Ayağa Kalk Ey Türk (20.02.2011)

Kardeşlerim, 

Bir yeni imkân ile Rabbimizin lütfettiği bir zaman diliminde O’nun kelâmını, O’nun buyruklarını okumak, anlamak, anlatmak ve gereği ile mütehakkik olmak, mütehâllik olmak niyetiyle bir araya geldik. Allah meclisimizi mübarek kılsın. Hayırlar ihsan eylesin. İçindeki Kitabı’na gönül veren insanları aziz kılsın. Makamlarını yüce eylesin. Günahlarını mağfur eylesin. Hasenatlarını, iyiliklerini de kabul ve karin eyleyip, yüce dereceler ihsan eylesin.

 

 

KUR’ÂN’DAN OKUNAN BÖLÜM:

يَا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ (1) قُمْ فَأَنْذِرْ (2)

            TEFSİRDEN OKUNAN BÖLÜM:

مكية وهي ست وخمسون آية

بسم الله الرحمن الرحيم

روى جابر أن النبي صلى الله عليه وسلم قال : « كنت على جبل حراء : فنوديت يا محمد إنك رسول الله . فنظرت عن يميني ويساري فلم أر شيئاً ، فنظرت إلى فوقي فإذا هو قاعد على عرش بين السماء والأرض يعني الملك الذي ناداه فرعبت ورجعت إلى خديجة فقلت : دثروني دثروني » فدثرته خديجة فجاء جبريل وقرأ { ياأيها المدثر } أي المتلفف بثيابه من الدثار وهو كل ما كان من الثياب فوق الشعار . والشعار : الثوب الذي يلي الجسد وأصله المتدثر فأدغم { قُمْ } من مضجعك أو قم قيام عزم وتصميم { فَأَنذِرْ } فحذر قومك من عذاب الله إن لم يؤمنوا ، أو فافعل الإنذار من غير تخصيص له بأحد . وقيل : سمع من قريش ما كرهه فاغتم فتغطى بثوبه مفكراً كما يفعل المغموم فقيل له : يا أيها الصارف أذى الكفار عن نفسك بالدثار ، قم فاشتغل بالأنذار وإن آذاك الفجار

 

EZEL SULTANI’NDAN GELEN BERAT

(AYAĞA KALK EY TÜRK)

İÇİNDEKİLER

1.Kur’an’dan Okunan Bölüm

2.Tefsirden Okunan Bölüm

3.Hayırlı Sonuç

4.Kur’an’daki Âlemler: Sûreler

5.Ezel Sultanı’ndan Gelen Berat

6.Hak Kılıflı Sataşmalara Dikkât

7.Farz Huzurullah’tır.

8.Basamak Basamak Yüce Huzur’a Doğru

9.Peygamber’in Yüzlerce İsimleri Var

10.Hüsn-ü Zan Edelim

11.Büyüklerin Yanında Yetişenler Büyük Olur

12.kademe Kademe Bela

13.Peygamber’in Zor Günleri

14.İkna Olmuş ve İkna Eden Mürşid

15.Peygamber’i Hayal Etmek

16.Otomatik Duygular

17.Yeri- Göğü Titreten Cebrail

18.Zahir Kulak- Batın Kulak

19.Saygı- Sevgi Boyutu

20.Ağzımızdan Çıkan Söz

21.Esmaü’l-Hüsna Kapıları

22.Dünyayı Sevmeyen Sahabe-i Kiram

23.Tebliğin İki Kanadı: İnzar ve Tebşir

24.Kırılma Noktasına Gelmeden

25.Tatilsiz Meslek

26.Âyet Okumanın Âdabı

27.Ayağa Kalk Ey Türk

28.Uyarılara Açık Olmalıyız

 

                                              

Kardeşlerim;

Bir yeni imkân ile Rabbimizin lütfettiği bir zaman diliminde O’nun kelâmını, O’nun buyruklarını okumak, anlamak, anlatmak ve gereği ile mütehakkik olmak, mütehâllik olmak niyetiyle bir araya geldik. Allah meclisimizi mübarek kılsın. Hayırlar ihsan eylesin. İçindeki Kitabı’na gönül veren insanları aziz kılsın. Makamlarını yüce eylesin. Günahlarını mağfur eylesin. Hasenatlarını, iyiliklerini de kabul ve karin eyleyip, yüce dereceler ihsan eylesin.

HAYIRLI SONUÇ:  Bu vesile ile arkadaşımız Merhum Yusuf’a rahmet olsun diyoruz. Allah’ın mağfireti üzerinden eksik olmasın. Ehli Kur’an olan kardeşimizin kalanlarına Allah başsağlığı versin, sabırlar versin. Ve ona da yüce yüce dereceler,  Kur’an’ın hürmetine ihsan ve ikram buyursun. Bizlerin de vakti geldiği zaman, hayırlı ömürler ihsan ettikten sonra, Yüce Allah hayırlı sonuçlar ihsan eylesin ki; hayırlı sonuç, takva üzere ölmektir. Allah’ın emirlerine boyun eğmiş, yasaklarından kaçınmış bir sıfatla, bir nitelikle Kelime-i Şahadet üzere ayık ve uyanık olarak ruhunu teslim etmek saadettir. Rabbimizden bu saadeti bizlere ihsan etmesini diliyoruz. Kabul buyursun.

KUR’AN’DAKİ ÂLEMLER: SÛRELER: Sûre-i Müddessir’e geldik. Bu hafta Allah nasip buyurur ise O’nun lütfu ve keremi ile bu sûreye gireceğiz. Bu sûrenin içine hayırla girmeyi ve hayırla çıkmayı Allah nasip eylesin. Daha önceleri demiştik ki sûreler âlemler gibidir. Yüce Allah’ın âlemlerinden bir âlem gibidir. Her âlemin içerisinde birimler ve dilimler vardır. Her âlemin kendine göre şartları, özellikleri, güzellikleri vardır. İçerisinde hiddeti şiddeti ifade eden yönler, yanlar vardır. Hayırlı, güzel, saadetli mutluluk ifade eden yönler, yanlar vardır. Velhasıl hayırlar ve şerlerle dopdoludur. Yüce Allah’ın Aziz Kitabı’nda da şerler bir bir izah edilmiş, şerlilerden söz edilmiş, şerlilerin yaşam türleri, bunların Allah ile olan diyalogları, Peygamberleri ile olan münasebetleri, insanlık içerisindeki yerleri, âlemler içerisinde ne türden hareket ettikleri bir bir anlatılmıştır. Ve Yüce Allah bunları bizlere örnek göstererek sakın ha sakın bu serseriler gibi, bu kendini kaybetmişler gibi olmayın. Onlar akıllarını kullanmadılar. Onlar kalplerini çalıştırmadılar. Onlar gözlerini görme yönünde kullanmadılar. Onlar kulaklarını anlamak için, dinlemek için kullanmadılar.  Elleri vardır tutmazlar, ayakları vardır, adım atmazlar. Değerleri vardır onları Allah’a satmaz bir kavimdir. Allah’ın değer ifade eden iman cevherini, onlara; tüm yarattığı insan ve cin türü varlıklara armağan etmesine rağmen onlar bu sermaye ile Yüce Allah ile alışverişi terk edip, bırakıp, Yüce Hakk’ı, hakikati yüz üstü bırakıp şeytana döndüler, nefislerine uydular ve onun ardından tıpış tıpış yürüdüler. Onunla alışverişe girdiler. O aldatıcı bir yaratıktır. Hiç kuşkusuz haindir. O da onlardaki iman cevherine karşılık, ezeyip bezediği küfür yumağını, ambalaj içerisindeki küfür zehirini onlara sunmuştur. Onlar imanı verdiler, şeytandan da küfrü satın aldılar.

فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ

¶        Ne kötü şey aldılar. Ne kötü bir takas bu.[1]

بِئْسَ للظالمين بَدَلاً

¶        Kendilerine yazık edenler için bu ne kötü değişmedir.[2]

Allah bizleri onlardan eylemesin.

     Geçen haftadaki dersimizin sonundaki bir bölümü tekrar, kısacık ifade edip yeni dersimize geçeceğim. Dersi dinlediğim zaman o bölümün müphem kaldığını gördüm, o ifadenin, o açıklamanın, zayıf kaldığını gördüm. Geçen hafta biraz grip eseri olarak kafamız sıkıntı içerisinde olduğundan dolayı o bölüm müphem kalmış olabilir. Ruhi yönlerde bir sıkıntım olmaz. O yönüyle çarşaf gibi açılır gideriz. Açarız gideriz de ama bu insanların dilleri ile ilgili olan meseleye inince çadırların arasına girmen lazım. Evlerin arasına, sokakların arasına girmen lazım. Çarşı-pazar dolaşman lazım. Buda bana zor gelir. Sokaklarda dolaşmak kadar bana zor gelen bir şey yoktur. Hiç sevmem sokakları. Neden sevmezsiniz derseniz? Rivayetlere göre İblis’e sormuş Peygamber (a.s): “Yeryüzünde nereleri çok seversin? “Sokakları çok severim” demiştir. Oralarda her türlü pisliğe rastlarım. Her türlü pisler oralarda dolaşır. Onlara yanaşırım, onları izlerim. Onları sağa sola saptırırım.

فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَيُّ الْبُلْدَانِ شَرٌّ قَالَ فَقَالَ لَا أَدْرِي فَلَمَّا أَتَاهُ جِبْرِيلُ عَلَيْهِ السَّلَام قَالَ يَا جِبْرِيلُ أَيُّ الْبُلْدَانِ شَرٌّ قَالَ لَا أَدْرِي حَتَّى أَسْأَلَ رَبِّي عَزَّ وَجَلَّ فَانْطَلَقَ جِبْرِيلُ عَلَيْهِ السَّلَام ثُمَّ مَكَثَ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَمْكُثَ ثُمَّ جَاءَ فَقَالَ يَا مُحَمَّدُ إِنَّكَ سَأَلْتَنِي أَيُّ الْبُلْدَانِ شَرٌّ فَقُلْتُ لَا أَدْرِي وَإِنِّي سَأَلْتُ رَبِّي عَزَّ وَجَلَّ أَيُّ الْبُلْدَانِ شَرٌّ فَقَالَ أَسْوَاقُهَا

 

h         Şehirlerin beldelerin en şerli yerleri pazarlarıdır, sokaklarıdır.[3]

EZEL SULTANI’NDAN GELEN BERAT: Oralarda çok aldatmalar olur.Kalpazanlıklar, dolandırma işlemleri gerçekleşir. Oralardan gideceği, hırsızlık edeceği yerlere sokaklardan geçer. Velhasıl bütün kötülüklerin yolları oradan geçer. Ancak tabii ki Allah’ın kulları mescide gidersen o sırat-ı müstakimdir. O yol kalpazan yolu değildir. O şer olan bir yol değildir. Sen mahfuzsun. İnsanlar niyetlerine göre yol alırlar. Eğer niyetin hayırsa yolunda hayır ve selametli olur. Niyetin şer ise yolunda fitneli ve fesatlı olur. Ona göre eğri olur, eğri yol olur. Bütün kötülüklere giden yollar eğri yollardır. Şeytanın durduğu yollar buralardır. Buralarda gayır gayır kaynar. Ancak unutmayın ki iblisin iyilerle olan işi de vardır. İyilerin peşini de bırakmaz. Bunlar iyi olmuşlar, yolunu bulmuşlar, hadi bana eyvallah demez. Şeytan böyle birisi değildir. Hâlâ ümidi vardır. Çıkmayan candan ümit vardır derler. İşte şeytan da bunlardandır. Şeytan da canı çıkmadığı müddetçe ümidini kesmez. Velev ki adama ezel sultanından bir berat gelsin. Berat; cehennemden azat olup cennete gireceği müjdesini ifade eden kutlu kayıttır. Bunu görürse işi biter, mahvolur, perişan olur gider. Bir tanesini kaybettim der. Demek istediğimiz iyilerle de işi vardır. Onlarla da münasebetleri vardır. İğva yönünde, ifsat yönünde onların peşindedir. Bunun için namaza çıkıyorum diye çıkan nice adam vardır ki yolda gördüğü bir şeyden dolayı yolunu değiştirir. Gelen bir telefondan dolayı yolunu değiştirir. Kimden geldi telefon? Bir ahbaptan geldi. Allah yolunda giden adamı arayan kişiden ahbap olur mu? Bırak şunu gitsin. Açma telefonu, kapat. Hakk’a gidiyorsun, huzura gidiyorsun. Ondan sonra işte falan öldü, falan gitti... Bunlar da meşru şeyler. Hemen koş. Ne yapacaksın? Ölmüş adama sen mi can vereceksin?  O, ölü, sen dirilmeye camiye git. Ezan okunuyor,  gel kulum diyor. Allah, gel de seni dirilteyim diyor. Bu da nahoş bir fiildir. Her ne kadar insanlık görevi gibi görünse de değildir. Ölen ölmüştür, senin yapabileceğin bir şey yoktur. Kıl namazını ondan sonra git. Ya gömerlerse? Git başında dua et. Ölü kaçıyor mu? Dua, her zaman geçerlidir. Sen gittiğin zaman o seninle hayat mı bulacak? Farklı bir şey mi olacak? Japonya’da olan arkadaşı gelemediği zaman, sen geldiğin zaman sanki artı bir iş mi yapmış oldun? O da gönülden dua eder, onu ziyaret eder. Allah eriştirir, ulaştırır. Velhâsıl bunlar, yanlış düşüncelerdir, değerlerdir. 

HAK KILIFLI SATAŞMALARA DİKKAT: Dediğim gibi hak yönünde, hak yolunda giden adama hakka benzeyen sataşmalar olur. Ruhanilik kılıfına büründürülmüş, hayır kılıfına büründürülmüş bir takım engeller vardır. Adam tahsile, okumaya gidiyorum diye gider. Umreye gideceğiz derler. Hadi hazırlan, paran var mı senin, bir kaç kuruşun derler. Sonra para bulmaya çalışır. Sen bir farz için gittin. İlim öğrenmek farzdır. Umreye gitmek farz değildir. Sen farzı bırakıp da nereye gidiyorsun? İşte bu da bir takıntıdır. Biz bunları, bu incelikleri büyüklerimizden öğrendik. Çoğu insanlar bunları bilmezler. İblis eğer hayır sahibini, hayır yönünde giden adamı engelleyemeyecekse, bunda başarısı olmayacaksa onun hayrını aşağıya çekme yönünde, azaltma yönünde bir girişimde bulunur. Daha ehven, daha az sevap alabileceği bir işe onu yönlendirir. İşte verdiğim misal de bu türdendir. Sen farz olanı bırak, sünnet olan bir şeyi yap.  Yani bu durum, farz namazı kılmak yerine sünnet namazı kılan adama benzer. Kabul oldu mu? Farzı bırakıp gittin, sen kaybettin.

FARZ HUZURULLAHTIR:  Farz huzurullahtır. Sünnet huzuru resûldür. Hiç ikisi kıyas edilir mi?  Resûlüllah, Allah’ın elçisidir ama beşerdir. Hiç sünnetle farz kıyaslanır mı? Milyarlarca sünnet kılsan ama iki rekât sabah namazını kılmasan kaybettin demektir. Kıldığın sünnetlerle kurtulamazsın. Bu Allah’a eş koşmaktır. Yani ben seni değil bu adamı tercih ettim demektir. Kokuşmuş zekâya sahip olan adam hiç ikisinin arası ayrılır mı? Sen kime rağmen onu tercih ediyorsun. O paçavra sevgililerin arasında tuhaf bir kıskançlık oluşturarak işte ben bunu yapıyorum, kalakal sen dercesine, seni istemiyorum, ben bunu istiyorum dercesine ne türlü bir maceraya giriyorsun? Bu, ne anormal bir davranıştır. Olur şey değil ama anormal böyle olmaz da işte şöyle olur. Ben, onu misal olarak size verdim.

BASAMAK BASAMAK YÜCE HUZURA DOĞRU: Allah’ın kulları basamak basamak merdiven, birinci görevin ne, önce onu yapacaksın. Sonra ikinciyi, sonra üçüncüyü yapacaksın. Yüce huzura çıkış da basamak basamaktır. Efdal olandan faziletli olana ve daha sonra caiz olana bir iniş vardır, bir de çıkış vardır; cevaz, hasen, ahsen...

Cevaz; yapsan da yapmasan da bir sıkıntı yok, caizdir. Yemek yemek gibi. Şöyle yapmak caizdir. Yani dinen bir sakınca yoktur.  Bu dereceden başlarsın. Sonra hasen derecesi vardır. Hüsna derecesi vardır.

رَبَّنَا ءَاتِنَا فِى الدنيا حَسَنَةً

Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ver.[4]

ama bunun daha ötesi vardır.

واتبعوا أَحْسَنَ مَآ أُنزِلَ إِلَيْكُم مِّن رَّبِّكُمْ

¶        Rabbinizden size indirilen en güzel söze (Kur’an) uyun, Ahsene uyun. En iyiye uyun.[5]

 Bunlar insanların hedef noktalarıdır, çıkış basamaklarıdır. İmkânlarını kontrol eder. Buna göre kendi iktidarı dâhilinde olana yönelir.

بَلِ الإنسان على نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ

¶  Bilakis insan kendisine agâhtır.[6]

 Ne yapabileceğini bilir, ne kadar kaldırabileceğini bilir. Neyi kaldıramayacağını yine bilir. İşte Allah ise daha iyi bilir.  Öyleyse ne kadar kaldırabileceksen o kadarını yapacaksın. Eğer onun altında yaparsan müsrif olursun, mütecaviz olursun, hesap verirsin. Allah, gerisi nerede diyecek? Ben sana şu kadar verdim. Yüz verdim, sen bana altmış ödemişsin. Kırk nerde kaldı diyecek. Bunun hesabını sana soracak. Mademki sana yüz verdi. O yüzün karşılığını vereceksin. Yoksa Allah’a yüz vermediğin için atılırsın, iblisin kucağına bırakılırsın. Allah korusun.

Bir bölüm ele almıştık dedik. { وَأَعْظَمَ أَجْراً } bölümünden yukarıda.

{ عِندَ الله هُوَ خَيْراً }’nın tefsiri içinde yer alıyor. Orayı metinleri olanlar bulsunlar ve metin olun şimdi izah ediyoruz.

تَجِدُوهُ هُوَ خَيْراً  kelimesini verdi. فالمفعول الثاني ل { تَجِدُوهُ } âyette geçen تَجِدُوهُ  nun ikinci mefulü خَيْراً kelimesidir. عِندَ الله هُوَ خَيْراً daki خَيْراً hayırdır. Ve هُوَ ise  فصل fasıl zamiridir. Fasıl zamiri mübteda ile haber arasında yer alan bir unsurdur. Genelde haberin marife olduğu yerlerde yer alır ve el takısı bir öncekinin sıfatı, bedeli olma gibi bir karışıklığa sebebiyet vermemek için araya gelir. 

وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

¶  “  İşte saadete erenler bunlardır.[7]

أُولَئِكَ ismi işarettir, marifedir. الْمُفْلِحُونَ haberidir, araya giriyor. أُولَئِكَ الرجال ism-i işaret onlar yani o adamlar var ya anlamındadır ve müptedadır. الْمُفْلِحُونَise müşarun ileyh gibi anlaşılabilir. İkisi sanki bir unsurmuş gibidir. İşte şu adamlar. Şu iflah olanlar var ya... gerisi yok gibi anlaşılmasın diye. الْمُفْلِحُونَ ‘un haber olduğunu belirtmek için araya هُمُ giriyor. Ama الْمُفْلِحُونَ marife bir kelime, el takısı almış. Burada onun için fasıl zamiri olarak araya هُمُ geliyor. Ama Müzzemmil Sûresi’nde okuduğumuz âyetteki  خَيْراً da el takısı yok.

