Nefise Hanım'ın Fistanı (27.02.2011)

Allah nuru ile kalplerimizi münevver eylesin. Rahmeti ile nefislerimizi merhume eylesin. Vahyi ile dinimizi mamur eylesin Sırat-ı müstakim üzerinde sabit, kaim ve daim eylesin. Bir an olsun dünyada, kabirde, mahşerde, sıratta bizleri Yüce Kitabı’ndan mahrum eylemesin. Daima onun hidayeti ile doğru yolu bulmuş,  daima onun nuru ile aydınlanmış, daima onun hakikati ile bilgilenmiş ve gerçeklere erişmiş kılsın. Onunla söylemeyi, onunla meseleleri çözmeyi, onunla yaşamdan tat almayı, onunla bela ve musibetlere sabretmeyi, velhâsıl onunla tüm meselelerimizi halletmeyi Yüce Allah bizlere nasip ve müyesser eylesin. Allah bizi onsuz yaşatmasın. Onu dünyada da ahrette de bizim için şefaatçi yapsın.

 

 
 

 

KUR’ÂN’DAN OKUNAN BÖLÜM:

وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ (3) وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ (4)

TEFSİRDEN OKUNAN BÖLÜM:

{ وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ } واختص ربك بالتكبير وهو التعظيم أي لا يكبر في عينك غيره وقل عندما يعروك من غير الله : الله أكبر . ورُوي أنه لما نزل قال رسول الله صلى الله عليه وسلم « الله أكبر » فكبرت خديجة وفرحت وأيقنت أنه الوحي ، وقد يحمل على تكبير الصلاة . ودخلت الفاء لمعنى الشرط كأنه قيل : وما كان فلا تدع تكبيره . { وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ } بالماء

من النجاسة لأن الصلاة لا تصح إلا بها وهي الأولى في غير الصلاة ، أو فقصر مخالفة للعرب في تطويلهم الثياب وجرّهم الذيول إذ لا يؤمن معه إصابة النجاسة ، أو طهر نفسك مما يستقذر من الأفعال يقال : فلان طاهر الثياب إذا وصفوه بالنقاء من المعايب ، وفلان دنس الثياب للغادر ولأن من طهر باطنه يطهر ظاهره ظاهراً

 

İÇİNDEKİLER

1.Kur’an’dan Okunan Bölüm

2.Tefsirden Okunan Bölüm

3.Usûlsüz Yaşamayalım

4.Hayat-ı Tayyibe

5.Cahilin İşi Adavettir, Düşmanlıktır

6.Peygamberin Risaletle Süslenmesi

7.Ahsenü’l-Hüsna’ya Dâhil İman

8.Teşbih Âlemi

9.Rab Rab Rabbü’l-Âlemin’e Gidiş

10.Cehennemin Kapıları: Günahlar

11.İnşanın Izdırabı

12.Dünyanın Görünmeyen Yangını

13.İtfaiyeci Peygamber

14.Çırılçıplak Uyarıcı

15.Ensar Şiar Gayrısı Disar

16.Uluhiyyetin Alt Basamağı Risalettir

17.Cücelere Cüce, Yücelere Yüce Diyelim

18.Dağlar-Taşlar Kayıtta

19.Yükselen Müminler, Alçalan Kâfirler

20.Yükseklerde Tekbir, Alçaklarda Salât

21.Bedava Vasıtalardan Seçin

22.Açılışımız Var: Tekbir

23.Hasretimizin İfadesi: Sübhaneke

24.Cibril’de Allahü Ekber’in Tezahürü

25.Tekbir Manevi Zırhtır

26.Bedende Kalp Mümini, Nefis Kâfirleri Temsil Eder

27. İblis’in Resmi

28.Hatice’yi Kübra Yapan Sır

29.Huzura Tekbirle Gir

30.Masivayı Küçülten İksir

31.Ululaya Ululaya Ulu Olan Mümin

32.Peygamberlik Elbisesi Yoktur

33.Gurabilerin Büyük Yanılgısı

34.Mümin Naziktir

35.İç-Dış Güzelliği

36.Ünsiyet Kokusu-Kurbiyet Kokusu

37.Misk Kokulu İbadetler

38.Peygamberin Risalet Elbisesini Koruması

39.Kul Muhammed

40.Kat Kat Elbise: Letaife

41.Nefise Hanımın Fistanı

42.Nefsi Enfes Yapmanın Yolu

 

NEFİSE HANIMIN FİSTANI

Değerli Kardeşlerim; Kıymetli Müminler;

Allah nuru ile kalplerimizi münevver eylesin. Rahmeti ile nefislerimizi merhume eylesin. Vahyi ile dinimizi mamur eylesin Sırat-ı müstakim üzerinde sabit, kaim ve daim eylesin. Bir an olsun dünyada, kabirde, mahşerde, sıratta bizleri Yüce Kitabı’ndan mahrum eylemesin. Daima onun hidayeti ile doğru yolu bulmuş,  daima onun nuru ile aydınlanmış, daima onun hakikati ile bilgilenmiş ve gerçeklere erişmiş kılsın. Onunla söylemeyi, onunla meseleleri çözmeyi, onunla yaşamdan tat almayı, onunla bela ve musibetlere sabretmeyi, velhâsıl onunla tüm meselelerimizi halletmeyi Yüce Allah bizlere nasip ve müyesser eylesin. Allah bizi onsuz yaşatmasın. Onu dünyada da ahrette de bizim için şefaatçi yapsın.

Evet, kardeşlerim, böyle bir dua ile girişten sonra Yüce Rabbimizin Kitabı’nın tefsiri olan Medarikü’t-tenzil adındaki tefsirin Müddessir Sûre-i Celîlesi’ne geldik. Geçen hafta bir bölümünü okuduk. Bu hafta üçüncü ayetinden alarak okumaya devam edeceğiz. Anlamayı, anlatmayı, layığı veçhile kemal bulmayı Allah hepimize ferden ferden, tek tek nasip ve müyesser eylesin.

USÛLSÜZ İŞ YAPMAYALIM: İşimiz bu Aziz Kitabı okumak, tabii okumanın da layığı veçhile olanı var, usul üzere olanı var, usulsüz olanı var. Her şeyin icra edilirken bir tekniği, bir kaidesi, bir kanunu var. Bu teknik bu kanun bu kavaid üzere yapılanları var yapılmayanları var. Yapılması istenmiştir. Usul üzere olması, tekniği, kaidesi ne ise bir şey onunla yapılacak. Onun dışında olanlar yozlaşmış olanlardır, bozulmuş olanlardır. Arzu edilen ölçüler üzere değildir. Çoğu zamanda gayrı meşrudur. Çünkü meşru olan usuldür, meşru olmayan usulsüzlüktür. Meşru olan, izin verilen, teşri edilen, kanun yapılan ölçü Allah’ın teşri buyurduğudur, izin verdiğidir, kanunlaştırdığıdır. Bu gibi şeylerde de rızası vardır, hoşnutluğu vardır. O’nun izni olmaksızın onun rızası olmaksızın onun verdiği bilgiler, O’nun emirleri doğrultusunda olmaksızın, oluyorsa bir şey ona gayr-ı meşru denir. Gayrı meşru şeyler mezun olunan işler değildir. İzin verilen şeyler değildir. O hâlde bu Aziz kitabı okumak birinci derecede görevimizdir. Bununda bir usulü, tekniği vardır. Bu usulden Yüce Allah bizi ayırmasın. En güzeliyle okumayı nasip eylesin.

HAYAT-I TAYYİBE: Okumaktan maksat da ikinci aşamada içerisine dalmaktır, içerisine agâh olmaktır, içi ile içlenmektir. Dilimiz, zahir uzuvlarımız, Kur’an’ın tilavetini icra eder, Gözümüz yazısını görür, kulağımız sözünü işitir, kalbimiz onu fehmetmeye çalışır. Hafızamız algılamaya, kaydetmeye, hayal gücümüz de onu tersim etmeye, temsil etmeye çalışır. Ama içinde sırlar vardır. İçinde hakikatler vardır. İçinde bir yaşam vardır. Bu yaşam hayat-ı tayyibe denilen bir yaşamdır. Bu hoş bir yaşamdır, bu din ile bütünleştirilmiş bir yaşamdır. Bu yaşam kutsanmıştır,  takdis edilmiştir. Yüce Allah’ın rızası ile donanmıştır. O’nun yanında sürdürülen bir yaşamdır. O’nun gözünün önünde, O’nun huzurunda, O’nun canibinde yer alan bir yaşamdır. Bu yaşam meleklerin yaşamından öte olan, kutsiyet taşıyan, mübarek bir yaşamdır. Bu yaşam ilahi ve rabbani bir yaşamdır ki Kur’an sayesinde elde edilir. Kur’an’sız olanların böyle bir yaşama erişmesi asla düşünülemez, mümkün değildir. Çünkü bu hayat Hak canibinde Yüce Hakk’ın

عِندَ مَلِيكٍ مُّقْتَدِرٍ

  • “ Allah’a karşı gelmekten sakınanlar güçlü hükümdarın katında yüksek bir derecede cennetlerde ferahlık ve aydınlık içindedirler.”[Dipnot]

âyetinde belirtilen, belirlenen bir hayattır. Bu ancak Kur’an kapısından girilerek tahsil edilir ve bu makama erişilir, ulaşılır.  İşte müminlerin yaşamı böylesine güzel, böylesine mükemmel, böylesine arı ve duru bir yaşamdır. Bu yaşamı, yaşamayanlara anlatmak da kabil değildir, mümkün değildir, anlatamazsın. Çünkü bilgisi yoktur.

CAHİLİN İŞİ ADAVETTİR, DÜŞMANLIKTIR:  Bir konuda bilgisi olmayan cahildir. Cahilin işi inkârdır, adavettir, düşmanlıktır.

فَإِنَّ الْمَرْءَ عَدُوُّ مَا جَهِلَ

“İnsan bilmediğinin düşmanıdır.”[Dipnot] sözü bu makamda, bu meyanda söylenmiştir. O hâlde mümkün değildir. Ehli dünyaya ehli ukbanın ahvalinden söz etmek abestir. Çünkü onu idrak edecek aklı yoktur. Ehli dünyanın aklı, idraki dünyevidir. Aklı maaştır.

Akıl ikidir demişler:

  1. Akl-ı meaş

  2. Akl-ı mead.

يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الْآَخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ

  • “Onlar dünya hayatının görünen kısmını bilirler. Onlar ahretten habersizdirler                         .”[Dipnot]

âyetinde belirtilen bilgiye, görgüye sahip olan akıllar akl-ı meaştır. Yüce Allah diyor ki:  يَعْلَمُونَ Onlar bilirler. ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا Dünya yaşamının görülen tarafını kabını, kaşığını, sûretini görürler,  zahirini ki bu konuda hayvanlarla müşterektirler. Kurt kuş da ağacı görür, kaşı görür, otu görür, suyu görür, birbirlerini, hayvanları görürler. Bu konuda müşterektirler. Kafir mümin müşrik bu konuda müşterektir ve bu konuda bilgileri vardır. Dünya yaşamının görünen kısmını bilirler. وَهُمْ ama onlar  عَنِ الْآَخِرَةِ ötesine gelince, arkasına,  ukbaya gelince cennet- cehennem, ölüm ötesi ve yedi kat semanın ötesi, âlemler hakkında bir dereceye bir konuma duruma gelince akılları stop eder.

وَهُمْ عَنِ الْآَخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ

  • Onlar ahretten habersizdirler.”[Dipnot]

 

Bilmez olurlar. Anlamayız derler. Ne diyorsun sen,

لا أدري مَا تَقُولُ seni anlamıyoruz derler. Sen hangi kavimdensin, hangi lisanla konuşuyorsun derler. Nebilere dedikleri gibi sen, bizden değilsin derler.  Senin ne dediğini biz anlamıyoruz dediler. Hadi savaşın, cihat edin dendiğinde, vallahi böyle bir şey bilsek, biz senin dediğin savaşı bilmiyoruz, tanımıyoruz dediler. Bilsek elbette sana uyardık.

