Hakka Saygı Duyan Emeğe Saygı

MÜZZEMMİL SURESİ 20. AYET

Bir nefes, çok büyük bir nimet; bu nefes içerisinde sıhhat, ayrı bir afiyet, ayrı bir saadettir. Bu saadetler içerisinde Allah’ın kitabıyla haşir neşir olmak, onu okumak, onu dinlemek, onun içeriğiyle beslenmek, ruhlar için sonsuzluğa açılan bir devlettir, bir saadettir, bir hikmettir. Yüce Allah cümlemizi bu hayırlardan mahrum eylemesin.

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بسم الله الرحمن الرحيم الحمد لله رب العالمين وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ رَسُولِنا مُحَمَّد وَ عَلَي آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ رَبِّ اشْرَحْلِى صَدْرِى وَيَسِّرْلِى اَمْرِى وَاحْلُلْ العُقْدَةً مِنْ لِسَانِى يَفْقَهُوا قَوْلِى رَبِّ قَدْ آتَيْتَنِي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَنِي مِنْ تَأْوِيلِ الأحَادِيثِ فَاطِرَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ أَنْتَ وَلِيِّي فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِين توفنا مسلمين وألحقنا بِالصَّالِحِين واحشرنا في زمرةالصَّالِحِينَ وأدخلنا الجنة مَعَ الأبْرَارِ يا عزيز يا غفار يا ربّ العالمين 

KUR’ÂN’DAN OKUNAN BÖLÜM:

مِنْكُمْ مَرْضَى وَآَخَرُونَ يَضْرِبُونَ فِي الْأَرْضِ يَبْتَغُونَ مِنْ فَضْلِ اللَّهِ وَآَخَرُونَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَاقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنْهُ وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآَتُوا الزَّكَاةَ وَأَقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا وَمَا تُقَدِّمُوا لِأَنْفُسِكُمْ مِنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِنْدَ اللَّهِ هُوَ خَيْرًا وَأَعْظَمَ أَجْرًا وَاسْتَغْفِرُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ 

TEFSİRDEN OKUNAN BÖLÜM:

{ مَّرْضَى } فيشق عليهم قيام الليل .{ وَءَاخَرُونَ يَضْرِبُونَ فِى الأرض } يسافرون { يَبْتَغُونَ } حال من ضمير { يَضْرِبُونَ  مِن فَضْلِ الله } رزقه بالتجارة أو طلب العلم { وَءاخَرُونَ يقاتلون فِى سَبِيلِ الله } سوّى بين المجاهد والمكتسب لأن كسب الحلال جهاد . قال ابن مسعود رضي الله عنه : أيما رجل جلب شيئاً إلى مدينة من مدائن المسلمين صابراً محتسباً فباعه بسعر يومه كان عند الله من الشهداء . وقال ابن عمر رضي الله عنهما : ما خلق الله موتة أموتها بعد القتل في سبيل الله أحب إليّ من أن أموت بين شعبتي رجل أضرب في الأرض أبتغي من فضل الله { فاقرءوا مَا تَيَسَّرَ مِنْهُ } كرر الأمر بالتيسير لشدة احتياطهم { وَأَقِيمُواْ الصلاوة } المفروضة { وَءَاتُواْ الزكواة } الواجبة { وَأَقْرِضُواُ الله } بالنوافل . والقرض لغة : القطع فالمقرض يقطع ذلك القدر من ماله فيدفعه إلى غيره ، وكذا المتصدق يقطع ذلك القدر من ماله فيجعله لله تعالى ، وإنما أضافه إلى نفسه لئلا يمن على الفقير فيما تصدق به عليه وهذا لأن الفقير معاون له في تلك القربة فلا يكون له عليه منة بل المنة للفقير عليه { قَرْضًا حَسَنًا } من الحلال بالاخلاص { وَمَا تُقَدّمُواْ لأَنْفُسِكُم مّنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ } أي ثوابه وهو جزاء الشرط { عِندَ الله هُوَ خَيْراً } مما خلفتم وتركتم 

                                                                                                    

           İÇİNDEKİLER:

                 1. Kur’ân’dan Okunan Bölüm

                 2. Tefsirden Okunan Bölüm

                 3. Her Nefese Şükür

                 4. Evveli ve Âhiri Olmayan Söz

                 5. Bizi Mamur Etmek İsteyen Rabbimiz

                 6. Muzmer Meful Cinler

                 7. Hatalı ve Affa Muhtaç İnsan

                 8. Esmaü’l-Hüsna’nın Meydanları

                 9. İhsana İhsan

                10. Gece-Gündüze Göre İnsan

                11. Celâl ve Cemâl Kucağı

                12. Muhammedü’l-Emin Güvencesi

                13. Şehadeteyn Üzere Olalım

                14. Gazap ve Rahmet Ehli

                15. Tenzilin Her Türü Rahmettir

                16. Cündullah’ın Yürüyüşü

                17. Yolculuk Mekanizması 

                18. Teysir Paketi

                19. Fazlın İki Açılımı

                20. Hakka Saygı Fuyan Emeğe Saygı

                21. Tahfife Gerçekten Uyun

                22. Cana Can, Ruha Ruh Katan Kur’an

                23. İkindinin Farkı

                24. Müslümanın Derdiyle Dertlenelim

                25. Değerli Bütün: Zekât

                26. Vermek Kolay Değil

                27. Minnet Fakirin Hakkıdır            

  

HAKKA SAYGI DUYAN EMEĞE SAYGI

 Değerli Müminler, Kıymetli Kardeşlerim!             

Allaha hamd-ü senalar ederek dersimize başlıyoruz. O’na sonsuz hamd-ü senamızı sunmamız gerekiyor.

HER NEFESE ŞÜKÜR: Bir nefes, çok büyük bir nimet; bu nefes içerisinde sıhhat, ayrı bir afiyet, ayrı bir saadettir. Bu saadetler içerisinde Allah’ın kitabıyla haşir neşir olmak, onu okumak, onu dinlemek, onun içeriğiyle beslenmek, ruhlar için sonsuzluğa açılan bir devlettir, bir saadettir, bir hikmettir. Yüce Allah cümlemizi bu hayırlardan mahrum eylemesin.

Müzzemmil Sûre-i Celilesi’nin sonuna doğru yanaştık, yaklaştık.

EVVELİ VE ÂHİRİ OLMAYAN SÖZ:  Her şeyin bir başlangıcı ve bir sonu vardır. Bu Yüce Allah’ın evvel ve ahir isimlerine o şeyin maruz kalması, mazhar olmasıdır. Dolayısıyla bu Sûre-i Celile’nin de bir başı, bir sonu vardır. Allah’ın kelâmının tabii ki başından sonundan söz etmiyoruz. O ezelidir, ebedidir. Ancak bu âleme yönelik olarak her neyi tevcih eylediyse, her neyi irade eylediyse bu âlemin şanına göre, bu âlemin boyasına göre, bu âlemin şekline uygun şekilde o şeyleri dizayn eylemiştir, tanzim eylemiştir. Bu nedenle kelâmullahtır. Sûre-i Celile.  Ancak bunlar kendi içinde noktalar şeklindedir. Kelâm-ı Bâri’nin bir başı bir sonu vardır diyemeyiz. Bu mahlûk üzerinde tecelli eden bir sırdır. Allah’ın kelâmının asıl itibariyle bu hurufattan, bu yazılardan, bu gösterilen şekillerden arî ve duru olduğunu, münezzeh olduğunu biliyorsunuz.  Bunlar bizim derecemize,  duyularımıza, tenzil edilen hakikatleridir. Bizim anlayacağımız, bizim göreceğimiz, bizim elle tutacağımız şekillere indirgenmiş olan bir vahyin zuhuru, mazharı, eseridir. Allah’ın kelâmının bu gibi sıfatlarla muttasıf olması hâşâ düşünülemez. Biz bize bakan yönü ile düşündüğümüzde; nasıl ki Yüce Allah’ın görme, basar sıfatı bizim kafamızda bir göz olarak tecelli etmiştir.  Bu basarımızda bizim, Allah’ın o yüce sıfatının tecellisi vardır. Aksi takdirde göremezdik Bir et parçasının böyle bir algıda bulunması mümkün değildir. Onda yüce Hakk’ın Basar isminin, sıfatının tecelli etmesi bize bu imkânı sağlamış oluyor. Hamdolsun âlemlerin Rabbi Ulu Allah’a, bu yönü ile gösteren O’dur, duyuran O’dur, aklettiren O’dur. Velhâsıl tutmamızı, atmamızı, nefes alıp vermemizi sağlayan O’dur. Hepsinde O’nun inayeti, lütfu, keremi vardır. Bu yönüyle biz bir baştan, sondan söz ediyoruz. Mahlûka yansıyan biçimi ile şekli ile bunu ifade ediyoruz. Yoksa Yüce Allah’ı ölçmeye biçmeye, eninden boyundan söz etmeye kalkmıyoruz. Allah korusun!

            BİZİ MAMUR ETMEK İSTEYEN RABBİMİZ: Sûre-i Celile’nin sonuna doğru Yüce Allah’ın peygamberine verdiği özel talimatların yanında genel talimatlara da rastlıyoruz. Peygamber’in şahsında ümmetine özel görevler veriyor, tavsiyeler de, nasihatler de bulunuyor ve bunun neticesinde onları kalkındırmayı, maddeten ve manen yüceltmeyi kastediyor. Çünkü peygamberleri göndermekte ki gayesi biz insanları huzurunda kılmasıdır.

            MUZMER MEFUL CİNLER: Mükellef varlıklar olarak bizler ve tabii ki bir de cinler var.  Onlar artık bizim zımnımızda, bizim tahtımızda müstetir zamir gibidir. Görünmedikleri için zamir diyoruz.  Biz zahir olan bir mef’ulun bih gibi onlar da muzmer olan mef’ulun bih gibidir. Her ikimiz de mef’uluz. Onlar da Allah’ın; fâil-i mutlakın mef’ulüdürler. Halik-i mutlakın mahlûkudurlar. Bizler de öyleyiz. Onun için onlardan değil evvela kendimizden söz ediyoruz ama onlar da bizim hükmümüzdedirler. Bizim mahkûm olduğumuz şeylere onlar da mahkûmdurlar. Bu yönüyle onları sık sık tekrarlamıyoruz ama zevi’l-ukul ذوي العقول  olan mükellef varlıklrdan bahsettiğimiz zaman onların da buna dâhil olduğunu bilmelisiniz.