وجاز İşte bu caiz oldu. وإن لم يقع بين معرفتين İki marife arasında gelmese bile caiz oldu. لأن أفعل

 Çünkü  خَيْراً dediğimiz kelime nekra gibi, tenvinli görünüyor ama من أشبه المعرفة marifenin en üst derecesinde olanlardandır. Marifeye en yakın, en benzer olanlardandır. Yani eşbeh dediği en üstün anlamındadır. Demek ki ismi tafdiller, efdal veznindeki kelimeler en üst derece marife türündendir. لامتناعه Gerek görmediği, uzak durduğu, gereksinmediği için. من حرف التعريف Harfi tarife ihtiyaç duymadığı için. شَرّ Şerrun, خَيْرٌ hayrun أفضل efdalu, أكبر  ekberu, أحسن ahsenu, bunlar ismi tafdildir. Marifelik yönleri o kadar meşhur ki ayrıca el takısına gerek duymazlar. Bu izahı nahiv, gramer yönüyle yaptık.

            Şimdi yeni Sûre-i Celile’ye geçiyoruz. Kardeş bir sûreyi okuyoruz. Müddessir, bir anlamda Müzzemmil’in ikizi denebilecek bir sûredir. Önce hangisinin indiği kesin olarak bilinmiyor. Müddessir mi önce Müzzemmil mi? İlk başta hangisi nazil oldu. İkra mı? Alak mı? Yoksa bunlar mı? Bu üçü arasında, bu budur, şu şudur gibi kesin, net bir bilgi yoktur. Kesin bildiğimiz şey bu üç sûre ilk inen sûrelerdendir.

الْمُدَّثِّرُ  السورة Müddessir Sûre-i Celilesi (sallallahu aleyhi ve selem)

 Müfessirimiz Müddessir’i Peygamberimizin bir ismi olarak kabul edenlerdendir. Çünkü Peygamberin ismi midir değil midir diye ihtilaf oluşmuştur. Bu nedenle kabul edenler vardır, etmeyenler de vardır. Bu Peygambere iltifat yollu bir söz müdür, tarizli bir söz müdür? Yoksa bir isim midir? Bu konuda ihtilaf vardır. Müfessirimiz bu ihtilafa katılmıyor. Bilakis ismi olarak değerlendiriyor. Müddessir sallallahu aleyhi ve sellem Sûresi diyor. Böylece Peygamberimizin ismi olarak kabul ettiğini anlıyoruz. Bir öncekinde de aynı şeyi yapmıştı. Müzzemmili de aynı şekilde değerlendirmişti.

PEYGAMBERİN YÜZLERCE İSMİ VAR: Peygamber-i Zişân’ın birçok ismi vardır. Teberrüken yazılmış levhâlar vardır. Yüzlerce ismi vardır. Evlere teberrüken asılır. Biliniz ki bir varlık ne kadar yüce ve üstün ise onun meziyetlerini saymakla bitiremezsin. İşte o meziyetlerin her birinin ifadesi olarak, o şahsa o değişik isimler verilir. Sıfattan isim tesmiyesi yapılarak o isimler verilir.

Nahivciler, تسمية بالمصدر türünden tabir kullanır. O sıfat ona isim olur. Nasıl ki çok kırmızı yüzlü; meselâ Hz. Aişe Validemiz’in yüzü çok kırmızıydı. Peygamberimiz ona Humeyra حُمَيْرَاءُ demiştir. “Kırmızıcık nasılsın” dermiş. O’na “Benim Hümeyram” dermiş. Demek ki o yüzündeki kırmızılıktan dolayı, Peygamberimiz ona öyle bir sıfat isim vermiş. Artık lakap mı kabul edersiniz, size kalmıştır. Hz. Aişe Validemiz, o isimle anılmıştır. Meselâ, Ebu Hureyre,  esas ismini kimse bilmiyor. Buna benzer daha çok isimler vardır. Mesela Hızır (a.s), adını kimse bilmez. Hadır; Hızır bu yeşil anlamına geldiği için böyle denmiştir. Hani birisi de şimdi benzetmek gibi olmasın Yeşil diye aranıyor. Tipik bir benzeşme değil mi? Çünkü bugün Hızır da aranıyor. Kimse bulamıyor. Onu da arıyorlar. Var mı yok mu,  yaşıyor mu yaşamıyor mu? İhtilaf var biliyorsunuz. Bunu öylesine bir iltifat olsun diye söylüyorum. Yoksa benzetmek için değil. Hızır nerde, Hınzır nerde. Tabi hınzır da demek istemiyorum. Ne olduğunu bildiğimiz yok. Hayırlı bir adam mı şerli bir adam mı ben bilmiyorum. Öyle diyorlar. Almanya da da böyle dinsizler, imansızlar yeşil olarak anılıyorlar. Onun için aman benzetmeyin.  Yeşil Grubu sanırım. Irkçı. Neyse cıkçı cıkçı gider. Haramcı mı günah var mı orada biz yoğuz. Adı neyse önemli değil. Yeşil olsa bile içine bakacaksınız, adına değil, onu demek istiyorum. Karpuz da yeşildir ama içi kırmızıdır. Her zaman söylerim aldanmayın. Dışından görünüşüne aldanmayın. Yeryüzüne bakın. Akarsulara bakın, denizlere bakın, berrak gibidir. Kutuplarda adam donuyor ama içi ateş doludur. Merkezi ateş doludur. İşte bu türden de insanlar vardır. Yüzüne bakarak sakın aldanmayın.

HÜSN-Ü ZAN EDELİM: Dikkat edin. Tecrübe etmeden, denemeden bir insana teslim olmayın, güvenmeyin. Ama kötüdür de demeyin. Yüzüne bakarak iyidir, kötüdür demeyin. Hele kötü demek çok hatadır. Su-i zandır. Bilmeden, denemeden bir kimseye kötü denmez. Hüsn-ü zan edeceksin.  İnşallah iyidir diyeceksin.

Müddessir (sallallahu aleyhi ve selem) Sûresi’ni okuyoruz.

مكية Mekke de nazil olan sûrelerdendir. وهي ست وخمسون آية 56 âyetten müteşekkildir.  İçeriği hakkında sonuna kadar acaba Mekki midir değil midir bunda ihtilaf vardır. Ancak ilk beş ayeti Mekki’dir diyenler var. Hatırlarsanız İmam Hatip Liselerinde Usûl-ü tefsir okuduğunuz zaman, genelde ilk inen ayetler beşer beşer gelirdi. Yüce Allah kolaylık olsun diye bu şekilde göndermiştir. Beş ayeti ezberlemek kolaydır biliyorsunuz. Bir saat sonra beş tane daha gelse yine ezberlersiniz. Ne kadar kolaylık değil mi?

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآَنَ لِلذِّكْر فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ ِ

¶        Ezberlemek için biz Kur’an-ı kolay kıldık. Hani çalışan var mı, nerde?[8]

لِلذِّكْرِ , lilhıfzi للحفظ  anlamında da kullanılmıştır.

بسم الله الرحمن الرحيم

  روى جابر  Müfessirimiz bir rivâyetle bu sûreye giriyor. Cabir bin Abdillah Hazretleri rivâyet etmiştir.  أن النبي صلى الله عليه وسلم قال  Peygamber-i Zişan şöyle anlatmıştır, demiştir. Evvelki hâlini yâd etme babında veya bu sûre-i celilenin âyetlerini serdetme babında, izah etme yönünde şöyle demiştir.

كنت على جبل حراء  Ben Hira Dağı’nın tepesindeydim. فنوديت  Ne arıyordu orada?

BÜYÜKLERİN YANINDA YETİŞEN BÜYÜK OLUR: Peygamber a.s biliyorsunuz peygamberlik süreci yaklaştıkça sanki doğumu yaklaşan bir kadının durumuna benzedi. Yerinde duramaz oldu. Benzetmek gibi olmasın, Meryem Hazretleri gibi. Hani o da sancısı tuttuğu, başladığı, doğum zamanı yaklaştığı zaman ne yapacağını, nereye kaçacağını bilememişti. Ahlar, vahlar içinde dolaşıyordu, iş vahimdi. Evli değil, kocası yoktu. Ama karnı büyümüş, kocaman olmuştu. Gören ona ne diyecekti? Bunu nasıl izah edecekti?  O validemiz neler çekti. Ona ortak olacaksın. Onun yanına yanaşacaksın. O olayları anlatan âyetlerin mucize yönüyle koridoruna gireceksin. Sızacaksın ve orada onun çektiklerini paylaşacaksın. O zaman adamlık tam olur. Çünkü büyüklerin çektiklerine benzer sende çekersen büyük olursun. Onların çektiklerine benzemezse senin yaptıkların, sen onlar gibi çekmezsen küçük olursun. Çünkü manevi dereceler belalarla orantılıdır. Belaların şiddetiyle orantılıdır. Hafif şeylerin karşılığında basit mükâfat alırsın. Çok ağırsa puanı çok büyüktür. Hani okulda okurken bazen öğretmenler derler ya, şu soru yirmi puandır veya 30 veya 50 puandır. Ama adam akıllı o soruyu yapsan geçiyorsun, yerine göre değil mi?  Ama o da çok zordur. İşte onun gibi Allah’ın kulları.

على الأنبياء  أشد البلاء

h   Musibetlerin en katmerlisi nebiler üzeredir, Peygamberleredir.