قَالُواْ لَوْ نَعْلَمُ قِتَالاً لاتبعناكم

  • “Eğer bu senin dediğin savaş, cihat dediğin şeyin ne olduğunu bilseydik elbette biz sana uyardık.” [Dipnot]

Biz senin dediklerini anlamıyoruz. Salât, savm diyorsun. Bunlar ne demek?  Hac, Allah, Peygamber diyorsun. Bunları biz bilmeyiz. İlah diyorsan işte bizim burada; Hübel, Uzza var. Başka bir ilah tanımıyoruz, dediler. Başka bir ilah yok. İşte bu akıl türüne akl-ı meaş demişler. Dünya işlerini bilir, dünyanın sırıtan yüzünü bilir, saklı yüzünü bilemez. Çünkü saklı yüzü, arka yüzü ahrettir. Oraya ilimleri taalluk etmez.

وَهُمْ عَنِ الْآَخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ

  • Onlar ahretten habersizdirler     .”[Dipnot]

 

Peki, öteyi bilenler nasıldır. İşte onlar Allah’ın bildirmesiyle, talimiyle ilme mazhar olanlardır. Peygamberleri dinleyenlerdir, onlara uyanlardır. Onların talimiyle cehilden kurtulurlar, âlim olurlar, ulemadan olurlar. Allah’ın saygın kulları arasına girerler. Onlar فاعلم sırrına mazhardırlar. Bilesin ki

فاعلم أَنَّهُ لآ إله إِلاَّ الله

  • “O’ndan başka Tanrı yoktur,”[Dipnot]

derler. Ve mümin

قال أعلم أنّ اللّه على كلّ شيءٍ قديرٌ

  • “Bildim ki Allah her şeye kadirdir,” [Dipnot]

der. Yüce Allah’ın فاعلم -أعلم diye cevap verir. Anladım ki Allah her şeye kadirdir, der. İşte müminlerin bu yöndeki ilmine de ledün denir. Bu, Hakk katından gelen ilimdir.  Kur’an ilmi ledün ilmidir. Peygamberlere bu ilimler dünyadan öğretilmemiştir. Dünya kütüphanelerinden, dünyada yazılı kitaplardan, dünyada adam olmuş adamlardan değildir. Kaynağı tamamen ilâhidir, rabbanidir, arşidir, levhidir. Müminin bu yöndeki aklına da akl-ı mead denir. Öteleri çözebilen akıldır, görünmeyenlere taalluk eden akıldır. Ve bunlara akıl veren akıl anlamınadır. El vermiş, gönül vermiş, Yüce Hak’tan el almış, يَدُ الله فَوْقَ أَيْدِيهِمْ [Dipnot]deki Allah’ın eli altına elini koymuştur.  Allah’ın Yüce eli onların elinin üzerinde,  o kutlu antlaşmada bulunmuş, kutlu sözleşmede bulunmuş ve akıl Yüce Allah’tan el,  fikir, basiret almış, lütuf, kerem almış ve beka sırrına mazhar olmuştur. Allah bu aklı tebrik eder, o aklı takdis eder ve bu aklı yüce âlemde taçlandırır. Allah o aklı, o zevi’l-ukulu sultan eder. Ezel sultanı onlara da ezellik ve güzellik tacından giydirir. Allah cümlemizi bu zümreye ilhak eylesin.

PEYGAMBERİN RİSALETLE SÜSLENMESİ: Bu sûre-i celîlede Peygamber-i Zişan’ın nübüvvetinin ilk devrelerine rastlıyoruz, ilk vahiyle karşılaştığı anı temaşa ediyoruz. Vahiy ile tanıştığı ilk dönemleri gözlemliyoruz. Bu manada çok güzel bir tablo karşımıza çıkmaktadır. Arı ve duru olan dini hayata girişi, geçişi görüyoruz. Cehalet bataklığından, girdabından, karanlığından çıkışın, aydınlık diyarına girişin iptidai haline şahadet ediyoruz. Çok güzel değil mi? Pislikten, karanlıktan, bataklıktan çıkıp; arı ve duru âleme geçme çok zevkli bir şey değil mi? Pislenmiş, kirlenmiş her tarafın ondan sonra güzel bir su, güzel temizleyiciler, güzel kokular veriyor. Rahat bir şekilde altına girersin o ma-i hayatın, hayat suyunun altına girersin ve yepyeni bir zindelik bularak yepyeni tap tatlı bir hayata kavuşursun, rahata eriverirsin. İşte böylesine bir geçişi, Peygamber-i Zişan’ın karanlık diyarından çıkarılışını görüyoruz.

الله وَلِيُّ الذين ءَامَنُواْ يُخْرِجُهُم مِّنَ الظلمات إِلَى النور

  • “Allah onları, müminleri, sevdiği, seçtiği kulları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.”[Dipnot]

Yüce Allah aydınlığa çıkarır. İşte bu ilk tanışma, Cibril ile buluşma, vahiy ile tanışma anına şahit oluyoruz. Yüce Allah bu sûrey-i celilede bize bu tabloyu izlettiriyor. Bu sûrelerde bunu ayan beyan görmekteyiz. Zevk ile izlemekteyiz. Sevgili Peygamberimizin Peygamberlik iksiriyle, risalet nuruyla suvarıldığını görüyoruz. Bezendiğini, tezyin edildiğini görüyoruz. Böylece biz de küçücük çocukların babalarını izlediği gibi, öğretmenlerini izleyen öğrenciler gibi onu izleyerek onun arkasından tıpış tıpış gidiyoruz. Allah gidişimizi inkıtaa uğratmasın, kesintiye uğratmasın. Sevgili Peygamberimiz vahiy ile tanıştı, Cibril ile görüştü. Bunun karşısında bünyesinde, kimyasında yeni bir değişiklik hissetti. Çükü her gelen vahiy yeni bir inşanın habercisidir. Her gelen vahiy insanın içyapısında manevi yapısında eklemeler demektir.

لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ

  • “ İyi davrananlara daima daha iyisi ve üstünü verilir .”[Dipnot]

AHSENÜ’L-HÜSNAYA DÂHİL İMAN: İman, temel olan iman, fıtri iman, لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنَى  ya dâhildir. Bu bir güzelliktir. Bu yüce bir devlete erişmektir, Allah’ın ihsanı ve ikramıdır. Bu ezelden ebede bir garantidir. Fıtri iman, o imanın oluşu, bulunuşu cennetliklerden oluşun demektir. Daha sonra gelen vahiyler bu fıtri imanın neşv-u nema bulmasını sağlar. Temel olanın üzerine binalar yapılması anlamına gelir. Her binada türlü türlü şeyler vardır. Aklına gelecek ne kadar şey varsa, konforlu yüce binaları, görkemli binaları hatırla, işte insanın dini hayatı, gönlünde inşa edilen, mamur edilen, o manevi görkem ki o cennete aksedecektir.  Onu cennette görsel olarak göreceksin. Burada görmen mümkün değil. Burada sadece görür gibi olursun, duyar gibi, dokunur gibi olursun. Bu dünya “gibi âlemidir.” Ama Cennet-i A’la’ya girdin mi gibisi kalkar. Ondan sonra kendisi ortaya çıkar. Artık gibisi kalmaz.

فَقَالَ إِنَّكُمْ سَتَرَوْنَ رَبَّكُمْ كَمَا تَرَوْنَ هَذَا الْقَمَرَ

  • “Burada kameri gördüğünüz gibi orada Yüce Hakk’ı göreceksiniz.” [Dipnot]

Gibisi var. İhsan mertebesi;  İmanî, dini yaşamda ihsan mertebesini tutturacaksın. O mertebede adım atacaksın.

مَا الْإِحْسَانُ قَالَ أَنْ تَعْبُدَ اللَّهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ

  • “İhsan, Allah’ı görüyormuşsun gibi kulluk yapmandır.”[Dipnot]

TEŞBİH ÂLEMİ:  İyi de bakın Allah’ı görerek ibadet etmek değil, çünkü O’nu göremezsin. Görüyormuşsun gibi, bunu yapabilirsin.  Bu âlem teşbih âlemidir. Bu âlemde gibisi fazla değildir. Gibiler âlemi, teşbih âlemi bu âlem. Teşbihsiz bir şeyi anlatamazsınız, hele de görünmeyen bir şeyi teşbihsiz, temsilsiz nasıl anlatacaksın. Onun için bu Kur’an hep temsillerle, teşbihlerle doludur. Çünkü gaipten söz ediyor. Görünen şeyi teşbih etmeye gerek yoktur. Şu bardağı gördün mü gördün.  İşte bu falan gibidir demek zaiddir, anlamsızdır. Hiç görünen şey teşbih edilir mi?  Gören göze kılavuz gerekmez. Görmeyen için kılavuz lazımdır.

Peygamber-i Zişan’ın bu konumunu görüyoruz. Dedik ki her yeni gelen vahiy insanda yeni bir yapılanma anlamındadır. Yapılanma olayı da kolay değildir. Sen hiç evinin üstüne bir kat yaptırdın mı? Veya oturduğun daireye hiç dolap yaptırdın mı? Bunun bir sıkıntısı vardır. İnşaat kolay değildir. Sesinden, sedasından, tozundan etkilenirsin. İşte her yeni gelen vahiy peygamberimizi etkilemektedir.

إِنَّا سَنُلْقِى عَلَيْكَ قَوْلاً ثَقِيلاً

  • “Muhammed sana ağır bir yük yükleyeceğiz hazır ol,”[Dipnot]

Yük geldi yük; i şimdi indirme yapacağız. Hadi yükü indirin. Nereye indiriyorlar? Muhammed (a.s)’in kalbine indiriliyor, senin benim değil. Biz hazır sofraya kurulmuşuz. O, sofrayı kurmuş, davet ediyor, buyurun gelin diyor.

ادْعُ إِلَى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ

  • “Ey Muhammet Rabbinin yoluna kullarımı davet et.”[Dipnot]

RAB RAB RABBÜ’L-ÂLEMİN’E GİDİŞ: Orası da, Peygamber’in yanıdır. Onun eline önce tutunacaksın biat edeceksin. Ölmek var dönmek yok diyeceksin. Ya Allah bismillah deyip gideceksin. Ondan sonra rab rab gidecek. Rabbü’l- âlemine gidecek.

أين إِلَى- فَأيْنَ تَذْهَبُونَ [Dipnot]  رب العالمين   إِلَى -  [Dipnot]وَقَالَ إِنِّى ذَاهِبٌ إلى رَبِّى

Demek ki bu işler, Rab Rab diye diye Rabbü’l- âlemin( رب العالمين) bulunur. Onun için askerin attığı adımlara bu anlam verilmiştir. Asker nereye gidiyor? Sefer yapıyor    إِلَى الله

Onların kızıl elması Arş-ı Â’la’dır. Arş ileri arş ileri, dönmez geri Türk’ün askeri diyor atan. Demek ki o rap sesleri Rabbü’l- âlemine; arşa gidiyor. Şimdikiler şu taştan şu taşa gideceksiniz, şu tepeden şu tepeye diyorlar. Onun için de tepenin arkasına geçemiyorlar. Ama onlar arş diyerek hep bu sözleri dua oldu, Allah onlara nereleri, hangi tepeleri, hangi dağları aştırdı. Nice açılmaz kapıları onlara açtırdı. يَا بسم الله dedikleri için يا فتاح   diyerek kılıç salladıkları için Yüce Allah onlara açılmaz kapı bırakmadı. Var mı hiç, açılmaz kapı bıraktı mı? Hepsini açtırdı.

الْبَابِ  الابواب افْتَحْ لَنَا خَيْرَ  مفتح يَا   اللَّهُمَّ

“Ey kapıları açan, bize kapıların hayırlısını aç” dediler.

CEHENNEMİN KAPILARI GÜNAHLAR: Bize hayırsız kapıları açma. Cehennem kapıları hayırsız kapılardır. Günah kapıları cehennem kapılarıdır. Hangi kapıya kapılırsan bil ki ateşlere kapıldın demektir. Günahlar cehenneme açılan kapılardır. Sakın o kapıyı açma, yoksa yanarsın. Arkasında hep ateş vardır. Ömer b. Abdülaziz Hazretleri, II. Ömer diye bilinen ulu bir insandır. İki buçuk sene gibi yanılmıyorsam, çok kısa bir halifelik dönemi vardır. Herhalde 35 yaşlarında çok gençken vefat etmiştir. Ama ne zat efendim.  Bütün uluların ittifakı vardır: Bunun devresi emirlik değil hilafettir. Gerçek hilafettir.  Bunun hilafeti aynen Hulefay-ı Raşidin gibidir demişlerdir. Hilafete geçtiği zaman eşine müsaade etti. Cariyelerine dedi ki; bundan sonra sizinle işim olmaz. Ben ağır bir yük yüklendim. Bütün insanların yükü şimdi omzumdadır. Sizinle uğraşamam. Eğer bir şikâyetiniz olursa, çekemeyecekseniz, yapamayacaksanız, eşine babanın evine git dedi. Cariyelerine de siz bilirsiniz dedi, gidebilirsiniz, serbestsiniz. İlla sabrederiz derseniz buyurun, durun dedi. Eşi Fatıma Hanım ki o da muhteşem bir hanımdır. Onu tercih edip sabrettiğine göre muhteşem bir kadındır. Ben sizi tercih ettim efendi demiştir ve ayrılmamıştır. Cenabetten dolayı bir kere yıkanmadı diyor. Bir kere buluşmamışlar. Kendini Hakk’a verdi. Böyle göbekleri yağdan liğme liğmeymiş. Ama sonradan bir deri bir kemik kaldı diyor. Damarlarını, kemiklerini dışarıdan sayabilirdiniz diyor. İncelmiş, incelmiş.