            HATALI VE AFFA MUHTAÇ İNSAN: Yüce Allah bizleri kalkındırmayı, mamur etmeyi murat ediyor. Bizleri yanından ayırmak istemiyor. Ancak uzun bir ayrılık oluştu. Uzun bir mesafe oluştu. Sebepleri var, biliyorsunuz. Bir takım hatalar, kusurlar var. Hata ve kusur işlemek biz insanların soyunda olan bir şeydir. Günaha dalma özelliğimiz var. İşte bu gibi nedenlerden dolayı bir sürgün hayatı yaşıyoruz. Ancak insanlık olarak affa mazhar olduk. Atamız Âdem’in genlerinde bu af vardır. Allah’ın mağfireti ona da işlenmiştir. Dolayısıyla bizlerde af olunma, mağfirete talip olma ve layık olma yönünde bizlerde de o mekanizma vardır. Atamız Âdem’e konulmuştur. Genleri vasıtasıyla soy olarak bize de geçmiştir. Biz de affa muhtacız, biz de mağfirete muhtacız. O bunun minik bir yönünü yaşamıştır. Minyatür olarak böylece bir isyan havasını teneffüs etmiştir, ettirmiştir. Çünkü o bir melek, bir ilâh değildir. Bu nedenle isyanın kokusunu Allah ona tattırmıştır. Bu kokuyu ona koklattırmıştır. Netice de bu kokuyu alan affa ihtiyaç duyar. Çünkü isyan sıfatının ki o bir zehirdir, onun panzehiri af ve mağfirettir. O zehiri yudumlamıştır. Öyleyse buna panzehir lâzımdır. Bu da tevbedir. Tevbe yoluyla affa ve mağfirete erişmektir. O hâlde insanın tekâmülünde bu mekanizma vardır ve sağlık alametidir.

             Nasıl ki hasta olmak, iyileşmek sağlık alâmetidir. Hiç hasta olmamak, sağlık alâmeti değildir. Bu bir insaniyetini kaybetme olayıdır. Bunda bir istidrac vardır. Korkulması, ürperilmesi gerekir. Bunun nedeninin araştırılması lâzımdır. Ben insan değil miyim diye araştırması lâzımdır. Benim niye başım ağrımıyor, niye dişim ağrımıyor? Nice kırkları devirdim de hâlâ kırklardan olamadım diye insanın üzülmesi tasalanması lâzım.

وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ 

¶  “Hastalandığım vakit, bana şifa verendir.”[1]

diyen Yüce Peygamber yalan mı söylemiştir, hâşâ!  Ben hastalandığımda, O benim imdadıma yetişir. Gördünüz mü, şifa verir. Şâfi koşar gelir.  Benim imdat çağrıma icabet eder ve bana şifa verir, beni iyileştirir. Peygamber böyle söylüyor. Sen a kıtibyoz kime benziyorsun ki hasta olmuyorsun. Senin Şâfi’ye ihtiyacın yok mu? Elbette marazın, arazın olmazsa Şâfi’nde olmaz. Hastalığı olmayana doktor ne yapsın? Doktorun işi hasta iledir. Doktorun değeri hastalıklarla mücadelededir. Hastalığı giderdiği ölçüde doktorlukta ki şanı belirir ve artar.

            ESMAÜ’L-HÜSNA’NIN MEYDANLARI: Yüce Allah’ın Şâfi oluşu da hastaların katında belli olur. Hasta olmayınca Şâfi ne yapsın? Şâfi olmanın anlamı nedir? Onun için Şâfi ismi marazlıları ve arazlıları arar.  Tevvab ismi kusurluları ve hatalıları arar. Bunları yani Yüce İsimleri bir meslek erbabı, uzmanı gibi düşünürseniz hepsinin tezgâhı ayrıdır. Nasıl ki bir marangoz kereste arar. Sarraf da altın arar. O hâlde Esma’ül-hüsna’nın meydanları ayrı ayrıdır. Karargâhları ayrı ayrıdır. Hepsi de reise bağlıdır. Cumhur, Yüce Allah’ın esmasıdır. Reisi cumhur da; esmanın başı da lafzatullahtır, Allah ism-i şerifidir. Bütün esma ona bağlı olarak çalışır.

            Sure-i Celile’nin içerisinde Yüce Allah’ın peygamberini ve O’nun vasıtası ile kullarını mamur etmeyi, yüceltmeyi kastettiğini görüyoruz. Bunun için ne kolaylıklar göstermektedir. Esmasını emrimize amade kılmıştır. Bu tabii ki doğrudan insana biraz tuhaf gelir. Allah’ın esması mı bizim emrimize amade?

وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا

¶       “Göklerde ve yerde her ne var ise sizin emrinize verdim.”[2]

            Size müsahhar kıldım, boyun eğdirdim. Bunları derken bunların ne ile olduğunu zannediyorsunuz. Bunların hepsi bir isme bağlıdır. Hep bir esmanın göstergesidir. Dolayısıyla esma niçin çalışır? Senin için çalışır, Allah’ın kulları için çalışır. Tevvab ismi kimin için çalışır? Tevbekârlar için çalışır. Şâfi ismi hastalar için çalışır. Adil ismi dengeyi, düzeni arayanlar için çalışır. Rahman ismi merhamet arayanlar için çalışır. Velhâsıl Rezzak ismi, rızık arayanlar için, Hadi ismi doğruyu, düzgünü, yolda olmayı, istikamette olmayı arayanlar için çalışır. Emre amadedir. Bütün bu sıfatlar sendedir, senin içindir, sana yöneliktir. Allah’ın yönü kimden tarafadır desek? Yüce Allah’ın yönü olur mu? O yönden münezzehtir ama senin yönün vardır. Öyleyse benim yüzüme kim bakıyor? Allah bakıyor. Senin yüzüne Allah baksın. Bakar mısın? Sana Allah baksın.  Yüce Allah her an size nâzırdır.

يَنْظُرُ إليكم

“O size nâzırdır.” Sen kime nâzırsın. Sen nerede hazırsın, oraya nazırsın. Neredeysen, yüzün orayadır. Öyleyse

فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ

¶  “ Nereye yönelirseniz orada Allah’a durulacak bir yön ( vecih) vardır.”[3]

وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ

“Nerede olursanız O sizinle beraberdir.”[4]

Allah bizimledir.  

وَإِنَّ الله لَمَعَ المحسنين

¶  “Hiç kuşku yok ki Allah ihsan peşinde olanların yanındadır.”[5]

            İHSANA İHSAN: İhsanla beraber olanların yanındadır. Eğer sen ihsan ileysen Allah’ın ihsanı da seninledir. İhsan edene ihsan edilir. İkram edene ikram edilir. İyilik yapana iyilik yapılır. دُقّ  دَقّ مَنْ hesabı. O halde her an Rabbi’nin seninle olduğunu unutma!  

وَأَحْسِنْ كَمَا أَحْسَنَ اللَّهُ إِلَيْكَ

“Allah’ın sana ihsanda bulunduğu gibi sende ihsan eyle.”[6]

  İki ihsan intibak eylesin. İki ihsan tetabuk eylesin, buluşsun ve özdeşleşsin.

كَأَنَّهُ هُو

“Tıpkı o, …”[7]

Olsun. Bir olsun.       

وَهُوَ مَعَكُم

“O sizinle beraberdir.”[8]

 sırrına nail olasınız. İşte bu sırra erişmek için Yüce Allah bizi din ile mütedeyyin eyledi. Bütün bu tekliflerle bizleri mükellef eyledi. Maksat sensin; maksud-u ilâhi sensin. Senin de maksudun O olursa; iki maksud birleşince âlem seyran olur, günler bayram olur. Artık bize“Kutlu olsun bayramın” demekten başka bir şey söylemek düşmez. “Ey Esmanın çocukları! Bayramınız kutlu olsun.”

            GECE-GÜNDÜZE GÖRE İNSAN: Bu buyruklar içerisinde kalkınma projesi vardır. Peygamberin nasıl kıyam edeceği, nasıl hamle yapacağı vardır. Bunun şarj edilip, doldurulup gece ve gündüze göre ayarlandığını görüyoruz. Bakınız insan geceye ve gündüze göre farklılık arzeder. Birçok cihazlar da böyledir. Gece ile gündüz farklıdır. Bu farkı gözetmeden yapılan teknik cihazlar çok hata eder, çok arıza gösterir. Gece ve gündüz ayarları diye ayarlar vardır. Bakınız makineye çekiyorsunuz. Gece ve gündüz ayarı diyor. Çünkü gece sinyalleri ile gündüz sinyalleri farklıdır. Güneşin ışığının olduğu yerde birçok ışığa yer yoktur. Ama gece, gün ışığı kayboldu mu bu sefer de ışığa fazla ihtiyaç olur. Aydınlığa ihtiyaç olur. İşte bu minval üzere mühendisler işlerini yürütürler. Çoğunu biz bilmeyiz. Onlar bilir. Senin bilmen gerekmez. Ama buna göredir. İşte gündüzün hayrı, gecenin şerri olarak genel anlamda din kültürü içerisinden biz bunu çıkartıyoruz. İnsan için açılım sahası gündüzdür. Gece ise karanlık güçlerin açılım sahasıdır. Başta kuşlar; onlar arasında en karanlık kuş türü yarasalardır. Yarasalara gece yarasın oluyor. Yarasın zamanı gece zamanıdır. Şeytanların, cinlerin cirit attığı zamandır. Şer güçler geceleri ortaya çıkarlar. Gece onlara biçilmiş kaftan gibidir. Mikroplar geceleyin çok ürerler. Güneş ışığı, mikropların düşmanıdır. Onun için atalar ne demiş: “Güneş girmeyen eve doktor girer.” İşte Yüce Rabbimiz, bu sûre-i celîlede gecenin şerrinden kulunu sıyırıp kurtarmanın yolunu göstermektedir. Gündüzün hayrını da nasıl tahsil edeceğini de özet hâlinde açık seçik beyan etmektedir.  Çünkü bu giriştir. Giriş bölümünde muhtasar beyan vardır. Fatiha Sûre-i Celîlesi Kur’an’ın giriş mahallidir, giriş bölümüdür. Girizgâhtır, muhtasardır.

مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ

“Gerek cinlerden gerek insanlardan (olur.)”[9]

            قُلْ (gul) ile başlayan surelere قلاقل sûreleri denmektir. Bunlar, Kafirun Sûresi ile başlar. Bu sûreler de Kur’an’ın son sözleridir.  قُلْ  قُلْ  قُلْ böylece bitirilmiştir. Şunları şunları söyle.

            İstiaze yönleri, muavvizeteyn (Nas-Felâk) dediğimiz bölümde özetlenmiştir. Tevhit bölümü İhlâs Sûresinde, sesleniş ise Kâfirun Sûresi’nde özetlenmiştir. O hâlde Kur’an seslenişlerden, nidalardan, tevhitten ve istiazeden ibarettir. Son özet budur. İşte bu sûre-i celîle de giriş bölümü kabilindendir, ilk, başlangıç sûreleri içerisinde yer aldığı için özet hâlinde bu beyanlara rastlıyoruz. Bu özetin, arkadan gelen sûrelerde yavaş yavaş ziyadeleştiğini, artırıldığını göreceksiniz. Şerhin, tefsirin nasıl yapıldığını,  beyan-ı ilâhinin nasıl icra edildiğini fark edeceksiniz.

ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَه

¶        “Sonra onun açıklaması bize aittir.”[10]

 buyuran Yüce Allah, Kur’an içerisinde kendi beyanlarını tefsir etmiştir. Aslında başkasına hiç hacet yok. Vahiy eşiğine geldin mi? Vahiy beşiğinde yatıp, onun eşliğinde eşleştin mi? Ev köy oldun mu, adam oldun mu başka söze hacet yoktur. O Şâfi’dir, Kâfi’dir, Vâsi’dir. Başka söze o sınırdan uzaklaştıkça ihtiyaç duyarsın. Ne kadar ülkenin taşra kısmında yaşarsan o kadar dilin farklılaştığını görürsün. Neredeyse özde ile o taşrada olan birbiriyle anlaşamaz olur. Sanki farklı bir âlem gibi olur. İşte çok söze ihtiyaç uzaklık alâmetidir. Yakının ki onlara arif denir. “Arifin tarife ihtiyacı yoktur.” sözü buradan gelir. Ona bir işaret kâfidir. Bütün uluların sonu, son hâli Kelâmullah’ta noktalanır. Artık son demlerini vahiyle geçirirler. Kimisi Peygamberin kucağında emniyet hissi içerisinde olmayı tercih eder.

            CELÂL VE CEMÂL KUCAĞI: Kimisi doğrudan Cemâl ve Celâl’in kucağına atılır. Böylesine ikili bir son vardır. Kimisi رَحْمَةً لِلْعَالَمِينRahmeten lil âleminin (âlemlere rahmet olan)[11] kucağında O’nun huzuruna gideyim, ne olur ne olmaz, emin olan zatın kucağında gideyim der. İmam-ı Gazali Hazretleri vefat ettiği aman yüzünde Buhari Şerif forması varmış. Böyle tutuyormuş, son nefesini verince yüzünde mübarek ehadisi nebeviye örtüsü oluşmuş.

Hani ölünün yüzünü örterler. Buhârî Şerif ile yüzü örtülmüş. Son sözleri onlar olmuş. Kimisi böyle İmam-ı Busıri gibi hani. Kimisi de farklıdır. Cemâl ve Celâl’in kucağında gitmek ister; Ataullah İskenderî gibi.  Oraya sığınmış, bunu yeğlemiş, hep o, o, o… O’nun düdüğünü çalmış. Ötekiler ise Resûlullah demişler. İki kelime: “Resûl ve Allah;  Resûlullah: Allah’ın Resulü.” Muzaf ve muzafın ileyh. Resûle izafe olmuş. Kimisi Resûlu tercih etmiş.

كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ

¶        “Ne varsa onların hepsi fânidir.”[12]

إِنَّكَ مَيِّتٌ وَإِنَّهُمْ مَيِّتُونَ

¶        “Mutlaka sen de öleceksin, muhakkak ki onlar da ölecekler.”[13]

sırrıyla bilmezsin içinde ne oluştu. Farklı bir ortamdır. Doğrudan onu da ayırmış. Sadece Allah demiş. Resûlu bırakmış, sadece Allah demiş. Bunlar meşrep denilen bir içme hadisesidir, içiştir. Meşrep, ismi mekân anlamına da gelir; mastar anlamına da, kelime olarak mimli mastardır. Bir tür feyizleri ve nurları içme olayıdır. Yani şarj olma olayıdır. Kimisi vesaite başvurur, arada bağlantılar kullanır. Kimisi doğrudan rabt olur.  İkisi de şarjdır. Kimisi bilgisayara bağlanarak şarj olur, kimisi de doğrudan şarj olur.  Hangisi daha güzeldir? Böyle bir tespit yapmamız münasip olmaz. Öz nasıl dizayn edildiyse ona göre çalışır.

كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِه

¶        “De ki: Herkes yaratılışına göre davranır.”[14]

sırrıyla o minval üzere çalışır. Ona biz artık karışamayız. Bunların hepsi de güzeldir.

             MUHAMMEDÜ’L-EMİN GÜVENCESİ:  Önemli olan Allah ve Resûlu’nün yanı başında olmaktır. Onlardan uzak kalmamaktır. Ama umumun beyanına göre Resûlun yanı başında olmak daha emniyetlidir. Çünkü Allah’ın Resûlu diyoruz. Allah’ın, resûlunün yanında olduğundan hiç şüphe yoktur. Ama sen, ben onunla olacağım dersen, ben tek başına, yek başına, Allah ve ben, ben ve o olmak istiyorum dersen; bu çok büyük bir girişim, cesaret isteyen ve titretici bir boyuttur. Ayakların kayabileceği de nazara alınmalıdır. Burada  زَلَّة الأقدام (zelletül agdam) ayaklar kayabilir. Çünkü  خَيْرُ الْمَاكِرِين( Allah ise mekir yani tuzak hazırlayanların en hayırlısıdır.) vardır. Yüce Allah’a gidişte, karşında خَيْرُ الْمَاكِرِين (hayrul makirin) geçidi vardır. Böyle bir geçitten geçmek zorundasın. Acaba ne hâl kesbedeceksin? Durumun ne olacak? Garanti yok. Garanti risâlette vardır. Resûl geçidinden geçersen garanti vardır.  Onun eşliğinde geçersen garantili geçersin.

وَأَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمَان

¶  “Süleyman’la beraber âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.”[15]

 Dercesine محمدٍ َأَسْلَمْتُ مَعَ  (eslemtü mea  Muhammedin; Muhammed’le beraber teslim oldum.)

Yani  لا إله إلا الله     (la ilâhe illalah)

محمد لله ربِّ العالمين ٍ َأَسْلَمْتُ مَعَ  (Muhammed’le beraber âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.)demektir.

أشهد أن لا إله إلا الله، وأن محمدًا رسول الله (Şehadet ederim ki Allah’tan başka Tanrı yoktur ve  Muhammed O’nun Resûlu’dür.)

İşte şehadetin anlamı budur.

            ŞEHADETEYN ÜZERE OALIM: O halde şehadeteyn üzere olmaktan Allah bizi ayırmasın. Resûlullah Allah’ın bize verdiği bir garantidir, sigortadır. Sigortasız kul olmayalım.  Sigortalı kul olmak daima emniyetlidir. Allah bizi bu emniyetten, bu Muhammedü’l- Emin’in güveninden, güvencesinden ayırmasın.

            20. ayet üzerinde gidişimiz devam etmektedir. مَرْضَى dan alalım. Yüce Allah kullarına merhamet buyurdu. Bakınız bu ilk etapta nazil olan sûre-i celîlelerdendir. Başından bir şeyin sonunu görmek mümkündür. Eğer ariflik sıfatın varsa, ariflikten bir payın varsa başından bir şeyin sonunu görebilirsin. Onda öyle bir özenek, gözenek vardır. Bir delikçik vardır. O delikten sonunu görürsün. İşte burada başından sonunu görme olayı var. Yüce Allah kutsî rivayette buyurmuş ki:

إِنَّ رَحْمَتِي سَبَقَتْ غَضَبِي

 

  1. “Benim öfkeme rahmetim sebgat etmiştir. Rahmetim gazabımın önüne geçmiştir.”[16]

                GAZAB VE RAHMET EHLİ: Gazabımın önüne geçerek onu ikinci plana itmiştir. Tabi ki bu rahmet ehli için olan bir oluşumdur. Rahmet ehli için meydana gelen bir cereyandan, bir açılımdan söz ediyor. Merhum olanlar var mı? Var.  Rahmete layık olan kişiler var mı? Var. Bunlar kimlerdir? Ehli imandır. Rahmete layık olanlar ehli imandır. Gazaba layık olanlar ise ehli küfür ve tuğyandır. O hâlde benim rahmetim gazabımın önüne geçmiştir. Bu, dünyada Rahman ismi ile tüm insanlığın mazhar olduğu bir oluşumdur.  Ne o? Rahmete nail oluş. Kâfirlerin bu âlemde rahmete nail olduğunu görüyoruz. Tüm insanlar bu rahmete nail olmuş. Nasıl olmuş da öyle olmuş. Fıtrattan getirdikleri, fıtrat üzere gelmelerine dokunulmamış bir şekilde. Bunun yüzü suyu hürmetine dünyada Rahman ismi onları da içine almış ve gazabının önüne geçmiş. Yani perdeleyerek, frenleyerek ona dur demiş. Rahman ismi Kahhar ismine, Azizü’n- züntikam ismine, Celâl’ine dur demiş.