KADEME KADEME BELA: Sonra kademe kademe gider. Derecât üzeredir. Peygamber-i Zişan da risalete hamileydi. Erkekler hamile olur mu? Olur. Ama biyolojik, organizma türünden değil. İim ve cevher yönünden hamile olurlar. Vakti yanaştıkça şiddeti de artıyordu. Sızlanması artıyordu. Moral yönü değişiyordu. Ne yapacağını, ne edeceğini, nereye gideceğini, nereye oturacağını bilemeyecek şekilde tuhaf hareketlerde bulunuyordu. Yer gök O’na dar geliyordu. İçinden bir ses orayı gösteriyordu. Mekke’ye gidenler bilir. Kâbe neresi orası neresi, aralarında çok uzun bir mesafe vardır. Ne kadardır benim kafamda tam kalmaz. 3-5 km. arası bir şeydir. Şunu demek istiyorum. Bu kadar uzaktır. Eskiden böyle yollar, asfaltlar filan yoktu. Evler, mahalleler yoktu. Dağ bayır her taraf ve güneş de sıcağı cayır cayır veriyor. Kolay mı? Oraya gidiyor. Eşinden müsaade, izin istiyor. Muhterem eşim seni severim, sayarım diyor. Ama ızdırabım, acım var, beni anla diyor. O da anlıyor. Eşi de tabi seni anlıyorum, içinden nasıl gelirse öyle yap, sana güveniyorum dedi. Eşini bırakıp gidiyor, günlerce gelmiyor. Mağaraya gidiyor. Oralarda da duramıyor, içi yine yanıyor. Bu bir imtihandır. İşte Peygamberin de böyle bir derdi vardı. Bu sıralarda daha bu sûreler gelmezden evvel yolda giderken bile Muhammed Muhammed diye nidalar, oradan buradan selam sesleri geliyordu. Bakıyor kimse yok, kimseyi göremiyor. Bu biraz teskin etmek amacıyladır. Muhammed Rasulullah, ente Resûlüllah, böyle türlü türlü sesler geliyor. Bu sesler, gönlünü hoş tutucu, biraz gazabını, içindeki hiddetini teskin edici bir yönde geliyordu. Buradaki gazaptan maksat gerginliktir. Devamlı putların önünde eğilen adamları görünce tabi ki gazap oluyor. Mübarek Kâbe’nin içi 360 tane putla doldurulmuş. Bir Peygamberin nasıl vicdanı rahat olur. Tabii ki tabiri caizse öfkeden küplere biniyor. Ama ne yapsın. Elinden gelen bir şey yok. Kendi bildiğine iş görebilir mi? Daha tayin yok, tespit yok. Arkasında kimse yok.

PEYGAMBERİN ZOR GÜNLERİ: Nihayet bir gün  فنوديت bana şöyle nida edildi,  seslenildi. يا محمد bir ses. Nasıl, nerden bileceksin. Düşünün gökyüzünde müthiş bir, dev gibi bir hoparlör olduğunu düşünün. Oradan birisi sesleniyor. Nasıl bir ses çıkar değil mi? Bu hoparlör değil. Allah’ın Cebrail’e verdiği bir sayh bu. Öyle bir gücü var ki bir kere bağırdı mı, sayha çekti mi ödlerini patlatıyordu. Ses bombası gibi. Hepsinin ödlerini patlatıyor, serilip kalıyorlar. Öyle bir sesi olan bir melek bu. O sesleniyor. Acaba nasıldır? Tüyleri ürperten, insanın bütün zerrelerini hareket ettiren bir ses bu, sayha bu. Bana   يا محمد   إنك رسول الله  Ey Muhammed, sen gerçekten Allah’ın Resûlüsün dedi.  Bu tekrar tekrar ediliyor. İlk etapta buna ihtiyaç var. Hâlâ içine yerleşmiş değil, sindirememe olayı var.  Bedenin ilk defa karşılaştığı bir durum var. Bu, ruhun ilk defa yüz yüze geldiği bir hâleti ruhiyedir. Kolay mı? İnsanda bir şeyi birden algılama, aniden sindirme özelliği yoktur. Zaman, süre geçecek. Peygamber bile olsa bu statüye dâhildir. Bu kanuna dâhildir. Bunun dışında bir şey olursa o da mucizedir. Yoksa normalde aynen senin gibi. Acıkır, orası burası kanar, hastalanır, ah, vah der. Ne zannediyorsunuz? Peygamberler olağanüstü bir varlık değil. Beşer yönüyle öldürülen Peygamberleri bilmiyor musunuz? Nasıl öldürüldüler? Derileri yüzüldü, taşlandı, kılıçla kesildi. Onları bıçak kesmez, taş isabet etmez diye düşümeyin. Ama maalesef böyle anlatanlar da var. Onlar yanlış anlatımdır, doğru değildir. Sadece mucize hâlleri ayrıcadır, o da devamlı değildir. Devede kulak onlar. Onun her hâli mucize olsaydı zaten Peygamber olmazdı. Cebrail Peygamber oluyor mu? Olmaz. Melekten Peygamber olmaz. Hatta bu istekte bulundular. Bize melek gönderilmeliydi dediler. Etli butlu birisi geldi, yetimin biri geldi, beraber aşık atardık, taş oynardık ... gibi sözler söylediler. Ben ona uyar mıyım, melek gelmeliydi bize dediler.  O zaman da Allah eğer melek gönderseydim hemen işlerini bitiriverirdim onların diyor. Eğer yine melekten bir resûl gönderecek olsaydım

وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِم مَّا يَلْبِسُونَ  

¶  Biz onu melek kılsaydık, bir insan şeklinde yapardık da düştükleri şüpheye onları yine düşürmüş olurduk.[9]

İnsanların mekanizmalarını ona yerleştirirdim de öyle gönderirdim. Yani beşer yapar, kılığını kıyafetini beşer yapar, öyle gönderirdim diyor. O zaman da acıkırdı, susardı o da kanardı.

            İKNA OLMUŞ VE İKNA EDEN MÜRŞİD: Tekrar edilmeye, ikna olmaya ihtiyacı var. Bir mürşidin bir âlimin, nasihat eden birisinin yapması gereken ilk şey, kendisinde oluşması, bulunması gereken ilk sıfat evvela söylediği şeye kendisi inanmalıdır. Kendin inanmadığın şeyi başkasına söyleme, boşuna söylersin. Sen yutmadan yutturamazsın. Onun için kendini kontrol et. Ben buna ikna oldum mu? Ben buna inanıyor muyum? Yoksa münafık olursun. İnanmadığın şeyi söylersen münafık olursun. İşte sahabe böyle şeylerden çok korkarlardı. Çok söylemez, çok konuşmazlardı. Benim içimde var mı? Ben bunu hâllettim mi, çözdüm mü? Gerçekten ben mukni miyim?

İşte ikna olmaya ihtiyacı var. Sindirilmesi gerekiyor. Bu, bir hareketle bir hamleyle olacak iş değil. Bunun için sık sık sen Resûlsun, Allah’ın Resûlüsün şeklinde kendisine söyleniyor, ifade ediliyor.

فنظرت  Bunu işitince baktım.  عن يميني ويساري  sağıma soluma baktım. Diğer rivâyetlerde önüme, arkama baktım.  Yani her tarafa baktım. Araplar ön ve arka, sağ ve sol bazen ikisini karşılıklı kullanır. Hepsini söylemez. Burada bütün yönler dâhildir.  Bunu unutmayın. Uzatmamak için böyle kullanıverirler. Sağıma soluma baktım, genelde bizde öyle deriz, kimseyi görmedim. Bazen de önüme arkama baktım, o şekilde de olur.  فلم أر شيئاً  Benim gözümün göreceği türden hiç bir şey görmedim. Peygamber’in hâşâ gözü kör müydü? Ya da gözü mü bulandı? Ya da sağlığı bozuk muydu? Hâşâ. Görülmeyen bir şekilde bu ses geliyor.  Daha sonra  فنظرت إلى فوقي   tepeme bir baktım. فإذا  bir de ne  göreyim! هو قاعد   O bana seslenen oturmaktadır. Başka bir rivâyette على عرش بين السماء والأرض   بَيْنَمَا جِبْرِيلُ قَاعِدٌ Yerle gök arasında bir taht üzere kurulmuştur, oturmuştur. O da meleklerin sultanı biliyorsunuz. Saltanat sahibi, kral, meleklerin kralıdır. Arş deyince taht deyince sakın tahtanız atmasın, eksilmesin. Sultandır, meleklerin kralıdır. الملك الذي ناداه يعني  Müfessir diyor ki.:Burada kendisine nida eden meleği kastediyor.  Arşın üzerinde oturuyor dediği, tahtın üzerinde, yerle gök arasında oturuyor dediği kendisine nida eden melektir. Bunun üzerine فرعبت فَزِعْتُ-  خِفْتُ و demektir.  Birden korktum. ورجعت إلى خديجة  Hemen yerimden fırladım, doğru Hatice’nin evine,  yanına yani eşime koştum. فقلت  ona dedim ki;  دثروني  دثروني  “Beni örtün, beni örtün” diye bir köşeye kıvrılmıştır.

PEYGAMBERİ HAYAL ETMEK:  Peygamber (a.s) çünkü bitkindir. O kadar yolu geliyor. Kim bilir nasıl geldi?  Hani bazen nasıl geldim ben buraya bilmiyorum derler ya. Tabii apar topar ama o kadar ki bir şimşek gibi nasıl geldiğini bilmiyor. Kolay mı görmediğin bir şeyi görüyorsun, duymadığın bir hâlde değişik tablolarla karşılaşıyorsun.  Bizim başımıza gelmedi ki nereden bileceksin. Ama bilmeye çalışacaksın. İşte o arada şöyle bir yere sızıp, o mağaranın bir köşesinden Peygamber’i görür gibi hayal edeceksin. Allah sana bu hayal gücünü niye verdi. İçinde hayal edeceksin. Yapraklara dökmeyeceksin, resim defterine yapmayacaksın. Kafana yapacaksın bunu. Kafana işle bunu. Yazıya geçmek bir işe yaramaz. Deftere yazamazsın, çizemezsin. O yasak.  Ama hayal gücünle tahayyül edeceksin. Bunda herhangi bir sıkıntı yoktur. Görselleştirmediğin sürece, etin kemiğin türünden bir göze hitap eder şekle getirmediğin sürece, beş duyunun ötesinde ne yaparsan yap.

Korktum ve Hatice’ye koştum ve ona “beni örtün” dedim. فدثرته خديجة  Hatice onu örttü, sarmaladı. Çünkü Peygamberimiz titriyordu. Çünkü korkan insan titrer ve ister istemez üşür.  Titreme üşüme ve korkma alametidir. Böyle bir melekût yurduna doğru bir giriş yaptı. Çünkü meleği bu şekilde görme olayı beşer olarak mümkün değil. Peygamber meleklik boyutuna alındı, belki o zaman farkında değil veya farkında biz bilmiyoruz. O Cebrail’i ancak o şekilde görebilir. Aksi takdirde meleğin insan şekline gelmesi gerekirdi. O zaman sıkıntı yok, o zaman zaten korkmaz. O zaman tedirgin olmaz.

