Madalyalı Kâfir (27 Mart 2011)

td001

Allahımızın inâyeti, lütfu, keremi ile bu hafta içerisinde tefsir-i şeriften okuyacağımız bölüm Müddessir Sûre-i Celilesinin 11. âyet-i celilesi ve bu âyeti izleyen kısımlardan olacaktır.  Yüce Allah’tan dileğimiz hakkıyla anlamak, anlatmak, gereği ile amil olmak, içerisindeki sırlar ile sırlanıp, hakikatler ile tahakkuk etmektir. Bu yönde Yüce Allah’tan dileğimiz bizi muvaffak etmesidir. Muvaffak buyursun. İnayetini üzerimizden hiç almasın.

MÜDDESSİR SÛRESİ (11-15 ÂYET):

    
  

ذَرْنِي وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيدًا (11) وَجَعَلْتُ لَهُ مَالًا مَمْدُودًا (12) وَبَنِينَ شُهُودًا (13) وَمَهَّدْتُ لَهُ تَمْهِيدًا (14) ثُمَّ يَطْمَعُ أَنْ أَزِيدَ (15) كَلاَّ

  TEFSİRDEN OKUNAN BÖLÜM:
   

{ ذَرْنِى وَمَنْ خَلَقْتُ } أي كله إليّ يعني الوليد بن المغيرة وكان يلقب في قومه بالوحيد و { مِنْ خلقت } معطوف أو مفعول معه { وَحِيداً } حال من الياء في { ذَرْنِى } أي ذرني وحدي معه فإني أكفيك أمره ، أو من التاء في { خلقت } أي خلقته وحدي لم يشركني في خلقه أحد ، أو من الهاء المحذوفة ، أو من أي خلقته منفرداً بلا أهل ولا مال ثم أنعمت عليه { وَجَعَلْتُ لَهُ مَالاً مَّمْدُوداً } مبسوطاً كثيراً أو ممدوداً بالنماء وكان له الزرع والضرع والتجارة . وعن مجاهد : كان له مائة ألف دينار . وعنه أن له أرضاً بالطائف لا ينقطع ثمرها { وَبَنِينَ شُهُوداً } حضوراً معه بمكة لغناهم عن السفر وكانوا عشرة أسلم منهم خالد وهشام وعمارة { وَمَهَّدتُّ لَهُ تَمْهِيداً } وبسطت له الجاه والرياسة فأتممت عليه نعمتي الجاه والمال واجتماعهما هو الكمال عند أهل الدنيا { ثُمَّ يَطْمَعُ أَنْ أَزِيدَ } استبعاد واستنكار لطمعه وحرصه فيرجو أن أزيد في ماله وولده من غير شكر . وقال الحسن : أن أزيد أن أدخله الجنة فأوتيه مالاً وولداً كما قال { لأوتين مالاً وولداً } { كَلاَّ } [ مريم : 77 ] ردع له وقطع لرجائه أي لا يجمع له بعد اليوم بين الكفر والمزيد من النعم ، فلم يزل بعد نزول الآية في نقصان من المال والجاه حتى هلك

  İÇİNDEKİLER
 1.Kur’an’dan Okunan Bölüm
 2.Tefsirden Okunan Bölüm
 3.Kardeş Sûreler Kardeş İfadeler
 4.Taşlaşan Yüreklerin Akisleri
 5.Beşerin Vücuda Getirmesi
 6.Madalyalı Kâfir (Gâvur- Velid)
 7.Önemlinin Hesabı da Önemlidir
 8.Dünyanın Mahpus Etmesi
 9.Şükürsüz Nimet Nikmettir
 10.Allah Hep Hayır Verir
 11.Ulûhiyetin Temel Şartı Yaratmaktır
 12.Her Nimetin Zevki Vardır
 13.İnam mı İstidraç mı?
 14.Kömür Mahzenindeki Elmas
 15.Makam- Mal Dengesi
 16.Şaki Dağlar- Said Dağlar
 17.Her İş Allah’a Racidir
 18.Muhammed’in Düşmanı da Kendine Göredir
 19.Olgunlaştıran Çile
 20. Sevgi de Nefret de Allah’tandır


MADALYALI KÂFİR

  Değerli Müminler, Kıymetli Kardeşlerim;

Allahımızın inâyeti, lütfu, keremi ile bu hafta içerisinde tefsir-i şeriften okuyacağımız bölüm Müddessir Sûre-i Celilesinin 11. âyet-i celilesi ve bu âyeti izleyen kısımlardan olacaktır.  Yüce Allah’tan dileğimiz hakkıyla anlamak, anlatmak, gereği ile amil olmak, içerisindeki sırlar ile sırlanıp, hakikatler ile tahakkuk etmektir. Bu yönde Yüce Allah’tan dileğimiz bizi muvaffak etmesidir. Muvaffak buyursun. İnayetini üzerimizden hiç almasın.

Layık olmasak da lütfüyle, keremiyle bizleri bu hakikatlere layık eylesin. Allah’ın lütfu ve keremi olduktan sonra hiç bir şeyin önemi yoktur. O değer verdi mi her şey değerli olur. O önemsedi mi her şey önemli olur. Daima O’nun lütfuna ve keremine sığınıyoruz. Kendi aczimize, kusurumuza bakarak bu işten caymıyoruz, geri durmuyoruz. Şeytan bizi bu güzelim hakikatlerden alıkoymak ve moralimizi çökertmek amacıyla kötü telkinlerde bulunur. Siz layık mısınız? Sizin yüzünüz var mı der ve bizi içeriden çökertmeye çalışır.  Bu yoldan, bu yönden caydırmaya çalışır. İşte bu da şeytanın iğvasıdır. Bir aldatmacasıdır, bir pususudur. Yüce Allah bizi bu pusuya düşürmesin. Bu puslu pisli yaratığın pususuna düşürmesin. Onun inâyeti ile O’nun esmasının cilvelerinin gölgesinde her şey asan olur. Her şey kolay olur. Biz işte bu asanlığı, esenliği istiyoruz. Bu sulh ve sükûn içerisinde sıhhat ve selametle darü’s- selâma yürümeyi ve o yurtta ebedi kalmayı Yüce Rabbimizden lütfuyla keremiyle istiyoruz. Kabul buyursun.

 KARDEŞ SÛRELER KARDEŞ İFADELER:

Müddessir Sûresi ile Müzzemmil Sûre-i Celilesi’ni iki kardeş sûre olarak ilan ettik, ifade ettik. Hatta batılı teknikçilerin ifadesi ile bir birinin sanki bir versiyonu gibi değişik bir hat ile aynı anlamların farklı bir ifadesi olarak görüyoruz. İkisinde de konular aynıdır. İkisinde de fazla farklı bir görüş yoktur. Hangisi önce hangisi sonra ihtilaf vardır. Bunlar kesinlikle ilk nazil olan sûreler arasında beyan edilmiştir. Sanki biri diğerini aşikâr edici, tefsir edici daha da pekiştirici bir yönde tenzil edilmiştir. Bazen bazı sûreler, önemine binaen bir kaç defa nazil olmuştur. Fatiha Sûre-i Celilesi ve bazı âyetler, sûreler hakkında birden fazla tenzil olunduğu söylenir. Biraz farklı lafızlarla da olsa bu sûre-i celileler  peşpeşe gelmiştir. Çok ilginçtir ki çok ince bir hikmet şöyle bir baktım: Şimdi ذَرْنِى وَمَنْ خَلَقْتُ  diye başlayan âyetten devam edeceğiz. Ama ذَرْنِى  ifadesi bir önceki Müzzemmil Sûresi’nde  de vardı. İlginç olan tarafı her ikisinin de 11. âyet olmasıdır. Bu da bizim açıklamamızda yer alan kardeş sûre veya biri diğerini desteklemek amacıyla peşinden getirilen sûre ifademizi kuvvetlendirmiş oluyor.