فَمَهِّلِ الْكَافِرِينَ أَمْهِلْهُمْ رُوَيْدًا

¶  “Ey Muhammed, sen inkârcılara mehil ver, onlara mukabeleyi biraz geri bırak.”[17]

               Azıcık azıcık, biraz mühlet ver. Gâvurcuklar şurada yaşasınlar. Şu üç günlük dünyada biraz gülsünler, nasıl olsa hep ağlayacaklar, diyor. Dolayısıyla görüyoruz ki dünyadayken de bu sır zuhur etmiş. Ama tahsis olunan âleme geçince iş değişir. Burası amme hasebiyle yaşanan âlemdir. رَحْمَةً لِلْعَالَمِين(Rahmeten lil âlemin) âlemidir bu âlem. Fakat ölüm kuralları değiştirir. Ölüm ile âlem değişir. Âlem değişince de şartlar değişir. İşte orada ölüm ile küffarın işi değişir. Gazap ön plana geçer. Rahmet arkaya geçer. Artık perde yoktur. Orası perdenin kalktığı âlemdir. Engeller kalkar, frenleme olayı kalkar. Sabur ismi devreden çıkar.  Olan gâvurun üzerine olur. İşte ondan sonra zırnık kadar bir rahmete erişemezler. Rahmet devreden çıkmıştır. Rahman ismi artık devreden çıkar. Kahır isimleri devreye girer. Müminler ise dünyada Rahman, ahirette Rahim ismine mazhar olurlar. Bunun için ukbada Rahman ismi devreden çıksa bile Rahim ismi devreye girer. Müminleri bağrına basar. Bu nedenle müminler hep merhum olurlar. Hep affa mazhar olurlar. Böylece Allah’ın lütfundan, kereminden bol bol istifade ederler. Burada bu lütfun, keremin bir göstergesi var. Gecenin yarısı, üçte ikisi, üçte biri diye tahfif vardır. Bu şeyler arasında sürekli gidiş gelişler kaydedildi.  Taksimatlar söz konusu oldu. İbre böylece çalışıp durdu. Gitti geldi. Sonunda karar kıldı ve Yüce Allah şöyle buyurdu:

عَلِمَ أَنْ سَيَكُونُ مِنْكُمْ مَرْضَى

Yüce Allah kesinlikle şunu tespit etti, bildi ve size bildirmektedir ki: Sizden hastaların olacağını, bulunduğunu gördü ve bildi. مَرْضَى hastalar olacak. فيشق عليهم Bu nedenle hasta olunca onlara meşakkat verir, zor gelir. قيام الليل Gece kalkışı,  gece ibadeti zorluk verir.. Uykuyu bırakıp geceleyin kıyama kalkış onlara zor gelir. وَءَاخَرُونَ Diğerleri ise فَتَابَ عَلَيْكُم

Ne yaptı burada Allah,  yukarıda âyette geçti. Bunlardan dolayı Allah size hafifletti. Size kolaylaştırdı. Artık bu zorluklara gerek yok. Onları da aşamalı aşamalı geçen dersimizde izah ettik. Bu Allah’ın rahmetidir.

يَسِّرُوا وَلَا تُعَسِّرُوا

  1. “Kolaylaştırın,zorlaştırmayın….”[18]

TENZİLİN HER TÜRÜ RAHMETTİR: Kolaylıktır. Kolaylık nerden gelir? Rahman’ın rahmetinin, gazabının önüne geçişinin alâmetidir. Rahmeti gazabının önüne geçiyor. O hâlde kulları için yapmayacağı yoktur. Salih kulları için, sizin için yapmayacağım yoktur diyor. Hep tenzil ediyor. Birileri çıkmış Miraç’ta Peygamberi Zişan’ın Musa Nebi’nin telkinleriyle elli vakit namazı beş vakte indirme konusundaki şefaat isteği ve arzusunu ayıplıyor. Sen Yüce Allah’ı ne zannettin diyor. Pazarlık mı yapıyorsun, alışveriş mi bu diyor. Evet. Ne oluyor sana, dokundu mu? Burada Yüce Allah zaten kendisi yapıyor tenzil ediyor. Tenzil rahmettendir. Onun için isteyeceksin, pazarlık yapacaksın. Pazarlık yapmak sünnettir derler. Pazarlıkların en güzeli Allah ile yapılandır. Çünkü Allah bize müşteridir.  Biz de Allah’ın müşterisiyiz.

 إِنَّ الله اشترى مِنَ المؤمنين أَنفُسَهُمْ وأموالهم بِأَنَّ لَهُمُ الجنة

¶        “Allah, şüphesiz müminlerin canlarını ve mallarını Cennet’e karşılık olarak satın almıştır.” [19]

görmediniz mi âyette? اشترى (İştera) nın faili müşteridir. Allah müşteridir diyor.

إِنَّ الله Allah müminlerin nefislerine taliptir, müşteridir. Senden nefsini istiyor. Can istiyor senden can. Geçen geceki sohbette Canan’la can arasındaki bağlantıyı, ilişkiyi kurduk.   Kutlu an ile canı birleştirince canan oldu. İşte bu bir müşteriliktir.

اشترى (İştera) alış veriş meselesidir. Mademki yüce Allah beyan buyurmuştur. Sana ne oluyor? Alışverişte tenzilat sünnettir. Allah’la da olsa yapılır. Kullarıyla hayli hayli yapılır. O adamlara gülüyorum. Onlar alışverişin kurallarını bilmiyorlar. Eğer böyle bir şey Allah’la caiz olmasaydı kullar için hiç caiz olmazdı.

            Kullar arasında ki meşru olan şeyler Allah için de meşrudur. Boyutları farklıdır. Ama öz mana hasebiyle caizdir. Oradan kulları üzerine izdüşümü oluşmuştur. Gölge oluşmuştur. O’nun gölgesidir. Bizim yaptıklarımız, bizim meşru dediğimiz ve meşru olarak ortaya koyduğumuz şeyler ilâhidir. Nerden indi de meşru oldu. Onu meşru kılan Allah’ın müsaadesidir, Allah’ın iznidir. Onu meşrulaştıran O’dur. Eğer O’nun müsaadesi olmasaydı gayri meşru olurdu. Meşru olmazdı o zaman. Caiz değil, doğru değil derdik. O hâlde doğru olan doğru görmüştür ki doğruluğa özenenlerin konumu biraz önce hadiste geçti.

فَإِنَّ الصِّدْقَ يَهْدِي إِلَى الْبِرِّ وَالْبِرَّ يَهْدِي إِلَى الْجَنَّةِ وَإِيَّاكُمْ

 

  1. “Doğruluk, insanı iyiliğe, iyilik de cennete götürür, doğruluktan ayrılmayın…”[20]

Doğruluk insanı nereye götürüyor. İşte o nedenle yüce Allah tarafından doğrulanmıştır.

لَقَدْ صَدَقَ اللَّهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقّ

¶        “Allah peygamberinin rüyasını tasdik etmiştir, doğrulamıştır.”[21]

             Yalancı bir rüya değildi. Aslı esası olmayan bir rüya değildi. Vahiy menşeli bir rüya gördü. Ben bunu doğruluyorum ve bunun böylece çıkacağını sizlere haber veriyorum diyor.

İşte burada Yüce Allah’ın tahsis yapmasının, kolaylık göstermek için olduğunu görüyoruz. Kolaylık göstermek, Yüce Allah’ın şanındandır. Sakın sıkıntılı bir mesele ile karşılaşınca hemen ben bunu yapamam demeyiniz, bekleyiniz. O yerine oturacaktır. O sizin gözünüzde küçülecektir. Allah’ın kolaylaştırması sizde vaki olunca, dilinden رب يسر (rabbi yessir)ler dökülünce o işin ne kadar suhuletli, ne kadar kolay, ne denli tatlı olduğunu göreceksin. Onun için hemen peşin hükümlü olmayın. Surete aldanmayın. Sabırlı olun. Neticeyi bekleyin. Onun için;

التأني من الله والعجلة من الشيطان

  1. “Teenni Rahmandan, Acele şeytandan” [22]

denmiştir. Sakın acil davranmayın. Yüce Allah hastaların olduğunu veya olacağını bildiği için verdiği hükmü tahfif etti, kolaylaştırdı. Böylece kolaylaştırmaya sebepler ortaya koyuyor. İnsanlara da diyor ki; o hâlde siz de benim açık hükümlerimin olmadığı yerde hüküm koyduğunuz ve koyacağınız zaman bunları esnekleştirin.  Değişmez bu tamamen böyledir deyip geçmeyin. Buna şartlar ekleyin. Şu şartlar altında bu böyle olur. İlla böyle olması gerekmez. Gördünüz mü? Ta’lil edin, meseleyi tahlil edin, esnek olun ki bu ümmete, insanlığa kolaylıktır. İşte burada verilen bir hükmün hangi şartlar altında kolaylaştırılan hükümlere dâhil olacağı beyan ediliyor. Burada kolaylaştırılmasına sebep hastalık illetidir. Her zaman bizim işlerimizde şu şartlar altında şöyle yapılır esnekliği vardır. Namaz sâkıt olur mu? Olmaz. Sadece uygulama pozisyonu değişir. Şartlara göre eninden, ucundan budanır. Bu Nasrettin Hoca’ya havale edilmez. Yüce Allah bunu kendisi yapar. Ama O’nun hükümlerinin dışında, Resûlu’nün hükmü dışında yapacak olursan işte o zaman ehli olanlar ve Nasrettin Hoca devreye girer. Şimdi kuşa benzedin cinsinden olur. Tabi ki Yüce Yaratan’ın kuşuyla oynanmaz. O, bir şey için ders vermiş. Tabii ki Yüce Allah’ın ortaya koyduğu en güzelidir. Onun dışındakiler benzetmeden ibarettir. Çoğu da benzetemez. Yüzüne gözüne bulaştırır. Benzetme işi sanat işidir. Teşbih biliyor musun ki bir işe yarasın. Bilmiyorsan yüzüne gözüne bulaşır. Benzetme yerine şişirme, abartma yaparsın. Tam tersine ortalığı karıştırırsın.