OTOMATİK DUYGULAR:  Bu korkma denilen, ürperme denilen şey insanın elinde değildir. Korkma insanın iradesi dışında gerçekleşir. Otokontrol sistemi vardır insanda hemen mekanizma kendisi otomatikman devreye girer. Algıladığı şeyden dolayı devreye girer. Ya sevinir, ya üzülür. Bunlar insanın elinde olan şeyler değildir. Öyle olsaydı kimse üzülmezdi değil mi? Yaklaştırır mıydı havalisine. Kimse üzülme ihtiyacı duymazdı. Çünkü üzülmek dozunu aştığı zaman insana zarar verir. Sevinç de dozunu aştı mı zarardır. Ekmek de,  yemek de fazla yedin mi zarardır. Ne kadar tatlı da olsa ne kadar keyif verici de olsa dozunu aştın mı bünye ondan zarar görür.   Hatta biraz daha ileri gidersen kendine zarar verirsin, kendini öldürmüş olursun. Onun için her şeyin bir mertebesi vardır. İnsanın normal insan dediğimiz bir formu vardır. İnsan o normali aştı mı her şey zarar verici şekle dönüşür. Şu sinyaller mesela. Uzay sinyallerle doludur. Uzayda sesler var. Eğer onların dozu bir yükseltilse veya bizim kulak frekansımız ölçüsünün altına inse veya yukarı çıksa bunlar bize zarar verir, öldürücüdür. Geçen gün bir filmde gördüm. Tele kulak mı diyorlar. Adamlar dinliyorlar. Bunu tespit edince, bunu önleyebilmek için o bölgeye çok yüksek dozda bir frekans yüklüyorlar. Yükleyince dinleyen kişi zangır zangır titremeye başladı. Kanlar fışkırdı, zor yetiştiler. Her taraf, cihazlar paramparça oldu. Demek ki böyle bir durum söz konusudur. Melek konumuna geçti ve çıktı. Bu çok zordur. Bunu biraz daha anlamak isterseniz; uyku hâlinde, rüya görürken bir insanın birden uyarılıp ne hâle geldiğini düşünün. Birden adapte olamıyor değil mi? Adam terlemiş su gibi, birden uyandırıyorsun ve bu şartlara giriş yapıyor. Ne derler uyuyanın üzerine kar yağarmış. Demek ki uyku hâli başka bir boyuta geçiş demektir. Hâlbuki bu dünyaya ait bir şeydir. Ama normalde üşümeyen adam o hâle girince, uyuyunca üşümeye başlıyor. Çünkü devre değişiyor. Bünyenin çalışma standardı ona göre, uyku moduna alınıyor. İnsanın bu yapısı günümüzde teknik cihazlara da uygulanmış vaziyettedir. Uyuyor şimdi diyorlar ve çok asgari bir şekilde çalıştığını söylüyorlar.  Teknik şeylerde de uyutma tabiri var.

Peygamber (a.s)‘in meleği o şekilde görmesi bu gözlerle mümkün değildir. O hâlde melekle görüşme usûllerindendir. Peygamber ya melek şekline girer ve melekle görüşür. Ya da melek insan şekline gelir Peygamberle görüşür. Bu şekilde telagguf dediğimiz vahiy alış verişi gerçekleşir. Usûlü budur. İşte Peygamberin bu yapısını da düşünmenizi istiyorum. Yani ne oldu da böyle oldu. Bu sadece bildiğimiz manevi yapıyı bir kenara koyalım. Normal gördüğü bir adamı, dünyadan bir adamı görse bile böyle bir oluşum karşısında insan irkilir. Kaldı ki Peygamberin durumunda yer ve gök dolmuştur. Hiç bir şey görünmez olmuş.

YERİ GÖĞÜ TİTRETEN CEBRAİL: Cebrail o zaman her yerleri doldurmuş. Ondan başka birisi yokmuş. Nasıl bir görüntü? Bir rivâyete göre altı yüz kanadı ile doldurmuştur. Bu yer ve gök meselesi Peygamberin bize anlatması içindir. Yoksa o boyutta ne yer vardır ne gök vardır. Çünkü yere göğe sığmayan bir melektir bu. Yerlerin taşıyabileceği, göklerin alabileceği türden bir melek değildir. O belli konumlar içerisinde tenzil oluyor yapısında. İndirgeme oluşuyor ve girdiği yere adapte oluyor. Konsantre oluyor. O şeye uyarlanıyor. Ona göre giriş yapabiliyor. Yoksa yerleri gökleri zangır zangır titretecek bir yapıya sahiptir. İstediği zaman sallayı sallayıverir. Nitekim kıyametin kopmasında bu melekler yer alacaktır.

فجاء جبريل وقرأ   Peygamberimiz, Cibril insan sûretinde geldi ve bana şu âyetleri  okudu diyor. Okuması aynen bizim gibidir. Ete kemiğe büründüm. İnsan oldum, göründüm cinsinden bir telebbüs oluşuyor, teşahhus oluşuyor. Temessül oluşuyor ve melek beşere dönüşüyor. O zaman artık hurufat bizim bildiğimiz seslerdir. Cebrail, en çok Dıhye Hazretleri’ne benziyordu. Dıhye şeklinde gelir ve Peygamberin okuyacağı şekilde okurdu. Mukabeleyi biliyorsunuz. Her sene Ramazan’da gelir Cibril okur sonra Peygamber okurdu.  Buna mukabele diyoruz. Son vefat edeceği Ramazanda iki kere mukabele olmuştur. İste bazı akıllı sahabeler de Peygamberde bir değişiklik var, her hâlde bu sonu dediler. Son Ramazanda iki kere mukabele olmuş. Bu da beşer sûretine girmekle ancak mümkündür. Yoksa meleğin okumasını, meleğin konuşmasını bizim duymamız mümkün değildir. Onlar belki şimdi yanımızda konuşuyorlar. Bana maşallah, barekallah deyip bir de beni şak şak alkışlıyorlar. Ne güzel şeyler söylüyorsun diyorlar. Ama bizim Kişi nasihat ettiği zaman, Allah’ın kelamını söylediği zaman barekallah derler, sırtını sıvazlarlar, öperler.

Bunlar rivayetlerde vardır. Kendim bunu nasıl uydururum. Ben burada böyle şeyler oluyor demek istemiyorum. O rivayetlere bakarak oluyordur, diyorum.

ZAHİR KULAK BATIN KULAK: Yoksa zaten size benim kulağım duymuyor dedim. O yönden sağırız.  Bu kulak manevi şeyleri duymaz.  Bu kulağın duymaması ayıp değildir. Ama duyacak bir kulak da içeri de var, kalpte var. İşte o sağır olursa kötü. Kulağımız sağır olurs insanlar tarafından horlanırsın. Sağır adam yine geldi şimdi buna nasıl dert anlatacağız diye millet ondan yaka silker, kaçarlar. Ama içerdeki sağır olursa melekler ikrah ederler, ruhaniler ikrah ederler, Allah onları sevmez. Bunun için Allah gönül gözümüzü, gönül kulağımızı daima açık tutsun, canlı tutsun.

 ياأيها المدثر   Ey Müddessir! Anlam itibariyle Peygamberimiz’in ismi olarak alırsak Ey Muhammed, anlamındadır.

 

SAYGI SEVGİ BOYUTU: Ama burada Peygamberin adını söylemek saygı babında uygun değildir. Sevgi babında da adını söylememek uygun değildir. Gönül ister ki adını söylesin. Akıl da nefis de ister ki benim adımı değil, lakabımı söylesin. Efendim desin veya müdürüm, vekilim desin. Şimdi bir vekile gitseniz Mustafa gel buraya deseniz adam bunu uygun görmez, sana kızar. Burada da işte bunun gibi Mustafa, Muhammed değil de Ey Müddesir denmiştir. Buna iltifat denir. Allah’ın bir iltifatıdır bu. Güzel isimler ayrı. Güzel sıfatlı isimler takılmış. Vekilim, Muhterem Vekilim gibi...

AĞZIMIZDAN ÇIKAN SÖZ: Ne günlere kaldık. Günümüzde soygunculara “muhterem” diyoruz. Ne hâllere geldik. Kırk haramilerin diyarında yaşamak zorunda kaldık ve bunlara biz “efendi” diyoruz. Efendi olmayana eğer efendi denilirse arş öfkesinden titrer. Saygın olmayan bir adama siz saygın bir ifade söylerseiniz Allah buna gazap eder ve yer gök titrer.  Rezile öyle şey söylenir mi? Hırsız o, rezil. “Efendi” diye nasıl söylersin? İşte ahir zamanda bu hâle geldik. Ağzınıza dikkat edin, kime ne diyorsunuz? Yalakalık, yaltaklık yapmayın. Ne ise o. Sizden yalakalık bekleyen adamların yanına gitmeyin ki yalaka olmayın. O zaman yalakalık yapmak zorunda kalmazsınız. Mecburum ne yapayım deme. Niye mecbursun, orada senin ne işin var?  Kapı kapı dolaşan adam çok günaha girer. Bunu size söyleyeyim. 

ESMAÜ’L-HÜSNA KAPILARI: Sizin niye bu kadar çok kapınız var? Giresiniz diye melekût kapıları duruyor. Oralara gitmiyorsunuz, hep yeryüzünde zillet kapıları arıyorsunuz. Daha أَبْوَابُ السَّمَاءِ ebvabü’s-sema var. Niye o kapılara gitmiyorsun? Niye شَكُورٌ  “Şekür”, غَفُورٌ Ğafur” kapısına gitmiyorsun. Niye تَوَّابٌ  “Tevvab” kapısına girmiyorsun. Esmaü’l- hüsna denen kapılar var. Bu kapılar, Allah’a başvuru yollarıdır.  Bunlar, Hakk’ın kapısıdır. Bütün dervişan, bütün dervişler, ehlullah; hepsinin gözleri hep asumandadır. Hep ötelerdedir. Bir an evvel çekilmek, yükselmek buraları terk etmek isterler. Birçok sahabenin hayatında rastlamışımdır. “Eğer Peygamber-i Zişan ölümü istemeyi yasaklamasaydı kesinlikle Rabbimden ölüm isterdim.” demişlerdir. Ama Peygamber yasakladı demişler ve birçoğu yaşamayı yük kabul etmişlerdir. Ah o canlar gitti demişlerdir. Özellikle Bedir savaşında seçkinler şehit olunca bu serzenişler başladı. Onlar dünyada yaptıklarının karşılığını hiç görmediler dediler. Biz ise neler gördük neler, utanıyoruz demişlerdir. Acaba yaptıklarımızın karşılığını bu dünya da mı aldık? Onlara imreniyoruz. Biran evvel onlara gitmek, kavuşmak istiyoruz dediler.

