Edna'ya Kıyam Edna'da Kıyam

Değerli Kardeşlerim, Kıymetli Müminler!

Yüce Allah bizleri mağfiretiyle, lütfuyla, keremiyle affına mazhar eylesin! Önümüzdeki Aziz Kitabı’nın hürmetine yüce derecelere eriştirsin. Fitnelerden, fesatlardan cümlemizi azâd eylesin. Kur’ân-ı Azimüşşan’ın nuruyla yakin (ölüm)  gelinceye kadar kulluğumuzda istikamet nasip eylesin. Onun nuru ile kabre girmeyi, orada dosdoğru şekilde Münker ve Nekir’e cevap vermeyi ve bu vesile ile kabrimizi cennet bahçelerinden bir bahçe eylemesini Yüce Rabbimizden diliyoruz, kabul buyursun. (Âmin!)

KUR’ÂN’DAN OKUNAN BÖLÜM:

إِنَّ رَبَّكَ يَعْلَمُ أَنَّكَ تَقُومُ أَدْنَى مِنْ ثُلُثَيِ اللَّيْلِ وَنِصْفَهُ وَثُلُثَهُ وَطَائِفَةٌ مِنَ الَّذِينَ مَعَكَ وَاللَّهُ يُقَدِّرُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ عَلِمَ أَنْ لَنْ تُحْصُوهُ فَتَابَ عَلَيْكُمْ فَاقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْآَنِ عَلِمَ أَنْ سَيَكُونُ مِنْكُمْ مَرْضَى

TEFSİRDEN OKUNAN BÖLÜM:

 فنزل { عَلِمَ أَن لَّن تُحْصُوهُ } لن تطيقوا قيامه على هذه المقادير إلا بشدة ومشقة وفي ذلك حرج { فَتَابَ عَلَيْكُمْ } فخفف عليكم وأسقط عنكم فرض قيام الليل { فاقرءوا } في الصلاة والأمر للوجوب أو في غيرها والأمر للندب { مَا تَيَسَّرَ } عليكم { مِنَ القرءان } روى أبو حنيفة عن أبي هريرة رضي الله عنه أنه قال : من قرأ مائة آية في ليلة لم يكتب من الغافلين ، ومن قرأ مائتي آية كتب من القانتين . وقيل : أراد بالقرآن الصلاة لأنه بعض أركانها أي فصلوا ما تيسر عليكم ولم يتعذر من صلاة الليل وهذا ناسخ للأول ، ثم نسخ هذا بالصلوات الخمس ، ثم بين الحكمة في النسخ وهي تعذر القيام على المرضى والمسافرين والمجاهدين فقال { عَلِمَ أَن سَيَكُونُ مِنكُمْ } أي أنه مخففة من الثقيلة والسين بدل من تخفيفها وحذف اسمها { مَّرْضَى } فيشق عليهم قيام الليل .

Değerli Kardeşlerim, Kıymetli Müminler!

Yüce Allah bizleri mağfiretiyle, lütfuyla, keremiyle affına mazhar eylesin! Önümüzdeki Aziz Kitabı’nın hürmetine yüce derecelere eriştirsin. Fitnelerden, fesatlardan cümlemizi azâd eylesin. Kur’ân-ı Azimüşşan’ın nuruyla yakin (ölüm)  gelinceye kadar kulluğumuzda istikamet nasip eylesin. Onun nuru ile kabre girmeyi, orada dosdoğru şekilde Münker ve Nekir’e cevap vermeyi ve bu vesile ile kabrimizi cennet bahçelerinden bir bahçe eylemesini Yüce Rabbimizden diliyoruz, kabul buyursun. (Âmin!)

Bu hafta tefsirden okuyacağımız bölüm Müzzemmil Sûre-i Celîlesi’nin 20. âyet-i celîlesi olacaktır. Okumaya bu bölümden devam edeceğiz. Müfessirimizin beyanı veçhile de anlatmalarımızı sürdüreceğiz. Allah Teâlâ hakkıyla anlamayı, anlatmayı ve gereğini hayat safhalarına aktarmayı cümlemize nasip eylesin.

Sûrenin İsmi ve İçeriği: Sûre-i Celîle’nin ismi olan Müzzemmil, Peygamber-i Zîşan’ın bir ismi olarak da ifade edilmektedir. Bu sûre Peygamber-i Zîşan’ın nübüvvetinin ilk anlarını, ilk dönemlerini içermektedir. Bu dönemler içerisinde örtülere bürünmesi, risâletini bir takım hicaplarla örtmüş olmasından dolayı Yüce Allah, sıfat yönüyle O’na “Müzzemmil” ismini vermiştir. (Bundan sonra gelen Müddessir Sûresi de hemen hemen aynı anlamı taşımakta ve bu sûrenin hemen akabinden gelerek aynı dönemi anlatmakta ve aktarmaktadır.)

Risâlet ve Ulûhiyetin Püf Noktası: Bu sûrede, Peygamber-i Zîşan’ın bu vaziyeti Yüce Allah tarafından değerlendirilmekte, kendisinin bürünmesi değil, açılması gerektiği ifade edilmektedir. Örtünmek değil, açılmak gerekmektedir. Risâlet”, ulûhiyyetin inkişafı anlamındadır. Risâlet, peygamberlerin misyonudur, ulûhiyyet Allah’ın misyonudur. Tanrılık, Allah’a ait, risâlet de beşere aittir. Bu meyanda ulûhiyyet, insanların ötesinde, insan duyu ve duygularının verasında, üstünde yer alan Tanrılık konumu ve durumudur ve sadece Allah’a ait olan bir mertebedir. Biz buna “Ulûhiyyet Mertebesi” diyoruz. Mertebe-i ulûhiyet, Tanrılık mertebesidir.

Tanrı, varlıkları tedbir eden, yöneten ve rububiyyet yönüyle de terbiye eden yani onların kıyamını sağlayan, onları yediren içiren, onlara hayat bahşeden, türlü yönleriyle varlıklara kıvam ve devam veren Zât demektir. Bunun bilinmesi, görünmesi lâzımdır. Çünkü Yüce Allah varlıkları yaratmaktan gayesinin, amacının bilinmek, sevilip takdir edilmek olduğunu beyan etmektedir.[1] Gelen rivayetlerden bunları anlıyoruz. Şimdiye kadar bizlere aktarılan dini esaslardan bunları çıkartıyoruz.

Resûlün Bürünme Keyfiyeti: Yaratan, mademki bilinmek istiyor, o hâlde gizli olan bu hakikatin, bu sırrın aşikâr olması, meydana çıkması;  aktarılması ve öğretilmesi gerekmektedir. İşte bu nedenle Yüce Allah, beşerden birisini seçmiş, ona “ resûl veya nebî” ismini vermiş ve seçilmişlik yönüyle de ona “Mustafa” demiştir. Mustafa (a.s) son ümmete gönderilen son peygamber olarak bizim muallimimizdir, bizim reisimizdir. İşte bu Güzel Zât, Allah’tan risâlet görevini almış ve risâlet görevini üstlendikten sonra örtülere bürünmüştür. Bu bürünme olayı hem sûrî olarak hem manevî olarak gerçekleşmiştir; kendini bir köşeye çekmiş, bir nevi içine kapanmış ve dış (zahir) yönüyle de üzerine örtüler örtmüştür. Bu örtünme ve içine kapanma, dışarıdan gelen tepkilerden kaynaklanan bir olaydır. O’nun üzerine gidilmesi, O’na nahoş sözler söylenmesi, O’nun sıkıştırılması böyle bir vaziyet almasına sebep olmuştur.

Resûlün Sorumluluk Açıları: Yüce Allah, risâlet görevi verdiği bu zâtı iki açıdan sorumlu tutmuştur:

  • Birinci açı, Allah’a olan sorumluluğudur. Yüce Allah’a karşı olan yanıdır,

 yönüdür. Bu yönü tamamen beynehü ve beynellahtır yani Allah ile kendisi arasında olan bir boyuttur. Bu yönüyle risâlet sahibi olan Resûl Muhammed (a.s) özel bir terbiye almaktadır. Yüce Allah’ın sonsuz lütuf ve kerem denizinde yüzdürülmektedir. Sonsuzluk ufkunda kanat çırptırılmaktadır. “Çünkü yücelişin sonu yoktur, sınırı yoktur.” İşte bu yönüyle Peygamber bir anlamda Allah’ın öğrencisidir, talibidir ve terbiye görmektedir.