TAŞLAŞAN YÜREKLERİN AKİSLERİ


İlk etapta nübüvvetin, risaletin ana umdelerinin beyan edildiği bu sûrede daha sonra Resulün kendilerine gönderildiği halkın, bireylerin, kendi peşinden gelecek insanların karakterlerinin çizildiğini görmekteyiz. Kısacası bu âyetlerde  müslümanların temel  karakterlerinin, sıfatlarının tespit edildiğini  gördük ve bu beyanlar serdedildikten sonra Yüce Allah Peygamberi Zişan’a sataşanlara karşı sözü kendisi doğrudan ele alıyor. Sen şöyle çekil bakayım. Ben bunlara şöyle bir görüneyim dercesine (bunu geçen ki sûrede de ifade ettik.) Peygamberi Zişan’a sen şöyle bir dur bakalım. Ben onlarla bir de kendi dilimden konuşayım. Biz sana biraz tenzilatta bulunduk, nazik ifadeler öğrettik ama bunların nezaketle bir alakası yoktur. Bunlar kalın kafalı adamlardır. Mekke’nin çevresinde ki taşlar gibi merhametsiz, taşlaşmış yürekleri vardır. Mekke’yi de mübarek Kâbe’yi de taşlarla doldurdular. Taş putlarla doldurdular. Taşlaşan yüreklerinin akisleri her yerde göründü. Sen çekil Muhammed! Ben bunlara bu yapılarının gereği olarak bir konuşayım bakalım.


11. âyetten alıyoruz. Bu âyetin hemen öncesinde uhrevi açılım ortaya kondu. Hemen kıyamet ötesine bir perde açıldı ve Cenâb-ı Hak şimdi o kâfirlerle bu perdeden konuşacak. Surun üfürülmesi ile her şeyin alt üste gelip, ters yüz edildiği ve gerçeklerin çırılçıplak ortaya çıktığı bir gün, Yüce Allah görünecek ve kâfirle de müminle de açıkça konuşacak. İşte sanki karşımızda böyle bir sahne var. Böyle bir görüntü var. O gün, çok zor bir gün dedi. Özellikle de kâfirler için hiç kolay olmayacak, çok zor bir gün buyurdular. ذَرْنِى   Ey Muhammet, beni bırak, beni terket.  وَمَنْ خَلَقْتُ    Yarattığımı.  Beni yarattığımla başbaşa bırak.  مَنْ  buna mefulü maah da denmiştir. و vav’a. Onu benimle baş başa bırak. Beni onunla baş başa bırak. وَمَنْ خَلَقْتُ    Yarattığım kimseyi. أي كله إليّ  Onu bana bırak. Onu bana havale et.  يعني  Kasdediyor, demek istiyor الوليد بن المغيرة  Mahzum Kabilesi’nden Velid b. Muğire’yi kastediyor. Bu kişi Halid b. Velid’in babasıdır. كان يلقب  cahiliye döneminde lakaplanırdı في قومه    Kendi kavminin, kabilesinin, aşiretinin  içerisinde “Vahid- bir tane” diye adlandırılırdı. Eşsiz adam manasında “vahid”  lakabı vardı. Bir taneyim, bir taneyim diye sürekli şiirler söylerdi. واحد أنَا diyerek böyle böbürlenirdi, kibirlenirdi. Gamı yok, kederi yoktu. Keyfi yerindeydi. Gel keyfim gel diyenlerdendi.  Sanki Nemrut gibi bir adamdı. O da hiç üzülmemiş tasalanmamış ya, bu adamda öyleydi. El bebek gül bebek yetiştirilmişti.  Hiç üzüntü, keder bilmemişti. Âyette geçen وَمَنْ خَلَقْتُ ibaresi معطوف ,  وَ  ile matuftur. ذَرْنِى   deki ْنِى mefuldur, bu mefulun üzerine matuftur. أو  veyahut da ayrıca مفعول معه  mefulün maahtır. Mefule atıf veya ayrıca mefulü maahtır. مَنْ خَلَقْتُ مع anlamındadır. وَحِيداً  Tek başına  حال من الياء , ذَرْنِى ‘deki ى ‘dan yani mefulden haldir. Tek başıma yarattığım, tek başıma olduğum halde, hiç kimseden destek görmeden, danışma olmadan, tek ve eşsiz olan gücüm kuvvetim, ilmim ile sadece ve sadece tek başıma kendime ait olarak yarattığımla baş başa bırak.


BEŞERİN VÜCUDA GETİRMESİ:


Bütün yaratmalarda, ortaya koymalarda, toplum içerisindeki sosyal yapıya, milletlerin arasında olan hadiselere baktığımız zaman; hep ondan bundan yararlanarak bu işler yapılır. Ne lazım toprak lazım, kum, su, demir lazım, şu lazım, bu lazım, kısacası her şey lazımdır. Ondan sonra yapalım diyor, yaptım diyor. Ondan ondan bin bir çeşit malzeme, ondan sonra adam ben yaptım diyor. Sen mi yaptın. Evet diyor. Tek başına mı? Evet, tek başıma ben yaptım diyor. Tek başınasın ama bunların başı kim? Bunlar nereden geldi. Ayakta duran bina senin gücünle mi duruyor. Sen mi tutuyorsun bunu, yoksa şu direkler mi? İşte bir şeyin vücuda getirilme olayı beşere, Yüce Allah’ın dışında ki varlıklara intikal edince dayanakları vardır. Birçok şeyden istimdat vardır. Ama burada وَحِيداً  derken Yüce Allah hiç bir şeye ihtiyacı olmayan, tek başına anlamında kullanmıştır. Hatta diğer âyetlerde, bir şeref ifadesi olarak Hz. Âdem (a.s) için:


مَا مَنَعَكَ أَن تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَىَّ

  • “Kendi ellerimle yaptığım Âdem’e sen karşı mı geliyorsun”[Dipnot]


diyerek ellerimle tabirini kullanmıştır. Ayrıca burada bir de teşbih vardır. Yüce Allah el sıfatını kullanarak ifade ediyor. Ama burada onu kullanmıyor. Sanki bu yadel, bu ecnebi bir varlık, buna eli söylemeyi gerekmez. Bu usulsüz, yoldan çıkmış, ipe sapa gelmeyen bir varlıktır. Ama yine de Yüce Allah burada ona olan kerametlerini sayıyor. Nasıl değerli yarattığını, nasıl özendiğini, nasıl önem verdiğini, ama bütün bunlara rağmen soyunu sopunu unuttuğunu, aslını unuttuğunu ve asıl zadeliğini kaybedip, ne idiğü belirsizlerden olduğunu anlatıyor. Çünkü bu adamın daha önceki âyetlerde zenin olarak ifade edildiği, soyu sopu belirsiz olduğu görülüyor. Hatta annesine giderek, söyle bakalım benim babam kim diye sorduğu tefsirde geçmişti. Orada bunun on tane sıfatı vardı. Daha önceki sûrelerde geçmişti. Çok yakında okuduğumuz sûrelerden birinde geçmişti.


MADALYALI GÂVUR:


Bu madalyalı gâvurdur. Şeytan tarafından madalya takılmış bir gâvurdur. Onun için Yüce Allah sık sık böyle madalyalı gâvurları dile getirir. Tabii ki madalyasını İblis’ten almıştır. Eğer dünyada bir şer güçten takdir görüyorsanız bunun anlamı sizin kötülüğünüz artık maskot hâlinde ortaya çıkmıştır. Yani cihanda artık meşhur olmuşunuzdur. Tescillenmiş oluyorsunuz, tescilli gâvur oluyorsunuz. Bizim de ülkemizde böyle şeyler olur. Bir bakarsınız Türk düşmanı, milletimizin, dinimizin düşmanı bir adama yazdığı bir romandan dolayı armağan verirler. Bu bizim için değildir. Bu, o adamın bize zarar vermesini takdirdir. Bölücülüğünü, hainliğini tebriktir. İşte İblis de adamlarını böyle maskot haline getirir, madalyalandırır, ödüllendirir, rütbelendirir. Allah korusun. Cehennemin önde gelen elemanları anlamına gelir. İblisin madalya taktığı kişiler cehennemin önde gelen adamları demektir. Rabbimiz muhafaza buyursun.