DÜNYAYI SEVMEYEN SAHABE-İ KİRAM:  Sahabeyi Kiram efendilerimizin arzu ve isteklerini okursanız, görürsünüz. İnsan, insan olmaktan utanıyor. Onları görünce ne biçim müslümanım ben diyoruz, Allah’ın aziz kitabını okuyunca, işte bize bu utanç yeter. Hiç olmazsa en azından tevbeye vesile olur. Kendimize daha dikkat etme hassasiyetini bu sayede kazanırız. İşte okumanın bize bu kadar yararı vardır. Fazlası var da biz erişemiyoruz. Ama bu kadarcık olsun bir yararı olur. Yine bunun için okuyun, dinleyin diyorum.

Ey Müddessir Muhammed!

أي المتلفف  Arap dilinde Müddessir  المدثرdemek eş anlamda متلفف  Müteleffif demektir. Müteleffif متلفف  ise; bürünen, yani bedeninin üzerine herhangi bir bez yani örten bir şey alıp bürünmektir.  بثيابه  Elbiseleriyle bürünen yada elbiselerine bürünen. Dil hasebiyle elbiselerine bürünmek değişik gelebilir. Türkçe’de biz örtüye büründü diyoruz.  Biz bazen yöre hasebiyle konuşuyoruz, siz bunu incelerken, yazarken teknik açıdan bakarsınız. Elbiselerine bürünme ya da elbiseleriyle bürünme. Bu tabii Arapça da ب bi, ile var. Onun dilimizdeki kullanışı farklı olabiliyor.  Ey elbiselerine bürünen! من الدثار    بثيابه   Müddessir kelimesi من الدثار  disar kelimesinden gelir. وهو  o, Müfessirimiz disar kelimesini tanımlıyor. Disar demek كل ما كان من الثياب فوق الشعار  Şiar üzerinde yer alan her elbiseye disar denir. O zaman şiar nedir? Müfessir onu da açıklıyor. والشعار : الثوب الذي يلي الجسد  Şiar bedeni takip eden elbisedir. Yani iç çamaşırına şiar denir. İç çamaşırın üzerinde yer alanlara yani elbiselere de disar denir. İç çamaşırı ve elbiseyi ayırıyoruz. Peygamber-i Zişan:

الْأَنْصَارُ شِعَارٌ وَالنَّاسُ دِثَارٌ   

h         Ensar iç elbise gibidir. Diğer insanlar ise disar gibidir.[10]

 Biliyorsunuz esas bedeni koruyan iç elbisedir.  Dış elbise ise bir süs gibidir.

 Böyle bir hadis rivayeti vardır. Burada dış elbise kastediliyor, dikkat ederseniz. Buna göre Ey elbisesine bürünen Muhammed. وأصله   Müddessirin aslı  المتدثر  dur. فأدغم  İdgam olundu “ta” dalın içine idgam olundu ve müddessir oldu. Genelde bu iftial babında gerçekleşen bir olaydır. Birbirlerine mütecanis harflerde idgam olunma durumu var. Bu tabii kıraat mezhebi olarak değil de nahiv mezhebi olarak olan bir hadisedir, bizim bildiğimiz türden bir kaide değildir. Besatte  بَسَطتَ diyoruz değil mi o idgamlarda. لَئِن بَسَطتَ  Besadte “dal- te” arasında bir idgam konusu tekrar var. İşte bu babta da aynı kaide gereğince böyle bir durum oluşmuştur. İdgam kaideleri gereğince olan bir hadisedir.

قُمْ  Ey Peygamber kalk. من مضجعك  daha önceki Müzzemmil Sûresi’nde de görmüştük. Onda da Peygamberimiz gelesiye bir köşeye sızmıştı, yatmıştı, bürünmüştü. Onda da kalk vardı. قُمْ  diyerek, burda da قُمْ un  mefulu yok.

انت  (Ente) sen kalk. Ama Bazı müfessirlere göre burada da salât var. Namazı ikame et, şeklinde yukarıdaki ile ilişki kuruyorlar. Ama bunu müfessirimiz yerden kalk olarak değerlendiriyor. Kalk ey yatan, yatağına yatmış olan; yataktan kalk! Veya قم قيام عزم وتصميم   kum’un [قم]mefulü, mef’ulü mutlaktır, mef’ulün bih değildir. O zaman bunun anlamı;  Azimli kararlı bir kalkışla kalk, demek olur.  Yani sıçra! Yerinden sıçra, kalk. Düşünme! Bu, tasmimin تصميم kelime kökünde dışarıdan gelen telkinlere kulağı kapamak, duymamak, önemsememek vardır. Yani sağırcasına dışarıdan (gelenlere kulağını kapa!)     Peygamberin bu pozisyonu neden kaynaklandı, niçin bu şekilde yattı, açıklamalar çoktur. Hâlet-i ruhiye, yani dağda oluşan hâlin altında ezilmesi var, diyenler var. Bazıları da hayır o değil niçin öyle olsun, O güçlü bir peygamber, zaten peygamber tayin edilmiş,  böyle bir şeyi peygamber için düşünmek mümkün değil, onun gücü kuvveti yerindedir, Yaratan O’na görev verdiyse, keyfi yerindedir, o yönden bir sıkıntısı yok, derler. Sıkıntısı nedir? Ağzı bozuklardır. Ebu Leheb,  Muğire cinsinden sapıklar, kâfirler peygamberimiz aleyhinde ileri geri konuşmalarını artırmışlardır. Sokak pazar gittikleri her yerde peygamberimiz hakkında kötü telkinlerde bulunuyorlar. Şair, sihirbaz cinsinden türlü türlü sözler söylüyorlar. Peygamberimiz de bunlara üzülüyor, diyorlar. İşte bundan kaynaklanan bir şey ise, boş ver sen, o rezillerin sözlerini, onları duymamış gibi kalk, hiç onları dinleme. Hani derler ya kalkan adama “otur kardeşim gitme” birçok insan yalvarıp yakarır. Oraya gitme, kalkma kalkma, otur, otur yerinde derler ya, işte o adam ne yapıyor, birden yerinden fırlıyor, hiç kimseyi sanki kâle almıyor. İşte bu şekildeki kalkışa تصميم tasmim kalkışı diyoruz. Bu  أَصَمّ kelimesi ile bağlantılıdır, bu kelimenin kökü sağırlıktır. Kararlılık ifadesi,  kararlı bir şekilde kalk. Ben kelimenin biraz kökünden aldım. Boş ver onları, o yeryüzündeki sefillerin sözlerini boş ver, sen kalk. Onlar senin moralini bozmasın. Onlara kulak asma, Onları boş ver. { فَأَنذِرْ }  peygamber, görevli kalktı.  فَأَنذِرْ İnzar et,   kalk uyarıda bulun, inzar et. Peygamberin ana görevlerinden birisi inzardır.

TEBLİĞİN İKİ KANADI: İNZAR VE TEBŞİR:  Tebliğin iki ana kolu vardır, iki ana koldan icra edilir. Peygamberin temel görevi tebliğdir. Bu görev iki ana yoldan açılım oluşturur. Birincisi inzardır, ikincisi tebşirdir. Burada أَنذِر   neden? Çünkü peygamberin bu hâle gelmesine sebep olan hainler var. Aleyhinde çalışıyorlar, kampanya oluşturuyorlar. Peygamberin aleyhinde de Allah’ın aleyhinde de hep birlikte kampanya düzenliyorlar. Bunlara Peygamber herhâlde,  “iyi ettiniz” diyecek hâlde değil. Böyle bir vaziyette olması mümkün değil. “Aferin size” diyecek değil. O da inzarcı, onları uyaracak. Bakın, diyor “Eğer bu kampanyaya son vermezseniz başınıza şöyle şöyle işler gelir.” Bunun adına bu uyarıya inzar denir. Kalk ey peygamber inzar et, uyar. فحذر قومك  Kavmini uyar, من عذاب الله Allahın azabından, başlarına gelecek felaketten , dehşetten, yerden, gökten, insanlardan içlerinden, dışlarından gelecek, akıllarına hayallerine gelmeyecek yönden, Allah’ın azabının geleceğini  onlara söyle. O azap gelmeden aklınızı başınıza alın. Bu pis işlere son verin, diye uyar.  إن لم يؤمنوا Eğer inanmazlarsa Allah’tan azap geleceğine, azaba duçar edileceklerine dair bir oluşumdan, haberden dolayı onları uyar. Veya bu âyetin diğer bir tefsir açısı  أو فافعل الإنذار  أَنذِر demek “kalk” şeklinde normal babın gereğidir. Mesela ادخل  demek  فاجعل الدخول duhulü gerçekleştir, eylemi gerçekleştir, anlamında, doğrudan inzar, kendi içindeki yapılanmayı yapmadır. Nedir o şey? Nezirdir, inzardır. O hâlde أَنذِر e demek افعل عن الانذر  uyarıyı yap anlamındadır. Falanı filanı uyar değil. Uyarıyı yap. Bu da bu babın özelliğidir. Aynı if’al babında امسى   (emsa) demekدخل المساء   demek ama ayrı anlamı da var. Adam امسيت كرديا   demiş. Akşamlamak, akşama girmek anlamı da var. Vaktin girmesi anlamı da var, akşamlamak anlamı da var.       من غير تخصيص له بأحد  Herhangi birisini tahsis etmeksizin yani falanı filanı değil mutlak manada inzar et, anlamınadır, mutlak manada uyar. Uyarı yap. Senin görevlerindendir, çünkü sen nezirsin. O hâlde inzar et.