  • İkincisi; Resûl’ün diğer bir açısı, diğer bir yönü de vardır ki bu da beşere

 yöneliktir. Bu yönüyle de öğrendiklerini ve Cenabı Allah’tan aldıklarını insanlara aktarmaktadır. Allah’ın kulları yani “ibâdullah” olan beşeri bir bir terbiye etmek, eğitmek; onları da Yüce Hakk’ın katından, lütfundan, kereminden haberdar etmek, onları da yüce derecelere çıkartmak Peygamberin bir görevidir. O hâlde peygamber iki yönden mesuldür. Birincisi, Allah’a yönelik olarak özel yönü ki bu, “alma”, “eğitilme”, “öğretilme” mertebesidir, O’nun muallimi sadece Allah’tır. O’nun terbiye edicisi sadece Yüce Rabbimizdir. Bu yönden arada bir başkası yoktur.

Beşere yönelik olan ikinci açısı ise “âlemlere rahmet olma keyfiyedir.”    

وَمَا أرسلناك إِلاَّ رَحْمَةً للعالمين

¶       “Ey Resûl, ey Muhammed, biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.” [2]

âyetinde Yüce Allah’ın beyan buyurduğu gibi, âlemlere rahmet olma keyfiyetidir ki “alıcılık değil vericilik mertebesidir.

وَمِمَّا رزقناهم يُنفِقُونَ

¶       “….Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden harcarlar.” [3]

Hz. Muhammed’in Âlemlere Rahmet Oluşu:

Yüce Allah’ın kendisine rızık olarak verdiği, başta risâlet olmak üzere sonsuz nimetlerini, layık olanlara; beşere, sadece beşere değil cinlere, sadece beşere ve cinlere değil dağlara, taşlara, göklere, yerlere, bayırlara, çayırlara, zerrelere varıncaya kadar her şeye rahmet olarak harcar. Muhammed (a.s) sadece insanlara değil âlemlere rahmettir.  Âlemi’n-nâsa değil, âlemi’l-cinne değil tüm âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Karıncalar da buna dâhil, zerreler de kürreler de meleklere de buna dâhildir.

  1.     Melekler dahi Muhammed (a.s)’in rahmetinden, nurundan beslenirler.

 Onun için âlemlere rahmet denilmiştir. İşte bu yönüyle Muhammed (a.s), vericidir, îta edicidir, Allah’ın verdiklerini kullarına dağıtıcıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.s):

وَإِنَّمَا أَنَا قَاسِمٌ وَاللَّهُ يُعْطِي

  1. “ Allah verici, ben de taksim edenim” [4]

 buyurmuşlardır.  Peygamber (a.s) kendisine ait olan bu pozisyonu, bu vaziyeti bu şekilde  ifade etmişlerdir. “Allah verici, yani bana Allah verir, ben de size taksim ederim.” Demektedir. Onun için قَاسِمٌ “Gâsim”  (a.s)’dir. Peygamberimiz taksim edicidir, paylaştırıcıdır. Yönelişe göre pay edicidir. Allah için, ne kadar can atıyorsun, ne kadar heyecanlısın, ne kadar can veriyorsun o kadar can alıyorsun.

Bir can veririm Efendim’e,

Bin can bulurum kime ne?[5]

diyen Derviş Yunus gibi, yani bir veririm bin alırım, kim karışır ki bana. Can benim, patlıcanlar senin olsun, ben bir tane canımı veriyorum seni bilmem diyor. Yer misin, içer misin, yedirir misin, içirir misin ona karışmam ama ben veriyorum. Gönül verenlere, verilir. Muhammed (a.s) ‘e kim gönül verdiyse, kulak verdiyse, el verdiyse; el verdiği ölçüde almıştır.

  1. أو ألقَى السمعَ وهو شهيد[6]

El verdiği ölçüde elverişli olmuştur. Ne kadar elverişliyse o kadar verilir ve alınır. İşte Allah’ın resulü bu minval üzere dağıtıcıdır paylaştırıcıdır.

Yüce Allah bu sure-i celilenin başında, Peygamber-i Zîşan’a bakıyor, açılması gerekirken büründüğünü görünce;

  فاصدع بِمَا تُؤْمَر

¶       “ Emrolunduğunu aşikâr et ey resul.”[7]diyor.

ليظهره على الدين كله 

Niye gönderdik ki seni? Sana biz bu görevleri verdik. Bu din ile seni yükümlü kıldık. Neden?

¶        “Allah’ın gönderdiğini bütün inanışların fevkine, üstüne çıkarasın diye.” [8]

 Hepsinin fevkine vahdet sancağını dikesin diye.  Daha doğrusu meydana çıkıp meydan okuyasın diye gönderdik seni. Kenarda köşede gizlenesin diye değil. “Kalk!” diyor ve yeniden bir palazlandırıyor Muhammed (a.s)’i, yeniden tahrik ediyor. Yeniden kuşandırıyor, giyindiriyor.

 Bu surede bir cengâverin ; takması gereken silahlarla silahlandırışını, giyindirilişini, kuşandırılışını;  velhasıl sultanın savaşa çıkacağı zaman bilirkişiler tarafından donatılması gibi savaşa, hamleye hazırlanışını  görüyoruz..Silahını kuşandı diyoruz değil mi? Kuşağını kuşanır, sarığını kuşanır; derken hazır h3ale gelme durumudur kuşanmak. Giyindi kuşandı çıktı. Hazırlanmış, nereye gidiyorsa ona göre hazırlanmış. Kimisine kravatla gider kimisine kır atla gider. Gideceğin yere göre. Savaşa giderken tabi ki konumu, durumu zifaf gecesindeki gibi olmaz. Hepsinin konumu ayrı, pozisyonu farklıdır.

Cihada Hazırlık Nasıl Olmalı: Cihat hâli çok farklı bir hâldir. Korkutucu olması lazımdır. Zifaf gecesinde korkutucu bir tavır olmaz. Korku o geceye uygun değildir. Korku savaş meydanına uygundur. Bakışlarını değiştirecek, hiddet ve şiddet kuşanacaktır. Hem dışarıda silahlar, vurucu kırıcı aletler şakırdayacak hem de gözünde şimşekler çakacak. Gerekirse tırnakları uzatacak. İpekler giyinecek. Böyle allanan, şanlanan uçuşan kanat gibi pelerinler giyecek. Öyle şeyler giyinecek atın üstünde.  Yüce Allah’ın adını kahırla beyan edecek. Yani ey eşekler, ey domuzlar, vahdet bahçesini çiğnediniz, Yüce Hakk’ın kutlu tarlasını talan ettiniz. Ey domuzlar, işiniz ne burada, sarayın bahçesinde. Ey sülükler. En aşağılık kelimeleri kullanacaksın. Yüce Allah’ın defterinde, divanında bu sadece gâvur olarak geçer.

قل يا أيها الكافرون  

   “Deki: Ey keferet’ül-fecere…[9]

Bu, en ağır laftır. Çünkü bu laf insanı ebedi cehenneme sokucu, suçluların adıdır. Onların artık dünyadaki adı geçmez. Onların müşterek adı gâvurdur. Yüce Allah onlara ey gâvurlar diyor. İşte efendim palazlanan yiğit meydana böyle çıkar. Yüce Allah Peygamberini burada yeniden palazlandırıyor, yeniden giydiriyor, kuşandırıyor. Bütün gerekli olan dinamitleri, bedenine gerekli olan silahları yerleştiriyor. Ne lazımsa. Surenin özünü bu şekilde değerlendiriyorum, bu şekilde ifade ediyorum.

Risâlet bir açılma olayıdır, açma olayıdır ama bakıyoruz ki peygamber burada bürünüyor, örtünüyor. Örtünmen için değil açılman için gönderdim seni.

Açıl susam açıl cinsinden, açıyor, geliyor. İşte bu sûrede Yüce Allah bizzat, kontrolden geçirmek amacıyla tek tek mekanizmaları elliyor, düzeltiyor, kıvamına getiriyor ve haydi şimdi hamleni yap dercesine büyük bir hazırlık ifade ediyor. İşte bu hazırlıkların, bu kutlu hamlelerin içerisinde gece huzurda kendisine tertip düzen veren sahibinin huzurunda kıyam edişi var.