İğraplar üzerinde duruyordu  وَحِيداً kelimesi    حال من الياء في ذَرْنِى   Zerni fiilindeki meful olan ى ‘dandır. Mütekellim ى  sıdır.  ْن da  biliyorsunuz vikaye nunudur. أي ذرني وحدي معه  demektir. Tek başıma beni onunla bırakın. Onu tek başıma olduğum halde, onu bana bırakın. Bizi baş başa bırakın.  أكفيك فإني   Çünkü ben Ey Muhammet sana yeterim.  أكفيك أمره  Onun işi konusunda, o gavurun meselesinde ben sana tek başıma yeterim. Başkasından destek almana, yardım almana gerek yok. Ben tek başıma ona kâfi gelirim, yeterim. Bu müthiş bir tehdittir. Yüce Allah’ın tehdidine muhatap olmak kadar acı bir şey yoktur. Bu onun ne kadar müthiş bir gâvur olduğunun açık bir belgesidir. Çünkü Yüce Allah onu bizzat burada hedef edinmiştir. O derken burada, herkes onun kim olduğunu biliyor. Bu sıfatların kimde olduğunu, buradaki Peygamber-i Zişan’la uğraşan keferenin kim olduğunu elalem biliyor. Bilmeyen yoktur. Onun için tefsirlere de bu şekilde aktarılmıştır. Hiçbir müfessir çıkıp da bunun sebebi nüzulü ile ilgili başka bir şey söylemez. Hepsine bakın hep aynıdır.


أو   veyahut da ikinci tevcihe göre; وَحِيداً  kelimesi haldir,  ama  sahibi hal hangisidir?  Nereden haldir? İşte mesele budur. Bu cümle çok ilginç bir cümledir. Şimdi göreceğiz çok farklı yerlerden hal olacak.  أو من التاء في خلقت İkincisine göre خلقت  nün failinden haldir. في خلقت الفاعل  أو حال من  demektir. أي خلقته وحدي    Ben onu tek başıma yarattım. Hiç bir danışmanım yok. Hiç bir destek aldığım güç yok. Ol dedim ve oldu, bitti.    لم يشركني Bana ortak olmadı   في خلقه  onu yaratma konusunda o Velid’i, أحد  hiç bir kimse bana eşlik etmedi. Bana yardım etmedi. Kimse, hiç bir kimse yoktu. Tek başıma yarattım. Ne kadar önemle vurgulanıyor, özenilmiş, bezenilmiş,  özellikle adama bir ayrıcalık tanınmış. O kadar önemli ki bizzat kendim ilgilendim diyor.


Hâlbuki Yüce Allah yaratırken vesaitler de kullanabilir. Vesileleri vardır, havale edebilir.  Ama bunu bizzat kendim ilgilendim diyor. Adam müteahhit güvenilir elemanları vardır, siz bakın der. Kim yaptı bunu? Adı odur ama esas ilgilenen başka adamları vardır. Ama onun adı anılır. O bizzat ilgilenmemiştir.  Dersiniz ki bazen sen bu işi yapıyorsun ama benim işimle özel ilgileneceksin. Adamlarına havale etmek yok.  Ben öyle şey istemiyorum. O da eğer ahbabıysa tamam der kapısından bacasına bizzat kendim ilgileneceğim. İşte burada hep onu anlatmak istiyor.  Yüce Allah bizzat ilgilendiğini söylüyor. Onu hiç bir kimseye havale etmemiş. Bu nedenle Peygamberimiz’e diyor ki, onu bana havale et. Çünkü ben onu yaratırken kimseye havale etmedim. Onun işini özel olarak görmek istiyorum.


ÖNEMLİNİN HESABI DA ÖNEMLİDİR:


Ne kadar önem verilirse o kadar da üzerinde hesap ve kitabının da didik  didik edileceği kesindir. Önem verilen şeyin mutlaka hesabı da çok önemli olacaktır. İşte burada Yüce Allah bu sûrelerde bu gâvuru yerden yere vuruyor. Kaç yerde geçiyor. İki de bir bu gâvuru dile getiriyor. Bu gâvuru yerden yere çarpmıştır. Tabi ki bu dünyadaki durumudur. Her müminin dilinde bu kefere yerden yere vuruluyor. Dünyanın her yerinde hangi mümin Kur’an okuyorsa bunu yerden yere çarpıyor. Dillere düşmüştür. Daha bunun bir de ötesi var. Bu fani dünyanın cilvesidir. Çok acı, Allah’a, Rabbimize sığınacağız.


Kötülüğün kötü akıbeti budur. أو diğer bir tevcihe göre,  وَحِيد  kelimesinin hal olmasında üçüncü tevcihtir.  Veyahut da حال  haldir. من الهاء المحذوفة  -- خلقته  da mahzuf olan  ه dan haldir.  خلقته من و  daki خhadan haldir. أو  Diğer bir tevcihe göre  من و deki  من den haldir. İsmi mefulden. أي خلقته منفرداً   Yani  خلقته منفرداً   من و  tek yarattığı, türünde tek adam, münferit. بلا أهل ولا مال Ne çoluğu çocuğu vardı, ne malı mülkü vardı. Mühlüzün, müflisin tekiydi, züğürdün tekiydi. Bir çorabı bile yoktu. Kellinin fellinin biriydi. Çırılçıplak dünyaya getirdik. Baba da yoktu başında sahip çıksın. Zaten kim olduğu belirsizdi. Baldırı çıplak birisiydi. Böylece bu âleme getirdik. ثم  Daha sonra أنعمت عليه   kendisine ihsanda bulundum. Kendisini nimete boğdum. Çoluk, çocuk verdik, aile, mal mülk, her şey dünyalık ne varsa vermediğimiz kalmadı. وَجَعَلْتُ لَهُ مَالاً مَّمْدُوداً  Ve onun için kesintisiz bir mal mülk  kıldık.  Bu günlük, bir senelik, iki senelik değildi. Arkası öyle bir geliyor ki sanki ezelden ebede gidiyor. Mallı olarak dünyaya gelmiş. Bunun fenası yok gibi sanki sorsan bu fani olur mu? Olmaz bu böyle gelmiş böyle gider denir. Bu kadar köklü bir genişliği olan, bollluğu olan bir mal verdik. مبسوطاً كثيراً مَّمْدُوداً   çok yaygın. Şurada malın var mı senin? Orada var. Adam övünürken:  Bizim bu gördüğün her yerde tarlamız vardır der. İşte orda da vardır, orda da vardır. Yani olmayan yer yoktur.  Her tarafta bizim tarlamız vardır. İstanbul’da var, Fatih de, Üsküdar da,  Erzurum da da var.  Her taraf benim dercesine. Buna  مبسوطاً  denir. Her tarafa yayılmış, her taraf da yeri var, yurdu var . Böyle ağalar var mı? Tabiî ki var canım. Bu türler her zaman vardır. Numune-i imtisal edinilen kişiler hep olmuştur. Amma hayır amma şer mutlaka vardır. O zaman Velid ise şimdi bilmem Kelit dir. Kel it. O tabi c ile yazılır İngilizce de. Kellit mellit gider işte.


مبسوطاً كثيراً    demektir  مَّمْدُودا     أو   veyahutta مَّمْدُودا  ‘i tefisr ediyor. ممدوداً بالنماء   demektir. Yani bolluğu sürekli, artışı sürekli nimetler verdik. Bu sene oldu da önümüzdeki sene olmadı. Yok böyle bir şey. Sürekli artış kaydeden bir mala sahiptir. İnkıtaı söz konusu değildir. Öyle bir borsası var ki hiç inmiyor.  Devamlı yükseliyor. Bakın Allah dünyalık hiç bir açık vermemiştir. Her yönden adamı bağlamış. Peki, bu lehine mi? Bu lehine değil.


DÜNYANIN MAHPUS ETMESİ:


Dünya bir insanı her yönden bağladıysa bu onun esiridir,  o artık mahpustur. Kaçacak yeri yoktur. Sağından solundan önünden arkasından hep bağlanmış, malla mülkle bağlanmış bir adamdır.


Bu onun   لَا تَحْسَبُوهُ شَرًّا لَكُمْ بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ âyetlerde müminler için bir olay oluyor,

  • “Onu sizin için şer zannetmeyin. O sizin için hayırlıdır.”[Dipnot]


 


كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ

  • “ Savaş, hoşunuza gitmediği hâlde size farz kılındı. Olur ki bir şey sizin için hayırlı iken siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki bir şey sizin için kötü iken siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”[Dipnot]


Bunlara da tersini, siz onları onların hayrına verdiğimizi mi zannediyorsunuz.