 إِنَّمَا أَنَاْ مُنذِرٌ

¶    Ben ancak bir uyarıcıyım.”[11]

   إِنَّمَا أَنتَ مُنذِرُ

¶  Sen ancak bir uyarıcısın ey peygamber.[12]

وقيل Üçüncü bir açılım yönüyle şöyle izah edilmiş. سمع من قريش  Peygamberimiz Kureyş’ten işitmişti, ما كرهه kendisine hoş gelmeyen şeyler, kendisini tiksindiren, ikrah ettiren, üzen şeyler duymuştu. Bu nedenle  فاغتم  gamlandı, kederlendi, üzüldü ve فتغطى بثوبه  elbisesine büründü. مفكراً düşünerek كما يفعل المغموم  Kederli üzüntülü kişinin yaptığı gibi.

KIRILMA NOKTASINA GELMEDEN: Kederli üzüntülü kişiler bir tarafa çekilirler,  kimse gelmesin, kimseyle görüşmek istemiyorum, beni yalnız bırakın, derler. Bu psikolojik bir vaziyettir, insanın genel yapısında bu vardır. O sırada gergin, üzgün konumdadır. Bu nedenle böyle bir yalnızlık isteği arzusu doğar. Bu bir tabii ki kırılma noktasıdır. Allah korusun bu kırgınlığın giderilmesi lazım aksi takdirde kırılma noktaları çoğaldıkça - yeryüzünde olduğu gibi -yaşanmaz hâle gelir. Bunun için bu zatın onarılması, uyarılması gerekir.  Ayrıca uyarıcıların da bir başka uyarıcıya ihtiyacı vardır. Doktorların da bir başka doktora ihtiyacı vardır. Hiçbir doktor kendisini tedavi edemez. Hiçbir göz kendisini göremez. Gözünüz kendi gözünüzü görüyor mu yoksa! Benim göz görmüyor. Hiçbir göz kendi gözünü göremez. Meğerki ayna olsun. Aynaya bakarsın ayna sayesinde kendi gözünü görebilirsin ama o da ters gösterir. Sağı sol olarak gösterir, solu sağ olarak gösterir. Yine de tam değildir. Tam güvenme, sağa ateş ediyorum deme sola ateş edersin. Sağ elini sol el olarak gösterir. Onun için bu aynada gammazdır, hilebazdır, aman dikkat edin. فقيل له  Bunun üzerine peygamberimize dendi: yani  فانذر   (fe enzirin) anlamını söylüyor. Cenâb-ı hak O’nu şöyle uyardı:   يا أيها الصارف أذى الكفار عن نفسك بالدثار ، قم فاشتغل بالأنذار وإن آذاك الفجار (şiirsel bir tefsir bu Allah nurlarla dolsun kim söylediyse) “Ey küffarın ezasını,  örtülere bürünerek kendisinden çelmeye engellemeye çalışan kişi, kalk, uyarı ile meşgul ol. Senin işin var, sen meşgul bir adamsın. Senin böyle boş duracak kendini düşünecek zamanın yok. Kalk işe koyul. O iş nedir? İnzar işidir. 

TATİLSİZ MESLEK: Peygamberlerin tatili yoktur, mürsellerin tatili yoktur Allahın kulları onlar tatile çıkmazlar. Eğer tatil diyecek olursanız, ölüm. Onlar ancak öldükten sonra tatil yaparlar. Sistem aslında budur. Eğer Allahın sistemi yeryüzünde ikame olsa, tatil denilen şeyde de insanlara uygun bir görev vereceksin ki şeytanın kucağına düşmesin. O zaman dilimi mühmel kalmasın, battal kalmasın. İlahi sistemde böyle bir tatil yok. Çünkü ilahi sistemin parolası

فَإِذَا فَرَغْتَ فانصب وإلى رَبّكَ فارغب  düsturudur.

¶    Bir işi bitirince diğerine geç.[13]

Arada boşluk yok. İşte ilahi sistem budur. Ne sistemi var? İsraf sistemi var.  Aman Allah’ım, bizim ülkemiz her zaman tatil cenneti imiş, öyle söylüyorlar. Belki ben yanlış bilebilirim. Hesap ediyorlar da yılda şu kadarı tatile gidiyor. Battal zaman dilimi canın ne isterse yap. Yani işin mişin yokmuş. Olur mu öyle şey Allahın kulları. Müslümanın işi olmaz mı? Müslümanın işi ölüm gelinceye kadar

واعبد رَبَّكَ حتى يَأْتِيَكَ اليقين

Müslümanın işi nedir? İbadettir kulluktur. Ne zamana kadar?

¶    Yakin ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et.[14]

 إلى أَجَلٍ مُّسَمًّى

“  Belirli bir vakte kadar…[15]

 O da nedir? Ölüm senin ecel-i müsemmandır. Her ne kadar birileri ona ecel-i kaza  dese de ecel-i müsemma, tayin edilen süreç demektir,. Ancak o zaman emekli olursunuz. Bunun dışındaki tatiller, mecazidir.  Rahmetli büyüğüm de derdi, artık emekli olduk. Adamlar şaşırırdı. Memur muydunuz,  nereden emekli oldunuz derlerdi. Hiçlikten emekli oldum, der veya onu sükutilik anlamında ele alır, çok konuşmaktan emekli oldum. Çok konuştuk, artık emekli olduk, sükûtî olduk, derlerdi. Yani emekliliğimizde de bize artık şöyle müsaade edin. Bunlar mecazi anlamda sözlerdir. : يا أيها الصارف أذى الكفار عن نفسك بالدثار ، قم فاشتغل بالأنذار وإن آذاك الفجار   (Şiirsel bir tefsir bu, nurlarla dolsun kim söylediyse) Ey peygamber inzarla meşgul ol. Sana günahkârlar, facirler eza etse de sen aldırış etme, onlar sabun köpüğü gibidir. Onları kâle alma, önemseme. Muhammed’im, onlar bir hiçtir. Onları önemseme. Onların cüsselerine bakma, bir bakınca bir şey zannedersin.  Onlar içi boş kütük gibidir. Bunlar hep Kuran’dan alınmış özlerdir Allahın kulları. Onlar hep içi boş kütük gibidir.

 وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أجسامهم  

¶    Ey Muhammed! Onlara baktığın zaman cüsseleri seni şaşırtır.[16]

 Onların bedenleri seni hayrete sevk eder, şaşırırsın. Göbekleri kocaman,  enseleri kalın etli butlu adamlar, hep etli butlularla beraberler.   Hep işleri güçleri et but. Bundan sonra et, mut. “Mut” Arapça’da geber demektir.

قُلْ مُوتُواْ بِغَيْظِكُمْ

¶  De ki Muhammed’im! Kininizle geberin.[17] 

Bunu peygamberinden gâvurlara söylemesini istiyor, beddua ediyor. مُوتُواْ بِغَيْظِكُم ْ Biz  de bu âyeti okurken dolu dolu söyleyeceğiz. Dünyadaki gâvurları hayal edeceğiz. Öfkenizden kininizden geberin. Müslümanlarla alıp veremediğiniz ne var? Gâvurlar, pislikler geberin, diyeceğiz. Allah da bu bedduayı kabul edecek. Sakın hümanistlik falan (yapmayın) biz hümanist de değiliz, kominist de değiliz. Biz müslümanız. Müslüman ne yapar? Gâvura beddua eder. Allah’ın düşmanları var mı? Var. İşte Allah onlara lanet okumuştur.

أولئك عَلَيْهِمْ لَعْنَةُ الله والملائكة والناس أَجْمَعِينَ

¶  Allah’ın, meleklerin ve tüm insanların laneti onların üzerinde olsun.[18]

 Bunları siz okuyorsunuz ama yapmadığınızın farkında (mısınız), her hâlde bunlara sen katılmıyorsun.

ÂYET OKUMANIN ÂDABI:  Okuyorsun da, âyet okumanın bir adabı var. Eğer sana emrediyorsa Rabbın yapman gereken şeyi uygulayacaksın. Ya o anda, ya tilavet bitince uygulayacağız. O anda uygulayabiliyorsan –ki sözlü olan uygulama,  imkânın var – ama namaz kıl diyorsa onu bir süre sonra kılarsın. Zekât ver diyor onu okuduktan sonra yaparsın ama sözlüyse anında yapacaksın. İşte müslümanlar bu görevleri yapmıyorlar. Kur’an’sız lanet ediyorlar. Bu lanet geçersizdir. Allah’a Kur’an hattından yollayacaksınız. Çünkü dua Allah için yapılır, ona verilen bir dilekçedir. Onun hattı var, usûlü var. Kendi kendine yaz, bas bir düğmeye gitsin, de. Böyle bir şey olmaz. Onun mesaj düğmesi ayrıdır. Telefonda her yerden gidiyor mu? Gitmez. Hattı var, onun hattından gidecek. Öyleyse haddinizi bilin hattınızı öğrenin. Ve o hattan rabbinize mesajınızı gönderin. Duanızı yapın. Biz bunun için de sıkıntı çekiyoruz. Biz varlık üzerinde yokluk çeken bedbahtlarız. Allah bize varlık verdi. Varlığı bize ihsan etti. Yerleri gökleri size verdim, dedi. Ama biz tamtakırız. Hani adam hazinenin üzerinde otuyor ama bilmediğinden dolayı fakirlik çeker, yoksulluk çeker, rezillik çeker. İşte biz hazinenin üzerindeyiz ama maalesef yerli yerince harcayamadığımızdan, yerli yerince kullanamadığımızdan… Para karın doyurmaz. Hazinen de olsa onu kullanmasını bilmen lazım, yoksa sana yararı dokunmaz. Bu Aziz Kitap Allahın hazinesidir. Yerler gökler bizim sahamızdır, mülkümüzdür. Allah onları müslümanlara verdi.

 أَنَّ الله سَخَّرَ لَكُمْ مَّا فِى السماوات وَمَا فِى الأرض

¶  Göklerde ve yerde olanı Allah sizin emrinize buyruğunuza amade kıldı.[19]

Ama biz hâlâ yoksuluz. Her şey bizim ama gâvur gelmiş,  çek elini o benim,  demiş. Ondan sonra biz de korkmuşuz, bir tarafa çekilmişiz, bürünmüşüz.  İşte bu  قم   (kalk) senin için de geçerlidir. Bu قم  var ya, Allah’ın Âdem babamıza verdiği emir قم  emridir. Atamız Âdem’in Allah’tan ilk duyduğu emir قم  emridir. 