Edna’da Kıyam, Edna’ya Kıyam: “Kalk ben geldim .” Yüce Allah sanki kalk ben geldim,

Komutan geldi. Askere sanki “kalkın komutan geldi, hazır ol, dercesine bir gelişten, duruştan söz ediyor. Burada Allah’ın Peygamberine olan iltifatlarını görüyoruz. Peygamberi Zîşan’ın  gece vakti uyumadığını; düşmanların uyuduğu anda, gözden nihan olduğu anda Allah’la buluştuklarını görüyoruz. Yüce Allah’la olan özel buluşmanın gece vakti gerçekleştiğini görüyoruz.  Bu gece vaktin de esas olan Yüce Allah’a yaklaşmaktır. Deminden belirttiğim gibi Peygamberin iki boyutu; pozisyonu vardır. Birincisi doğrudan Allah ile olan temasıdır ki bu ikilinin arasına bir üçüncünün girmesi mümkün değildir. Bu çok özel bir durumdur. Bu alma noktasıdır. Peygamberin Allah tarafından donanmasıdır. Sonsuz lütuflara mazhar oluş makamıdır ki bu makama “Makam-ı Mahmut” veya “Vesile” makamı denir. Muhammed (a.s)’ın vardığı nokta budur. Bu nokta “Edna Mertebesidir”. قَابَ قَوْسَيْنِ  Gabe Gavseyn Mertebesidir”. Bu esmanın son bulduğu noktadır. Peygamberin Allah’a yaklaştığı edna mertebesidir. En yakın olduğu mertebedir. Mesafe olarak da en yakın olma durumudur. Zîra varlık varsa mesafe vardır. Mahlûk mesafeli varlıktır. Yaratan için mesafe söz konusu değil. Mesafe ölçümdür. Allah ölçüye gelmez. Ölçü yaratılmışlar içindir. Bu nedenle Peygamberin hareketlerinde hep ölçü vardır. Ama bu ölçü en son raddeye ulaşmıştır. Artık neredeyse hiçbir mesafe kalmamıştır.

 فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى

¶       “İki yay aralığı kadar veya daha yakına vardı.” [10]

Miracın Çekirdeği Namaz: Bu sır Peygamberin müzzemmillik döneminde bir çekirdek olarak ortaya çıkmıştır. Miracın sırrı namaz şeklinde ortaya çıkıyor ki namaz çekirdektir. Miracın çekirdeğidir. Ve bu çekirdeği ne kadar geliştirebilirsen miraçta o derece güçlü olur. Ve içli olur. Onun için ziraatın mübarek olsun. İyi öğren, nasıl dikilir. Nasıl geliştirilir. Nasıl yetiştirilir. Bunları bil ki ürünün bol olsun. Yoksa kısır olarak kalakalırsın. Eğer zamanını, zeminini ve şartlarını bilmezsen en güzel tohuma sahip olsan da bir şey elde edemezsin. İşte Bu Aziz Kitabı takip et ki tohumunu nasıl yönlendireceksin ki o tohum senin kalbindedir. Kalbini nasıl evirip çevireceğini, ne yöne tasrif edeceğini Muhammed (as)’ın eşliğinde öğren. Olması, yapılması gereken asıl iş budur. İşte biz de onun için gayret ediyoruz. Çalışmamızın yegâne amacı budur.  O (تصريف الرياح) tasrifi’r- riyahta,  (الْقُلُوبِ تصريف) tasrifi’l- kulub da vardır. Allah’ın rüzgârları yönlendirmesi,  evirip çevirmesi kudretinin şanındandır. İlminin iktidarının, gücünün alametidir.                                                                    

اللَّهُمَّ مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ صَرِّفْ قُلُوبَنَا عَلَى طَاعَتِكَ[11]

Kalplerin Tasrifi: Burada kalplerin tasrifi vardır. Kalplerin tasrifi,  Hakka doğru olmasıdır.  Kalp ibresinin, gönül ibresinin Hak’tan yana olmasıdır. İbrenin O’nu göstermesidir. O’na işaret etmesidir. İşte bu da Allah’ın inayetiyledir. Eğer sana O’nu gösteriyorsa, O’na doğru cezbolursun. O’na doğru yürürsün, gidersin, koşarsın, kaçarsın, akarsın. Eğer bir an olsun seni salıverirse ibre bir anda şeytanın teması ile ters yöne geçer. Ve kalp nereyi gösteriyorsa bünye o tarafa akar. Melekût yönü o tarafa akar gider. Nefis nereyi gösteriyorsa, sun’i âlemde el-ayak, göz-kulak oraya gider. Mana yönüyle kalp nereyi gösteriyorsa manevi olan duyular o tarafa yönelirler. Nefis buraya bakar, gönül oraya bakar. İkisi ayrıdır. Keşke birleşseler, keşke birlikte olsalar, ikiliği bıraksalar da birliğe geçseler. Aliyyü’l- A’la olur. Ahsen’ül- Hüsna’ya  erişirsin. İşte onun için uğraşıyoruz. Bu ikiliği gidermek için uğraşıyoruz. Kalp bir tarafta, nefis bir tarafta olsun diye değil.  Adam çok iyi, hacıdır, abiddir, zahiddir ama karısını hiç sorma. Lut Nebinin ki gibi.  Lobut gibi lobut. Lut’un lobutu gibi. Karısı böyle ama adam şeker gibidir. İşte bunun gibi kalp şeker gibi daim şükürdedir.  Ama eşi var ya gâvur gibidir. Şükürsüz, arsız hep tersine hareket eder. Sonu helâke maruz kalmaktır.  Bu kişinin sonu, suni âlemde bu şekilde noktalanmıştır. Bu bir ibret tablosudur; manayı iyi teşhis etsinler diye anlatılmıştır. Manayı iyi anlasınlar ve akılları iyi kavrasın diye verilen bir misaldir. Yoksa biz oh olsun demeyiz. İnsanın nefsi kendinden ayrılır mı?  Ondan kurtulmak kolay oluverse; defol git diyerek bu dünya da boşayıverirsin, ayrılırsın. Eşler birbirini belli bir yerde çekemeyince hadi sen yoluna ben yoluma deyip ayrılırlar.  Ama bu içerdekinden ayrılık yok. Dolayısıyla kalbi cennete gitsin de nefis cehenneme gitsin, yok, bu mümkün değildir. Ondan ayrılamazsın. O senin başının belasıdır. Onun için, gelin, ıslah için çalışın. Ondan kurtuluş yoktur. Benim içim sağlam. Siz benim böyle göründüğüme bakmayın. Böyle derbederimdir, elim- ayağım, gözüm- kulağım fısk-ı fücurdadır ama içim çok temizdir, kalbim çok iyidir. Ben Allah’ı ve Resûlü’nü çok severim. Tamam, inkâr etmeyiz; olabilir, olmuş da olacaktır da. Ama bu bir çare değil. Bu senin yanmaman için azap görmemen için bir mazeret değildir. Kalbin iyi olduğu için ebedi azaptan paçayı kurtarırsın. Ebedi cehennemde kalmazsın. Ama o nefsin burnu sürtülecektir. O nedamet duyacak, pişman olacaktır. O yaptığının belasını bulacaktır. Bu da ya kabirde ya mahşerde cehennemde gerçekleşir. Mutlaka yolun oraya uğrar. Onun için dervişin dediğini tekrar hatırlatalım. Ey hoca diyor. Bir hünerin varsa gel nefsini Müslüman eyle. Sen herkesi Müslüman edeceğim diye uğraşıyorsun ama unuttuğun bir şey var. Nefsini unutuyorsun.   

أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ أَنْفُسَكُمْ                                     

 “İnsanlara iyiliği güzelliği emredip kendinizi unutuyor musunuz?”[12]

 Kendimizi Unutmayalım: Kendimizi genelde unuturuz. Unutmamak gerekir. Allah unutturmasın.

En Yakın Pozisyon: Yüce Peygamberi, Yüce Allah donatıyor.  Gecedeki hassas noktayı ona bir şekilde tesbit ettiriyor. Yanaştın ey Muhammed yanaştın, biraz daha biraz daha ve biraz daha diye diye, yarısıydı, şu kadar kaldı bu kadar kaldı, tamam. En yakın pozisyona geldin. Gördünüz mü ayarlama bu şekilde edna mertebesinde noktalandı efendim. Ama sadece Muhammed (a.s) sorun değil. Bir de Muhammed (a.s)’ı izleyen grup var. O’nu takip eden, taklit eden bir grup var. Onları da düzeltmek gerekir. Mademki peygamberi böyle izliyorlar, kaçırmıyorlar. Ama peygamberin bulunduğu dereceyi görmek mümkün değil. Çünkü peygamberle Allah arasında bir üçüncü yok. Ama onların arasında çok şey var. Öyleyse Yüce Allah bu sorunu da halletmiştir ve Yüce Allah bunu onlara hafifletmiştir.  Allah, size hafifletti diyor. Bir taifede seni taklit ediyor. O taifeyi Allah affetti, onları bağışladı, farziyetini onlardan aldı, ıskat eyledi.  Bu en yakın mertebenin hakkı nasıl verilecek? Biz biliyoruz ki Muhammed (a.s)’ın eriştiği noktaya erişmemiz mümkün değildir. Gabe gavseyn O’na aittir. Makam-ı Mahmut O’nundur. O’nun eriştiği, ulaştığı bir mertebeye bizim varmamız mümkün değil. Ama O’nun çevresinde yer alabiliriz. Gönlümüzü O’nun çevresinden uzaklaştırmadan beraberlik sağlayabiliriz. O’nun cazibe alanına girebiliriz.