 


وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّمَا نُمْلِي لَهُمْ خَيْرٌ لِأَنْفُسِهِمْ إِنَّمَا نُمْلِي لَهُمْ لِيَزْدَادُوا إِثْمًا وَلَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ

  • “ İnkâr edenler, kendilerine verdiğimiz mühletin, sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz, onlara ancak günahları artsın diye mühlet veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” [Dipnot]


Biz onlara ceza vermiyoruz. Bunun anlamı daha da kubarsınlar, daha da artış kaydetsinler de tepelerine ona göre binelim. Bize bir şey olmuyor. Olsaydı ceza gelirdi. Biz iyi insanlarız, iyilik yapıyoruz. Bizden iyisi yok, bizden paşası yok, görüyorsunuz ya hep sizin başınıza çileler, belalar geliyor. Bize hiç dokunan var mı? Eğer Tanrı bize kızsaydı, sizin Tanrı dediğiniz varlık varsa; bizim de suçumuz varsa, suçumuz olsaydı sizin anlattığınıza göre çoktan işimizi bitirmeliydi. Yani güçlüdür, intikamını alır, cezalandırır diyorsunuz, bak bize bir şey oluyor mu diyorlardı. Bu ilahi bir tuzaktır. Bu خَيْرُ الْمَاكِرِينَ[Dipnot]  ‘in bir mekridir. Allah korusun.


ŞÜKÜRSÜZ NİMET NİKMETTİR:


Âyet-i celilelerde bunlar uzun uzun anlatılmıştır, eleştirilmiştir. Hak yönleri batıl yönleri vurgulanmıştır. Âyetlerde bunlar belirtilir. وكان له الزرع Adamın gelirinin kesintisiz olduğu söylendi. Sürekli artış kaydeden bir malı mülkü olduğu belirtildi. Biz onun için kesintisiz mal mülk verdik ifadesi kullanıldı. Aklıma şöyle bir incelik geliyor.  Müfessir


عليه أنعمت   ثم   diye ifade etti ama âyette إنعام inam tabiri kullanılmadı. İlginç bir kelime olsa gerek.  İhsan, lütuf, Allah’ın nimet olarak verdiğini ifade eder. Ama burada dikkat ederseniz جَعَلْتُ لَهُ hâlbuki مال  عليه أنعمت   Fakat onu değil de أنعمت   kullanmadı da جَعَلْتُ tayin ettim, tespit ettim, onun için böyle bir şey kıldım, takdir buyurdum anlamında kullandı. Bu da sanki hatırıma öyle geliyor ki; küfür nimet özelliğini kaybettiriyor. Yani Allah’ın verdiği şeyin nimete dönüşebilmesi için şükür lazımdır. Şükür olmayınca nimet, nikmete dönüşüyor. O güzel harfi çıkaramıyor boğazından haram yediği için nimet diyemiyor, nikmet diyor. Nikmet, azap demektir. Böylece onlara azabın, gazabın mahsulü olmuş oluyor. Burada sanki أنعمت demiyor ona. Hâlbuki o anlamdadır. جَعَلْتُ لَهُ  diyerek sanki taksim ettim ona ayırdım, ona verdim anlamında ifade ediliyor. Müfessir tabi oradan tefsir ederken o tabiri kullandı. عليه أنعمت  diyerek aslında جَعَلْتُ لَهُ  nun  عليه أنعمت  anlamına geldiğini ifade etmek istiyor. Ama o tabir kullanılmamış.


Şu halde Yüce Allah başlangıçta tüm insanlara inamda ihsanda bulunur. Ama bunun ilelebet nimet olarak kalabilmesi için, son noktaya kadar nimet halinde durabilmesi için, kişinin bunu şükür ile bağlaması gerekir. Yani nimete hüsn ile mukabele de bulunması lazımdır. Hüsn ile mukabele de bulunmazsa sui ile mukabele de bulunduysa su-i akıbet oluşturur ve nimet nikmete dönüşür. Artık o nimet değildir. Ama Yüce Allah yaratılışta küfürden, imandan arî yarattığı bu mahlûkata inamda bulunur, ihsanda bulunur. Fakat bunun yaratılış formundan geliş şekliyle bekaya doğru gidebilmesi, insanoğlunun çaldığı boyaya bağlıdır. İnsan Allah’tan gelene boya vurur. Mutlaka kokusu siner,  mutlaka eli ayağı, gözü kulağı o verilene karışır ve onu şekillendirir. İşte bu şekillendirme anında iman yoksa, ihsan yoksa, şükür yoksa bunun tersi olan küfür vardır, tuğyan vardır, su-i niyet vardır. Böylece o gelen nimet yamru, yumru, o güzel şekiller bozulmaya başlar. Neidüğü belirsiz bir hal alarak ila cehenneme zümera, cehennem yakıtı olur, biter. Mal aslında hayırdır. Evlat da hayırdır, ihsandır. Ama biz onları Hak Teâlâ’nın muradı veçhile yola sokmazsak koymazsak, o evladı o çoluğu çocuğu, o malı o mülkü, o artık hayır olmaktan çıkar. Yüce Allah’ın Yüce Peygamberi Nuh (a.s) ‘a dediği gibi Ya Nuh;


قَالَ يَا نُوحُ إِنَّهُ لَيْسَ مِنْ أَهْلِكَ

  • “o senin ailenden, hanedanından değildir.” [Dipnot]


Bunu evladı için söylüyor. O senden değil artık. Benim benim deyip durma. Bir daha bilmediğin şeyler hakkında benden istekte bulunma. Yoksa kötü olur diyerek bir şekilde uyarılmıştı. Evlat da başlangıçta güzeldir, hayırdır.


كُلُّ مَوْلُودٍ يُولَدُ عَلَى الْفِطْرَةِ فَأَبَوَاهُ يُهَوِّدَانِهِ أَوْ يُنَصِّرَانِهِ أَوْ يُمَجِّسَانِهِ

  • “Her doğan fıtrat üzere yani müslüman olarak anadan doğar. Ama sonra anne baba onun yönünü değiştirir. Onu Hıristiyan, Yahudi veya Mecusî yapar.”


[Dipnot]Mal da böyledir, hayırdır. Kur’an-‘n birçok yerinde mesela miras âyetinde


إِنْ تَرَكَ خَيْرًا

  • “Eğer mal bıraktıysa” [Dipnot]


diye o خَيْرًا ‘ı müfessir  مالاً  diye tefsir eder. Niçin خَيْرًا denilmiş, aslı hayırdır da ondan diyor.


ALLAH HEP HAYIR VERİR:


Çünkü mal da mülk de aslında hayırdır, ihsandır, ikramdır. Ama bunu kötüye dönüştürmek insanın iradesindedir, elindedir. O halde aslında Yüce Allah bize hep hayır verir. Eğer şer diye bir şey varsa bu sonradan hadis bir kavramdır. İnsanın yamukluğu ile eşyaya yansıyan yamukluğun adına şer denir. Bunun kaynağı da iblistir. Yüce Allah’tan bir nidasında, niyazında Peygamber-i Zişan


أَنَّهُ كَانَ إِذَا قَامَ إِلَى الصَّلَاةِ قَالَ وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ حَنِيفًا وَمَا أَنَا مِنْ الْمُشْرِكِينَ إِنَّ صَلَاتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ لَا شَرِيكَ لَهُ وَبِذَلِكَ أُمِرْتُ وَأَنَا مِنْ الْمُسْلِمِينَ اللَّهُمَّ أَنْتَ الْمَلِكُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ أَنْتَ رَبِّي وَأَنَا عَبْدُكَ ظَلَمْتُ نَفْسِي وَاعْتَرَفْتُ بِذَنْبِي فَاغْفِرْ لِي ذُنُوبِي جَمِيعًا إِنَّهُ لَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا أَنْتَ وَاهْدِنِي لِأَحْسَنِ الْأَخْلَاقِ لَا يَهْدِي لِأَحْسَنِهَا إِلَّا أَنْتَ وَاصْرِفْ عَنِّي سَيِّئَهَا لَا يَصْرِفُ عَنِّي سَيِّئَهَا إِلَّا أَنْتَ لَبَّيْكَ وَسَعْدَيْكَ وَالْخَيْرُ كُلُّهُ فِي يَدَيْكَ وَالشَّرُّ لَيْسَ إِلَيْكَ أَنَا بِكَ وَإِلَيْكَ تَبَارَكْتَ وَتَعَالَيْتَ أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ

  • “Hayır tümüyle Senin elindedir. Şer ise sana mensup değildir.”[Dipnot]


Sana nispet edemem şerri demiştir.  İşte buradan hareketler Mutezile şer Allah’tan değildir görüşüne sahip olmuşlardır. Allah’a şer yakışmaz demişlerdir. İşte buranın ince bir nüktesi vardır. Hayrı da şerri de yaratan Allah’tır, hepsi O’ndandır. Ancak Yüce Allah doğrudan işi sahiplenmiyor.


مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللَّهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ

  • “  Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır. Sana ne kötülük gelirse kendindendir  .”[Dipnot]


Diyerek o yamukluk, o karalık, o bozukluk, o ne idüğü belirsiz şeklin oluşumunda insanın rol aldığını ifade ediyor. İnsanın sui niyeti sui ihtiyarı sebep olur. Ama yaratan Allah’tır, insan yaratamaz.  Sadece rol alır. Düşünür taşınır karar verir. Böyle olsun der. Allah da böyle olsun der. Dediğin gibi olsun.


ULÛHİYETİN TEMEL ŞANI YARATMAKTIR:


Yaratan Allah’tır. O kim olmuş ki yaratsın. Ama onun öyle olmasını isteyen kuldur, insandır. İşte bunun için insan sorumludur. Yarattığı için değil, sebep olduğu için sorumludur. Mutezile ise yarattığı için sorumludur demiştir. Allah yaratmaz derler. Hâşâ. Allah yaratmayınca başka yaratıcıları benimsemek zorunda kalırsın. Bu kaçıncı yaratıcıdır. Hâlbuki ulûhiyetin temel şanı yaratma sıfatıdır. Eğer yaratamıyorsa ilah olamaz.


اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ da[Dipnot]


Burada Rabbin arkasından hemen خَلَقَ ‘ın gelmesinin sebebi yaratıcılığın, rububiyetin temel öğesi olduğu içindir. Rab olabilmek için yaratacaksın. Yaratamayan Rab olamaz. O zaman bütün Mutezileler Rab olmuş oluyor. Hıristiyanlıkta üç tane Rab var. Bunlar da ise hepsi Rab’tır. نَعُوذُ بِاللَّهِ Onun içi Mecusiler yani Mutezile bu ümmetin sapık İsevileridir. Onlar üç tane benimsemiş. Bizimkiler hepimiz diyor. أَرْبَابٌ    نَحْنُ


جَعَلْتُ  ‘nün bir hikmeti, gizemi üzerinde durduk. Yüce Allah sanki bu nanköre yönelik ifadesinde inam ettim sana demiyor. Böylece tayin ettim, tespit ettim, ona böyle mal verdim diyor. وكان له الزرع   Adam o kadar zenginmiş ki, türlü türlü zirai mahsulleri var. Ne kadar zirai çalışma sahası varsa  وكان له الزرع  ‘ ye dâhildir. Adamın ziraat yönü tamam idi. والضرع  Hayvancılık yönü, büyükbaş, küçükbaş, her çeşidi buraya dâhildir. Bu kelimenin aslı meme anlamına gelir. مرضعةMurdaa kelimesi diyoruz ya emziren buradan geliyor. Aslında meme anlamına gelen bu kelime daha sonra bu kelimeyle hayvanat kastedilmiştir. Bu ya mecazi olarak söylenmiştir ya da الضرع ذوات  anlamında hazfı muzaf vardır. Yani memeli hayvanlar, memeliler dediğimiz, ama Arap dilinde artık bu kelime hayvanat anlamında kullanılıyormuş.


Mesela bu kelime  له  زرع  لا و ضرع لا  ne çifti var ne çubuğu bu adamın, mühlüzün teki derlermiş. Bu şekilde bir deyim vardır. Baldırı çıplaklar için bu deyim kullanılırmış. والتجارة  Ve ticarette adamın  elindedir. Yani ne kadar gelir kaynağı varsa her saha da eli var kolu var. Bu kadar zengindir. Yani Mekke’nin Karun’u gibidir. وعن مجاهد Müfessirlerden Mücahide göre, كان له مائة ألف دينار   100 bin dinarı vardı. Araplarda dinar, altın paradır. Dirhem gümüş paradır. Demek ki yüz bin altını vardı. Bir altın ne kadardı değerini bilmiyoruz. Bu kadar zengindi. وعنه Yine Mücahid’den rivâyete göre  أن له أرضاً   O Velid’in bir arazisi vardı  بالطائف   Taif’te. لا ينقطع ثمرها  Meyvesi hiç kesilmezdi, boyuna ürün alırdı. Olur şey değil ama işte olmuş. Aynı Nemrut da olduğu gibi Allah böyle vermiş. Hâlbuki ürün bir sene verir bir sene vermez. Meyvelerde normalde öyledir. Her zaman her sene olmaz. Ya da azalır çoğalır.  لا ينقطع  işte ممدوداً’i izah için söylüyorum. Kesintisiz mal mülk sahibidir. Sığırların hepsi ürüyor, hiç ölen yok. Ölü doğan yok, sakat doğan yok. وَبَنِينَ  sadece bunlar mı, oğullar,  له جَعَلْتُ وَبَنِينَ  bu مالاً  ‘e  atıftır. شُهُوداً   yanında yer alan oğullar, gözünün önünden ayrılmayan çocuklar verdik. Çocuğum var da Almanya’ya gitti, İstanbul’a gitti. Biz hanımla kalakaldık tek başımızayız. Böyle değil işte çocuklarının hepsi yanındadır.


HER NİMETİN ZEVKİ VARDIR:


Çoluğunun çocuğunun insanın yanında olması,  büyük bir devlet, büyük bir lütuftur. Onlar insanın gözünün nuru, vücudunun bir parçasıdır. Onların içinde hep onun hevesi var. Hepsinde bir zevk vardır. Öyle olmasa çocuğum olsun diye can atar mısınız? Böyle zevki olmasa kapı kapı dolaşır mısınız? حضوراً معه   kendisi ile beraber huzurda, yanındadır. بمكة   Mekke şehrindedir. Bu adamın bu kadar geniş ticari kolları varken neden hepsi yanında? Niçin birisi orda birisi orda değil?  لغناهم عن السفر   Yolculuğa, kervana  ihtiyaçları olmadığı için. Adamın gidip oralarda ticaret yapmasına ihtiyacı yok.  Yol tepmesine gerek yok, yorulmasına gerek yok.


İNAM MI İSTİDRAÇ MI?


Her şey ayağında, ayağının altına geliyor. Elalem ayağına gidiyor, hep alıcılar, sıraya girmişler bunun ayağına geliyor. Bu istidraçtır. Bu adama açılan cehennem kontenjanıdır, cehennem kredisidir. Onun lehine değil. Onu hayır zannetmeyin.


بَلْ هُوَ شَرٌّ لَهُمْ

  • “Bu bunlar için şerrin, belanın ta kendisidir.”[Dipnot]


Tam ocağına düşmüş bu cehennemin.  وكانوا عشرة  Oğulları on taneydiler. أسلم منهم   Onlardan  Müslüman oldu. خالد Halit وهشام وعمارة  Hişam ve Ammar,  Bu üçü Müslüman oldu. Ammar’ın müslüman olup olmadığı konusunda hakkında ihtilaf var.


KÖMÜR MAHZENİNDEKİ ELMAS:


Bizim için önemli olan Halid Hazretleridir. Seyfullahtır. Allah’ın kılıcı olan Halit b. Velid’dir. O bu kömür mahzeninde çıkan bir elmastır. Ailesi cehennem kömürüdür. Kömür, yakıt demektir. Cehennem yakıtıdır. O bu kömürlükte çıkan bir elmastır. Elmas kömür madeninden çıkar. وَمَهَّدتُّ لَهُ تَمْهِيداً  Yüce Allah ona verdiği ihsanları, ikramları, iyilikleri sayıp döküyor. Dünyada ne kadar verilecek şey varsa, insanın şanını, şöhretini, keyfini, refahını artıran, arzusunu tatmin eden her ne varsa bu adama verdim, diyor. مَهَّدتّ  kelimesi beşik anlamındadır. Onu el bebek gül bebek, eledim, beledim ve güzelce beşikte salladık. Onu bu hale getirdik.