Bu ulu diyor ki; Takva ve ötesi olan zühd, helâl sahasında yapılır. Haram sahası ise takva zühd sahası değil, orada cayır cayır yanan bir ateş vardır. Yani haramlar cehennem ateşidir, ondan zühd olmaz. Ateşin içinde, hani âyette geçmişti ya; O gün karşınıza ateş çıkınca nasıl sakınacaksınız, nasıl muttaki olacaksınız. O gün olur mu hiç. Cehennem karşınıza gelmiş, ateş gelmiş seni yakacağım, kapacağım diye. Burada sakınacaksınız. O gün sakınamazsınız artık, iş işten geçmiştir. Ama bugün sakınma ihtimali vardır cehennemden, ateşten. Bu muhterem insan, haramlar cayır cayır yanan bir ateştir diyor. Cennet mekân, Allah şefaatlerine nail eylesin.

İşte biz Peygamber-i Zişan’ın bu yönde yüklendiğini görüyoruz. Risalet inşasını görüyoruz. Çünkü risalet inşaatı,  binasının içinde müminler barınacaktır. O hâlde din öyle bir muhteşem binadır ki; dindar olmak isteyen herkes bu binaya girer.

وَمَن دَخَلَهُ كَانَ ءَامِناً

  • “Kim de bu binaya girdi mi emn-ü emandadır.”[Dipnot]

İNŞANIN IZDIRABI: Ne kıyametin zelzelesi bu binayı etkiler, ne depremler, ne yangınlar, ne cehennem buna sürülebilir. İçindekileri doğruca alır, Cenneti Â’la’ya idhal eder, oraya boşaltır. Bu din-i mübin-i İslam bir Nuh gemisi gibidir. O halde her yeni gelen vahiy, din binasının yeni bir bölüm ile şereflenmesidir. Yeni bir bölüm eklenmesidir, inşa devam ediyor. İnşa halindeyken de ızdırap vardır unutmayın. İnşaat bitmediği sürece ızdıraptan kurtulamazsın. İşte ölünceye kadar da insanın içyapısında da bu yapılanma devam eder. Onun için azıcık muzdarip olursunuz. Bugün buna sabredin. Sabredin emrinin bir anlamı da budur. Çivi çakılıyor, orada bazen sallanıyorsun. Gürültüler oluyor, toz toprak gibi rahatsızlıklar oluyor. Sabret. Bak bitince içinde güzelce oturacaksın, zevkine o zaman varacaksın. Bitinceye kadar sabret. İşte mesele budur efendim. Bu inşaat bitmedikçe sabır bitmez. Sabredeceksin. Peygamberin şahsında bu yapılanmayı görüyoruz.

DÜNYANIN GÖRÜNMEYEN YANGINI: Peygamber (a.s) gelmiş, vahyin mahmurluğu içerisinde; bir yönden verdiği ağırlık,  sarhoşluk, keyif, manevi zevk, Peygamberin düzeninde, o fiziki yapısında bir değişim oluşturdu. İstirahata ihtiyaç duydu. Bir süre kendisini yatağa attı. Büzüttü, kendini örttürdü ve sonra Yüce Allah beyan buyurdu. Ey örtülere bürünen “kalk.” Kavmini inzar eyle diyerek Peygamber-i Zişan’ı vazifeye davet etti. Kalk dedi, yatma zamanı değil. Bu dünya yanıyor, insanlar cayır cayır yanıyorlar. Ey Muhammed şu yangını dindir. Bu günahlarla, küfürle, yalana ve talana verilmiş olan dünyanın ateşini söndür. Onu cennete çevir Ey Muhammed. Küffar onu cehenneme çevirdi. Dünya zaten yanan bir ateştir. Suri yapısıyla da cehennemin odunlarını taşımaktadır. Günahlar cehennemin odunlarıdır. Yeryüzünde çok günah işlenmiştir, hâlâ işlenmektedir. Şerri hayrına galiptir. Bütün bunlar ise cehennemi intac (sonuç) eder. O hâlde bizim göremediğimiz bir yangın vardır. Allame Bediüzzaman Efendi yangın var diyor, ben söndürmek için yangına koşuyorum, siz ise gitme yapma diyorsunuz diyor. Birileri de tutmuş kenarda köşede kullukla meşgul oluyorlar. Şu kadar sevap alacam, bu kadar zikredeceğim, yahu yangın var beyefendi koşsana, söndürsene şu yangını diyor. Birileri yakıyor,

كُلَّمَا أَوْقَدُواْ نَاراً لّلْحَرْبِ أَطْفَأَهَا الله

  • “Onlar ne zaman fitne fesat için ateş yaksalar,  أَطْفَأَهَا الله Allah onu söndürür.”[Dipnot]

İTFAİYECİ PEYGAMBER: İtfaiyeci olan Peygamberini gönderir. Peygamberler söndürücüdür. Firavunlar söndürücüdür. Her ikisi de söndürme işi yapar. Peygamberler küfür ateşini söndürmek için çalışırlar. Firavunlar da Peygamberlerin yaktığı, tutuşturduğu nuru söndürmek için uğraşırlar.

يُرِيدُونَ أَن يُطْفِئُواْ نُورَ الله بأفواههم

  • “Onlar Allahın tutuşturduğu, yaktığı nuru söndürmek için uğraşırlar. Onu murad ederler, maksatları odur.”[Dipnot]

والله مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ المشركون

  • “Allah ise nurunu tamamlamayı diler. Kâfirler, müşrikler bu işten hoşlanmasa da, istemeseler de Allah bunu böyle yapıyor.”[Dipnot]

Ama onlar da üflüyorlar, hepsi üflüyor. Birisi ateş birisi ışık taşıyor. Kâfirin ateşi var, müminin ışığı var. Kâfir, karanlıkta kalsın diye müminin ışığını söndürmek istiyor. Müminler de kâfirin ateşini söndürmek istiyor, cehennemden kurtarmak için, cennete çağırmak için. Yeryüzünü bir tür cennete dönüştürmek için. Ateşin olduğu yerde cennet olmaz. Ateş cennetin düşmanıdır. Cennet bağlık bahçelik yer demektir. Güzel ağaçların, çiçeklerin yer aldığı yere cennet denir. Ateş düşmanıdır. Yandı mı kül olur gider. Onun için ormanların en büyük düşmanı ateştir. İşte kâfirler bu meyanda müminleri çekemediklerinden, buğzettiklerinden, kin beslediklerinden bir mümin için yeryüzünü yakmayı diler, ateşe vermeyi diler. Bir adama bir mümine kızdığı için. Kâfir kafası budur. Bir suçlu için gemiyi batırmak ister. Ama bir iyinin hatırına, hürmetine binlerce suçlu olsun o gemiyi batırttırmaz şeriat. Ona zeval yoktur. Ama gâvur bir kötü için yüzlerce iyi olsa batırın gitsin der. Hâlbuki bu yeryüzünün batmasıyla kendisi de batacaktır, haberi yoktur. Bunu idrak edecek akıldan mahrumdur.

وَهُمْ عَنِ الْآَخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ

  • Onlar ahretten habersizdirler.”[Dipnot]

 

Arka planı bilmez onlar. Gerisini bilmez işin. Yüzeysel olarak düşünürler ve sonunda da hep nadim olurlar, pişman olarak geberirler giderler. Ama canı çıkarken pişmanlık kâfire bir fayda sağlamaz. Mümine her zaman faydadır pişmanlık. Kâfire ise ona da fayda verir pişmanlık ama canı çıkarken fayda vermez.

ÇIRILÇIPLAK UYARICI: Üçüncü âyeti celileye geldik. İnzar emri verildi Peygambere. Şu insanları, kavmini uyar dedi. Diğer ayetlerde

وَأَنذِرْ عَشِيرَتَكَ الاقربين

  • “Önce yakınlarını uyar.”[Dipnot]

emri verildi ve Peygamber bu buyruğu yerine getirerek akrabalarını toparladı. Safa tepesinin o civarlarına çağırdı. Hepsine falanlar, filanlar Şu tepenin arkasından düşman geliyor desem bana inanır mısınız? Dedi. İnanırız sen hayatta yalan söylemedin ki niye inanmayalım dediler. Öyleyse bilin ben açık bir uyarıcıyım dedi.

وَإِنِّي أَنَا النَّذِيرُ الْعُرْيَانُ

  • “Şüphesiz ki ben apaçık uyarıcıyım.” [Dipnot]

Araplarda الْعُرْيَانُ kelimesini النَّذِيرُ الْعُرْيَانُ çok müthiş haberleri ileten bir kişi, verdiği haberin vahametini, vereceği haberin çok müthiş, dehşetli bir şey olduğunu belirtmek için çırılçıplak soyunurmuş uyarıcılar. Hemen görünce anlarmış ki kişi koşa koşa, bağıra bağıra geliyor, eyvah çok müthiş bir şey var. Bu çıplak, çırılçıplak soyunmuş geliyor derlerdi. Uryanı bu şekilde izah ederler. Peygamber bu tabiri kendisi için de kullanmıştır. Ben çıplak bir uyarıcıyım demek; yani müthiş bir şeyi size haber veren ve ona karşı sizi uyaran bir kimseyim demek istemiştir. Peygamber-i Zişan uyarmıştır. Ama bunun karşısında reddetmişlerdir. Peygamber-i Zişan’a olmadık sözler söylemişler ve uygunsuz davranışlarda, hareketlerde bulunmuşlardır. Hatta bunun neticesinde Peygamberin gelip büzüttüğü, çok canı sıkıldığı için böyle yaptığı sebebi nüzul olarak anlatılmıştır.

Bu Peygamberlik postuna bürünme diyebileceğimiz iddisarın daha önce dış giyimle alakalı bir şey olduğunu söyledik. Dış çamaşırlara disar deniyor. İç çamaşırlara da şiar deniyordu. Peygamber-i Zişan’ın beyanında geçmişti bunu izah etmiştim

الْأَنْصَارُ شِعَارٌ وَالنَّاسُ دِثَارٌ

  • “Ensar iç elbise gibidir. Diğer insanlar ise disar (dış elbise) gibidir.[Dipnot]

ENSAR ŞİAR GAYRISI DİSAR: Medineli müslümanlar, ensar iç elbise gibidir. İslam’ın elbisesidir. Müslümanların elbisesidir. Mekke’den gelenleri sarıp sarmaladıkları, giydirdikleri için iç elbise gibidirler. Çıplaktılar onları giydirdiler. O çıplaklara iç elbise verdiler. Onların verdiği iç elbise gibidir. Diğer insanlar ise dış elbise gibidirler. Biz bunu أيها المدثر    Ey Peygamberlik postuna bürünen; bizim dilimizde böyle bir posta bürünme vardır. O büyük mürşitler için posta oturdu, onların eskiden orası postları kral için taht neyse meşayih için post odur. Posta falan zaman oturdu denir. Ey Peygamberlik postuna oturan, Peygamberlik risalet giysisiyle ezenen, bezenen ve ona bürünen kişi

لباس risalet olarak da alınmıştır. Libasa bürünme şeklinde de anlaşılmış, ifade edilmiştir. Kalk uyar.

وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ   Rabbini ulula. اللَّهُ أَكْبَرُ “Allahu ekber-Allah, en büyüktür” de. Allah’ın büyük olduğunu, en büyük olduğunu savunacaksın. Ey Muhammet birinci vazifen Allah’ın büyüklüğünü âlemlere ilan etmektir. Bunun için de bol bol tekbir getirmelisin. Onun için ilk müslümanların en önemli işi اللَّهُ أَكْبَرُ demekti. En faziletli sözü, اللَّهُ أَكْبَرُ demekti. Dağlar, taşlar duysun ki Allah en büyüktür. Ey dağlar, kayalar, madenler duyduk duymadık demeyin Allah en büyüktür. Tepelere çıkarlar اللَّهُ أَكْبَرُ diyerek haykırırlardı. Onun için اللَّهُ أَكْبَرُ sedaları yüksek yerlerden terennüm edilmelidir. Bunun için minareler yapılmıştır. En yüksek yere çıkılır ve اللَّهُ أَكْبَرُ diyerek haykırılır. İlan edilir. Ezan bir ilandır, ilamdır. İlan yaymaktır. İlam da bildirmektir.

ULUHİYYETİN ALT BASAMAĞI RİSALETTİR: Bu gibi şeyler her kesin duyabileceği yerden olmalıdır. En yüksekten doğru olmalıdır. Peygamber-i Zişan risalet tacını giymekle, vahiy burcuna çıkmakla, mertebelerin en yükseğine erişmiştir. Çünkü risalet mertebesi ulûhiyet tanrılık mertebesinin altında bir mertebedir, ötesi tanrılıktır. Tanrı olamayacağına göre risalet en yüksek makamdır, mertebedir. Peygamber-i Zişan en yükseğe çıkarılmıştır. اللَّهُ أَكْبَرُ diyerek bunu ilan etmelidir. En yüksekte olduğunu haykırmalıdır. Daha sonra yavaş yavaş merdivenlerden inmeli, safa durup imam olmalıdır. Tepelerde namaz kılınmaz. Namaz basık yerlerde kılınır. Dağın tepesinde namaz kılınmaz. Yüksekler namaz kılmaya müsait değildir. Orası kıyam yeridir. Orada niyet eder başlarsın ve secde için ta aşağılara inersin.

Ey Muhammed Rabbini ulula, Rabbini büyükle. Şu halde bu emrin ilk olarak verilişinin sebebi putların sürekli dillerden düşmeyişidir.  Bütün sokak başlarında putların yer almasıdır. Müşrik Araplar boyuna onları sıvazlarlar, onların boyunlarına bir şeyler takarlar. Önlerine yiyecek koyarlar. Sürekli putlarla işleri vardır. O kadar çok. Onun için

وَمِنَ الناس مَن يَتَّخِذُ مِن دُونِ الله أَندَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبّ الله

  • “  İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp O’na koştukları eşleri tanrı olarak benimseyenler ve onları Allah’ı severcesine sevenler vardır.” [Dipnot]

CÜCELERE CÜCE, YÜCELERE YÜCE DİYELİM: Onlar her şeyden çok putlarını severlerdi. Onları ulularlardı. Ulu Hübel... Ulu Hübel... Mesela Ebu Süfyan Uhut Savaşı’nda böyle bağırıyordu. Ulu Hübel, Yüce, Yüce Hübel... aslında cücel diyordu. Çünkü böyle şeyler tersine geçiyor. Aksü’l-amel yapıyor. Çünkü aksü’l-amel bir iş yapıyor. Yüceliği olmayan bir varlığa bu tabiri kullandığı için aksü’l-amel oluyor. Dua tersine dönüşüyor. Netice de Mekke’nin fethinde o şekilde alçalarak yerle bir oldular.

Peygamber-i Zişan da  أَعْلَى و اجل الله diye cevap veriyordu. En Yüce olan Allah’tır. Celil olan Allah’tır diye cevap veriyordu. Bunun için tekbire çok ihtiyaç vardı.

DAĞLAR-TAŞLAR KAYITTA: Dağlar, taşlar bu tekbir sesleriyle dolmalıydı. Çünkü o zamana kadar yanlış şeylerle kaset doldurur gibi ıvır zıvır şeylerle dolmuştu. Unutmayın dağların, taşların da alıcılık özellikleri vardır. Ağaçlar görüntü de kaydeder.

Taşların, ağaçların alıcılık, kayıt özellikleri vardır. Kıyamet günü bu dağlar, taşlar, otlar, hayvanlar şahit olarak dinlenecektir. Yanlış bir şeyi bir hayvanın yanında yaptıysan kıyamet günü o hayvan gelecek senin aleyhinde konuşacak.  Beni kimse görmedi dersin ama eşek görmüştü. O eşek senin aleyhinde tanıklık edecek. İneğin, buzağının yanında, karıncanın yanında bir taşın yanında hepsi öyle olacak. Madde olmayan bir yerde yapamazsın ki. Mutlaka orada bir şey vardır.  Ya davar vardır ya duvar vardır. İkisinden birisi vardır, kurtulamazsın.

Onlar bu putların laflarıyla dolduruldular. Şimdi artık sağlam kayıt yapmanın zamanı geldi. Öncekilerin silinmesi, nesholunması ve gerçeğin adapte edilmesi, dercedilmesi lazımdı. İşte bunun için Sahabey-i Kiram’ın ilk lafları hep اللَّهُ أَكْبَرُ’di. Dillerinden hiç düşürmezlerdi.  Namaza da girseler  اللَّهُ أَكْبَرُ  namazdan çıksalar da, işe gitseler de hayvana binseler de, velhasıl evinin basamaklarından çıksa da hep اللَّهُ أَكْبَرُ derlerdi.

YÜKSELEN MÜMİNLER, ALÇALAN KÂFİRLER: Müminlerin işi aslında hep çıkıştır. Bu dünya bir çukurdur, kuyudur. Din insanları bu çukurdan çıkartmaya geldi. Din bir miraçtır, merdivendir. Seni basamak basamak çıkartır ve yükseltir. Bu kuyudan, zindandan seni çıkarır. Onun için müslümanların her yaptığı hayır bir çıkıştır, bir yükseliştir. Gâvurun yaptığı her kötülük aşağı aşağı iniştir,

إلى جَهَنَّمَ زُمَراً

  • “İnkâr edenler bölük bölük cehennem sürülür.”[Dipnot]

ya kadardır.

سَنَسْتَدْرِجُهُم

  • “Biz onları basamak basamak indiriyoruz.”[Dipnot]

İstidrac, basamak basamak indirmektir. Miraç da basamak basamak çıkartmak demektir. Tam tersidir. Mümin miraç ehlidir ki namaz miracın, tipik ibadete dönüşmüş şeklidir. Somutlaşmış şeklidir. Miraç mı görmek istiyorsun? Miracı gerçekte göremezsin. Onu öte tarafta göreceksin. Ama illa görmem lazım diyorsan al sana namaz: İşte miraç. Esas miraç o kadar değil tabiî ki. İşte o hemen hemen miracı ifade eden bir boyuttur.  Somutlaşmış bir biçim ve şekildir.

Evet, Allah’ın Kulları! Mümin her nefeste yükselir.  Kalbinde iman kokusu hu derken, nefes verirken hu derken, nefes alırken ah derken bütün bunlar Yüce Allah’a racidir. Kalbi imanla atan bir müminin nefesi de bakışı da, tutuşu da zikirdir, yemesi de, içmesi de zikirdir. İş burada. Kalbi Allah diyerek çalışıyorsa ne güzeldir.  Bütün açılım Allah’tır. Burası (kalp ) küfürse bütün açılım küfürdür. Onun için Müminin her şeyi bismillah üzeredir. Allah’ın adıyladır. İşte tekbir böylesine bir açılımdır. Ululuk diyarından geliyoruz biz açılın, kaçılın. Önümüzden kaçın, yol açın bize ey gâvurlar.

قل يا أيها الكافرون

  • “İlan et Ey Muhammet de ki onlara:  Ey Gâvurlar;” [Dipnot]

لاَ أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ

  • “Ben sizin tapındığınıza tapınmam.”[Dipnot]

YÜKSEKLERDE TEKBİR, DÜZLÜKLERDE SALÂT: Yukarıdan gelen bir emirle, bölgenin en basık yeri hemen hemen Kâbe’nin bulunduğu yer. Aman Allah’ım en basık bölgeye Yüce Allah getirmiş bir emniyet sibobu yerleştirmiş. Arşta da, yukarıda da var bir şubesi, en aşağıda da var. Yani nerede olursan ol sana, tutunacak bir dal var. Bir koridor, kapı açmış sana, yerin dibinde bile olsan. İşte Kâbe’nin bulunduğu yer, oranın en basık bölgesidir. Onun için yağmur yağdı mı bütün akan şeyler oraya gelir. İşte Peygamber oraya, aşağıya doğru iniyor. Bunun adına nüzul deniyor.

BEDAVA VASITALARDAN SEÇİN:   Nüzul, inme demektir. Peygamber Hak’tan halka iniş yapan kişi demektir. Kur’an’da böyle inmiştir. Hep inerler inerler, sonra binerler. Onların merkepleri, binitleri vardır. Onların biniti ibadetlerdir. Her ibadet seni alır yukarılara doğru götürür. Her ibadet bir binittir. Onun için ey Allah’ın kulları sakın binitsiz olmayın. Yaya kalmayın. Şeytanın vadisine dalmayın.  Yüce Allah hep sizin ayağınıza vesait, binitler gönderdi. Kimisi merkep, kimisi taksi, otobüs, tren vapur, kimisi de uçak gibidir. Türlü türlüdür. Bunların hepsi vesaittir. Hepsi merkeptir, binittir. Allah’ın adıyla bunlara bineceksin ve menzili maksuda ereceksin. Götürürler, onlar ona göre planlanmıştır. Allah’a götürürler. Bütün ibadetlerin hedefi Allah’tır. Her ibadet Allah’a götürür. Yeter ki O’nun adıyla onun niyetiyle yap.

AÇILIŞIMIZ VAR TEKBİR: Tekbir de bir ibadettir ve açılış parolasıdır. Açma da kullanılır. Bu tekbir manevi açılımı yapar. اللَّهُ أَكْبَرُ  dedin mi açıl susam açıl demiş oluyorsun. İstanbul fethedilirken اللَّهُ أَكْبَرُ denilerek girildi. Mekke’nin kapıları açılırken, yine اللَّهُ أَكْبَرُ dendi. Ta ki Kâbe’yi görene kadar tekbir getirirsin.  Gördün mü o zaman tutulursun. اللَّهُ أَكْبَرُ dediğini, artık sen gördün. Mırıldanmayı bırak. Laf görmeden olur. Söz gıyapta olur. Huzurda sadece nazar olur.  Bak bakabildiğin kadar. اللَّهُ أَكْبَرُ  dediğin artık karşındadır. Tekbire son verilir. Kâbe’yi görünce tekbir biter. Menzili maksuda artık eriştin. O halde tekbir bir fetih parolasıdır, fetih sözüdür. Açılım sözüdür. Açma sözüdür. Anahtardır. Buna Fetih derler. Allah fethi müyesser eylesin. اللَّهُ أَكْبَرُ.

HASRETİMİZİN İFADESİ SÜBHANEKE: Rabbini ulula Ey Muhammed! Namaza giriş bir fetihtir.  Bir giriştir. Huzura giriyorsun. Girerken anahtar اللَّهُ أَكْبَرُ dedin mi kapı açılır. Huzura girersin ve huzurda da övgüler düzersin. Sübhaneke diye başlarsın. Bu hasret sözcüğüdür.  Hasret duymuşsundur ve hasret duyduğun karşındadır. Ona güzel övgüler düzersin ondan sonra cevabını beklersin.

واختص ربك   Rabbini tahsis et. Müfessirimiz diyor ki: اختص- يختص-,- اختصاص-اختص Bu babın mazisiyle emri hâzırı aynıdır. Bu kelime İftial babındandır. Rabbine tahsis et بالتكبير Tekbiri Rabbine tahsis et. Sadece Allah’ın büyüklüğünü söyle. Sadece Allah’ı ulula. Ululanacak birisi varsa sadece Allah’tır. Bunu sen böylece göster Ey Muhammed! Öğret insanlara. Ne Hübel’dir, ne Uzza’dır, ne şudur, ne budur. Kimse değil sadece Allah uludur, Allah büyüktür. Rabbini tekbir ile tahsis eyle. وهو  o, yani tekbir  التعظيم  saygı göstermektir.