والذين مَعَهُ [13] 

Maiyyet Sırrı: Maiyet sırrına erişebiliriz. Beraberlik tesis edebiliriz. İşte bunun için yapacağımız iş    فاقرءوا “ Okuyun”  o halde  فَتَابَ عَلَيْكُم   Allah, sizin bu peygambere ait olan, peygamberle birlikte üstlenmiş olduğunuz gece yaklaşımına, huzurda kıyama, gecenin vakitlerinin huzura harcanması yönündeki girişime ve bu yöndeki ibadet ve taate güç yetiremeyeceğinizi anladı. Yani biliyordu bunu size gösterdi. Takat getiremediğinizi gördünüz. Her ne kadar uğraşsanız da zorluyorsunuz. Ben ise zorlamam. Dinde zorlama yoktur. Kerhen bu iş yürümez. Bu aşk ile şevk ile yürüyecek bir iştir.

      طه  مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآَنَ لِتَشْقَى

  Taha! Muhammed (a.s) ‘a söylüyor. Peygamberi Zîşan’ın bir ismi de Taha’dır.

¶       “Ey nebi, ey peygamber ey Taha!  Kur’ân-ı ben sana sıkıntı olsun, sıkılasın, meşakkat çekesin diye indirmedim.” [14]

Öyleyse  فاقرءوا   okuyun     في الصلاة    namazda.  Burada ki okuyun mutlak bir emirdir. Yukarı da kıyam ile ilgili bölüm geçtiğinden dolayı müfessir namazda okuyun şeklini tercih etti, bu yönde tefsir etti. Eğer buradaki okuma işi namazda, kıyamda ise bu durumda                    buradaki okuyun emri    والأمر للوجوب    farziyet ifade eder, farziyet içindir. Yani bu okuma nedir? Yani namazda Kur’ân okuma farzdır. Namazda Kur’an okumadın mı o namaz namaz olmaz. Kıyam ve kıraat namazın rükünlerindendir. Kıyam kıraatle olur. Kıyamın kıyamı kıraatledir. Yoksa kıyam kalmaz. Eğer kıraat yoksa kazık olursun. Kazıkta ayakta duruyor biliyorsun. Şu duvar da görüyorsunuz kıyamda. Ama Kur’an okuyor mu?  Yok, öyleyse bunun adı duvardan öte değildir. Direktir bu, bitti. Eğer ahşapsa kazık dersin. Eğer sen de Kur’ân okumaz da böyle ayakta durursan kazık gibi ne duruyorsun derler. Çekilsene şuradan, engel oluyorsun gelene geçene. Ya adam dikmiş kazığı yola, sonra başkaları hangi kazık dikti bu kazığı buraya demiş. Yazık etmiş diyerek onu oradan kaldırmış. Gelene geçene engel oluyor diye çıkarmış. Ecir almış. Ama diken onu o maksatla dikmemiş. Dikerken gelen geçen bundan yararlanır,  belki yükünü şöyle üzerine koyar,  dinlenir, hayvanını bağlar,  şeklinde düşünmüş. Birilerine göre kazıklık yapmış ama niyetinden dolayı o yine de sevap almış.  Velhâsıl kazıklanmamış. Ecir alırken karlı bir iş yapmış. İnsanın güzel niyeti hep kar ettirir adama. Ama içerisi eğri oldu mu yaptığın doğru bile olsa havanı alırsın. İlla burası illa burası önemlidir. Çünkü insanın insanlık yeri burasıdır. Eli ayağı gözü kulağı değildir, burasıdır. Onun için Allah buramızı daima istikamette kılsın.

Birincisi: Namazda Kur’ân oku.

 أو في غيرها Veya ikinci bir tercihe göre burada namazı nerden çıkarıyorsun Allah okuyun diyor. O hâlde okuyun, bu mutlak bir emirdir; o zaman namaz dışını da kapsar.  Namazın dışında bu şekilde okuma olayı nedir? والأمر للندب    Bu mendubdur. Yani yaratıcının teşvik ettiği hoş gördüğü; terkinde ise vebal olmayan şeydir, günah olmayan şeydir.

 Kur’an okumazsan dinlersin. Dinlemezsen okursun. Ne dinleme var ne okuma var o zaman kapı dışarı edilirsin. Senin ne işin var ki mabette. Sen mabet dışı kalırsın.  Çünkü mü’minler ya dinlerler ya okurlar. Okursun başkası dinler seni. Başkası okur sen onu dinlersin. İkisi de güzeldir. Kulak da güzel, lisan da güzel. Her ikisinde de kalbini verirsin. İkisinde de kalp yoksa asla maneviyata munkalip olamazsın. Kalp vermediğin sürece manevi şeylere kalbin dönüşmez. O tarafa dönüp bakmaz. O zaman da kalpsiz gibi kalakalırsın. Taşlaşmış, hissiz, yabancı bir kalbe sahip olursun. Bu ise marazlı kalplerde olur. Hastalıklı kalplerde olur. Yüce Allah da bunlardan söz eder.

فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللَّهُ مَرَضًا

¶       “Onların kalbinde maraz vardır.                                                                                  Allah onların hastalıklarını artırsın. “[15]

Lânetli Varlıklar: Daha çok hasta olsunlar, gebersinler. Çünkü haktan yana olmadın mı insanlığını kaybedersin. Yüce Allah sana insanlık gibi bir şerefi, onuru haysiyeti bahşetmişken sen bu onuru ayaklar altına alır, hayvanlardan daha öte şeytanlara özenir ve onlar gibi iş görürsen işte o zaman lâneti hak edersin. Bugünkü insanların çoğu lanetli varlıklardır. Dünya lanetlilerle dolmuştur. Lanetli mahlûklar radyasyona maruz kalan birisinden daha tehlikelidir. Lanetlenenler, yerler ve gökler için radyasyona maruz kalandan daha zararlıdır. Onun için Yüce Allah bunun önemini bize anlatırken

تَكَادُ السَّمَوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْهُ وَتَنْشَقُّ الْأَرْضُ

¶       “Allah oğul edindi diyenlerin ağzından çıkan bu uygunsuz söz sebebiyle nerede ise yerler ve gökler çatır çatır paralanıp gidecekti.”[16]

Allah, zorla tutuyorum diyor. Ama ha yıkıldı ha yıkılacak. Bu demektir ki yıkılma zamanı çok yakın.  تَكَاد  kelimesi, Arap dilinde ha yıkıldı ha yıkılacak demektir. Ha oldu ha olacak.  تَكَادُ السَّمَوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ   Paramparça olmak üzere diyor.  Her an yıkılabilir. Bunun sebebi lanetlilerin dünyayı evreni doldurmasıdır. Lânetli yaratıklar kimdir? Peygamberin ve kitabın dışında hayat sürüp insanlık mertebesini kaybedenlerdir. Canavarca yaşıyorlar. Hayvanlardan daha beter. Şu kılıklara kıyafetlere bakınız. Topuklara kadar örtünmesi istenen kadın nerelere kadar açıyor? Ne hâllere geldik? O namus. Onun yırtılması demek göklerin yırtılması demektir. Gökler bizim harem dairemizdir, mahremimizdir. Tesettürdür gökyüzü, o şimdi örtük, örtülüdür. O bir gün açılacak. Açılınca tüm mahremler ortaya çıkacak. Melekler ayan beyan görünecek.  Örtünün yırtılması hayra alamet değil.