وبسطت له الجاه والرياسة demekmiş. Bu bir deyim olarak alırsanız, onu tam eleyip, beleyip, el bebek gül bebek hiç kılına dokundurmadan böylece anlı şanlı büyüttük. Bu hale getirdik. Yani her şartı hazırladık ona biz. Rahat ettirdik, keyfine baktırdık. Beşikteyken bile keyfine diyecek yokmuş. En güzel şekilde büyütülmüş ve Allah ben baktım büyüttüm diyor. Tabiri caizse beşiğini ben salladım. Gık dedirtmedim, seni ağlatmadım. Bir dediğini iki etmedik. Hemen ağlayasıya al meme dedik. Hemen ağlayasıya ağzına memeyi vermek doğru değildir. O zaman böyle Velit’lerden olursun. Ver it den gelmiş bu Velit.  وبسطت له الجاه   Ona makam verdik, yer verdik. والرياسة  Riyaset verdik, reislik verdik, nereye giderse gitsin Velit seçiliyor, baş seçiliyor. Velid ne dersin, adamın görüşü alınmadan hiçbir karar yürürlüğe konmuyor. O olmadan meclis tamam olmuyor. Verilen kararlar geçersiz sayılıyor. Adama şan verdik, şöhret verdik. Baş olma hakkı hukuku, özelliği verdik.  الجاه  makam  والرياسة   reislik, liderlik anlamındadır. تَمْهِيدا  وَمَهَّدتُّ لَهُ Her türlü açılımı ona ihsan ettim, verdim.                                                                                             Her yerde söz sahibi oldu, makam sahibi oldu.  فأتممت عليه نعمتي الجاه والمال  Müfessir bunu yine nimet olarak ele almış. فأتممت  Tamamladım, ona bütün bunları vererek  عليه onun üzerinde نعمتي  iki nimetimi  tamamladım. الجاه والمال  Bu iki nimetten maksat makam ve maldır. İkisi bir birini güçlendirir.


MAKAM-MAL DENGESİ:


Makamın var da malın yoksa altın boş demektir. Her an o koltuktan seni edebilirler. Malın var da makamın yoksa onu kullanmada güçlük çekersin. Onu harcama da yerli yerine oturtmada güçlük çekersin. Çünkü makam sahibi olmak, söz sahibi olmak demektir.


İkisini de verdim ben ona, ikisi de var. نعمتي   Ordaki tesniye nunu düşmüştür. الجاه والمال Ondan bedel olmuş oluyor. O iki nimetten bedeldir.  واجتماعهما O ikisinin birlikteliği, yani hem makam, hem mal. هو الكمال  Bu dünyalıkta tam üst mertebedir. İşte dünyevi olan saltanat, güç, hâkimiyet bu ikisiyle kemal olur, yerini bulur. Bu dünyanın kemalidir, işin zirvesidir. Ama bu dünyanın zirvesi zırvalamaya en müsait sahadır. Bu dünyanın tepeleri adamın tepesini attırır. Her baba yiğit orda duruş kaydedemez. Peygamberi Zişan böyle bir dağın tepesine çıkmıştı. Yanında Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman vardı. Dağ sallanmaya başladı. Gördünüz mü zirveler işte böyledir. Aşağılarda selamet istersen eteklerde duracaksın. Yukarılar tekin değildir. Tabi endişe ettiler.


اثْبُتْ حِرَاءُ فَإِنَّهُ لَيْسَ عَلَيْكَ إِلَّا نَبِيٌّ أَوْ صِدِّيقٌ أَوْ شَهِيدٌ


اثْبُتْ أُحُدُ فَإِنَّمَا عَلَيْكَ نَبِيٌّ وَصِدِّيقٌ وَشَهِيدَانِ


 


Peygamber اثْبُتْ حِرَاءُ  diğer rivâyette اثْبُتْ أُحُدُ Uhut dağı olduğu söyleniyor. Belki birkaç defa tekrarlamış olabilir olay. Başka rivâyetler de var. Ey Dağ sabit ol, sakin ol; فَإِنَّمَا عَلَيْكَ نَبِيٌّ  senin üzerinde bir Peygamber var. وَصِدِّيقٌ  Bir sıddık var. Ebubekir Hazretleri ve وَشَهِيدَان  ve iki tane de şehit var senin üstünde, rahat ol.[Dipnot] Keyfine bak sen. Sırtına binmişler. Peygamber bu şekilde teskin etti. Ama her baba yiğit dağlara söz geçiremez. Sen dağın dilinden anlar mısın? Onun dilince konuşabilir misin? O zaman dağların tepesini yol edinebilirsin. Ama eğer değilse sakın dağların tepesinde dolaşmaya kalkma. Çünkü orada dolaşmak adamın tepesinde dolaşmaya benzer. Tepemi attırma der, in aşağıya.


ŞAKİ DAĞLAR-SAİD DAĞLAR:


Onun için yollar dağların tepesine kurulmaz. Sağlam gibi görünür ama çivi gibi, dağların da havaları kendine göredir. Dağlarda çok gizemli olaylar gerçekleşir. Havas, suyu kokusu, çıkan sesler, farklı yönleri vardır. Dağlar da ya eşkıya liderleri ya da velâyet liderleri barınır.  İkisinin arasındaki halk dağlar da barınamaz. Eşkıya liderleri şakilik sıfatı olan dağlarda konuk edilir. Dağların kimisi şakilik sıfatına haizdir. Kimisi de saadet sıfatına haizdir. Ayır dağı, Peygamber gösterdi, eşek dağı, bu dağ bizi sevmez dedi.


إِنَّ أُحُدًا جَبَلٌ يُحِبُّنَا وَنُحِبُّهُ وَهُوَ عَلَى تُرْعَةٍ مِنْ تُرَعِ الْجَنَّةِ وَعَيْرٌ عَلَى تُرْعَةٍ مِنْ تُرَعِ النَّارِ


 


أحد هذا جبل يحبنا ونحبه ، على باب من أبواب الجنة ، وهذا عير يبغضنا ونبغضه ، وإنه على باب من أبواب النار


Şu Uhut Dağı bizi sever, biz de onu severiz.[Dipnot] O eşek dağı da eşek gibileri sever, kendi tipinde olanları sever. Bunlar Medine de karşıda iki tane dağdır. Peygamberimiz Cehennemin bir kapısı Ayır Dağındadır. Cennetin bir kapısı da Uhud Dağındadır buyurdu.[Dipnot] Demek ki dağlar böyledir. Onun için dağlar genelde iskân yerleri değildir.


Zirveyi Kemal diye genelde ikisi beraber kullanılır. Ama işte dediğimiz gibi çoğu zirveler zırvaların diyarı olmuştur. İnsanlar oradan zırvalamışlardır. Allah sebat vermezse dağ onun aklını başından alır. Dağlar hakkında çok konuştuk, Allah nasip ettikçe daha konuşuruz.


عند أهل الدنيا  Dünyalılara göre bu ikisi kemal derecesidir, zirvedir. Dünya konusunda dünyanın zirvesi makam ve maldır. Var mı? Var. Öyleye adam dünyanın zirvesine çıkmıştır. İşte bu Velid de bunlardan birisiymiş. Kemale ermiş. ثُمَّ يَطْمَعُ أَنْ أَزِيدَ   Sonra bütün bunlara rağmen, bunlar olduğu halde, bu nimetler içerisinde boğuluyor olduğu halde artırmamızı umuyor. Daha var mı daha var mı daha olsun istiyor.


HER İŞ ALLAH’A RACİDİR:


Tabi artırmamızı derken, Allah’ım bana artır diye bir mesele değil, dua ederek artmasını istemiyor. O kendisi, kendi dünyasında kendi çapında, kendi havasında,  kendi nefsinde bunun artması dileğindedir. Ama Yüce Allah ister nefse havale et, ister nefise hanıma, ister İblis Ağaya, ister Firavuna, ister Nemrut’a, ister Amerika’ya, ister Rusya’ya kime havale edersen et; aslında havale Allah’a yapılır. Çünkü bunlar onların yapacağı iş değildir. Sen yanlış telakki etmişsindir, yanlış kapıyı çalmışsındır, yanlış kapıyı açmışsındır.


وَإِلَى الله تُرْجَعُ الأمور

  • “Yoksa bütün işler ona râcidir.”[Dipnot]


O’ndan istenir. O imdat ederse vuku bulur. O imdat etmezse asla vuku bulmaz.