CİBRİL DE ALLAHU EKBERİN TEZAHÜRÜ: Ululuğunu söz ile belirtmeye lâfzî tekbir denir. Gönüle Yüce Allah’ın ululuğunu, ihtişamını, gönlünü O’nunla doldurmak, gönülden tekbirdir. Lafız ile demek ki; Yüce Allah’ın ululuğunu belirten bir sözcük söylemeye tekbir diyoruz. Ama bunun esas oluşumu gönüldedir. Gönülde Allah’tan başka bir şeye yer vermemektir. Gönül onunla dolmalıdır. Hani ne diyor benzetmek gibi olmasın. Baktım ki yer gök her taraf Cibril ile dolu. O’ndan başka hiçbir şey göremez oldum. Bu اللَّهُ أَكْبَرُ ‘in Cibril üzerindeki bir tezahürüdür. Yani ben ekberden geliyorum diyor. Beni görünce şaşırdın değil mi? Evet şaşırdım. Ne kadar ulusun büyüksün. Yok, ben o en büyüğün bir varlığıyım. Beni böyle gördün ya nasıl sarsıldın. O çok daha büyüktür. O, benden de büyük, her şeyden büyüktür. Bu bir öğretidir, görsel öğretidir. Bu göstere göstere öğretmektir. Ben bundan daha güzel bir şey yemedim. Öyle bir şey getiriyor ki sana daha tatlı bir şey tatmadım. De ki bu işin bundan daha tatlısı var. Seni intizara sokuyor. İntizara getiriyor. Bekle daha büyüğe, daha tatlıya gidiyorum. Demek bu işin dahası varmış. Evet, dahası var. Bu “dahası var olan zatı” öğret onlara demektir.

TEKBİR MANEVİ ZIRHTIR: Tazimi, saygıyı öğret. Sadece Allah’ı saysınlar, O’nu sevsinler, O’nun huzurunda hazır olsunlar.   أي لا يكبر    Yani büyümesin.  في عينك   senin gözünde غيره ondan başkası. Senin gözünde sadece o büyük olsun. وقل Deki   عندما يعروك   sana arız olduğunda  من غير الله   Allah’tan başka bir şey sana dalanırsa, sana dolanırsa, sana giriş yapmaya, engellemeye çalışırsa, seni bozmaya, aklını karıştırmaya, fiziki yapını bozmaya veya manevi yönünü karıştırmaya çalışırsa, bu yönde sana bir şey arız olursa أكبر الله   de. Ivır zıvırdan sana bir şey gelirse, ondan gayrı, masivadan bir dürtü olursa, aklında, hayalinde,  kalbinde, elinde, ayağında, gözünde, kulağında belirirse,  seni O’ndan alacak çekecek ne ise bu, hangi türde olursa olsun hiç fark etmez işte o zaman اللَّهُ أَكْبَرُ  de.  Onun tepesine yumruk indirir gibi indir. Paramparça edersin. O’nun karşısında hiçbir büyük olamaz. اللَّهُ أَكْبَرُ in karşısında kendisini bilmem ne zanneden hiç bir güç duramaz. Ama bunu dolu dolu söyleyen kimse kalmadı. Onun için falan daha büyük, başka büyük yok. En büyük falan başka büyük yok. اللَّهُ أَكْبَرُ e yer yok.  Onun için hep küçülüyoruz. Gâvurun gözünde bir karınca gibiyiz. Basınca ezeriz bunu, her yerde bunların başına çuvalı geçiririz diyorlar.

Ey Allahın kulları اللَّهُ أَكْبَرُ  demeyi bırakırsanız, اللَّهُ أَكْبَرُ in yolundan şaşarsanız, olacağınız budur. Neyinize güveniyorsunuz. Sizin bir Allah’ınız var. O’nu da kaybederseniz ne bulacaksınız. Dünya onların olmuş, ayaklarının altında, zenginlik onlarda, güç onlarda, senin bir Allah’ın var, O’nu da bırakırsan senin kimin olur? Hiç kimsen olmaz. O da bıraktı mı seni, sen artık bittin demektir. Onun için Rabbim beni nefsi temsil eden şu gâvurlara bırakma, diyeceksin.

BEDENDE KALP MÜMİNİ, NEFİS KÂFİRLERİ TEMSİL EDER: Gâvurlar, müminlerin nefsi mesabesindedir. Onlar nefsi emmaredir. Nefsi emmareye güven olmaz. Bakınız ferdiyetten çıkarıyorum. Cemiyet olarak düşündüğünüz zaman müminler bir vücuttur. Gâvurlar da bir vücuttur. Bunu birleştirelim. Birisi kalp birisi nefis olur. Ne diyor Peygamber

اللَّهُمَّ رَحْمَتَكَ أَرْجُو فَلَا تَكِلْنِي إِلَى نَفْسِي طَرْفَةَ عَيْنٍ وَأَصْلِحْ لِي شَأْنِي كُلَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ

  • “Beni nefsime yani şu gâvurlara havale etme bir an olsun.”[Dipnot]

İBLİSİN RESMİ: Bunun anlamı budur. Siz gâvurlara nasıl yaslanırsınız, nasıl onlardan medet beklersiniz, ne umarsınız. Ağzında kadın gibi sakız çiğneyen adamdan, gelmiş ya sakız çiğneye çiğneye yani siz bir tükürüksünüz demek istiyor. Buradan tükürmeye geldim diyor. Rezil yaratık, tam bir iblistir. Eğer İblisi görmek isterseniz doksanlık bir kocakarı düşünün. Ağzında diş kalmamış, saçları kalmamış sadece bir kaç tel, simsiyah bir varlık kıpkırmızı bir göz, içine geçmiş, derisi var mı, yok mu belli değil. Ağzından salyalar akıyor, sakız çiğniyor. İşte budur İblis. Eğer görmek isterseniz, bu tip bu, bu şekildedir.

Başka büyük olmasın. Biz ne zaman bu الله أكبر  ‘i kâğıtlara değil, duvarlara değil; şimdi bazı ülkelerde görürsünüz bez parçalarına yazmışlar. Oralarda değil sistemde olacak الله أكبر , okullar da olacak الله أكبر  , idarede, her yerde Allah en büyük olacak. Oraya buraya الله أكبر yazısı yazarak Allah’ın büyüklüğü onaylanmış olmaz. Allah’a böyle tazim olmaz. Bu kitabı yaşamadığın sürece الله أكبر  sözü yalandan ibarettir. Asla doğru değildir.

ورُوي أنه لما نزل   Bu sûre nazil olunca  قال رسول الله صلى الله عليه وسلم    السورة  هذه -  هذه الآية yada anlamındadır. O zaman Peygamberimiz (s.a.v)  الله أكبر  dedi. Ayağa kalktı ve Allah’ın emrine uyarak اللَّهُ أَكْبَرُ dedi. Bu esnada Hz. Hatice yanı başındaydı biliyorsunuz.  فكبرت خديجة  Hz. Hatice de tekbir getirdi. الله أكبر  dedi Peygamberle beraber, O’na ayak uydurarak. وفرحت  ve  Peygamberimiz kendine gelince, ayılınca sevindi. Sevgili eşi başucunda bekliyordu. وأيقنت   ve şunu kesin anladı ki. الوحي أنه    Peygambere gelen bu güzelim sözler vahyin ta kendisidir. HATİCE’Yİ KÜBRA YAPAN SIR: Çünkü amcazadesi Varaka bin. Nevfel de böyle demişti. Bu namus, bu Peygamberin gördüğüm dediği Cebrail demişti. Bu Musa’ya da, İsa’ya da görünmüştü demişti. Muhakkak o, kalıbımı basarım o dedi. Bu tanımlar karşısında Hz. Hatice olanları, bitenleri izledi ve kesinlikle kanaat getirdi ki o bir vahiydir.  Peygambere vahiy geldi ve artık O, Peygamber oldu. Muhammed (a.s)  artık sadece Muhammed değil Muhammed Resûlullah oldu ve Hz. Hatice de ona ilk uyan hanımdır. Ne güzel değil mi? Emre ilk uyan ilk kadın müslümandır. Ne kadar güzel birşey, ne büyük şeref. Allah şefaatlerinden ayırmasın. Onu kendi anamdan daha çok seviyorum. Bütün analardan daha çok seviyorum. Siz de sevin Allah’ın kulları, O sevilmeye layıktır. Habibullah’ı seven bizim sevgilimizdir. Sevgiliyi seven sevgilimizdir. وقد يحمل  bazı kere hamlonulmuştur. Bazı tefsirlerde  يحمل  buradaki  كبر  emri yönlendirilmiştir, hamledilmiştir, sevkolunmuştur. Nereye على تكبير الصلاة  namaz tekbirine hamlolunmuştur. Bir önce ki sure de namaz kıl demişti.

قُمِ اللَّيْلَ burda ki اللَّيْلَ den maksat namazdı. Geceleyin namaz kıl demek istiyordu. Namazı söylüyor. Zikri mekân iradeyi mekin kaidesince gece zarf oluyor, maksat mazruftur. O da namazdır. Bu kaide içinde  قُمِ اللَّيْلَ:  اللَّيْلَ صل في demektir. Burada da  كبر  demek namazın önemli bir rüknü söylenerek, cüzü söylenerek küllü kastedilmiştir. Rabbini tekbir et. Namaz kıl demektir. الله أكبر  diyerek namaz kıl.

HUZURA TEKBİRLE GİR: Çünkü giriş itibariyle namaz tekbirden ibarettir. Giriş açısından namaz tekbirdir. Huzura tekbirle girilir. Bu bir açmadır. Perdenin açılması yırtılmasıdır. Bunun içinde tekbir gerekir. Tekbir Masivanın can düşmanıdır. Kalbini masivadan mı arındırmak istersin الله أكبر  de. Gözünde her şey küçülür. Allah’tan başka her şey bir sinek kadar gözünde değeri kalmaz. Ama bu الله أكبر  ‘i candan söyleyenler içindir. Bunu candan söyleyemeyince adamın gözünde çok büyük şeyler vardır. Çok büyük engeller vardır. Oraya gidecek olsa ben buradan geçemem. Hep büyük büyük şeyler görür, engeller. Ben buradan kımıldayamam. Oradan da buradan da gidemem. Benim elim kolum bağlı. İşte bu tekbiri hakkıyla söyleyemeyenler içindir. الله أكبر   diyen için her şey karıncadan daha küçüktür. Allah’ın izniyle basar gider. Ya Allah, bismillah الله أكبر   dedi mi yollar açılır gider. Yürü deyince Yaradan,

Engeller kalkar aradan.

Sen الله أكبر  dedin mi yürü kulum der, müsaade senin. Rabbimiz hakkıyla söyleyen kullarından eylesin. Gönlünde Allah’ın ululuğunu, büyüklüğünü duyanlardan eylesin. Bu kalk Ey Muhammed Rabbin için namaz kıl demektir.

وَرَبَّكَ فصّل anlamındadır.  لِرَبِّكِ فصّل demektir. أَقِمِ الصلاة لِرَبِّكِ  demektir. ودخلت الفاء  Burada ki  فكبر deki  فا    لمعنى الشرط   cümlenin şart anlamı tazammum etmesinden dolayıdır.  كأنه قيل  Sanki şöyle denmek istenmiştir bu ayette.  وما كان  Her ne olursa   فلا تدع    sakın terk etme, bırakma   تكبيره   O’nu ululamayı. Her ne olursa olsun الله أكبر  de.  Bu ne demektir?

ما كان أي شيء عجيب وقع و حدث و

demektir.  Böyle bir not koymuşum. Anlamını verdik. Her ne olursa olsun اللَّهُ أَكْبَرُ ile karşılık ver ki seni ezmesin. Maddeten ve manen seni ezmesin, altında kalmayasın. Yani her ne olursa olsun onları basit gör, küçük gör, önemseme. Altında kalmayasın. Şimdi sen büyük görürsen, ay üzerimize geliyor, gittikçe gittikçe bu olaylar, bakamaz oldum,  titremeye başlıyorsun.

MASİVAYI KÜÇÜLTEN İKSİR:  Onu sen büyüklüyorsun da ondan büyük görüyorsun. Elbette altında ezilirsin. Yüce Allah’a sığınmazsan tabi bir sinek bile senin işini bitirir. Bir virüs seni gebertir. Ama Allah’ın adıyla O’na güvenir, dayanırsan içindeki alyuvarlar, akyuvarlar O’nun adıyla, O’nun izniyle çalışıyor. Melekleri var orada, Allah hepsini biliyor, hepsini görüyor. Sen görmüyorsun duymuyorsun o ayrı iş, ama Allah biliyor. Öyleyse pabucunuzun, nalinizin tasması bile, ayakkabının ipliği bile kaybolsa Allah’a açacaksın. O’ndan isteyeceksin. İstemekten geri durmayacaksın. En basit şeyleri bile Allah’tan isteyeceksin. Koca kafalının birisi çıkmış. Yahu buda olur mu diyor. Allah senin ayak bağcığınla mı uğraşacak diyor. Uğraşır tabi O, erinmiyor ki. Allah küçük büyük her işlerinizi ben görürüm, kullarım diyor. Bana havale edin. O’nun işi ne yahu. O senin bütün yaptıklarını da yaratır.