وَقَالَ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا لَوْلَا أُنْزِلَ عَلَيْنَا الْمَلَائِكَةُ أَوْ نَرَى رَبَّنَا

¶       “Dediler ki diyor müşrikler, kâfirler; biz melekleri görmeden inanmayız.” [17]

Hani nerde görmek gerekmiyor mu? Görmemiz gerekmiyor mu? Varsa göstersene!                                                          

يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلَائِكَةَ لَا بُشْرَى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِمِينَ

¶       “(Fakat) melekleri görecekleri gün, işte o gün günahkârlara müjde yoktur ve (melekler) onlara ‘Size müjde yasaktır, yasaklanmıştır’ diyeceklerdir.”[18]

O gün gelince melekleri görürler ama o zaman   لَا بُشْرَى  onlara artık müjde yok. Onlar müjde mi bekliyorlar. Onlara hüsran gelecek.  O zaman azap ne imiş görecekler. Yani melekleri görmek onlar için bir azap vesilesi olacak. Hayır getirmeyecek. O hâlde inanmayanlara meleği görmek müthiş bir azap habercisidir. O hâlde Kur’an-ı okuyun. Eğer namaz dışındaysa bu nedb içindir. Mendub anlamındadır. Yani Kur’an okumak hoştur, güzeldir, insana saadet verir, huzur verir. Okunmaması ise mahrumiyete sebeptir. Her ne kadar ben dinliyorum, okumuyorum, okuyamıyorum ama hafızları dinliyorum, hatim dinliyorum. Mademki dinliyorsun diyecek bir şey yoktur. İkinci şıkkı yapıyorsun. Tamamen mahrum değilsin. Ama ne okur, ne dinlersen ifadesinin kitapta yeri yoktur. Onlar için Allah:

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ

¶       “Kördür, sağırdır, dilsizdir ve onlar asla dönmezler.”[19]

 Bize onlar asla dönmez. Kördür, sağırdır, dilsizdir. Bunlardan oldun mu o zaman işin bitti. Yani ne okuyor, dil yok demektir. Okumayınca dilsiz calay olur. Ne dinliyor. Sağırdır. Ne Allah’ın ayetlerine göz gezdiriyor, kördür. Bunlar kimin için söylenmiş. İşte Allah’ın ayetlerini terennüm etmiyorsa dilsiz, duymuyorsa sağır, görmüyorsa kördür.

أولئك كالأنعام بَلْ هُمْ أَضَلُّ أولئك هُمُ الغافلون[20]

¶       “Onlar hayvanlar gibi, hatta onlardan da aşağıdırlar. İşte onlar ne yaptıklarını bilmeyenlerdir.”

Bunları Yüce Allah, hayvanlardan daha beter olarak niteliyor. Çünkü hayvanlar Allah’ı biliyorlar, zikir yapıyorlar. Zikirlerini de biliyorlar. Allah’ı ne türde zikrettiklerini biliyorlar. Onun için o varlıklar masum türündendir. Günahsız olmak Peygamberlerde olan bir sıfattır. Sen onlarla kendini kıyas edebilir misin? Bak o zikrini biliyor, fikrini biliyor ve Yüce Allah’a isyan etmiyor. Niçin yaratıldıysa o minval üzeredir. Birçok kitapta görmüşümdür; bir çok zatlar oradaki çilekeş bir öküzü göstermiştir. Ya Rabbi şu masumun yüzü suyu hürmetine beni bağışla demiştir. Bak nasıl boyun eğiyor. Ben onun gibi yapamadım. Boyunduruğun altında ama hiç şikâyeti yok. Hep seni zikrederek yaşıyor. Beni bu masumun yüzü suyu hürmetine bağışla. Kimisi köpeği göstermiştir. Şu köpekten daha adiyim Ya Rabbi. Bu köpek yaratığının hürmetine beni bağışla. Ne kadar sadakat var bunda. Ben bunun gibi olamadım, demiştir. Ululuk işte budur. Köpeği teşhis etmiş. Öküzü teşhis etmiş ve yararlanıyor. Etinden sütünden değil, hikmetinden yararlanıyor. Adam olmak işte budur. Adam olan hikmet bilir, hikmet görür ve o hikmet doğrultusunda Yüce Allah ile diyalogunu oluşturur.  

وَمَن يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ أُوتِىَ خَيْرًا كَثِيرًا

¶        “ Kime hikmet verilirse şunu iyi bilin ki ona çok hayır verilmiştir.”[21]

 Okuyun ey mü’minler. Birinci sırada ey mü’minler okuyun.

İkincisi: Ey insanlar okuyun, bütün herkese diyor.

  مَا تَيَسَّرَ  1)Uygun geleni,  kolay olanı,         عليكم       size. Sizin için uygun olanı, kolay geleni okuyun.

 مِنَ القرءان   Kur’an’dan,  nereden okuyacağız?  Gazeteden mi dergiden mi, yok. Birisi öyle diyordu. İlk gelen âyet okuyun diyor, yani ne bulursan okuyacaksın diyor. Yok, öyle! Ne bulursan okunur mu?  Katili de okuyacaksın,  maktulü de, haini de. Olur mu seçeceksin. Öyle şey olmaz. Dost var, düşman var. Hanene nasıl sokarsın düşmanını. Onun için önüne gelen şey okunmaz. Zehir türünde şeyler vardır. Onlara bakmayacaksın. Onlara dokunmayacaksın. Adam zehirli mektup gönderiyor değil mi? Dokununca zehirleniyorsun. Bak gördün mü her şey okunmaz. Orda اقرأ  oku demiş, ne okuyacağını söylememiş. Ama burada söylüyor. مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْآَنِ İşte oradaki neyi okuyacağını buradan öğreneceksin. Çünkü bunlar zaman itibariyle birbirine yakın sûrelerdir. Birbirlerini tefsir eder. Kur’an âyetleri birbirini tefsir eder. İşte o efendiler buraya baksınlar. Orda اقرأ “oku” müfret, burada فاقرءوا okuyun” çoğul. Orda muhatap tek şahıs hâlinde, burada da çoğul.  O zaman denilebilirdi ki sadece peygamberin mi okuması gerekiyor. İşte Allah, “oku” diyerek O’na emrediyor. Ama burada sadece ona değilmiş bakın. “Okuyun.” Demek ki sadece peygamber değil okuması gereken, hepimiz okuyacağız. Herkes okuyacak.

“Kur’an’dan size kolay olanı okuyun.” İlk etapta dilinize kolay geleni okuyun. En iyi okuyabildiğin yerden oku. Olur ya çıkaramayacağın harfler vardır. Sıkıntı duyduğun harfler vardır. Kolay geleni oku.

İkinci gönlünü açanları oku. Sıkıntı veren kısımları değil. Nereden daha çok hoşlanıyorsun hangi sureden, hangi ayetler seni daha çok etkiliyor onlardan okuyun. Çünkü her surenin bir elemanı vardır. Her âyetin bir masadağı, bir matlubu bir maksudu vardır. Hepsinin ehli vardır. Yüce Allah hepsini beyan etmiş, tüm insanları sarmalamış, bütün insanlar bundan nasiplenebilir. O hâlde sen sana uyanı al. Hani benzetmek gibi olmasın. Bir giyim yeri. Girmişsin içeri, dolu giysiler var. Hangisi eynine gelir, üstüne başına yakışırsa ondan al, giy. Sorun değil. Ya ötekilere hakaret olmaz mı? Onları almadım kıskanmazlar mı? Yok. Sen yeteri kadar üstüne al, giyin tamam. Ötekiler darılmaz. Ama ötekiler çirkindir deme sakın. Onlarda iş yok, hepsi pislik bunların deme sakın. Hepsi güzel de ama benim için bu daha uygun de. İşte mesele budur. Diğerlerine hakaret yok, diğerlerini de sevip sayacaksın, hakkını vereceksin ama senin üstüne uygun olan vardır, öteki uygun değildir. Hangisi uygunsa onu alacaksın. Böyle de bir kolaylık okuyun derken.  Bu şekilde alın anlamına da gelir bu. Okuyun, çünkü okumak algılamak içindir. Almak içindir. Hepsi güzel ama bu benim için daha uygun de. Diğerlerine hakaret yok, diğerlerini de sayıp seveceksin ama senin üstüne uygun olan vardır, öteki uygun değildir. Hangisi uygunsa onu alacaksın. Okuyun derken, alın anlamına da gelir. Çünkü okumak almak ve algılamak içindir. Eğer alma niyetin yoksa okumanın bir anlamı yoktur. Anlama niyetin yoksa boşuna okuyorsun demektir. Okumak anlamak içindir. Anlamak ise oradaki anlamı almak demektir. İnsanın kafasına, gönlüne yerleştirmesi demektir. Okudun, buradan ne aldın, ne anladın sen? Çok ders aldım ben buradan diyebiliyorsan, işte almışsın demektir. Almak da uygulamak, uyum sağlamak, intibak içindir. Kendimizi ortama uygun olan bir yere koymak içindir. Koymak ve yola koyulmak; her şeyi yerli yerine koyup yola revan olmak içindir. Allah kolay getirsin. Zaten kolaylaştırdık diyor.

Diğer bir şeye göre neresinden okursanız, okuyun; çünkü Kur'an kolaydır. Yani bu, istediğiniz yerden okuyabilirsiniz demektir.فَاقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْآَنِ   demek beyaniyyedir teb'ıziyye değildir. Kur'ân'ı okuyun, size kolay geleni yani Kur’ân’ı okuyun. Kur'an bize kolaydır. Neden?