كان   ما شاء الله     Allahın dilediği olur ve  لم يكن     لم يشأ dilemediğimiz olmaz, mesele budur. O halde bizim artırmamızı istiyor derken, bizden istiyor anlamında değildir. O kendi kapısından, kendi tapusundan doğru isteklerini yapıyor ama isteklerin hepsi Allah’a raci olduğundan Allah bizden daha artırmamızı istiyor diyor.  İster bunu falan kapıdan, filan kapıdan yapsın. O kapılar Allah’ın kapılarıdır. O tarlalar Allah’ındır. Mülk Allah’ındır. Nerede gözü varsa olsun hepsi Allah’ta gözü var anlamına gelir. Hepsi Allah’a racidir. Bütün bunlara rağmen hâlâ artırmamızın peşindedir Daha hâlâ istiyor. Hırsı ifade ediyor. استبعاد   Bu ne kadar ilginç, olacak şey değil. Hâlâ artırmasını istiyor, olacak şey değil. İstibad etmek, mümkün görmemek demektir. Bu nasıl olur? Yani artık her şeyi var adamın hâlâ doymuyor. Ne kadar ilginç bir şeydir.  واستنكار  Hoş görmemektir, kınamaktır. لطمعه وحرصه  Onun arzusunun, hırsının çokluğunu Yüce Allah hoş görmüyor. Kabih görüyor, çirkin görüyor. Yadırgıyor bunu, olacak şey değildir. Bütün buna rağmen فيرجو أن أزيد  artırmamı istiyor. في ماله وولده   malı konusunda, çoluğu çocuğu konusunda hâlâ ziyadelik peşindedir. من غير شكر  Üstelik şükürsüz de biridir.  Şükür de yok, şükür de yapmıyor. Hadi şükretse zaten o planımızda, projemizde vardır. Kıstaslar içerisinde yer almaktadır.


لَئِن شَكَرْتُمْ لأَزِيدَنَّكُمْ

  • “Şükredene kesinlikle artıracağıma söz verdim.”[Dipnot]


Ama bu da yok. O da yok, o da yok.  Buna rağmen hala istiyor. Olur şey değil.  ثُمَّ    üzerinde durulmuş. Bazı Müfessirlerde bu bildiğimiz atıf harflerinden değildir. Bu taaccüp, tacip içindir demişlerdir. Böyle bir açıklama vardır. Mesela şu âyette:


وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ[Dipnot]  daki  ثُمّ  gibidir. Yine Arapça da şöyle denilir.


أعطيتك ثم أنت تجفوني


“Sana veriyorum böyle olduğu halde sen bana cefa ediyorsun.”


Bu şaşkınlık, olacak şey değil, hayret ki hayret. Hayret ifadesi belirttiğini söylemişlerdir. ثُمّ   hayret يَطْمَعُ أَنْ أَزِيدَ   Bütün bunlarla beraber artırmamı istiyor, hayret şeklinde belirtilmiştir.  . وقال الحسن  Hasan-ı Basri Hz. şöyle demiştir. أن أزيد  üzerinde şu açıklamada bulundu. أن أدخله الجنة  Bütün bunlara rağmen bu şükürsüz, nankörce küfür hareketlerine rağmen artırmamı istiyor. Yani ziyadeyi istiyor. Dünyaya ilave istiyor benden, ziyadesini istiyor. Dünyayı verdim kendine, ziyadesini de istiyor. O ziyadesi cennettir.


رَبَّنَا آَتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآَخِرَةِ حَسَنَةً[Dipnot]


Hani iki artı bir, üç artı bir gidiyor ya. Dünya artı cenneti,  ahreti istiyor.


مِنْكُمْ مَنْ يُرِيدُ الدُّنْيَا وَمِنْكُمْ مَنْ يُرِيدُ الْآَخِرَةَ

  • “Sizden bir kısmı dünyayı, bir kısmı ahreti ister.”[Dipnot]


وَمَنْ أَرَادَ الْآَخِرَةَ وَسَعَى لَهَا سَعْيَهَا وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَأُولَئِكَ كَانَ سَعْيُهُمْ مَشْكُورًا gidiyor.

  • “Dünyayı isteyene dünyayı, ahreti isteyene ahreti veririz.” [Dipnot]


 


مَنْ يَقُولُ رَبَّنَا آَتِنَا فِي الدُّنْيَا وَمَا لَهُ فِي الْآَخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ

  • “Ama dünyayı isteyene ahrette bir nasip yoktur, diyor.”[Dipnot]


 


رَبَّنَا آَتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآَخِرَةِ حَسَنَةً

  • “Ama mümin hem dünyada iyilik olsun hem ahrette iyilik olsun ister.”[Dipnot]


İman eden için bu yadırganacak bir şey değildir. Ama kâfir için hadi dünyayı vermiş sana e cennet de benim olsun, orayı da bana versin diyor. Bunu demek istiyor deniliyor. Bu tuhaf bir ifade tarzıdır. Nasıl verecekmiş öyle?  İnancı olmayan bir insan nasıl cenneti ister. Şöyle bir ifade vardır.


لي  إلاّ   الجنة  خلقت    فما   صادقاً    محمد  كان  يقول إن   الوليد وكان


“Eğer Muhammed’in dediği doğruysa cennet cehennem diye bir şey varsa hiç kuşkusu yok ki o cennet de benim için yaratılmıştır.”


MUHAMMED’İN(S.A.S)DÜŞMANI DA KENDİNE GÖREDİR:


Cesarete bakın. Şu istidraca bakınız. Yani Samiri bunu gösteremedi. Meleğin elinde yetişti. Diyeceksiniz ki o meleğin elinde yetişmiş, bu Allah’ın elinde yetişmiş, elbette farkı olacak dersiniz. Tabiî ki sen de haklısın. Ya bir farkı var değil mi? Muhammed (a.s) gâvuru daha bir gâvurdur. Onunla boy ölçüşecek şekilde boyu var. Tabi ki Hz. Musa ayrıdır,  diğerleri ayrıdır. Elbette gâvurluk cihetinde, zenginlik cihetinde onlardan daha üstündür.


Muhammed’in dediği doğruysa muhakkak ki orayı da ben kaparım diyor. O da bana verilecektir, bunda hiçbir kuşkum yok diyor. Orası benim olur diyor. Nasıl ki burada Mekke, havalisi, Taif’i, maifi benim olduysa, insanlar benim hizmetçim kabilinde ise orası da benim olur, üst köşeyi kaparım, sizler de benim uşaklarım olursunuz diyor.  Bunu istihza yollu söylüyor.


رداً عليه و تكذيباً له  فقال الله عز وجل  كَلاَّ    diyerek


Yüce Allah onun bu yöndeki uygunsuz sözlerine, abuk subuk girişimlerine karşı cevap verdi. Görüyorsunuz adamla sanki sürekli bir ağız dalaşı var. Velid, Yüce Allah ile sanki yüz yüze bu kadar cesur, pervasızca davranıyor.


OLGUNLAŞTIRAN ÇİLE:


Şunu anlıyoruz ki; el bebek gül bebek yetiştirilen bir varlığın geleceği karanlıktır. Her istediği yapılan bir çocuğun geleceği karanlıktır. Bu terbiye usullerine aykırıdır. Hiç acıtmadan, acı duyurulmadan her dediği yapılan, bir dediği iki edilmeyen insanın sonu işte bu Velid gibi olmaktır. Nemrut gibi olursun. Canın acıyacak, hastalanacaksın, düşeceksin, dişin kırılacak çile çekeceksin İşte bu, insanı adam eder. Rahmetli büyüğüm, Afyon hapishanesinde kalırken, orada bir arkadaşının, böyle devamlı el bebek gül bebek pohpohlandığını söyledi. Ama tekdir edilirken, uyarı yapılırken; kızım sana söylüyorum gelinim sen anla cinsinden uyarı mektuplarını Allame Efendi kendisine göndermiş. Hoca efendinin şahsına gönderiyor. Böyle böyle aranızdaki şeyleri ıslah edin. Şöyle şöylelere yer vermeyin gibi uyarılar var. Okuyor Hoca Efendi, şaşırıyor. Ondan sonra diyor ki, benim kimseyle dargınlığım yok diyor. Hemen öteki çıkıyor diyor ki; Sen üstadın keşfi konusunda şüphede misin? Elbette varmış, bunu düzelt. Hem suçlu hem güçlü tavırlar sergiliyor. Esas dargın olan adam bunu söylüyor. Üzerine alınmıyor. Hâlbuki o zat, o zatın telefonu, ekranı durumundadır Her baba yiğit o ekranlığı yapar mı? Mesaj gönderiyor o ekrandan, ötekilere gönderiyor ama adam hiç almıyor. Çünkü hep elmaslı büyümüş. Bu da biraz kadınlara yakışan bir isim değil mi?  Hoca Efendi de biraz tokatlı büyümüş. Şunu anladım ki diyor, pohpohlananlar sonunda ne oldum delisi oldu. Tokatlananlar ise edebini bildi, yerini bildi derdi.  Cennet mekân, nur içinde yatsın.