والله خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ

  • “Sizin yaptıklarınızı da ben yaratırım,” [Dipnot]diyor.

Sen kimsin? Sen bomboş bir yaratıksın. Vermeyince Mabud neylesin Mahmut. Ne yaparsın sen a Mahmut. Mabud olmazsa adının Mahmut olması bile seni kurtarmaz. Mabudun inayetine mazhar olmazsan gerçekte Mahmut olamazsın. Mahmut övülmüş demektir. Mabudun inayeti olursa, o ismin içi olur ve gerçekten sevilirsin, sayılırsın. Yoksa Mahmut hapse atıldı denilenlerden olursun. Nerde Mahmut? Şu iki sarhoş var ya onu dövmüşler. Dövülmüşlerden olursun. Adamı bir de soymuşlar soğana çevirmişler. Hiç giysisi de kalmamış, çırılçıplak eve dönmüş. İşte böyle olursun. İnayetsiz kaldın mı çırılçıplak kalırsın.

ULULAYA ULULAYA ULU OLAN MÜMİN: Rabbini ulula. Ululamak müminin şiarıdır. Mümin Yüce Allah’ı ululaya ululaya ululardan olur. Şunu unutmayın ki Yüce ağaçlar, ulu ağaçlar, bir ulu ağacın yanı başında yetişmiştir. O ona baka baka boy atmıştır. Onun mutlaka bir gördüğü, baktığı vardır. Ders aldığı, ibret aldığı vardır. Eskilerin böyle sözleri de vardır. Büyük ağaçlar büyük ağaçların yanında yetişir gibi. Yani bir adam büyük âlimse onun mutlaka büyük bir âlimle teması vardır. Onun huyundan, suyundan beslenmiştir. Yoksa kupkuru, başı olmadan, eşi olmadan nereden çıkmış o soğan başı gibi.

PEYGAMBERLİK ELBİSESİ YOKTUR: Peygamberi de الله أكبر  yetiştirdi. En büyük Allah, O’nu terbiye etti de O da ulu Peygamber oldu. Peygamberlerin efendisi, sultanı oldu.  O ezel sultanının verdiği derslerle risalet saltanatını giydi, başına geçirdi, cübbesini, kaftanını giydi de resul oldu. Allah giydirdi O’na, onu. Kimse Peygamberin elbisesini giymekle Peygamber olabilir mi? Peygamberlik elbise giymek değil. Giydireni Allah olmadığı sürece sen ne istersen giy. Bir albayın şapkasını giymekle sen albay olur musun? Olmazsın. Elbise giymekle adam, adam olmaz. Meğerki giydiren Allah olsun. O’nun her şeyi hakikattir. Kullar ise mecazi varlıklardır. Her şeyi hakikat olmaz. Hakikata erişince hakikat yanı oluşur. Külliyen hakikat olmaz. Ama Allah elbise giydirdiyse tamam olur. Saltanat elbisesi giydirdi Allah, öyleyse Sultansın. Maşallah. Ama bir başkasının elbisesini; mesela Sultan Aziz’in elbisesini giydirdiler sana ya da padişahın kaftanını sen şimdi padişah mı oldun? Olmazsın. Ama Allah giydirseydi olurdu. Çünkü O, sultan olacağa giydirir.

 

الله أَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ

  • “Risalet tacını kime giydireceğini, resûllük vazifesini kime vereceğini Allah bilir.”[Dipnot]

GURABIN BÜYÜK YANILGISI: O yanılmaz. Hani sapık Şiilerden bir grup,

Gurabiyye denen kargacu gurubu varmış. Şiilerin kargacı gurubu en dalgacı gurubudur. Karga şekline gelmiş de hâşâ, sapık inanç bu, Cebrail karga gibi gelmiş. Benzete benzete kargayı mı buldun ya. Karga etse etse İblis’i temsil eder. Onu şeytanların tuzakları ile ilgili olan Feyizler 8 kitabımızda anlattık.  Karga sesi anlamında vesvesenin bir ifadesi olduğu izah edildi, orada vardır. Onu hiç olmazsa bir güvercine ya da güzel bir bülbüle benzet değil mi? Eskiden Haber güvercinleri mi vardı? Güvercine benzet, kargayı nereden çıkardın. Güya karakarga şeklinde gelmiş de, bu karakarganın gözü kararmış,  vahyi Hz. Ali’ye getirecekmiş yanlış görmüş, şeşi beş görmüş Muhammed (a.s) ‘e getirmiş. Yanlışlıkla gitti O’na diyor. Esas berikine geliyordu. O Peygamber olacaktı diyor ama o karga yanıldı. Yanında mıydın?

وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ   Elbiseni tertemiz tut, temizle.  بالماء  su ile. Elbise su ile temizlenir.  من النجاسة

Pislik bulaşırsa. Necaset, dinen ibadette üzerinde bulunması sakıncalı olan şeydir. Ekmek artığı o pislik değildir. İbadete zarar vermez. Çorba dökmüşsün, yağ dökmüşsün bunlar değil. Şarap döküldüyse bu necistir. Çünkü onun manevi bir yönü vardır. Ruha kadar işleyen bir yönü vardır, derinliği vardır. Başka köpek salyası necistir. Köpeğin salyası bulaştıysa orayı temizleyeceksin. Kan dökülmüşse bu da necistir. Namazda bulunmaz, olmaması lazım.  İnsanın büyük, küçük pisliği, küçük, büyük tuvalet bunlar namaza mani hallerdir, pisliktir. Hem böyle dolaşmayacaksın, namazda ise hiç olmaz. Namaz dışında da böyle dolaşmayacaksın. Çünkü bu necaset, ruhaniler tarafından görülür, senden tiksinirler. Onun pis kokusunu duyarlar ve yanına yaklaşmazlar. Böyle bir eziyet vermekten Allah’a sığınırız. MÜMİN NAZİKTİR: Mümin kimseye eziyet vermez. Eziyet veren insan değildir. Özellikle Allah’ın sevgili meleklerine eziyet etmeyeceksin. Hatta bu bazen sarımsak soğan kokusuna kadar gider. Bu namaza mani değildir ama müminlere eziyet verirsin. Melekler de bundan son derece rahatsız olurlar.  Onun için Peygamberimiz sarımsak, soğan yiyen meclisimize, mescidimize gelmesin, evinde namazını kılsın buyurdu. Daha ötesi onu haşlayarak yiyin buyurdular. O zaman kokusu çıkmaz. Haşlayarak yiyin şekliyle ifade edilmiştir.  Tabi ki haram değildir. Yemek zaten helaldir. Yiyerek mescide gitmek de haram değildir. Ama kerahet vardır, eza etmeye gireceğinden hoş değildir. Çükü mescidin ruhani havasını bozarsın. Yanında ki adam da iğrenir durur. Bir türlü Allah’la bağlantısını kuramaz. Buna sen neden olursun. Bu çok kötü bir şeydir. Öyleye yapmamalıdır. En iyisi yatacağın zaman yiyeceksin. İlaç yutmak gibi birşeydir.  تصح إلا بها لا لأن الصلاة  Çünkü namaz ancak bu şekilde sahih olur.. إلا بها  Taharetle  بإزالة النجاسة anlamına geldiği gibi إلا بالطهارة  anlamına da gelir. وهي الأولى في غير الصلاة  Namazda böyle olunca namaz dışında daha evladır. Daha gereklidir. Bu necasetten arınmış olmak daha gereklidir. بطريق الأولى ‘dır. Yani sadece namazla ilgili değil namazın dışında da pislik taşımadan dolaşacağız, oturup kalkacağız. Üzerimizde pislik varken olmaz. أو  veya şöyle tefsir edilmiştir bu ayet.   فقصر   Elbiseni kısa tut. مخالفة  (Muhalif) olarak. Veya مخالفة Çelişkili olmak için. (Muhalefeten) olarak okuyalım. Mufaale vezni ile. Çelişki olması için. للعرب  Araba uymamak için, Arapların töresine uymamak için. Çünkü onlar  في تطويلهم الثياب  Elbiseyi onlar uzun uzun yaparlar. Elbiseyi uzatma konusunda  الذيول وجرّهم  Eteklerini sürüme. Adamların etekleri yerde sürünüyor.  Yarım metre, bir metre hele de o kralların, kraliçenin giysilerini görüyorsunuz, üç metre filan gidiyor. Böyle onların kuyruğu var.  الذيول  kuyruk demektir zaten. الذيول  etek anlamına da gelir. Etekleri yerde sürünmeyecek. Arapların töresi böyleymiş. Bunlara muhalefeten böyle yap. Onlara uymamak için elbiseni kısa tut.  إذ  Çünkü, لا يؤمن معه    O etekle beraber, uzunlukla beraber elbise emniyette olmaz.  لا يؤمن  emin olunmaz. Etek olduğu halde, uzun olduğu halde إصابة النجاسة  Pislik sürülmesinden emin olunmaz. Uzunsa yere değiyorsa mutlaka pislik bulaşır. O halde yere değecek şekilde elbise giymeyeceksin. Bunu normalde kitaplar topuktan aşağı olmayacak der. Eski Nakşî uluları bu sünnete uyma hususunda çok daha titizlik gösterirlermiş, paçalarını topuğun üzerinde bırakırlarmış. Bu genelde pantolondan ziyade geniş giyilen şeyler için söyleniyor. Pantolonun daracık bir paçası var fazla şeyi yok. Onlar geniş giydikleri için her tarafı etek onun. Türkler tabi pantolon giyiniyorlar. Yine de yere sürülmesi doğru değildir. Kadınlar için bir sakınca yoktur. Peygamberimize Medine bayanları tarafından sorulmuş: Peygamberimiz “temiz yerler necis yerlere keffaret olur,” buyurmuşlardır. Çünkü etekleri pis bir yere sürülürse daha sonra temiz bir yere sürününce temizlenir diyor. İzale olur. Sürtünme ile temizlenir.  Onlar için böyle bir kolaylık söylenmiş. Çünkü kadınların tesettüre daha çok ihtiyacı var.  Hele de ahıra, dama sürekli girip çıkanlar için bu işte bir şekilde zorluk vardır. البلوى  عموم  (Umumu belva) var. Bu nedenle onlara böyle kolaylık gösterilmiş. Hem kadınların bu şekilde giymeleri istenmiştir. Kadınların topuktan yukarı olmayacak, zaten aşağıda olması lazım şekliyle ifade edilmiştir.  أو طهر نفسك Diğer bir tefsir türü şöyledir. Elbiseni temizle, nefsini temizle şeklinde ifade edilmiş. مما يستقذر من الأفعال  Gazurat türü fiillerden, pislik türü fiillerden nefsini temizle. يقال  Arap dilinde denir ki; فلان طاهر الثياب   falan tahirus siyaptır. Elbisesi temiz anlamında طاهر الثياب kullanılırmış.  إذا وصفوه بالنقاء من المعايب  Bunu adamı temizlikle dürüstlükle tavsif için söylerler. Adam böyle tertemizse içi dışı, ahlaken doğru sözlüyse,  her yönüyle çok temiz adamsa, bu temiz elbiseli, elbisesi temiz adam derlermiş. طاهر الثياب derlermiş.  Temizliğini anlatmak için الثياب  siyab, elbise kelimesini kullanıyor. Dolayısıyla طاهر الثياب   nefsini ayıplardan, kusurlardan arındır demekmiş. وصفوه بالنقاء  temizlikle tavsif ederlerken   من المعايب   meab kelimesi ayıp demektir. Onun çoğulu da المعايب meayiptir. Ayıp anlamındadır. Ayıplardan, kusurlardan arı ve duru olduğu zaman طاهر الثياب derlermiş Araplar. İşte oradan alındı deniyor bu tefsir çeşidi. وفلانYine derlermiş ki. دنس الثياب   Kirli elbiseli dedikleri zamanda  للغادر  sahtekar için, aldatan, yalancı,talancı adamlar için pisli elbiseli, kirli adam derlermiş. Elbisesi kirli denince bu kinayeli bir sözdür. Karaktersiz adam anlamınadır. Yalancı, sahtekâr, ona da kirli elbiseli adam derlermiş. دنس الثياب   derlermiş  ولأن من   O halde من  bu ibareyi lazım ve müteaddi olarak iki şekilde okuyacağız. Birincisi  من طهر باطنه   kimin içi temiz olursa  ظاهراً ظاهره يطهر dışı da temiz olur. ظاهراً   غالباً yani genellikle  demektir.