            Hastalar olacak, Allah bunu kesinlikle tespit buyurdu. Tahfifinin sebeplerini açıklıyor. Yüce Allah bunları niçin kolaylaştırdı? Niçin kolay gelen şekilde yapınız dedi. Çünkü içimizden hastalar olacak. Başka

وَءَاخَرُونَ  diğer bir bölük grup ise يَضْرِبُونَ فِى الأرض Yeryüzünde sefer eder.

 ضرب فِى الأرضYeri tepmek, toprağı tepmek demektir. Bu yolculuk yapmaktan kinayedir.

          CÜNDULLAH’IN YÜRÜYÜŞÜ: Çünkü yolculuk ayağı yere vura vura yapılır. Pat pat pat gidersin. Rab rab rab gidersin. Asker, cündullah rab rab yürür. Cündullah dışında kalanlar ise pat pat yürürler ve patır patır dökülürler. Rab rab yürüyenlerمن الفرش  mine’l-ferş إلى العرش  ile’l-arştır. Pat pat yürüyenler    جَهَنَّمَ زُمَراً  إلى  ila cehenneme zümeradır[23] . Onun için her yürüyüş, Allah’ın adıyla Rab diyerek olmalıdır. Bak ne diyor? يَضْرِبُونَ فِى الأرض  demek يجاهدون فِي سَبِيلِ الله  demektir. Bu işin hazar âlemindeki tefsiridir. يسافرون Yeryüzünde sefer ederler.  En yüksek dereceli sefer, askerin seferidir. Sefer var sefer bağırıyor, davullara vuruyor sevinçten. Düğün bayram ediliyor.  Nereye Kosavaya, Viyanaya…

            Seferî adamlar düğün ede ede bayram ede ede yürürler. Allah’ın ordusunun marşlarını söylerler. O kösler o şeyler de ne heybet var değil mi? İnsanın damarları harekete geçiyor. İnsanın kalp atışları ritimleri değişiyor. Can geliyor. Diğerleri adamı öldürüyor. Şeytan düdükleri. Birisi rab rab diye diye  öteki pat pat diye diye gidiyor. Doğru yürüsene pat pat ne yapıyorsun öyle. Pat pat  gidince tabi patlaya patlaya gidiyor. Canı patlayası, çatlayası der cinsinden.

 يَضْرِبُونَ Darbederler, vururlar. Bu neden kinayedir. Yürürler, yolculuk ederler. Yolculuk etmekten kinayedir.

يسافرون demek ki  ضرب فِى الأرض سفرا demektir.

يَضْرِبُونَ فِى الأرض , يسافرون Sefer ederler, yolculuk ederler.  Ordunun seferinin maksadı farklıdır. Ticaret erbabının seferinin maksadı farklıdır. Bunlar, farklı farklı şeylerdir.  Hırsızlık için de adam sefer eder. Peki namazı kısaltacak mı? Kısaltmayacak mı? Ya adam hırsız, hırsızlığa gidiyor. Bunlar fıkıhta var, okursunuz. Kasr-ı salât caiz mi değil mi? Bu seferi olur mu olmaz mı? Maksatları farklı. Âli olan maksatlar var; insanı ulviliğe götürür. Sefil olan maksatlar da esfeli safiline götürür.

كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِه

¶        “De ki: Herkes yaratılışına göre davranır.”[24]

الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ

  1. “Ameller niyetlere göredir.”[25]

 Bu yeryüzünde sefer edenler ne yaparlar.

يَبْتَغُونَ  حال  Burası hâl cümlesidir.} من ضمير { يَضْرِبُون َ  “من Min” zamiri يَضْرِبُون nin failinden hâldir. هم “Hüm” zamirinden hâldir. Bu nedenle çoğul gelmiştir. { مِن فَضْلِ الله } Allah’ın fazlından, kastederek,  ümit ederek, talep ederek,  maksat edinerek, ideal edinerek,  dileyerek yeryüzünde sefer edenler vardır.

YOLCULUK MEKANİZMASI: Seferi olan adamın zaten yorgunluğu, bitkinliği vardır. Var da vardır. Türlü türlü sebepleri, nedenleri vardır. Seferi olan adamın zaten sefer boynuna binmiştir. Bacaklar boyuna çalışıyor. Yorgunluğu, bitkinliği vardır. Türlü türlü sebepleri nedenleri vardır. Yolculuk, bir sıkıntıdır, meşakkattir. Sefer insana meşakkat verir. Ben oturuyorum, uçakla gidiyorum. Otursan da fark etmez. Sen otururken farkında değilsin. Yolculuk mekanizman çalışıyor. Senin kaba yerlerin oturuyor ama sefer niyeti var ya mekanizma çalışıyor, o motor çalışıyor. Dolayısıyla sen yorulursun. Yorulmak sadece ayağının altıyla olmaz.

Bu adam يَضْرِبُون nin neresine uyacak. Neresini vurdu ki uçakta yolcu olmaz, seferi olmaz diyor. Çünkü o darb etmiyor yeri diyor. Mesele senin pabucunun hareketi değildir. İçindeki sefer mekanizmasının çalışmasıdır. Bu mekanizma çalışmazsa yine noksan olursun. Çalıştığı hâlde gereğini yapmazsan yine mahrum olursun. Mekanizmayı devreye sokmuştun. İstesen de istemesen de o mekanizma devreye sokuldu. Bazı şeyler var ki yöneliş niyettir. Senin illa aklınla niyet etmen gerekmez. Suyun başına vardın mı, elini altına koydun mu; bu temizlik niyetidir.  Onun için dil ile ayrıca niyet etmene gerek yok. Abdeste niyet ediyorum demene gerek yoktur. Gusül abdestinde;  sen suyu dökünme anında ne yapıyorsun. Oynamaya geldim suyla mı diyorsun. Onun için sefer de böyledir. Sen ister niyet et istersen etme; yolculuğa çıktığını bilmen niyettir.

TEYSİR PAKETİ:  Ne yaptığını bilmen niyettir. Bu nedenle o bilgi mekanizmayı devreye sokar. Gereğini yapmazsan sorun senindir. Mekanizma çalıştığı an ruhsat devreye girer. Buna uymazsan Allah’ın hediyesini hor görmüş olursun. Teysir paketini geri çevirmiş olursun. Teysir paketi var. Allah, kolaylaştırma paketini sana gönderdi. Hz. Ömer : “Bu Allah’ın size bir lütfu ve keremidir, onu kabul edin” dedi. Bu Allah’ın size bir armağanıdır, onu kabul edin. Allah’ın fazlını aramak, Allah’ın fazlını ummak, Allah’ın fazlından devşirmek, kazanmak;  gayeleri budur. Allah’ın fazlından olan bir nasip arıyorlar. Sefere gidiyor. Nereye gidiyorsun. Amerika’ya gidiyorum. Ne yapacaksın orada? Biraz kredi alacağım. Adamın seferinin maksadı ne?  مِن فَضْلِ الله değil. Min fazli Amerika. O buraya girmez. O buraya dâhil değildir.  Mümin nereye giderse gitsin, Allah’ın fazlından talep etmelidir. Karşısındaki adama مِنْ فَضْلِكَ min fazlik derken bile o كَke”nin arkasında Allah olduğunu bilmelidir. O işin suretidir, görünen yanıdır. Çünkü Yüce Allah:

وَمِمَّا رزقناهم يُنفِقُونَ

¶        “Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden verirler.”[26]

             O halde sen birisinden isterken مِنْ فَضْلِكَ (min fazlik) derken bunun;

وَأَحْسِنْ كَمَا أَحْسَنَ اللَّهُ إِلَيْكَ

¶        “Allah’ın sana ihsanda bulunduğu gibi sende ihsan eyle.”[27]

 FAZLIN İKİ AÇILIMI: Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de ihsan et demek olduğunu unutma. Aşağıda gelecek, göreceğiz. Diğer bir grup derken kastedilen Allah’ın fazlından talep ediyor, O’nun fazlını araştırıyor oldukları hâlde, kendilerine bunu maksat edindikleri hâlde yeryüzünde yolculuk yapanlardır, seferî olanlardır.

رزقه بالتجارة  fazıldan murat, (Fazl, Kur’an’da birçok yerde rızık olarak da kullanılmıştır.) Müfessirimiz, ticaret vasıtası ile Allah’ın rızkını arayanlar diye tefsir etti. Diğer bir grup Allah’ın rızası ile Allah’ın rızkından talep edenlerdir. Yani kazanç peşindedir. İşi, gücü vardır, ticaret yapıyordur, işte buraya dâhildir. Onlara da kolaylık olsun diye yaptım bu işi diyor. Çünkü onlar yorgundurlar, geceleri yorgun bir biçimde derin uykudadırlar, ona kalk namaz kıl, Kur’an oku, demek zorlaştırıcı bir olaydır. Bu nedenle Allah onları bildi, tespit etti, işte onlara kolaylık gösterdi, diyor. Diğer bir ikinci tevcih Allah’ın fazlından talep ederek مِن فَضْلِ الله, طلب العلم  demektir. طلب العلم  مِن demektir. İlim talebini kastederek böyle yolculuk ederler. Okulda okuyordur, falan ülkeye, filan âlime sormaya, ilim öğrenmeye gidiyordur. Günümüzde de olmakla birlikte eskiden bu tür seyahatler daha çoktu. İlim aramak da buraya dâhildir. İlim aramak da Allah’ın rızkından talep etmektir. Yeryüzünde sefer edenlerin bir kısmı da bu şekildedir.  اوطلب العلم العلم بالتعلم والتدرس demektir. Burada talim ve ders alma yönü ile ilim öğrenmeyi kastetmiştir.وَءاخَرُونَ يقاتلون فِى سَبِيلِ الله  Diğerleri Allah yolunda savaşırlar. Şimdi müfessirimizin dikkatini çekiyor. وَ  [Ve] ile bağlantı sağlayarak yukarıdakine bunu bağlayınca سوّى بين المجاهد  ( وَ ) (vav) iki şeyin müsavatını gösterir. Atıf vavı ile bir şey atfedildiği zaman matuf, atfolunanın derecesindedir. İkisi aynı derecededir. Tesviye içindir. Müfessir, bu و (vav) atfından hareketle سوّى بين المجاهد والمكتسب                Allah yolunda savaşanla helâlinden rızık kazanan kişi arası bu âyette müsavi kılındı, denkleştirildi, diyor.