 وَلَقَدْ يَسَّرْنَا القرءان

“Biz Kur'an'ı tümüyle müyesser kıldık.” [22]Emrinize amade.

 وَلَمْ يَجْعَل لَّهُ عِوَجَا

¶        “Allah, sizin için hiç bir pürüz sıkıntı koymadı, hepsini giderdi.” [23]

Kur’ân’ın Kolay Oluşu: Yani neresinden isterseniz okuyun; ister başından okuyun ister sonundan, ister aşağı doğru oku, ister yukarı doğru oku, serbestsin, nasıl istersen oku, demektir. Bu anlama göre Kur’an için zor diye bir şey yok. Kur'an'ın hepsi kolaydır. Ona zordur denmez ama siz içinizi açan kısımlardan, dilinize daha uygun yerlerden okursanız güzel olur. Böyle okuyamadığın, takıldığın, sıkıldığın yere girip de ikide bir bozuk plak gibi  والأعناب  والأعناب demenin bir anlamı yoktur. En iyi bildiğin yerden oku. Niye böyle takılıp duruyorsun? Bir kere takıldın iki kere takıldın artık orayı bırak takılmayacağın yerden oku. Bu gibi şeyler onlara da işaret olur. روى أبو حنيفة    Burada çok ince hesaplar var. Yüce Allah’ın kitabında çok ince hesaplar vardır. Çok nüanslar vardır. Burada okuyun yani namazı okuyarak kılın, Kur'an okuyarak kılın. Şimdi burada namaz için yine Kur'an tabiri kullanılmıştır, diyorlar. Çünkü فاقرءوا demek بالقران  فصلوا صلاتكم  anlamındadır. فصلوا بتلاوة القران  Niye böyle?  Kuran'ın böyle bir yönü var.

 …..إلى غَسقِ الليل أَقِمِ الصلاة لِدُلُوكِ الشمس

¶       “(Öğle üzeri) Güneşin zevâlinden sonra (sonra öğle sonra ikindi namazını), gecenin kararmasına kadar (gün batımında akşam, iyice karardığında yatsı) namazını kıl; bir de sabah namazını kıl.” [24]

 Kur’ân’da Beş Vakit Namazın İfader Edilişi: Namazı kıl ey Muhammed ve onun izcileri sizler أَقِمِ الصلاة  namazı dosdoğru kıl, güneşin tepeden biraz kayması sürecinde o namazı kıl. Hangi namaz tepeden biraz kaydığı zaman kılınır? Öğle namazı. Güneş tam tepede iken namaz kılınmaz. Karanlığa girmesiyle لِدُلُوكِ الشمس  öğle ve ikindi namazı, إلى غَسقِ الليل akşam ve yatsı namazları. إن قرءان الفجر ve sabah namazını da kılın.Etti beş. Kur'an böyle ifade ediyor beş vakit namazı, fıkıhtaki gibi sırasıyla saymaz namaz vakitlerini. Edebi tabirler kullanarak, o vakitleri söylerken onların içine daha çok anlamlar yükleyerek söyler. Bu غَسقِ gasek دُلُوكِdülük kelimelerinde çok ince anlamlar var. إن قرءان الفجر [25]ve sabah Kur'an'ı, fecir Kur'anı  kelimelerini, cumhuru müfessirin  hiç bir ihtilâf olmaksızın صلاة الفجر yani sabah namazı diye tefsir ederler. Ama Kur'an diyor fecir Kur'an'ı. Fecir Kur'an'ını da kıl. İşte namazda Kur'an okumak çok güzel, mutlaka lazım, özellikle sabah namazında bir başka güzeldir.

İman-Kur’ân-Namaz Üçlüsü:  Demek ki şimdi burada bazı yerde Kuran’la namaz, bazı yerde de namazla Kuran kastedilir. Burada Kur'an’la namaz kastediliyor.  إن قرءان الفجر de namaz kastediliyor. Daha ötesi bazen iman kastedilir. İman, namaz ve Kur'an üçlüsü. Bu üçü hiç birbirinden ayrılmaz . Namazın, imanın tescili kuranladır, lisan bazında tescili Kur'anladır, amel bazında namazladır. Onun için namaz kılan bir adamın imanına tanıklık edeceksin, şek ve şüphe göstermeyeceksin.

[26] إِذَا رَأَيْتُمْ الرَّجُلَ يَتَعَاهَدُ الْمَسْجِدَ فَاشْهَدُوا لَهُ بِالْإِيمَانِ   

  1. “Mescide namaz kılmaya gidip gelen bir adamı gördün mü onun imanına tanıklık etmelisin, “bu adam mümindir.”diyeceksin.”

 Demek ki lisan bazında imanın tescili Kuran’ladır. Kuran’ı böyle aşkla şevkle okuyan bir adamın imanında şüphe yoktur, amel bazında da tescili namazladır. Bu üçü birbirinden ayırt edilmez. Bunların  kendi arasında dönüşümü vardır . Kuran’da da buna dair  ifadeler yer almıştır.

Günde En Az Yüz Âyet Okuyalım:

روى أبو حنيفة عن أبي هريرة رضي الله عنه أنه قال : من قرأ مائة آية في ليلة لم يكتب من الغافلين 

Ebu Hanife Hazretleri, Ebu Hureyre Hazretleri’nden rivayet etmiştir:

  1. “Bir gecede kim yüz ayet okursa, Allah'ın gafiller dediği zümreden yazılmaz.” [27]

Allah'ın zemmettiği, kınadığı kullar arasında adı geçmez.

أولئك هُمُ الغافلون

¶       “Onlar Allah’tan dinden diyanetten bigânedir,” [28]

dediği ve cehennemlik sıfatlarından olan gaflet ehlinden yazılmazlar. Bunu gidermek için her gün sayfanda, tilavet hanende yüz ayetlik bir bölüm olması gerekir. Toplayınca her halde okursunuz. Bir gecede diyor ama en son gecede toplanıyor, toplam geceleyin sağlanıyor. Çünkü yatsı namazında bitiyor, namazlarınızda okuduklarınızı düşünseniz, en azından bu toplam gerçekleşir sanırım. Tekrar tekrar okuduklarınızı sayarsanız, sabah dört rekat, öğle on rekatta ne kadar okudunuz, diğerlerini de bu şekilde hesaplarsanız; gece totalini (toplamını) çıkarırsınız. Tabiî ki bunu namazla düşündüğümüz zaman daha harika olur, âyet namazın dışında değerlendirmedi, böyle birlikte değerlendirdi. Ama özel olarak tilavet, ayrıca bir tilavet ibadeti, namazın içindeki erkân yönüyle, yoluyla değil de ayrıca bir tilavet min fazlik, lutfen, o da bir lütuftur.

Kuldan Gelen Fazilet:  Her zaman Allah'tan lütuf olmaz. Allah Latiftir, lütfeder kuldan da lütuf vardır. Lütfederseniz efendim, lütfen, lütfen deriz birbirimize değil mi? Arap buna lütfen demez de من فضلك (min fazlik) der.  Allah'ın fazlı var.

  وَلاَ تَنسَوُاْ الفضل بَيْنِكُم

¶       “Aranızda fazl üzere davranıştan bigâne kalmayın, fazl üzere olmayı unutmayın.”[29]

            Yani birbirinize lütfetmek şekliyle, kuldan da bir lütuf olarak; bu da benden deyip elbette istediği kadar okuyabilir. Ama bunun yüzden aşağı düşmemesi lazım, bu rivayetten öyle anlaşılıyor.

ومن قرأ مائتي آية كتب من القانتين            

  1. Kim iki yüz âyet okursa,  Allah’ın sevgili kullarından olan kunut ehlinden yazılır.

 Kânitîn, Allah'a muti olanlar, boyun eğenler anlamınadır. يَقْنُتُ - قَنَتَ kelimeleri  أَطَاعَ anlamına gelen bir kelimedir.  القانتين Kânitin ve القانتون Kânitun bunlarla ilgili âyetler Kur'an'da geçer.