İÇ-DIŞ GÜZELLİĞİ:  Çoğunlukla kimin içi temiz olursa genelde dışı da temiz olur. Diğer bir okuyuş ise طهَّر باطنه ولأن من   (şeddeli olarak tef’il kalıbından)Kim içini temiz tutarsa   ظاهره يطهر  zahirini de, dışını da temiz tutar. Eğer bir insan içini temiz tutuyorsa dışını da temiz tutuyordur. غالباً genelde böyledir. Genel durum konum budur. İki şekilde okumaya müsait bir ibaredir, anlamı da bozulmaz.

Elbiseni temiz tut. Allah’ın kulları libas kelimesi tabi ki önemlidir.  Burada dikkat ederseniz disar kelimesinin elbise anlamı vardı. Disar el müddessirde dış elbise demiştik. Burada da elbiseden söz ediyor. Ey Muhammed sana arı duru görkemli bir saltanat elbisesi giydirdim. Ben giydirdim onu, onun terzisi de benim. Ancak ben dikebilirim. Onu Ben başarırım. Benim mahsulüm olan bir risalet elbisesidir. Sana giydirdim ben onu, o kaftanı. Onu sakın lekeleme, elbiseye dikkat et, onu sakın kirletme,  laf getirme, bu elbiseye leke sürdürme. Bu fakir de risalet elbisesidir diye düşünüyorum,. Bu bir risalet elbisesidir. Bizim gibiler için tabi böyle bir elbise yok. Bunu Peygamber için söylüyorum. Bizim için elbiseni temiz tut, bildiğimiz, giydiğimiz elbisemiz kastediliyor. Allah elbisenizi, giysinizi temiz tutmanızı istiyor. Çünkü müslüman temiz kişidir. İçiyle dışıyla tertemiz adamdır. Kokuşmuşluk müslümanın nesine. Kokuşmuş olan müşriklerdir, münafıklardır, zındıklardır. Mümin temiz kişidir. Günde beş defa huzura çıkar. Nasıl temiz olmaz.

ÜNSİYET KOKUSU-KURBİYET KOKUSU: Miski yanından eksik etmeyeceksin. Peygamber-i Zişan miski, güzel kokuyu severdi,.  İhtiyacı olmamasına rağmen çok severdi. Kendi buram buram terlediği zaman işte o gül kokusu o kokuya benzetilmiştir.  Mübarek terleri aynen gül gibi kokarmış.  Daha yeni okudum Şerhü’s-sünne de ezvac-ı tahirattan hanımı yanında oturuyormuş. Peygamber-i Zişan uzandığı zaman böyle bulgur gibi terler dökülürmüş. İnci tanesi gibi diyor. Pamukla hemen onu alır zayi etmezdi. Onu misk şişesinin içine damlatırdım. Mübarek alnından alır misk şişesine koyardı. Çünkü mükemmel bir kokusu vardı. O Hakk kokusu. Hakk’tan gelen, ona ünsiyet kokusu derler. Rihür rabıtadır o, rihun nisbettir. O hak kokusudur, kurbiyet kokusudur. Allah kullarına o kokudan koku gönderir. Abidler, zahitler nihayet o kokuyu almaya başlarlar.  O, bambaşka bir kokudur. O yakınlık kokusudur, kurbiyyet kokusudur. Hakka mensup olma, nisbet kokusudur. Hakk’a merbut olma, rabıta kokusudur. Hakka murabıt olanların, rabıt olanların ve رابطوا emriyle merbut olanların duyduğu bir kokudur. Hakkınca, yerinde yapılırsa her ibadetin kendine göre güzel bir kokusu vardır.  Dileyince Allah bu ibadetlerin kokusunu ona duyurur. Ve bazı velilerin keramet türleri bu kokuları almaktır. Hatta namazın kokusu ayrı, orucun kokusu ayrıdır.  Hepsi türlü türlü güzel çiçekler var ya güzel kokan çiçekler gibidir. Onlar gibi düşünün. MİSK KOKULU İBADETLER: İbadetlerin renkleri, kokusu, tatları vardır. Tatları da varmış, birçok zatlar türlü yönlerden bu kokulardan senin oruçlu olduğunu bilirlermiş. Nerden bildin dendiğinde senden oruç kokusu aldım derlermiş. İmam-ı Azam Efendimiz oruç ibadeti anında misvak kullanmak mekruhtur diyor. Kullanmayacaksın diyor. Çünkü Peygamber oruçlunun ağız kokusunu miskten daha çok sever. Oruçlunun ağız kokusunu Allah çok sever diyor. Misvak ise bu kokuyu giderir. Onun için olmaz diyor. Misvakı her zaman kullanırsın bir şey demez. Hatta kullan der, kullanmanı önerir, ama sırf o kokunun izale edilmemesi için kullanmayın der. Demek ki onun bir kokusu var. Tabii biz onu pek beğenmeyiz. Bizim nefsimiz hoşlanmaz. Aç adamın ağız kokusu derler, çekilmez. Ama Allah için o tersine, zıttıyla mütenasip bir mana taşıyor. O senin nefsinin duyduğu, kerih koku kendi kokusudur. O kokarca kendi kokusunu duymuştur. Onun için böyle negatif şeyleri kendi nefsinize hamledin de haddini bilsin. Nefsimiz diyor ki ne kötü kokuyor şu adam, çekil şuradan uzak dur diyor. Nefsine haddini bil diyeceksin. Ben senin ne mal olduğunu bilirim. Şimdi benim ağzımı açtırma. Sen şöyle çirkef değil misin? Sırf Allah’ın الستار  ismiyle senin pisliklerin gizleniyor. Ben biliyorum sen ondan daha pisliksin diyeceksin. Ki nefsin haddini bilsin. Nerede ama bunu yapan değil mi? Ondan sonra kokuyor, şuradan hadi gidelim diyor ve adam temiz yer arıyor. Kokuşmuş senin içinde zaten ciğfe. Böylesine bakışlar, duyuşlar var. Allah muhafaza buyursun.

PEYGAMBERİN RİSALET ELBİSESİNİ KORUMASI: Buradaki risalet elbiseni sakın nifaka, şirke, küfre temaşa ettirme. Habis şeylere temas ettirme. Onu çok koru Muhammedim. O elbise sana emanet. O elbisenin hakkını ver. O risalet elbisesinde benim azamet ve kibriyamın görüntüsü vardır. O elbise ile seni gördüler mi yerde gökte ne varsa seni ulular, sana saygı gösterir.  Çünkü o bana mensuptur. O risalet elbisesini ben giydirdim. Allah dilediğine o elbiseyi giydirir. İşte o elbiseden söz edilmiş olabilir diyoruz. اللَّهُ أَعْلَمُ

Elbise feyizlerde de vardır. Rahmetli Hocamızla ilgili, onun elbisesinden giyme veya bir başkasının, kendi hocası ile ilgili şalvarları değiştirme hikâyesinde orada bunun diğer bir bakışı vardır. Elbiseden maksat Esmaü’l-hüsnanın bir cilvesi olarak değerlendirmişizdir. Türlü türlü isimlerin tecellisine insan mazhar olur. Hangi isme mazhar olduysa onu telebbüs etmiştir. O ismin mazharı olmak demek o ismi elbise gibi giymek demektir. O sırada o marka elbise giyiyor demektir. Eğer Allah’ın Kadir ismine mazhar olduysa müthiş bir kudret elde eder, libasül kadiri telebbüs etmiş denir.

تلبسها الرجل بالقدرة Kudreti telebbüs etmiştir. Kudret elbisesi giymiş demektir. Rezzak ismine mazhar olduysa adam rızık saçar. Gittiği yerlere rızık dağıtır.  Ayağını bastığı yer merzuk olur. Elini dokunduğu yer merzuk olur. Eğer المميت Mümit ismine mazhar olduysa dokunduğu yeri sararıp soldurur,  öldürür. Bunlar olmuş şeylerdir. Bu türden de insan hangi tür elbiseyi giyerse ona leke sürdürme Ey Muhammedim. Bir anlamda ben mümit ismine mazharım diye önüne gelene dokunup canını almaya kalkma demektir. Rezzak ismine mazhar oldum diye benim sevdiğim, sevmediğim kişiler arasında ayırt etmemek yönünde bir girişimde bulunarak böyle Tanrılık yapmaya kalkışma. Haddini bil.

KUL MUHAMMED: Ne kadar esmama mazhar olsan da sen sensin ben benim. Ben Allah’ım sen kulsun. Ben mabudum sen abidsin. Haddini aşma, kulluğunu bil demektir. Seni ne kadar yüceltirsem yücelteyim açılımını kul olarak yap. Sakın kendini Tanrı olarak görüp böyle davranmaya kalkma. Sınırlılığını bil. Sen sınırlısın ben sınırsızım. Demek ki insan ne kadar Yüce Allah’ın isimlerine mazhar olsa da bu mazhar olduğu isimlerin açılımını oluştururken, onun üzerinde tenzil işleminde bulunurken, bir miktar gözetmelidir.

وَأَنزَلْنَا مِنَ السماء مَاءً بِقَدَرٍ

  • “Gökten suyu ölçülü indirdik.”[Dipnot]

İndirilen her şeyin bir kadarı vardır.  Yüce Allah’ın esmasına mazhariyette bir indirme hadisesidir. Bunun da bir miktarı vardır. Öyleyse bu miktara ayak uydurmalıdır. Böyle olmazsa o elbiseye leke sürmüş olursun. O elbiseyi lekelemiş olur, hakkını vermemiş olursun. KAT KAT ELBİSE:  LETAİFE: Nefis kalbin elbisesidir, kalp de ruhun elbisesidir. Ruh da sırrın elbisesidir. Sır hafinin elbisesidir. Böylece insanın iç letaifi bir birine libas olur.

هُنَّ لِبَاسٌ لَّكُمْ وَأَنتُمْ لِبَاسٌ لَّهُنَّ

  • “Siz ey erkekler kadınların elbisesisiniz. Kadınlar da erkeklerin elbisesidir.”[Dipnot]

Gördünüz mü burada da bir elbiselik var. Tabi ki bu mecaz olarak böyledir. Edebiyatçılar bunu ifade ederler.

للمرأة ستران ، قيل : وما هما ؟ : قال : » الزوج ، والقبر « قال : فأيهما أفضل ؟ قال : » القبر

  • “Kadın için iki örtücü vardır, setredici vardır:  Kocası ve kabirdir. Hangisi daha efdal Ya Resûlellah demişler. Kabir, örtme konusunda daha başarılıdır.  Erkek o kadar başarılı değildir.”[Dipnot]

Kadın erkeğin aklını çelebilir. Allem eder, kallem eder veya cerbezedir başa çıkamazsın. Ya öldüreceksin, ya öleceksin. Gırtlağını sıkıp atmadıkça ki bunu da yapmak doğru değil. Bir yerde başarısız kalıyorsun. Aciz kaldım Ya Rabbi, sen bilirsin, beni muaheze etme Ya Rabbi, daha ileri gidersem görüyorsun deyip Allah’a şikâyet edeceksin.  Durumunu arz edeceksin. Ama kabir dinlemez. Gırtlaklamıştır, nasılsa sesi çıkmaz. Hiç bir şeyini göremezsin. Ne sesini duyabilirsin ne eserini, kabir daha başarılıdır. İşte ey Allah’ın kulları elbise de bir setredicidir. Kadınlar erkeklerin erkekler de kadınların elbisesi gibidir. Kadın iç çamaşıra benzer, erkek dış çamaşıra benzer. İç çamaşır müstehcendir, iç çamaşırda için kokusu vardır. Onun için çamaşırını izlemek bile ayıptır. Bakılması haram olan bir bedenin çamaşırına da bakamazsın. Ah insanlar bunu bilseler. Ne çamaşırı kaldı, bilmem nesi kaldı. Allah korusun. Şu halde elbiseni temiz tut demek; kadınını temiz tut demektir buna göre. Ona leke sürdürme demektir. Onu iyi kolla, iyi koru. Kadın da erkeğini aynı elbisesi gibi koruyacak. Aman erkeğime söz gelmesin, leke sürülmesin, laf gelmesin deyip kadınlık görevini yapacak. Kadınlık görevini yapmazsa adamı bir başka kadın elbise gibi giymeye başlar. Yemeyenin malını yerler demişler. Sen sahip çıkmazsan sahip çıkan çok olur. Öyleyse iyi tut. Mademki seviyorsun, sayıyorsun kaçırtma onu. Onun temizliğine yardımcı ol. Gözünün haramda olmasına engel ol. Sen ona en güzel görün ki o başka güzel görmesin.  En güzel davranışlarda bulun ki ona, bir başkasının yumuşak davranışı onu alt etmesin, aklını çelmesin. Ama nerde bunları anlatıyoruz da nerede.