HAKKA SAYGI DUYAN EMEĞE SAYGI: Birisi Allah yolunda savaştı birisi de çoluk çocuğun rızkını temin için uğraşıyor. Buna müktesip diyoruz. İkisi aynı derecede kılındı. Niçin لأن كسب الحلال جهاد  Çünkü helâlinden kazanmak ve bu yönde verilen uğraş da Allah yolunda cihattır. Şu büyük şerefe bakın. Onun için o insanlara saygı duymak lazım. Çoluğunun çocuğunun rızkını temin amacıyla emek veren emekçilere saygı duymak lazımdır. Bakınız kitabımız onları Allah yolunda savaşan mücahitlerle eş değerde görmüştür. Bunun için “emeğe saygı” sözüne saygı duyuyorum. Ama saygılı insanların ağzından çıkmak şartıyla saygı duyarım. Üçkâğıtçıların, yiyicilerin onu bunu vasıta kılarak onun bunun sırtından geçinerek söyleyenlerin sözü değil. Bu nedenle emeğe saygı sözüne saygı duyuyorum.    قال ابن مسعود رضي الله عنه : أيما رجل جلب شيئاً إلى مدينة من مدائن المسلمين صابراً محتسباً فباعه بسعر يومه كان عند الله من الشهداء       İbnu Mes’ud Hazretleri bu konuda şöyle demiştir: “Hangi adam ki Müslümanların yaşadığı herhangi bir şehre, (ticari olan) bir şeyi, sabrederek, sevabını hesap ederek, sevap planı yaparak, sevap umarak, sevk eder ve  o götürdüğü şeyi, günlük raiç bedeliyle (piyasa bedeliyle) satarsa,  o Allah katında şüheda mertebesindedir. Veya Allah’ın değerlendirmesiyle şüheda platformunda, şüheda mertebesinde değerlendirilir. Hem dünyada hem ukbada. Tabi bu girişimi bozmadan yürütürse. Bu girişimi Allah adıyla yürüterek sevabını umarak yürütmesi inançlı olduğunu gösteriyor. İki şart var. Birincisi daha şehre girmeden yolda cambazlar vardır. Bu kişiye ne istiyorsun derler, işte şu. Daha pazara sokmadan o malı adamın elinden alırlar. Bunu yapmayacak, onlara “hayır” diyecek, vermeyecek. Ta pazara kadar getirecek. Kolay mı, cihat? Orada daha kolay tabii, ver gitsin, kurtul. Oraya kadar getirebilmesi bir cihattır.  Çünkü bu işin cambazları var, yerine göre adamın canını alıyorlar. Öldürürüm seni, diyor.  Oraya götüremezsin biz alacağız diyorlar. Pazara kadar gitmesine engel oluyor. O elliye satacaksa öteki yetmiş beşe, yüze satıyor. Malı pahalaştırıyor. İstediği fiata kendisi piyasa oluşturuyor. İşte kalpazan diyebileceğimiz bu kimselere sabretti ve sabırdan maksat Allah’tan sevap umarak, bu bir ecirdir, bu bir cihattır. Peygamberimiz böyle buyurmuştur, ashabından böyle rivayet gelmiştir, ben bunu cihad maksadıyla yapıyorum, diyor. Ve getiriyor oraya tüm emekleri sarf ediyor ve piyasada o günün değeri neyse o fiyattan satıyor.  Ambarda bekletmiyor.  Bekletip piyasa yükselsin diye düşünmüyor. Stok yok. O gün ne ise Allah’ın akışına, onu bir akım kabul ediyor,  o akıma kapılıyor ve Allah’tandır bu esinti, diyor. Çünkü raiç bedeli Allah oluşturur. Peygamberden narh istediler. Yani Peygamber (as) den pazardaki raiç bedeli yükseltmeyi istediler. Narhı Allah kor, buyurdu. Zamı Allah verir dedi. Kendileri bir şey söylemediler. Zamı Allah verir dedi. Kuran’da böyledir; piyasayı Allah oluşturur. Ama tabii ki üçkâğıtçılar serbest piyasa olsa da oradan buradan müdahale ediyorlar. Bunun adı da serbest piyasa oluyor.  Piyasa gerçekten serbest olmalıdır. Serbestten maksat ilahi esintiye, dalgalanmaya teslim olmak demektir. İşte bu adam da öğleden sonra çıkarayım, herkes satsın, kimsenin elinde kalmayınca ben piyasaya çıkayım, demiyor. Böyle maksatları yok.  Allahın rızasını hesap ve kitap ediyor. İşte o gün satarsa bunu, Allah katında şühedadan olarak yerini alır veya dünyada iken şehit muamelesi görür. وقال ابن عمر رضي الله عنهما : ما خلق الله موتة أموتها بعد القتل في سبيل الله أحب إليّ من أن أموت بين شعبتي رجل أضرب في الأرض أبتغي من فضل الله   Abdullah b. Ömer de şöyle demiştir: Allah ölüm tarzlarından bir ölüm yaratmış değil, benim öleceğim ölümlerden bir ölüm, بعد القتل في سبيل الله Allah yolunda öldürülmekten sonra öleceğim ölümlerden hiçbirisi  أحب إليّ daha sevimli değildir bana veya daha sevimli bir ölüm yoktur Allah yolunda öldürülmekten sonra من أن أموت  ölmemden بين شعبتي رجل ,رجل شُعْبَتَا demek deve palanının önü ve arkası, tesniye bir kelime,  aslı شُعْبَتَانِ (şubetani) bunun izafet sebebiyle نِ (nun)düşmüş, bu deve palanının arasında demektir. Bir tür semer oluyor bu. Biz buna diğer hayvanlar için eyer de diyoruz.. Eğerin arasında olduğum halde.  أضرب في الأرضYeryüzünde sefer ediyor olarak,       أبتغي من فضل الله           Allah’ın fazlından dileyerek.  Bu hayvanın üzerinde, semerinin arasında rızık aramaktan daha güzel bir ölüm yoktur, Allah yolunda ölmekten sonra. Böyle bir ölümü tercih ederim. Rızık ararken ölmek benim için ikinci bir derecede bir ölüm tarzıdır, diyor. Bu da teşviktir,  Allah yolunda rızık arayarak ölmenin ne kadar bereketli mübarek olduğu, kutlu bir ölüm olduğu ifade edilerek dinimizde ticarete verilen önemi görüyorsunuz. Askerlik yapanla, hayatını rızık elde etme yönünde kazanan kişinin sayi aynıdır. Ne güzel Allah mübarek eylesin.    { فاقرءوا مَا تَيَسَّرَ مِنْهُ }   O hâlde ondan, size kolay geleni  okuyun.

TAHFİFE GERÇEKTEN UYUN: Yukarda geçtiği için burada zamirle geldi. Ondan kolay geleni okuyun. كرر الأمر بالتيسير    Kolaylıkla ilgili emri yüce Allah tekrar etti. لشدة احتياطهم    neden dolayı?  Ashabın tedbirli, son derece tedbir göstermesine karşılık, tedbir ortaya koyduklarından dolayı tahfifi tekrarladı.. Yani şaka değil bu, gerçekten, kolay geleni okuyun.  Bunu laf için söylemedim, diye onları ikna etmeye çalışıyor..  Çünkü onlar acaba böyle mi geçiştiriverdi, bu da olabilir mi demek istedi. Siz yine ötekini yapın mı demek istedi. Böyle zımnen bir anlam yok demek için bunu tekrar ederek vurguladı.  Onların bu yöndeki ihtiyatlı hareketlerine karşılık böyle emrin tekrarını görüyoruz. Bunlar bize de örnektir.  Hangi topluma hitabediyorsun. Onun için toplumun durumuna, konumuna göre hitabını yapacaksın.  Tekrarları ona göre yapacaksın. Burada edebiyattan öğreneceğimiz şeyler de var.  { وَأَقِيمُواْ الصلاة }  Ondan kolay geleni okuyun. Kuran okumak;  bunun üzerinde çok durduk ama; Demek ki yüce Allah tekrar ediyor.  Bizim de tekrar etmemiz gerekiyor. Tekar tekrar söylüyorum. Allahın Aziz Kitabı’nı okumak kadar insana    bahtiyarlık veren, huzur veren bir başka ibadet yoktur. Tilavetü’l-Kur’an’ın eşi yoktur. Namaz da onunla şereflenmiştir. Kur’an namazla değil namaz Kur’anla şereflenmiştir. Şereflinin teşrif ettiği makam nasıl şereflenmesin?  O makam kıyam makamıقيام الصلاة  namazın kıyamı, o makama  tilavet teşrif edince namazı güzeller güzeli kılmıştır, namazı en efdal ibadet kılmıştır. Çünkü 

 افضل عبادة امتى تلاوة القران او قراءة القران

  1. Benim ümmetimin en üstün ibadeti Kur’an okumaktır.”

CANA CAN, RUHA RUH KATAN KUR’AN:  Kuran okumak hem gönüllere sefadır, hem akıllara devadır. İnsana hem akıl, fikir hem can verir. Çünkü Kur’ân ruhtur. Kur’ân’ın bir ismi de ruhtur. Ruh üzerine ruh kazanıyorsun. Can üzerine can kazanıyorsun. Kur’ân okudukça canlanıyorsun. Ne kadar okursan o kadar canlanıyorsun. Kadarını artırmak istiyor musun? Daha çok oku.  İşte Allah tekrarla hayrın nerede olduğunu kullarına işaret ediyor. Üzerine basa basa söylüyorum ki ondan size kolay geleni okuyun. Ve وَأَقِيمُواْ الصلاة  bakın burada müfessir, namazın içindeki Kur’ân mı kastedildi, dışındaki mi diyordu? Bakın şimdi وَأَقِيمُواْ الصلاة Kur’ân okumanın ayrı bir şey olduğu anlaşılıyor. Çünkü ayırıyor. Ve buna ilaveten namazı dosdoğru kılın. Veya şöyle diyebiliriz: yine namazın içindeki Kur’anı kastetmiştir ama namazın içindeki Kur’ânın bir başka olduğunu belirtmek için böyle söylemiştir. Ama Allah, burada namazın da maksut olduğunu belirtmek için tahsisun bizzikr yaptı.  Ve özellikle namazı kılın diyerek vurgu yapmasına             تخصيص “tahsisün bizzikr” diyoruz.