 هُوَ قَانِتٌ ءَانَاءَ اليل  أمن

¶       “Yoksa gece saatlerinde secde eden ve ayakta duran(samimi bir mümin olarak)ibadet eden………”[30]

Gece boyunca yalvaran, yakaran, kunut eden, boyun eğen anlamına gelmeketedir ve gafilinin zıddıdır. Bu insanlar kunut ederler, kıyam ederler, tilavet ederler, yalvarırlar, yakarırlar; Allah onları sever, onları yüce derecelere çıkartır. وقيل : أراد بالقرآن الصلاة   bir tevcihe göre Yüce Allah burada Kur’an ile namazı  murat etmiştir. Neden? لأنه بعض أركانها Çünkü böyle bir durum var mı? Var;  Arap edebiyatında zikr-i cüz, irade-i kül; zikr-i kül irade-i cüz diye bir edebî sanat vardır. Yani cüz'ünü zikredip küllünü kastetmek, küllünü söyleyip cüz'ünü kastetmek vardır. Kıraat namazın bir cüz'üdür. Kur'an da namazın bir cüz'üdür. Dolayısıyla cüzünü söyleyip küllünü kastetmiş olması mümkündür. Arap dilinde bunlar var. Bu ifade Kur'an'da da çok kullanılmıştır. Bu zikr-i cüz irade-i kül, zikr-ü kül irade-i cüz denen bir sanattır.  لأنه بعض أركانها  Çünkü Kur'an okumak, namazın rükünlerinden, şartlarından birisidir.Namazın içinden olan şartlarına rükün diyoruz. Tilavet de rükünlerindendir. İçinden olan şartlarındandır, olmazsa olmaz demektir. Şart, rükün demektir. Olmazsa olmaz. Olmazsa oluyorsa bir şekilde o rükün değildir. O vaciplere, sünnetlere girer.  أي  Bu anlamda şunu murat ediyordur;  فصلوا   o hâlde ey kullarım, sizin sıkıntı çektiğinizi Allah bildi, gördü ve size acıyıp merhamet etti. Bu nedenle emrini hafifletti. Görevinizi hafifletti. O hâlde فصلوا ما تيسر عليكم   ne kadarı kolayınıza geliyorsa o kadar kılın, size illa şu kadar kılın demiyorum. Ne kadarı kolayınıza geliyorsa gece o kadar namaz kılın. (gece namazı olarak) ولم يتعذر من صلاة الليل .........Gece namazından bigane kalmasın, uzak kalmasın. Bu emre uyarsa kişi gece namazından uzak kalmamış olur, nasipsiz kalmamış olur.فهذا  Bu ifade  فَتَابَ عَلَيْكُمْ  den sonra gelen   فَاقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْآَنِ   ifadesi nedir?  ناسخ للأول bir öncekini neshetmektedir.  فَاقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ  bir evvelkini neshetmektedir. O da ne idi? İşte şu kadarından şu kadarından şekliyle idi. Veyahutta gece namazıyla ilgili olanı neshetmiştir yani gece namazını neshetmiştir.  ثم نسخ هذا  Sonra bu da neshedilmiştir. Yani gecenin belli bölümleri verilmişti biliyorsunuz. Daha sonra istediğiniz kadar yapın, size şu kadar yapın demiyorum, ne kadar kolay geliyorsa o kadar yapın. İşte ne kadar kolay geliyorsa o kadar yapın, ölçü vermiyorum size diyerek, ölçü verilen kısımları neshetmiştir. Daha sonra bu ne kadar isterseniz o kadar yapın, kolayınıza ne kadar gelirse, iki rekat, beş rekat, ne verirsen hani, ver de ne verirsen ver cinsinden; bu da nesholunmuştur  ثم نسخ هذا بالصلوات الخمس Beş vakit namazla. Beş vakit namaz emri geldi, artık gece namaz kılma diye bir olay kalmamış oldu. Yani böyle bir sorumluluğumuz yok.

Sorumlusun, Zorunlusun: Sorumluluk olmadığı gibi zorunluluk da yok. Çünkü sorumlu olmayan şeyden zorunlu olmazsın. bir şeyden zorunlu değilsen sorumlu da olmazsın. Beş vakit namaz artık oturmuştur. Beş vakit namaz yokken bu gece namazı vardı, geceleri ibadetle geçirme olayı vardı. Çünkü namazsız yolda yürüme yok. Allah'a yükseliş olmaz, namazsız olmaz. Bunun için ilk etapta ne yapıldı? Geceleri bu iş için seçildi. Çünkü gündüzleri kolaçan ediyorlardı, müminlere göz açtırmıyorlardı, geceleyin de horul ho rul uyuyorlardı. Müslümanlar da tam o vakitte işlerini, güçlerini yürütüyorlardı. Daha sonra müslümanlar güçlendiler, bir şekilde artık diretebiliyorlardı, kendilerini gösterebiliyorlardı beş vakit namazla kendilerini miraç olayı ile tahakkuk etmiş bir namaz paketidir. evet namazla ilgili bir pakettir. Miraçla hâsıl olmuş miraçla bize gelmiştir. Bundan sonra beş vakit namazın dışında bize gece herhangi bir namaz farz değildir. Vitir dışında vacip bir başka namaz yoktur, o da farz değildir, vaciptir. Sünnetle farz arasındaki dereceye vacip diyoruz. ثم بين الحكمة في النسخ  bu nesih işlemindeki hikmeti şöyle beyan etti: وهي تعذر القيام  ayağa kalkmanın zorluğu   على المرضى  hastalara, والمسافرين yolculara zor geldiği içindir. Yolcu, zaten yolda yorulur, çoğu zaman gece de yolculuk yapılır veya kişi gündüz yolculuk yapar, yorulur, yatıp dinlenmek ister. Gece kalkması zor gelir. والمجاهدين  Harpte, savaşta adam, cihat ediyor, bir de gece kalkacak, bu insanoğluna zor gelir veya öğrenci yazılı olacak, imtihanı var veya hocanın  dersi var. Zaten kişinin ders çalışması ibadettir. Öğrencinin ders çalışması nafile ibadetten üstündür. Nene, dede veya bir başkası, oğlum, gece namazını kılsana, ben kılıyorum. Senin dersin var mı nene? Var oğlum, ben beş bin defa tesbih çekiyorum. O dersten değil ilimden bahsediyoruz. Var mı, yok. Okusan,  anlamam ki oğlum. Anlamıyorsan sen işine bak. Bak ben, bunları anlamaya çalışıyorum. O çeksin beş bin tane tesbihi, daha da fazla çekebilir. Çünkü onun dersi yoktur ki imtihanı yok. Ne yapar o, kitap da okumaz, anlamaz zaten. Ne yapsın tesbih çeksin tabiî, istiğfar etsin, bunları bari yapsın, elinden gelen bunlar.

Farklı Farklıyız: Demek ki herkesin pozisyonu farklıdır, yapabileceği farklıdır, onu yapmalıdır. Dinde birçok döküman vardır. Onların hepsini üstlenemezsin. Hepsini yapamazsın, böyle bir durum da söz konusu değildir. Dolu dua var, ben bunların hepsini yapayım. O zaten sana göre değildir, sen içinden durumuna uygun olanı seçeceksin. Herkesin yapısı farklıdır. Her şey herkese iyi gelmez. Bunları seçici âlimler vardır, onlar bunları seçip veriyorlar. Bu yönüyle güzel bir iş yapıyorlar tabii ki, doktor gibi seçiyorlar ve ilaç olarak veriyorlar. Mücahitler, savaşanlar, yolcu olanlar, hastalar, iş güç adam fabrikada çalışıyor, öyle işler var ki ne kadar zor, Allah korusun bir an gaflet edemiyor, kömür ocaklarında çalışanları düşünün. Bu insanlara sen gece namazı kıl diye şart koşamazsın. Beş vakit namaz kılsın da öp başına koy. İşte bu yönden Yüce Allah gece namazını ıskat etmiştir. Beş vakit namazı onların yerine ikame etmiştir. Bundan sonra beş vakit namazını hakkıyla kılanlara mübarek olsun. Onları tebrik ediyoruz Allah onları yüce makamlara çıkaracaktır inşallah. Her namaz yüzlerce yıllık mesafede insan ruhunu yükseltmekte ve yüceltmektedir. Her namaz, basit görmeyin çok yüceliştir, muazzam dereceler almaktır. Allah bereketli kılsın, içeriğine çok dikkat edelim de içi boş namaz kılmayalım. عَلِمَ أَن سَيَكُونُ مِنكُم  Yüce Allah, sizden olacağını kesinlikle bildi أي أنه  yani ennehûdür,  أن  en tahvif olunmuş أن enne dir o   مخففة من الثقيلة  aslı bunun enne idi en şeklinde şeddesiz hâle getirilmiştir. Yüce Allah yukarıda müfessirin dediği gibi فخفف عليكم dediği gibi okunuşta da bir tahfif oluşmuş. والسين بدل من تخفيفها  enne ismin başına gelen bir edattır, genelde fiilin başında gelmez. Ancak istisna olarak fiilin başına gelir. O zaman fiilin başına sin veya sevfeden birinin gelmesi lazım aksi takdirde fiilin başına gelmez. Müfessir gramer yönüyle böyle izah etti.  وحذف اسمها  ismi de hazfolunmuştur. İsmi zamir-i şandır. Yani aslı ennehüdür. Zamir-i şan mahzuftur. أن en şekline dönüşmüş.

