabında ama bunlara içinden inanmaz. İşte burada biz farziyyetine inanarak, itikat ederek namaz kılanlardan değildik diye ifade ediyoruz. Bu birincisidir.

NAMAZ TÜM İBADETLERİN HÜLASASIDIR:

Çünkü namaz dinin özünü oluşturur. Namaz müslümanlıkla ilgili olan ne kadar ibadet varsa hepsinin hülasasıdır. Onu yaptın mı sanki tüm ibadetleri yapmış gibi olursun. Namaz kılma süresince oruç vardır. Bir şey yiyip içemezsin. Namaz bozulur.  Bakın oruç sırrı vardır, zikir vardır, salat-ü selam vardır, dua vardır, rukü vardır, secde vardır, tesbih, tekbir, itikaf sırrı vardır, zaten mescide girerken الِاعْتِكَاف نَوَيْتُ diyeceksin. Çünkü bütün ibadetler ondadır. Mevlit’te öyle mi geçiyordu. Namaz mecmudur, cami bir ibadettir. Bu nedenle burada özellikle namaz zikredilmiştir.

الصَّبْرُ نِصْفُ الْإِيمَانِ، وَالْيَقِينُ الْإِيمَانُ كُلُّه

  1. “Sabır, imanın yarısıdır, namaz ise tamamıdır.”[36]

diye rivayetler vardır.

“Allah, imanlarınızı zayi edecek değildir.”âyetini tefsir ederken müfessirler namazlarınızı zayi etmez diye izah etmişlerdir. Buradan anlaşılan nerdeyse namaz imanın tamamı olmaktadır.

Bu Allah ile kulun arasında irtibatı sağlayan bir açıdır, yöndür. Yani bizim Allah’la aramız iyi değildi, biz kopuk takımındandık.  Çünkü namaz Allah’la irtibatı sağlayan en güçlü bağdır. Bu kul ile beynallah olan bir yandır. İkincisi topluma açılan, mahluka açılan bir açıdır. وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ المسكين biz miskini doyurmazdık, yedirip, içirmezdik. Yani miskinlerle aramız iyi değildi.

ALLAH MİSKİNLERİN ÜZERİNE TİTRER:

Hâlbuki Allah miskinleri sever. Allah tabiri caizse miskinlerin üzerine titrer. Ve o, bu konuda Peygamberi kanalıyla uyarıyor.  Zekat verilecek kişilerin arasında da geçiyor. Biz yemek yedirenlerden değildik demiyor bakın dikkatinizi çekiyorum. Çünkü bunlar çok yemek yedirmişlerdir. Ağalara, beylere, çıkarı olanlara, nerede şanları şöhretleri yazılacak çizilecek onlara yedirirler ama miskinlere yedirmezler. Yani esas yedirilmesi gerekenlere yedirmezler. Öyle değil mi ş imdi toplumda. Ramazanları düşünün. Kimler çağrılıyor, kimler davet ediliyor. İşte burada kötü bir koku var, o yemeklerden kötü bir koku geliyor. Sofranın en şirretlisi, en kötüsü zenginin davet edildiği fakirin çağrılmadığı sofradır. Bu anlamda rivayet var.  Miskini biz doyurmazdık.  Miskinin yerine o zaman

الْأَغْنِيَاءَ والأشراف نُطْعِمُ

Biz zenginleri, eşrafı doyururduk demektir bu ama miskine gelinceلَمْ lem olumsuzdur. Miskine gelince olumsuz puan aldın mı işin bitti. Miskinlerle aran iyi değilse cehennemin miskini olursun. Bu dünyada miskinlerden olayım, beni miskinlerle haşret diye dua vardır. Onlarla oturmak ne güzeldir diye övücü rivayetler vardır. Rahmetli Hacı İmadibey  bir gün kabir ziyaretindeydik. Rahmetle anmış olalım. Mezardan dağılırken baktım seviniyor, böyle uçuyor. Hayrola Hacı Efendi dedim. Otururken yanıma bir fukara düştü o kadar zevk aldım ki onun için seviniyorum dedi. Otururken yanına bir fukara düştüğü için, o fakirle oturdum diye seviniyor. İşte bu buradaki sıfattır. Onlar varlık kategorisinde suri açıdan en aşağı noktadır, en aşağı seviyedir. Ama manevi yönden de en yüksek noktadır. Bu dünya ile ukba mana açısından ters istikamette orantılıdır. Buranın maddi yönünden en aşağısı bu alemin manevi yönünde en yükseğidir. Onun için bir insanın bu alemde en alçalabileceği nokta secdedir. İşte manen en yüksek nokta orasıdır. O şekilde alayı illiyyine yükselirsin. Oraya alnını koyabilirsin. كما يطعم المسلمون müslümanların yedirip içirdiği gibi biz miskinleri yedirir, içirir türden değildik. Onları doyurmazdık. Onları yedirir, içirmezdik diyorlar.

Maksadımız sadece okuyup geçmek değil, onun içeriğinden bahsetmektir, onları anlatmaktır. Allah doğru anlayıp, doğru anlatmayı ve dosdoğru anlaşılanlardan amel etmeyi bizlere nasip ve müyesser eylesin.
 
 

[1] Şuara 26/80

[2] Rad13/39

[3] Necm53/42

[4] Müslim,Allah’a hüsnü zannı emr19, hadis no:81;İbn Mâce,Tevekkül ve yakin, hadis no:4167;

[5] Fussılet41/23

[6] Muhammed47/19

[7] Buhârî, Küsuf Namazı, hadis no:1042

[8] Hac22/73

[9] Tahrim66/6

[10] Fussılet41/11

[11] Fussılet41/11

[12] Meryem19/90

[13] Bakara2/33

[14] Müddessir74/36

[15] Müddessir74/37

[16] Hadid57/21

[17] Haşr59/18

[18]Yasin36/83

[19] İbn Mace, Abdest İmanın Şartıdır bâbı, hadis no:280;

[20] Al-i İmran3/97

[21] Beled90/13

[22] Secde32/17

[23] Bakara2/286

[24] Bakara2/144

[25] Tur52/21

[26] Tevbe9/111

[27] Buhârî, Temiz Geceleme, hadis no:6311

[28] Naziat79/40

[29] Şems91/9

[30] Şems91/10

[31] Naziat79/40

[32] Tur52/19

[33] Vakıa56/8

[34] Maun107/4

[35] Maun107/5

[36] Terğib, hadis no:271

Paylaş...

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to Twitter

12 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Instagram

Üye Girişi

Fotoğraf Albümü

  • Kategori: Anma Haftası 2017
  • Kategori: Anma Haftası 2016
  • Kategori: Anma Haftası 2015
  • Kategori: Anma Haftası 2014

          gulhan_37