 حافظوا عَلَى الصلوات والصلاة الوسطى

¶       “Namazlara ve orta namaza devam edin…”[28]

 namazları kılın diyerek ve özellikle ikindi namazını derken (Bu ikindi namazı zaten önceden namazların içinde vardı.) önemini belirtmek için tahsisün bizzikr yapıyor.

İKİNDİNİN FARKI: Özellikle ikindi namazını kaçırmayın, özellikle onu kılın. Çünkü o tam böyle karambole gelebilir. İkindi çok farklı bir vakittir. İşte burada da özellikle namazı kılın. Yani tilaveti namazla birlikte yürütün. Öyle bir incelik var. وَأَقِيمُواْ الصلاة المفروضة  Farz namazı dikkatlice kılın, hakkıyla kılın. { وَءَاتُواْ الزكواة } Zekatı verin. الواجبة Vacip  olan -farz olan- zekatı verin.  { وَأَقْرِضُواُ الله } Ve Allah’a borç veriniz. Ödünç veriniz.

ALLAH İLE ALIŞVERİŞ:  Gördünüz mü ticaret nasıl oluyormuş bakınız. Ödünç alıyor. Allah istiyor, bana ödünç verin, diyor. Ama bana derken o kendi zatına meftun olanları kasteder. Kendisine yalvaranları kasteder. Kendisinde fani olanları kasteder. Kendi kudretinin ağuşunda aciz olanları kasteder, isteyemeyenleri kasteder. Olur ya bazen bir arkadaşınız vardır, son derece ihtiyacı vardır ama bir türlü isteyemez ya, sen gidersin onun yerine istersin. Aman Allah’ım şu dostluğa bakınız. Yüce Allah dostunu hiç mağdur eder mi?

وَهُوَ يَتَوَلَّى الصالحين

¶        “O Salihlerin dostudur, velisidir.”[29]

 İsteyemeyenin yerine isteyiveriyor diyor. Allah’a verin derken fukaraya verin demek istiyor. Kendisi ne yapsın? Ganiyyün anil âlemin[30] olan zat ne yapsın. Sen de diyorsun ki bana şunu verir misiniz? Bakın Hasan’a şunu verir misin demeyeceksiniz. Bakın buradan bunu öğreniyoruz. Eğer arkadaşın için istiyorsan şuna verir misin demeyeceksin. Bana verir misin diyeceksin. Onlar zaten ezilmiş. Onun adını orda ezmeye hakkın yok. O zaten iffetinden söyleyemiyor.  Yüzsuyu dökeceksin. Onlar yüzsuyu dökmeye değer kişilerdir. Azizler için her şeyini seferber edeceksin. Yüce Allah madem onlar adına isteyiveriyor, biz kim olduk.  İşte toplum böyle olsa, yerlere serilmez, ayaklar altında kalmaz.

MÜSLÜMANIN DERDİYLE DERTLENMELİYİZ:  Karnını doyuran kendini düşünüyor, köşeye çekiliyor. Oh gel keyfim gel. Nerde senin derdin, sen niye dertsizsin? Sen de acı duymalısın. Ezilmişlik hissetmelisin. Sana Allah vererek bir şekilde belini doğrultmuş. Ama senin belinin doğru olmaması lazım. Hem beli kırıkların acısını, eğrilerin acısını duyman lazım. Bunun için onların içinde olmalısın. Hastaların muhtaçların içinde olmalısın. Onların çektiklerini çekmelisin, hissetmelisin. Onlara destek olmalısın. O sağlığının bedelini böyle ödemelisin. Aksi takdirde çok güçlü bir belanın gelip oranı buranı paramparça edeceğinden hiç kuşkum yoktur. Eğer böyle bir şey gelmeyecekse istidracından korkarım, cehenneme doğru yuvarlanmandan endişe ederim. Niçin hiç üzülmüyorsun, tasalanmıyorsun?

من لم يهتم بأمر المسلمين فليس منهم  

peygamberinin ilanını duymadın mı?

 “Müslümanların dertleriyle dertlenmeyen onlardan değildir.” [31]

 Onlardan olmadığını ispat etmiş olursun. İlgilenmemekle onlardan olmadığını, kendi kendine gelin güvey olduğunu, bir zandan ibaret Müslüman olduğunu bilmelisin. Bunlar günümüz için önemli ahvaldir. Kendi içimizde de böyle dertler çoktur.  Allah derdimizi dermanımızla ziyade buyursun. وَأَقْرِضُواُ الله بالنوافل   Yukarda zekatı verin diyor, tamam zekat farzdır.  Onu vermezsen zaten işin bitiktir.

DEĞERLİ BÜTÜN: ZEKÂT: Yekpare olamazsın, paramparça olursun. Pazar yerinde parçaları satıyorlar, bir de bütün olarak satıyorlar. Hangisi değerli. Bütün değerli değil mi! Parçacı diyor, üç beş kuruş. Eğer üçbeş kuruş kazanmak istiyorsan parçacı olursun, buna diyeceğim yok. Ama zekât bütünlüğü ifade eder. Zekât, İslam’ın şartlarından bir tanesidir. O olmadı mı o zaman parçaya dönüşürsün. Eczaya dönüşürsün, Allah korusun. Bütünlüğünü bozmuş olursun. Parça olmaktan Allah’a sığınırız. Şimdi burada bunu böyle söyledikten sonra وَأَقْرِضُواُ  Burada yeniden bir istek var, borç verin. Zekât senin borcundur, verdin, üzerine vaciptir. وَأَقْرِضُواُ  ise benim borcum olacak kulum diyor, ben borcumu senden aldım, şimdi ben sana borçlanmak istiyorum. Bu çok yüce bir değer çünkü dünyadaki borçlular borcu neyse onu alırlar. Fazla alamazlar, fazla alırsa faiz alır, haramdır. Ama Yüce Allah aldığına kat kat veriyor. Ben veririm diyor, siz vermeyin siz muhtaçlarsınız. Ben faiz veririm. Ben zenginim. Ama siz olmaz. Sizden istemiyorum.  Birbirinize karşı işlerinizi faizle halledip bitirmeyin. Ama kendisi veriyor. Sen bir verirsin, O sana en az on verir. Bu tabii dünyada bereket olarak sana gelir. Bazen bu bereket manevî olur,  keramet olarak ortaya çıkar; bazen de zahir şekilde cereyan eder, fiziki olarak da artış görürsün.  Kişi o zaman “ On liram vardı cüzdanda harcıyorum, harcıyorum hâlâ bitmiyor. Devamlı on lirayı görüyorum.” demeye başlar. Söyleme kimseye, bereket gelmiştir.  Bereket hiç tükenir mi? Bereket Rahman’dandır. Ama dili durmaz adamın, şom ağzı sonunda uğursuzluğunu cüzdanına da isabet ettirir ve böylece aklının derdine düşer.  Ah aklıma mı yanayım mı derler, ondan sonra yanar durur. Bu dünyada bu şekilde artış da görürsün. Bazen yüzün yüze dönüştüğünü görürsün. Bu yüz lira nerden geldi bana? Benim yüz liram yoktu dersin. Tamam işte, ses etme.

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللَّهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِين

¶  “ Allah’ın rahmetinden dolayı Ey Muhammed, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onlara mağfiret dile, iş hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi Allah’a güven, doğrusu Allah güvenenleri sever.[32]

 sırrıyla al, onu kullan. Bazen böyle de olur ama işin genel yapısı manevi oluşudur. Tazminat ahirette olacaktır. Allah vaat ettiği şeyleri kullarına sonsuz âlemde, en muhtaç olduğu günde verecektir. Senin adına onları saklamaktadır. Eğer O, saklamasaydı, oraya yatırmasaydın buradan götürmen mümkün olmazdı. Çelik kasalara doldursan da, dünya bankalarına yatırsan da her şeyin tarumar olduğu gün kasa mı kalır, tasa mı kalır? Hepsi yok olur gider. Onun için şimdiden yatırımını Allah’a yapmalısın. Bu da  “karz-ı hasendir.” Bu Allah’a verilmiş kabul ediliyor. Yani Allah’ın kullarına verilen borç Allah’a verilmiş gibidir. Sen ona ne verdiysen onu alırsın.  Elli verdin elli alacaksın. Onun faizini Allah verecek, Allah’tan alacaksın.

والقرض لغة Sözlükte garzın anlamı temyizdir. القطعdemektir. Kesmek anlamındadır. Garz demek Arapçada القطع  demektir. فالمقرض Bu durumda ismi faili olan المقرض (mugriz) kelimesi ağrazadan agriz. أَقْرَضَ - يُقْرِضُ أقرض- أقرضا- أَقْرِضُواُ- bunun ismi faili المقرض  Bu durumda bunun anlamı يقطع ذلك القدر  bu miktarı kesen kimsedir. Bu miktarı من ماله  malından فيدفعه onu veren kişidir. إلى غيره  Başkasına malından bir miktarı kesiyor, koparıyor, kotarıyor. Onu bir başkasına verdiği için buna القرض (garz) deniyor. Verdiği şeye القرض (garz) deniyor. Bütünden ayırdığı parça demektir. Yani mal canın yongasıdır. Canından veren kazanır. Malından değil canından. Adamın canından verdiğini nerden bileceğiz. Malına aksettirmesi lazım. Maldan veren aslında candan verir.

VERMEK KOLAY DEĞİL: Çünkü vermek kolay değildir. O insanın canıyla bütünleşmiştir. Mal sevgisi vardır. Kalbi mal sevgisiyle meşbudur (doludur).  

زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاللَّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآَبِ

¶        “Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, nişanlı atlar ve develere, ekinlere karşı aşırı sevgi beslemek insanlara güzel gösterilmiştir. Bunlar dünya hayatının nimetleridir, oysa gidilecek yerin güzeli Allah katındadır.”[33]

Nefse bu şeyler sevdirilmiştir. Nefis o mal ile mülk ile müpteladır. Bu da bakalım kesip verecek mi?  Hani böbreğimin birini kesip kardeşime vereceğim. Kesip ona veriyor. Tıpkı bunun gibi canından, bedeninden bir parçayı muhtaç olana veriyor.