كَلاَّ    yeni bir âyete başlıyoruz. Örnek âyet işte canlı âyet-i celiledir. Yüce Allah ben şöyle ettim sana, böyle ettim diyor. Görüyorsunuz ama sonu ne olmuş. Hiç Muhammed (a.s) hakkında böyle şeyler gördünüz mü? Seni ben şöyle ettim, böyle ettim.  Bu kadar beşiğine varıncaya kadar iniş yapan bir ifadeye rastladınız mı? Ama bunun sonu ne, onun sonu ne? İki zıt kutuptur. كَلاَّ   Yok öyle yağma, olacak şey değil. Asla ve kat’a.  Hani dedi ya cennet de benim diye varsa benim diye oynuyordu. Orayı da ben kaptım, orası da benimdir. Hatta ileride gelecek,  onunla muhasama devam ediyor. Bu sûre hemen hemen ondan bahsediyor. Cehennemim üzerindeki 19’u söyleyecektir. Diyecek ki 19 ne olur ya. Benim on tane uşağım var. On tanesini onlar halleder. Ben şu kadarınızı zaten kendim bizzat hallederim. Gerisi hallolur biter. Hepsinin hakkından gelirim diyor. Adama laf yetişmiyor.  Yok öyle yağma, öyle değil. Senin bildiğin gibi değil, olacak şey değil. ردع  Bu bir tehdittir. له  Ona reddiyedir, bir tehdittir, bir korkutmadır. وقطع لرجائه  Bu kat’a her şeyi kökünden kesen bir kelimedir. Hepsini elinin tersiyle itiyor. Olmaz öyle şey, mümkün değil. كَلاَّ  Silip süpürüyor, bütün ümitleri silip süpürür. Ne varsa  وقطع لرجائه  onun umudunu kökünden kesip atmaktır. أي   Yani  لا يجمع له بعد اليوم onun için bu günden sonra cem olmaz. يجمع (Yücmeu) diye okuyalım. Bu günden sonra onun için cem olunmaz, bir araya getirilmez. بين الكفر Küfür ile  والمزيد من النعم  nimetlerin artırılması olayı  bu günden sonra bir arada asla tutulmayacaktır. Bugün, ültümatonun verildiği gündür. Yani sûrenin inmesinden sonra artık sana olan iltimasımı rafa kaldırdım, bitti. Bu zaman kadar sana ihmal ettim, mühlet verdim. Seni ihmal etmiş değilim. Sana mühlet vermiştim. Ama bunu su-i istimal ettin. Artık bu müsamaha sona erdi. Bundan sonra sana müsamaha yok. Bundan sonra geri sayım başlayacak. Zaten bu geri sayımdaydı da, istidrac yönüyle görmüyordu, hissetmiyordu. Şimdi artık görsel hâle getirecek. Bundan sonra tehdit ediyor. Bundan sonra adımını denk al. Bak göreceksin neler çekeceksin.  فلم يزل بعد نزول الآية   Bu âyetin inmesinden sonra في نقصان من المال والجاه  indiği gün ve sonrasında malının,  makamının, otoritesinin eksildiği görüldü. Artık geri sayım başladı, sürekli düşüş kaydetti. Gözden düştü, otoritesi sarsıldı, kale alan olmadı. Sevimsiz hâle geldi. Mikrop olarak görüldü ve yanına yanaşılmadı. Çünkü hepsi Allah’tandır. Çekicilik de Allah’tandır, nefret de Allah’tandır. Allah sevdirmezse nefret edersin.


وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ

  • “İnkârı, fasıklığı ve (İslâm’ın emirlerine) karşı çıkmayı da çirkin göstermiştir.”[Dipnot]


âyetlerindeki verilen nefret Allah’tandır.


وَلَكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمَانَ

  • "Size imanı sevdirdi”[Dipnot]


وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ

  • “ve onu kalplerinizde tezyin etti.”[Dipnot]


 


SEVGİ DE NEFRET DE ALLAH’TANDIR:


Kalplerinizde o imanı ezedi bezedi. İkisi de Allah’tandır. Sevgi de ondandır, nefret de O’ndandır. Biz Yüce Allah’ın sevgi tarafını iltizam ediyoruz. Çünkü sevgi imandadır, takvadadır. Nefret ise küfürdedir, tuğyandadır. Biz ondan ikrah ediyoruz. Bizi ondan uzak tutmasını istiyoruz. İmana doğru yolumuzu çevirmesini, o yönde hazzımızı kılmasını diliyoruz. Bundan sonra hep  حتى هلك  Geberinceye kadar böylece sürdü gitti. Düşüş devam etti. Her an نَنقُصُهَا مِنْ أَطْرَافِهَا   “nenkusuha” sırrına mazhar oldu.

  • “Gâvurlar görmüyorlar mı biz yerin eteğini her gün biraz daha kırpmakta ve onu noksanlaştırmaktayız.”[Dipnot]


Deniz tarafından sürekli yutulmaktadır. Arzı kırpıp duruyoruz. Görmüyorlar mı? Bu da bu gâvur da malı karada idi. Kader tusunamisi geldi vurdukça bir parçayı aldı götürdü. Her vuruşta bir parçayı alıp götürdü. Netice de Firavun gibi boğuldu gitti. Belki o da sonunda inandım inandım dedi ama o tarafını artık nakletmiyor. Mutlaka sonunda söylemiştir ama Allah bu türlerin bir tanesini kalıp olarak, örnek olarak veriyor, gerisini artık siz buna göre uyarlayın diyor. Uyarlayacaksın, o sonunda söylemiştir. Çünkü böylelerinin canı meçhul bir şekilde alınmaz. Görsel olarak alınır.  Mutlaka çok dayak yemiştir, çok acılı bir şekilde ölmüştür. O sahneleri de artık o şekilde kafamızda canlandıracağız. Birine bak binini gör. Örneğe baktın mı onun emsalinin hepsini onda görürsün. Tek tek saymaya gerek yoktur. Bu Kur’an’ın üslubu da işte budur. Bunu çoğu bilmez. Anlattığım zaman nerede yazıyor derler. Babasına bak, oğlunu al. Anasına bak, kızını al derler. Onun babası vardır. Bu zübüdlerin, ipsizlerin, tipsizlerin babası kimdir? Onun akıbetini gör, o da öyledir. Çünkü onların kategorisi aynıdır. Aynı yoldan gidenler aynı şeylerle karşılaşırlar. Öteki o sonucu gördüyse o da aynı sonucu görecektir. Aynı şey başına gelecektir.  Çünkü yolları aynıdır. Onun için detaya gerek yoktur. Ayrı ayrı zikretmek adamı bıktırır. Aynı şeyleri niçin söylesin? Kur’an bıktırmaktan usandırmaktan azadedir, beridir.  Bu icaz sahibi bir kitaptır. Burada bırakıyoruz. İnşallah önümüzdeki dersimizde Yüce Allah’ın lütfüyle keremiyle bereketiyle sûre-i celileyi okumaya devam eder, beyanlarından hisse kapar, ders alırız ve hayatımızı bu yönde yönlendirmeyi, Yüce Hakk’ın rızasına ermeyi hedef ediniyoruz. Allah hedefimizden saptırmasın.

Paylaş...

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to Twitter

8 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Instagram

Üye Girişi

Fotoğraf Albümü

  • Kategori: Anma Haftası 2017
  • Kategori: Anma Haftası 2016
  • Kategori: Anma Haftası 2015
  • Kategori: Anma Haftası 2014

          gulhan_37