AYAĞA KALK EY TÜRK: Müfessirlerden İsmail Hakkı Bursevî  Efendi,  Allah Âdem’e kalk emrini Türkçe verdi der, Allah’ın Âdem’e verdiği ilk emir kalk emriymiş ve bu da Türkçe idi, diyor. Ona sorarsınız.  O, keşif erbabı bir müfessirdir. Bursa’da yatıyor. Ruhu’l -Beyan diye on ciltlik bir tefsiri vardır. Bu demektir ki diyor; fikir yürütüyor: İnsanlık yaşamında yeryüzünün kıyamı Türklerle olacaktır. Yeryüzünün ayağa kalkışı onlarla olacaktır. Ne zaman o omurgaya bir zarar gelirse beşeriyetin beli bükülecektir. Bilmem anlatabildim mi Allahın kulları! قم emri bu anlamda da çok önem arz ediyor. Demek ki ilk insanın kulağına giden emir, buyruk budur. قم  Âdem kalk! Neden efendim? Çünkü insan sırtüstü yaratılmıştır. İnsanın heykeli, yere yapışık boydan boya uzanmış. Yapımı o şekilde gerçekleşti. Şu an ucube diye bir şey varmış ya. Yukarı doğru kazık gibi değildir. Biz sırtımız yerde olarak yaratılmışız. O hâlde Allah’tan büyük sanatçı mı var? O, yerde yarattı, eğer bir insan yapacaksan onun sırtını yere getireceksin, sonra kaldıracaksın. Yoksa al çekici eline oraya vur, göze vur. İşte yaptım adam oldu. Çekiçle adam, adam olur mu?  Orakla çekiçle adam, adam olur mu? Bu zamana kadar hep kestiler. Yeryüzünde bereket mi kaldı? Neyi kastediyorum;  komünizmi. Çekiç -orağı Unuttunuz mu?                                 

Kıyam etmişken yol alalım.  وانذر ey Muhammed uyar, çünkü senin görevin uyarmaktır. Bu insanlara uyarılsınlar diye kulak verdim. Allah bize bu kulağı uyarılara kulak vermemiz için ihsan etti. Yoksa uyuzların çıkardığı sesleri duymak için değil. Gece kulüplerinde kendilerinden geçenlerin çıkardıkları sesleri dinleyesiniz diye değil. Uyarıları dinleyesiniz diye.

UYARILARA AÇIK OLMALIYIZ: İnsan uyarılmaya müheyya, yapısı uyarılmaya yatkın bir pozisyonda yaratılmıştır.  Uyarılmaya ihtiyacımız var. Kim olursan ol. Kimse anasından melek doğmaz. Kimse akıllı, iz’anlı, her şeyi bilir doğmaz. Her şeyi becerebilen bir yapıda olmaz. Eğitilme öğretilme yapısında yaratılır. Onun için mutlaka kim olursa olsun öğretilmesi ve eğitilmesi lazımdır. Kimse anasından âlim doğmaz. Doktor mühendis olarak doğmaz. Veya herhangi bir meslek erbabı olarak doğmaz.  Mutlaka bir üstadı vardır. Usta vardır. O mesleği ya gözünden ya kulağından alır ya da eliyle alır.  Bir bağı vardır, bir süreci vardır. Görmeden etmeden, hiç fakülte okumadan ben doktor oldum diye bir şey olmaz.  Muhammed (as) nerde tahsil etti. Melekler tarafından Melekût âleminde,  ötelerde tahsil etti. Nasıl tahsil ettiğini öğreniyorsunuz.

 الرَّحْمَنُ عَلَّمَ الْقُرْآَنَ خَلَقَ الْإِنْسَانَ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ

¶  Rahman olan Allah, Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı, ona konuşmayı öğretti.[20]

Kur’an’da peygambere kimin öğrettiği var. Rahman Kuran’ı öğretendir.

 عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوَى 

¶  “O’na çetin güçlere sahip güçlü ve kuvvetli, Şedîdü’-kuva lakablı Cebrail, O’na Kur’an’ı talim etti, öğretti.[21]

 Orada da Cibril’den söz ediyor. Çünkü Allah Cibril’e, Cibril de peygambere öğretti. Yeryüzünde peygamberlik medresesi yoktur. Peygamberlik okulu diye bir okul yoktur. Papaz okulu vardır. Nedir papaz? İnsanların günahlarını affederken ücret alarak kiliseye yatırımı sağlayan adamdır. İnsanların elinden ne kadar parayı pulu aktarırsa kiliseye, işte o kadar sen iyi papaz olursun, koca papaz olursun. Ya efendi bunlar da sapık yollardır.  Papaz okulu çoktur. İstanbul da var demi? Hâşâ ayaklarını öptürürler, tanrı gibi muamele görürler.  İstediği adamı dine sokar, istediği adamı da dinden çıkarır. Vaftizle seni dine sokar, aforozla seni dinden çıkarır. Böyle bir şeyi kim yapar? Papaz yapar. Peki, böyle bir şey gerçek mi? Batıl yahu, batıl; aslı esası yok. Onlar batılın üzerinde gezen cambazlar gibidir. Onlar yürüyoruz zannediyorlar ama cehennemin üzerinde cirit atıyor. Cehennemle hiç oyun oynanır mı? Gâvurcuklar lop lop düşecekler.   Gözleri açılınca lop lop ateşe düştüklerini görecekler. Şimdi cennete girdiklerini zannediyorlar. Gözleri yeşili kırmızı görüyor. Kırmızıyı yeşil görüyor. Onların görme bozuklukları var. İman kalpten çıktı mı otomatikman beş duyunun ayarı değişir. Algı mekanizmaları tersine döner. Onlar bizim gibi âlemi görmez. Onlar Allah’ın haram ettiği şeyleri çok süslü görürler. Noel ağacı gibi; öyle ışıklı, yanıp sönen cevher gibi görürler. İşte noel ağacı denilen şey ne ise dünyayı öyle görürler. Sanki dünya onlar için bir noel ağacıdır. Ama aslında o, Cehennem’deki “zakkum ağacı” dır. Onda cayır cayır yanan ateşler vardır. Ama bunu görecek gözleri yoktur. Sen nasıl görüyorsun? Acaba hiç kendini kontrol ettin mi?                                                                                                                                                             

Papaz gibi mi görüyorsun yoksa o ağacı görünce ürperip bir yanma hissi mi duyuyorsun? Onların gülüp oynadıkları o ağacı görünce ben ürperiyorum. Uzak duruyorum نعوذ بالله çekiyorum. Sen ne yaparsın bilmem. Eğer,  allı pullu ne güzel yahu iyi ki şu yılbaşı var,  bak ne güzel allanıp pullanıyor tezgâhlar, ne iyi etmişler her taraf aydınlık,  diyorsan; karanlık yahu her taraf karanlık gör müyor musun?.  O yalancı, fecr-i kazib gibidir. O aydınlık değildir. O yola gidilmez. İşte insanlığımızın ne hâle geldiğini görün. Bu Kuran’ın mucizesidir. Kuran’ın mucizesiyle biz bunları fark ediyoruz.

فَزَيَّنَ لَهُمُ الشيطن أَعْمَالَهُمْ

¶  Şeytan onlara yaptıklarını ezedi ve bezedi, süslü gösterdi.”[22]

 Gördünüz mü?

 وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا

¶  Onlar güzel şey yaptıklarını sanırlar”.[23]

Ama mümin öyle görmez. Peki, müminin tabiatını ifade eden bir ayet var mı? Tabii var.

وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الكفر والفسوق والعصيان

¶  Hâlbuki Allah gâvurluğu, fısk u fücuru,  pislik işleri ve asi olmayı size çirkin gösterdi.

Sizi onlardan iğrendirdi. İşte bu sıfat sende varsa müminsin. Değilse problemin var demektir, Allahın kulu. Ben gâvur da değilim ama dediğiniz şekildeyim, dersen o senin uzak diyarlarda yaşadığını gösterir, medeni hayata gel.  Dağ başında ne işin var. Koyunlarla, kuzularla, ağaçlarla nereye varacaksın? İnsanlığa, medeniyete ilme irfana gel. Dağlının da elbette bir gördüğü vardır. Medeni hayatta görülenler gibi değildir.  İşte küfür, dağlarda yaşayan yabaniler gibidir. Müminler ise medenidirler. Ne demek? Şehirli. Onun için peygamber şehrinin adını Medine koydu. Mekke’ye kura, Mekkelilere ehl-i kura denir.

وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ القرى [24]kura Arapça köy demektir. Mekke’nin adı köydür. Yesrib’in adı Medine oldu. Yani ashab-ı kiram şehirlidirler, Mekkeli müşrikler ise köylüdürler. Bunun sırrını bu şekilde ifade edeyim. Rabbini tekbir eyle! Rabbini ulula, büyükle ey Muhammed! Tekbir işini inşallah önümüzdeki haftaya bırakıyoruz. Allah Teâlâ Hazretleri hakkıyla tekbir getirmeyi ve tekbir ile kıyam edip huzuruna girmeyi cümlemize nasip müyesser eylesin.


[1] Âl-i İmran3/187

[2] Kehf18/50

[3] Müsned, Ahmed b. Hanbel, hadis no: 16144Müstedrek, Hakim, hadis no: 278

[4] Bakara2/200

[5] Zümer39/55

[6] Kıyame75/14

[7] Bakara2/5

[8] Kamer54/17

[9] Enam6/9

[10] Buhâri, Taif Gazvesi Babı, hadis no:3985; Müslim, Müellefe-i Kulube Zekât verilmesi Babı, hadis no: 1758

[11] Rad13/7

[12] Sad38/65

[13] İnşirah94/7

[14] Hicr15/99

[15] Hac22/33

[16] Münafıkun63/4

[17] Âl-i İmran3/119

[18] Bakara2/161

[19] Hac22/65

[20] Rahman55/1-4

[21] Necm53/5

[22] Nahl16/63

[23] Kehf/104

[24] Âraf7/96

Paylaş...

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to Twitter

15 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Instagram

Üye Girişi

Fotoğraf Albümü

  • Kategori: Anma Haftası 2017
  • Kategori: Anma Haftası 2016
  • Kategori: Anma Haftası 2015
  • Kategori: Anma Haftası 2014

          gulhan_37