وكذا المتصدق   tasadduk eden de böyledir.  Mutasaddık kişi de böyledir. Şer’î anlamda tasadduk eden kişiيقطع ذلك القدر من ماله  Malından bir miktarı ayırır. فيجعله لله تعالى   Allah için tahsis eder. Allah için kılar. Bu Allah içindir der. Böylece onu Allah’a vermiş olur. Her ne kadar doğrudan Allah’a değil, ihtiyaç sahibine verse de Allah için ayırdım bunu demesi işte bu manayadır.  Allah’a vermiş olur.

اليد العليا خير من اليد السفلى

 

  1. “Yüksek (te olan) el alçak 8ta olan) elden üstündür.”[34]

 Bu اليد العلي, yedü’l- münfık, infak edenin eli; اليد السفلى yedü’s-süfla  ise, fakirin elidir. Dolayısıyla veren el, alan elden üstündür. Bir de sûfi bakışı var. İşin arka plandan değerlendirilişi var. اليد العلي ’ yı nasıl insana nispet edersin diyor. اليد (Yed) Allah’ın bir sıfatıdır.

يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ

¶       “Allah’ın eli onların elleri üzerindedir.” [35]

Asla o altta kalmaz. O daima üsttedir. El- yedül- ulya, Allah’ın yedidir. Dolayısıyla yedü münfık;  infak eden Allah’tır. Allah veriyor.

وَمِمَّا رزقناهم يُنفِقُونَ

¶       “Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden verirler.” [36]

infak eden gerçekte Allah’tır. Onun için Yüce el Allah’ın elidir. Öteki de muhtacın elidir. İster zengin olsun ister fakir olsun, Allah’a göre hepsi muhtaçtır. Zengin de gelirine muhtaçtır. O da gelire muhtaçtır. Gelirini kestiğin anda o da bitiyor

وإنما أضافه إلى نفسه Yüce Allah burada kendi nefsini izafe etti, nispet etti. Buradaki eylemin hedefi olarak Allah’a verilecek. Eylemin hedefi kendisidir. Bu fiili neden kendisine nispet etti.

لئلا يمن على الفقير Veren kişinin fakirin başına kakmaması içindir. Onu kendisine minnet duyurmaması, minnet ettirmemesi için. فيما تصدق  verdiği şey konusunda به  o şeyle عليه  onun üzerine. Onun üzerine minnet olmasın diye. وهذا bunun izahı şudur. لأن الفقير Çünkü fakir. معاون له Tasadduk edenin yardımcısıdır.

في تلك القربة  Bu manevi yaklaşımda. Çünkü Allah’a fiziki yaklaşım söz konusu değildir. Manevi yaklaşımdan söz ediyoruz. Ttasadduk ederek kişi Allah’a yakınlık kazanmış olur. Çünkü her yaptığımız hayrın sebebi Allah’a gurbiyettir. Allah’a yakın olmak için biz o işi yapıyoruz.

فلا يكون له  Bu ise sadaka veren için  mümkün olmaz. عليه منة bu onun üzerinde bir minnet oluşturmaz. Kişinin fakire bir şeyler vermesi,  ona yardımcı olması فلا يكون له fakir için oluşturmazعليه  kendisi üzerinde  منة  bir minnet oluşturmaz. فلا يكون له O infak eden için olmaz diyelim. عليه   İnfak ettiği fakirin üzerinde bir minnet oluşturmaz. منة  bir minnet.  Bu onun üzerinde bir minnet hakkı oluşturmaz. Tasadduk edenin fakire minnet etmeye hakkı yoktur.

بل المنة  Bilakis minnet hakkı للفقير  fakirindir. عليه  Onun üzerinde.  O sadaka verilenin üzerinde bir hakkıdır. Fakirin hakkıdır.

MİNNET FAKİRİN HAKKIDIR: Eğer başa kakmak gerekirse sen bana Allah’a yaklaşmak için, kirli şeyini aklatmak için verdin. Ben bunu yaptım, akladım seni, pakladım. Senin üzerinde benim hakkım var, deme hakkına sahiptir. Verenin değil verilen kişinin onun üzerinde minnet hakkı vardır.  Çünkü onun yükünü taşıyor. Verdiği yatırımdır, bu yatırımı onunla postalıyor. Adam bunu taşıyıveriyor. Sen ona ne ödedin?  Verdiğin para, gönderdiğin şeydir. Postaya gönderdiğin zaman beş milyar gönderdiğin zaman adam sana bununla kabul ediveriyor mu? Bunun ücreti şu kadar diyor. Elli lira vereceksin diyor. Bu kadar para gönderiyorsun diyor. Sen onu ödedin mi? Sana onu da verecek. Fazlasını da verecek. Adam da taşıyıveriyor. Taşıma parası nerde. Onun için eskiler diş kirası derler. Diş kirası bunun için yapılmıştır. Arifler tarafından, arif olan atalarımız tarafından ortaya çıkarılmıştır.

{ قَرْضًا حَسَنًا }  Güzel bir borç veriniz.  Sadece garz vermek, borç vermek yetmez. Öyle bir borç ki güzel bir borç olsun.

من الحلال  Helâldan  verin. Hasen dediği şey, حَسَنًا , طَيِّبًا  tayyibendir yani  helâlden verin. Haramdan değil. بالاخلاص İhlâsla, samimiyetle verin. Onun için incitme, üzüntü olmasın. Başa kakma olmasın. En güzel bir şekilde verin ki, verdiğiniz borç en güzeli olsun, en iyisi olsun. Davranışlarınızda buna göre olsun, verme tarzınız, verdiğiniz şey;  hep en güzel şekilde olsun.

{ وَمَا تُقَدّمُواْ لأَنْفُسِكُم }

Kendiniz için gönderdiğiniz şeylerin, مّنْ خَيْرٍ  hayra dair kendiniz için ahrete postaladığınız, Allah’a gönderdiğiniz şeylerin, Allah adına verdiğiniz şeylerin karşılığını

تَجِدُوهُ  bulursunuz o şeyi  أي ثوابه   Sevabını وهو جزاء الشرط  o şartın cevabıdır

تَجِدُوهُ  Allah için verdiğiniz herhangi bir hayır yani verirseniz bu şart anlamında bir cümledir. تَجِدُوهُ  da onun cevabıdır. Bu nedenle نَ düşmüştür. تَجِدُونَه idi. Cevap olarak meczum olduğundan dolayı böyle نَ  düşmüştür.

O verdiğinizi siz nerde bulacaksınız?  Bu gönderdiklerimi ben ahrette hangi ambarda aramam, sormam lazım. Allah’a gider onu Rabbine sorarsın. Rabbinin katında bulursun onu.

{ عِندَ الله Allah katında bulursunuz onu. O verdiğiniz şeyi. هُوَ خَيْراً Hayrın ta kendisi olarak. Tam bir hayır olarak bulursunuz.

مما خلفتم  Geriye bıraktığınız şeylerden  daha iyi olarak bulursunuz. خَيْراً Hayran ismi tafdil olduğu için hayran  أَخْيَرَkelimesinin çok kullanılmış şeklidir. Neden?  Tafdil olarak kılınan şeyi.

مما o şeyden daha iyi, hayırlı olarak bulursunuz ki خلفتم  Öldükten sonra geriye bıraktığınız şeyler. O halefiniz sizin. وتركتم  ve arkanızda bıraktığınız şeylerden  daha iyi daha faydalı  daha güzel olarak gönderdiklerinizi Allah katında bulursunuz.

فالمفعول الثاني ل { تَجِدُوهُ } { خيراً }    hayran mefulü sanidir bu. تَجِدُوهُ nun ikinci mefulü خيراً  kelimesidir.  Peki hüve nedir? و { هُوَ } فصل İkisinin arasında gelmiş fasıl zamiridir.

وجاز  

Önümüzdeki hafta buradan alarak devam ederiz.



[1] Şuara26/80

[2] Casiye45/13

[3] Bakara2/115

[4] Hadid57/4

[5] Ankebut29/69

[6] Kasas38/77

[7] Neml27/42

[8] Hadid57/4

[9] Nas114/6

[10] Kıyamet75/19

[11] Enbiya21/107

[12] Rahman55/26

[13] Zümer39/30

[14] İsra17/84

[15] Nmel27/44

[16] Buhârî, Tevhid55; Müslim, Tevbe14; İbn Mâce, Zühd35

[17] Tarık86/17

[18]  Buhârî, Megazi60, Ahkâm22; Dârimî, Sünen, Mukaddime24 

[19] Tevbe9/111

[20] Buhârî, Kizbten Nehy,5629; Müslim, Yalanın çirkinliği 4719; Beyhakî, Şuabü’l-İman,4601

[21] Fetih48/27

[22] Tirmizî, Bir 66

[23] Zümer39/71

[24] İsra17/84

[25] Buhârî, Bedyü’l-vahy1, İman41; Müslim, İmaret155; Ebû Davûd, Talak11; Tirmizî, Fezailü’l-Cihad16; Nesaâî, Taharet60; İbn Mâce, Zühd26

[26] Bakara2/3

[27] Kasas38/77

[28] Bakara2/238

[29]A’raf7/196

[30] Al-i İmran3/97

[31] Taberânî, Mucemü’l-Evsat, hadis no:7686

[32] Al-i İmran3/159

[33] Al-i İmran3/14

[34] Buhârî, Zekât 17;Müslim, Zekât 32; Ebû Dâvûd, Zekât 28; Tirmizî, Zekât 38; Nesâî, Zekât 52; Ahmed, Müsned, II,5092; Mâlik, Muvatta,Sadaka 2

[35] Fetih48/10

[36] Bakara2/3

Paylaş...

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to Twitter

14 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Instagram

Üye Girişi

Fotoğraf Albümü

  • Kategori: Anma Haftası 2017
  • Kategori: Anma Haftası 2016
  • Kategori: Anma Haftası 2015
  • Kategori: Anma Haftası 2014

          gulhan_37