İnanmış bir kadın sadece erkeğini bu yönde mutlu etmek için bu maksatla çalışsa vallahi cennete girer. Yeminle söylüyorum Allah’ın kulları. Tabi ki erkek için de budur. Bu şekilde Allah hepimizi muvaffak eylesin. Laf getirmesin, söz getirtmesin bizlere. Elbisenin bir anlamı da buymuş demek ki. Kadın erkeğin, erkek kadının elbisesidir ve bunu temiz tutmak zorundadır. Erkek üzerine düşeni yapacak, kadın da üzerine düşeni yapacak ki pislikten arınmış olsunlar, pislik sürülmemiş olsun.

TAKVA ELBİSESİNİN ÜSTÜNLÜĞÜ: Takva elbisesi vardır. Ve لِبَاسَ التقوى Takva insanın mana yapısının elbisesidir. Takva manevi elbisedir. Dolaysıyla takvanızı lekelemeyin demektir. Takvanızda delik açtırmayın, yırtık pırtık hale getirmeyin onu çünkü o sizin elbisenizdir.

لِبَاسَ التقوى ذلك خَيْرٌ

  • “Takva libası daha üstündür.”[Dipnot]

O halde muttaki olun demek şöyle dursun bunun altında. Siz zaten muttakisiniz. Aman bu vaziyete halel getirmeyin. Aman bu halinizi bozmayın. Siz zaten takva elbisesiyle elbiselenmişsiniz. Takva elbisesini temiz tut demektir. Bu da Kurandan alınan bir malzeme ile yapılan tefsir türüdür. Çünkü Allah takvaya elbise demiştir. Takvanızı lekelemeyin, takvanıza gedik açtırmayın, takvanıza söz getirmeyin, abur cubur şekilde olmasın, lekeli lekeli olmasın, yırtık pırtık takva istemiyorum diyor. Tertemiz tutun onu.

Takva kişinin haramdan zinhar uzak durmasıdır. Zinhar kesinlikle demektir.  Kesinlikle harama yaklaşmamasıdır. Bunun için gösterdiği çabadır. İşte bunu yapan adam sanki zırh giyinmiştir. Kötülüklere, haramlara karşı Allah ona bir elbise giydirmiştir, bu da takva elbisesidir. Onu da ben indirdim diyor.

قَدْ أَنزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يوارى سَوْءاتِكُمْ وَرِيشًا

  • “Biz size ayıp yerlerinizi örtecek elbise indirdik.  Ve rişa dış elbise de indirdik ve ama takva elbisesi bambaşkadır.”[Dipnot]

Onları da ben indirdim ama diyor. Takva içinizin, mananızın, nefsinizin elbisesidir. Takva nefise hanımın libasıdır.

NEFİSE HANIMIN FİSTANI:  Takva nefise hanımın urbasıdır.

لِبَاسَ التقوى ذلك خَيْرٌ

O bambaşkadır. Giyim erkek içinde güzeldir ama kadın için bambaşkadır. Her zaman güzellik deyince kadınlar anlaşılmıştır.  Erkeğin güzeli mi yok ya. Güzel deyince kadın anlar herkes. Hâlbuki erkeğe niye söylemiyorsun. Erkek de güzeldir. Bunun için bütün fistanlar kadınlara dikilir, en güzel elbiseler onlara dikilir. Değerini bilsinler. Güzel onlarla özdeş hale gelmiştir. İşte Nefise Hanımın insanın bedeninde takva, zinetli nakışlı bir elbisesidir. Allah ona armağan olarak göndermiştir.

لِبَاسَ التقوى

Takva libasını da biz indirdik. Onu da ben indirdim diyor ve daha üstündür. Bu giydiklerinizden daha üstündür. Bu giyindiğiniz elbise sizin derinizi örtüyor. Ama takva elbisesi nefsinizi örtüyor. Bu elbiseler gidince sen neyle örtüneceksin. Nefis çırılçıplak kalacak. Takva götürdüysen, bu dünyada takva edindiysen nefsin allı pullu olacak. Allah cümlemizi takva ile rızıklandırsın. Onu arı ve duru kıl, aman onu kolla diyor. Tabi ki nefsin elbisesini temiz tutmak, az önce dedik ki bir elbisenin içi temiz oluyorsa dışı da temizdir. İçine özenen adam dışına da özenir.  Şimdi bunun tersini söylüyorum. Bir insan elbisesine leke sürmemeye çalışıyorsa bu insan onun içini düşündüğü içindir. Bedenini, zatını düşündüğü içindir. Mevsime göre giyinmemizin sebebi bedenimizi korumaktır. Hastalık olmasın, soğuk almayayım diye yapıyorum. Demek ki elbisenin iki yönü vardır.

قَدْ أَنزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يوارى سَوْءاتِكُمْ وَرِيشًا

  • “Ey insanoğulları! Ayıb yerlerinizi örtecek giyimlikle sizi süsleyecek elbiseler gönderdik .”[Dipnot]

Bir ayıp yerlerinizi örttüğünüz elbise ve rişa ve kanat,  bir de dış elbise olarak tefsir edilmiştir. O da (dış elbise) zinet olarak, tezeyyün içindir. İç elbise bedeni korumak içindir. Dış elbise süslenmek içindir. Süslenmek ayıp değildir. Esas süsleyen Allah’tır. Yeter ki sen ona buna, giyindiğin şeyle başkalarına çalım satma, üstünlük taslama. Yani giydiğin zaman onu bir şey zannedip de, markalı bir kıyafet giydikçe markalı adam oldum zannetme. Cennet markalı bir elbise giydiğinde bunu cennet elbisesi filan zannetmeyesin. Ben cennetlik oldum demeyesin. Böyle demediğin sürece Allah temizdir, temizi sever,  güzeldir güzeli sever. Güzel görünmek güzeldir. Temiz görünmek güzeldir. Allah’ın kullarına o şekilde temiz kokarak onun yanında yer almak güzeldir. Onu hoşnut etmek sevindirmek güzeldir. Daha gider bu efendim.  Daha çok tevcihler var. Bu kadar bizim işimizi görür diyelim ve yolumuza devam edelim. Bu ayeti celile ile bir diğer tevcihi de ifade edeyim de öyle gidelim. Burada nefsin, ruhun, kalbin elbisesi olduğu görüşünden hareket ederek nefsin kalbin elbisesi olduğu görüşü var.   Bu durumda elbise mademki nefis, kalbin elbisesidir. Nefsini temiz tut demektir. Nefis senin kalbinin elbisesidir. Onun çevresinde yer alır. Hani bu şeye benziyor. Nefsi bünyede kadınlara benzetiyorum. Kadınlar da sizin elbisenizdir. Sen de kalbi ifade ediyordun. Biz bu benzetmeden yola çıkarak anlam verdik, onu bırakalım.  O halde mademki nefis kalbin elbisesidir. Yüce Allah kadınlar sizin elbiseniz demişti. O zaman nefsini arı tut. Nefsini lekelendirme.

قَدْ أَفْلَحَ مَن زكاها

  • “Onu arındıran kurtuldu.”[Dipnot]

رَبِّ أَعْطِ نَفْسِي تَقْوَاهَا زَكِّهَا أَنْتَ خَيْرُ مَنْ زَكَّاهَا أَنْتَ وَلِيُّهَا وَمَوْلَاهَا

 

  • “Allah’ım nefsime takvasını ver ve onu tezkiye buyur Ya Rabbi. Arı ve duru kıl. Zira onu temizleyenlerin en üstünü sensin.”[Dipnot]

Peygamberin duası bu, bize öğretmiş. Sen bana temizleyin diyorsun, temizleyen iflah oldu diyorsun, ama ben başa çıkamıyorum. Deminden dedik ya, hani hanımla meselede. Ya Rabbi elimden bir şey gelmiyor. Ben bir şey yapamıyorum. İşte bu kadar. Onun için en üstünü sensin Ya Rabbi, onu temiz, arı kıl, duru kıl. Nefis neden temizlenir? Anlattığım türden necis şeyler nefse mi bulaşıyor. Hayır, nefse bulaşmaz. Nefis içinde bir duygudur. Ona erişmez. Onu bıçakla zedeleyemezsin. O, deri, kemik değildir, o farklıdır. Onun ruhanileştirilmiş,  kalbe yaklaştırılmış bir durumu vaziyeti var. Hatta kalple nefsi bazen karıştıranlar vardır. Nefisten maksat kalptir, kalpten maksat nefistir diyenler de vardır.  Nefis yeryüzüne ait topraktan yaratılmıştır. Kalp ruhanidir, onun melekût tarafı ağırdır. Bir diğer yerde de kalbin berzah yapısı olduğu ruh ile nefis arasında bir köprüdür, kapıdır denmiştir. Şu odayla bu odanın arasında kapı neyse; kalp de ruh ile nefis arasındaki bağlantıyı sağlayan bir yapıdır demişlerdir. اللَّهُ أَعْلَمُ Ama Allah kalpten söz ediyor.  Biz de ona göre söz ediyoruz. O halde nefsin lekesi bildiğimiz kerih kokularla, kanla köpek salyasıyla değildir.  Nefsin lekesi ahlâk-ı habisedir, ahlâk-ı reziledir. Nefsin lekesi rezil huylar, adi huylar, yalan, riya haset kin, ne kadar sahtekârlık varsa, ne kadar rezil huylar varsa, insani olmayan şeytani olan huylar varsa onlardır. İnsanın nefsinin düşmanıdır. Bunlar, nefiste hep leke oluşturur. Kara leke bunlar, diğer bir yapıyla virüstür. İnsanın nefsini mahveden kemirgendir.

طهَّر نفسك عن المعايب عن الأخلاق المذمومة

NEFSİ ENFES YAPMANIN YOLU: Allah’ın gazap ettiği rezilliklerden, pisliklerden nefsini arı ve duru kıl. Nefsine sakın bunları yanaştırma. Nefse yanaştığı zaman önce nefsi halleder.  Eğer kovulmazsa, bunlardan temiz tutulmazsa nefis daha sonra kalbe merbuttur. Bir anlamda nefis yüzümüzü temsil eder. Kalp sırtımızı temsil eder. Sen önünle ardını ayırabilir misin? İkisi artık tam bir adam olmuştur; bir nefis, bir fert olmuştur. İşte nefisle kalp böyledir. Böyle bir birine yakındır. Dolayısıyla bir diğer anlamda kalp nefsin içidir, derinliğidir. Bu nedenle dışından doğru bir virüs kaptıysa bu gide gide özüne işlemiş mi diye bakılır. Yani kalbe doğru gider. Kalbe eriştiyse Allah korusun arındırılması daha zordur. Kalbin tathiri nefse göre daha zordur. Bu durumda yapacağımız şey tevbedir, istiğfardır. İşin başındayken bu şeyleri kontrol edeceğiz. Nefsimizi bu pisliklerden arındıracağız. Yani kötü karakterlerden, vasıflardan nefsimizi uzak tutma işine, elbiseni temiz tut, kalbinin üzerine giydirdiğin nefsi ki o senin elbisendir. Elbiseni temiz tut anlamı içinde yer almaktadır. اللَّهُ أَعْلَمُ bunların hepsi güzel anlamlardır. Allah’ın muradı şudur budur diyerek kesinlikle kestirip atamayız. Bunlar âyetin içeriği içerisinde mütalaa ettiğimiz, mülahaza ettiğimiz anlamlardır.

Allah bizleri en doğruya yönlendirsin, en doğruda isabet imkânı sağlasın, diyoruz.

Paylaş...

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to Twitter

26 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Instagram

Üye Girişi

Fotoğraf Albümü

  • Kategori: Anma Haftası 2017
  • Kategori: Anma Haftası 2016
  • Kategori: Anma Haftası 2015
  • Kategori: Anma Haftası 2014

          gulhan_37