İnsanın Vasfı Hastalık: Yüce Allah kesinlikle bildi sizden hastalar olacağını, mutlaka bir kısmınız hastalık geçirecek,  ondan ona, ondan ona Allah vakitlerini tayin etmiş- hepimizin üzerinden hastalık geçiyor. Neden tayin etmiş? Nasip olacak, bunlar insanlık hâlidir, insanlık sıfatıdır. Hasta olmamak insanlık sıfatı değildir. Melekler hasta olmaz. Fravun ve Nemrut tipindekiler belli bir süre hasta olmaz. Velhâsıl hastalık insan içindir. Hayvanlar, çiçekler bile hasta olur; tohumlar hastalanır. Bu âlemde hasta olmak varlıkların özelliğidir. Madenler, çelikler, elektrikler hasta olur, arıza olmuş deriz. Arıza, hastalık demektir. Çünkü hastalık bedende meydana gelen bir arızadır. Bunun tamiri lazımdır, tımarı lazımdır. Onun için biz tamir olmaya hastaneye gidiyoruz. Şimdi televizyon hastanesi diyorlar, eskiden tamirhane diyorlardı, Şimdi yeni yeni böyle hastane tabiri kullanılmaya başlandı.Demek ki hastalık varlığın şiarıdır. Ama sağlık hastalığı olsun deriz.

Hastalığın Hikmetleri: O hastalığı geçirmemiz  bizim bünyemizin daha sağlam olmasını sağlar. Bu nedenle sağlık hastalığı olsun denir. Bir çok hikmetleri vardır. Manevi yönüyle ecir alırsın, derece alırsın, sevap alırsın, günahlarına keffaret olur. Arınmadır, maddi yönden bedenin zindeleşmesidir. Çünkü içerdeki, bünyedeki koruyucu mekanizmalar, kendini güçlendirmiş oluyor, askerî tatbikat gib tatbikat yapılıyor.  Ara ara olması gerekir. Bunun için özel virüs gelmesi gerekir. Düşman gelmeli ki savaş olsun. Düşman olmayınca kendinle mi savaşacaksın, kendi kaleni mi yıkacaksın? İşte bu gibi nedenlerle hastalık bir hikmettir.Bir hikmet-i İlahîdir, bir kazançtır. Allah bilmeyi, anlamayı nasip etsin.

Misafir Hastalık: Tabii ki üç günü aşınca hemen tedbir yönüne yönelmek lazım. Çünkü hastalık insan bünyesine misafirdir. Misafirin süresi üç gündür. Üç günü bekleyeceksin, hemen paniğe kapılıp şuraya buraya derken, misafiri bu kadar yormak doğru değil, öfkelendirebilirsin. gitmiyorum var mı bir diyeceğin derse iş kötü. Onun için bir kere güzelce paniğe kapılmadan üç gün geçmeli. Biraz temizlen, günah dolusun, bak ne güzel günahlarını yüklenip gidecek. Senin çuval çuval günahlarını almaya gelmiş. Vermeyen ahmak olur, niye vermiyorsun günahlarını? Temizleniyorsun."Allah sizi temizlemek istiyor" diyor Rabbimiz.[31] Müsade edin  diyor. Ama çocuğu doktora götürüyorsun, hemen bağırmaya başlıyor, duruvermiyor tabii zararını çeker. Dişini çektirirken hoplar zıplarsan, tabii bunun zararını görürsün. Ameliyat yapılırken duruvermezsen ne olur? Senin zararlı yerini alacak, yoksa bütün vücudun gidecek. Sana iyilik yapıyor. adam. İşte bunun gibi, duruvermemek, razı olmamak; hastalıklardaki durumumuz, konumumuz bu şekildedir. Neye uğradığımızı bilmediğimizden, çoğu insanlar tabi bunları bilmiyorlar.

Hayat Felsefesi Yaratan’dan Öğrenilir: Ama büyük sözü dinlemek lazım. Kendi bildiğine hayat olur mu? Cahilliğini bileceksin, bu işin uzmanlarına gideceksin, hayat felsefesini öğreneceksin. Hayat felsefesi Aristo'dan öğrenilmez. Hayat felsefesi, hayatı yaratandan öğrenilir. Hayatı yaratan kim?   Allah!

 خلق الموت والحياة

“Ölümü de hayatı da yaratan Allah'tır.” [32]

Tabii doğrudan Allah'tan öğrenemezsin. Kitabı, Peygamberi var; onlardan öğreneceksin. veya bunları iyi hazmetmiş, güvendiğin bir alime gideceksin. Şimdi herkes ben bilirim deyip gidiyor. Ondan sonra da hayatın cilvelerini anlamıyor. Ne yönde göz kırptığını bilemiyor, göz kırpmaların anlamı nedir? Hiddet ve şiddet gösterisi nedir? Şefkat ve rahmet gösterisi nedir? Hangi işaretler ne anlama geliyor? Hayat işaretlerle doludur. Gökyüzündeki bulutlar bir işarettir, o işin uzmanı yağmur mu gelecek dolu mu gelecek bilir. Sen, ben bilmeyiz ama onun uzmanı bilir. Eşek kulaklarını ileri geri oynatıp duruyor, sana mesaj veriyor ama eşeğin konumu ile ilgili bilgiyi bilmezsen, Taşköprüzade'nin Mevzuâtu'l-Ulum'dan eşekle ilgili bölümü okumamışsan bilemezsin. Bu eserde yağmur yağmasını bilme ilmi diye bir ilim var, orada anlatılıyor. Onun için bilmeyenin bir bilenden öğrenmesi lazımdır. Dağların sıraları habercidir, dağların üzerindeki bitki örtüleri haber verir. Biyoloji uzmanlarına soracaksın, jeologlara soracaksın, burada niye ot yok, bitki yok? Maden var altında , onun olduğu yerde böyle yeşillik olmaz. Gördün mü, o da bir alamet. Ankara'ya doğru giderken Çankırı'yı gördünüz mü? O çıplak çıplak tepeleri. Gezdirdiler bizi, gördük. Bunların altı hep tuz madeni dediler. Gördünüz mü, eğer bitki olsa ikisi barışmaz. Birisi gelecek birisi gidecek. Tuz da lazım değil mi?

İşaretler Âlemindeyiz:  Daha bunun gibi hiçbir şey boş değil, her şey işaret, her şeyde işaret var. Ama bilmiyoruz tabii ki. Bunlar bilimler, ilimler hâlinde bölünmüş, bunların yerleri var, erleri var, okulları var, kitapları var. Ama hiç olmazsa insan bilmiyorum diyebilmeli, bilene gidip sorup öğrenmeli.

Hazırlayanlar: Emine ŞAHİN, Elif ÖNDER, Fatma GEDİK

[1] وَمَا خَلَقْتُ الجن والإنس إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ Zariyat51/56 âyetini İbn Kesîr إلا ليعرفون şeklinde tefsir etmiştir.

[2] Enbiya21/107

[3] Bakara2/3

[4] Buhârî, İlim, hadis no:69, Müslim, Zekât, hadis no:1721

[5]

[6] İbn Batta, İbanetü’l-Kübra, hadis no:1838

[7] Hicr15/95

[8] Fetih48/28

[9] Kafirun109/1

[10] Necm53/9

[11] Müslim, Kader 3

[12] Bakara2/44

[13] Fetih48/29

[14] Taha20/2

[15] Bakara2/10

[16] Meryem19/90

[17] Furkan25/21

[18] Furkan25/22

[19] Bakara2/18

[20] Araf 7/179

[21] Bakara2/269

[22] Kamer54/17

[23] Kehf18/1

[24]İsra17/78

[25] İsra17/78

[26] Tirmizî, İman, 2542

[27] Musannef, İbn Ebî Şeybe, c.7,s.176; Müstedrek, Hâkim, c.5, s.106,hadis no:2000

[28] A’raf7/179

[29] Bakara2/237

[30] Zümer39/9

[31] Maide5/6

[32] Mülk67/3


Paylaş...

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to Twitter

17 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Instagram

Üye Girişi

Fotoğraf Albümü

  • Kategori: Anma Haftası 2017
  • Kategori: Anma Haftası 2016
  • Kategori: Anma Haftası 2015
  • Kategori: Anma Haftası 2014

          gulhan_37