16 Aralık 211: "Eşkıya"

MAİDE SURESİ 27–34. Ayetler

Yüce Hakk’ın sofrasını ifade eden bir sure-i celileye geldik. Daha önceden Nisa Sure-i Celilesi içerisinde gezdik dolaştık. Yüce Allah’ın Kur’an’ı, âlemleri teşhir eden bir kitaptır. Bu gördüğümüz, âlemlerin kitabıdır. Âlemlerin Rabbi’nin kitabıdır. Ey Allah’ın kulları! İşte bu âlemler Yüce Allah’ın teşhir salonlarıdır. Ve bizleri de gezdirir. Gönlümüz yine Hakk’ın bir başka kitabıdır. Sen nereden bileceksin? Onu yazan O’dur. “…كَتَبَ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ …” (En’am/12) Rabbiniz yazdı. Ne yazar O? Âlemlerin kaderini yazar. Olmuşu, olacağı önceden yazmıştır. Biz buna “kader yazısı” diyoruz. Onun yazması bize benzemez. O hep evveldir. Kable’l-vuku, kable’l-fiil. Bir şey meydana gelmeden evvel bilir. O şeyin bilgisini, o varlığı daha yaratmadan yazmıştır. Yazdığı şeyler, tıpatıp vuku bulur. Gördünüz mü, duydunuz mu? der yanındakilere. عِندَ رَبِّهِمْ (Enfal/4) Kim onlar? Melek cinsinden, ervah cinsinden ulular. Gönüllerin gönlü hep O’ndadır. Gönüller hep O’ndan yanadır. Gönüllerin kıblesi vechullahtır. Allah’ın mukaddes yüzüdür. Vech-i sübhanidir.“ وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ  ” (Rahman/27) İşte Allah’ın kulları! Yaratılan gönüllerin kıblegâhı O’dur. Onu bir engelleyen çıkmazsa o hep O’na doğrudur. O, O’nu bilir, O’na ait olan yakınlık kokusunu alır. Gönül her varlıkta O’nun nişanını tespit eder. Geliniz görünüz ki o gönül, bu bedenin yedi kat derinliğine gömülmüştür. Bu genel anlamda söylenen bir tabirdir, çokluktan kinayedir. Yaratılan âlemler sayısınca âlemlerin en altına indirilmiştir. 124 bin, derler. Bu sayıda peygamber gelmiş, derler. İşte bizim ruhumuz, bu 124 bin âlemleri aşa aşa geldi. Ve bu yoğunluğun içerisine yerleştirildi. Önemli değil. Eğer o, inayeti elden bırakmazsa, inayet onun elinde olursa, ilahi destek yanında olursa âlemler vız gelir. Öyle bir güce sahip ki, Yüce Allah’ı zat, sıfatları, esması itibariyle âlemler içerisinde en güzel, en doğru temsil eden yapıdır ruh, inşadır ruh, varlıktır ruh. Ondan daha öte, daha üstün bir varlık söz konusu değildir. Kadir gecesi dediğimiz zaman diliminde, ruhların atası olan bir ruh, -ona sadece er-Ruh denir- o gece teşrif eder dünyaya. O bir bakıma Kuran’ın misyonudur, bir bakıma Kuran, O’nun bu âlemdeki misyonudur. Bu Kur’an eğer bir mücessem varlığa dönüşecek olsa o ruh olur. O ruh, bu âleme teşrif edecek olsa Kur’an olur. Bu âlemde her şey yok olup gider, sadece ağız tadın kalır, tattığın kalır. Onun için önemli olan tatmaktır bu âlemde. “Zâka ta’mel imani.” İmanın tadına varmıştır diyor. “Zâka” fiilinin mastarı, zevktir. Ve birçok ahlakçı da bütün olan bitenlerden önemli olan hazdır, zevktir demiştir. Bir maddecinin böyle demesi insanı materyalizmin tepesine çıkarır. Zevk iki türlüdür: Birisi nefsanîdir, birisi rahmanîdir. Nefsin aldığı zevk, cehennem tadıdır. كُلُّ نَفْسٍ ذَآئِقَةُ الْمَوْتِ (Al-i İmran/185) Her nefis tadıcıdır, tadacağı şeylerin en önemlisi de ölümdür. Demek ki, nefiste tatma olayı vardır. Ruhta da tatma olayı vardır. O da imanın tadını alır. Zâka ta’mel imaniAllah’ı yegâne mabud bilen, imanın tadına varmıştır. İmanın karargâhı nefis değil, gönüldür. O halde bunun tadı, rahmanidir. Bu tat, Cennet-i Ala’nın tadıdır. Bu tat, yakınlık kokusunun zevkidir. Râihatü’l yakinin, insana zevk vermesi olayıdır. Fizik yönü ile cennete girmezden evvel cennete girdirir. Fiziğin kuralları çoktur. Ceviz, gıdaların beynidir, diğer bir ifade ile beyidir. Senin beyninin de gıdasıdır ceviz. Ama o gıdanın dışına nasıl sert bir tabaka kapatmıştır Allah. Tıpkı senin kafan gibi. Rahman’ın gözde yarattığı varlıklardandır ruh.  تَنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِم (Kadir/4) Ve bütün ruhlar, o ruha doğru kelebekler misali uçar. Bütün ruhların bağlantısı vardır o ruhla. Hepsini sıvazlar, bakımını yapar. Böylece Hakk’a müteveccih olan gönüller, bağımsız gönüller, nefis bağından kendini kurtarmış olan ruhlar, o gece bir başka bayram eder.  “Boyandım rengime solmazam gayrı” diyen zat gibi, orijinal yapısına kavuşur. Emn u iman ile aşkla şevkle doldurulurlar. تَنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِم (Kadir/4) İşte bu ruh, bu gönül, Allah’a müteveccihtir. O’nun sanatlarından en yüce bir sanattır. Ruh hakkında Yüce Allah’ın beyanlarına çok dikkat ediniz. قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي (İsra/85) Deki ruh, Rabbimin emrindendir. O özel bir emir ile vücuda gelmiş bir yapıdadır. O, emir yurdunun mahsulüdür. Emir yurdu, emir âlemi. Âlem-i emir, maddenin olmadığı âlemdir, ruhlar âlemidir. Orada Yüce Allah’ın emr u fermanı işler, “كُنْ فَيَكُونُ ” (Yasin/82) âlemidir. Bu nedenle süreç diye bir şey işlemez. “Ol” der, olur. Geçmişi, hali, geleceği olmaz. Orada hep aynı hâl, aynı vaziyet. Her an, aynıdır. Geçti, gelecek yoktur. Onun için oranın hazzı bir başkadır. Orada eksilme, artma söz konusu değildir. Orada zıtlar yoktur. Zıtların olmadığı âlemdir orası. Ruh, Yüce Allah’a meftun olarak yaratılmıştır, O’nunla beslenir. O’nsuz küsuf meydana gelir. Güneş tutulması diyoruz ya! Nasıl?... Göremezsin değil mi? Geceye dönüşür ortalık. Karalık, güneşe ait değildir, kararma olayı güneşte oluşmaz. Dünyada meydana gelir. Dünya ve yavrusu ay ile ilişki neticesinde meydana gelen bir haldir. Güneşin azalması, küçülmesi söz konusu değildir. Ne zaman yaratıldı, kimse bilmez. Adamlar kendi kendilerine bir şeyler söyler ama milyonlarca yıl önce de güneş, bu güneşti. Artan, eksilen bir şey yok. Eğer onun ısısı artarsa bizim işimiz biter, eğer eksilirse yine bizim işimiz biter. İşimiz bitmediğine göre, belli bir konforda gidiyordur. Nasıl kurmuş kuran değil mi? تَبَارَكَ اللّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ …” (A’raf/54) Dolayısıyla onun kararması güneşle ilgili değil, yerin ve ayın hareketleri ile ilgilidir. Eğer özünde bir kararma oluştu ise bu senin güneşe olan (Hakka) dönüşünle ilgilidir, arka çevirmişsindir, yan dönmüşsündür. Onun için gönül kararır. Araya bir şey girmedi ise, gönlün yüzü hep parlaktır, hep kutludur, hep mutludur. İşte, biz müminleri, bu batmayan güneşe namzet kılmıştır, bu batmayan ışığa, لا أُحِبُّ الآفِلِينَ … ” (En’am/76) “Batanları sevmem” diye ilan eden İbrahim nebi… O zamanlar gök cisimleri ne kadar önemli idi. İnsanların gözü, gökyüzündeki cisimlerde idi. Kâfirler parlaklığına göre tanrılar icat ettiler. O da böyle bir toplumdan çıktı. Aya baktı, “ne güzel” dedi. O gitti, güneş doğdu. Sonunda o da battı gitti. Dedi ki, “ben batanları sevmem.” Ve gönlünde İbrahim Nebiye batmayan güneşin tecellisi erişti. Zat-ı Ecell-i Â’lâ’nın, celal ve cemal yönü ile tecellisi erişince “bırak İbrahim şunları, vazgeç!” “  إِنِّي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ حَنِيفًا وَمَا أَنَاْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ  ” (En’am/79) dedi ve içindeki gönül güneşine erişti. Aylar, güneşler ve daha neler neler… Bunların da iki yönü var. Bu varlıklar Allah’ın birer eseri, sanatı. Bunlara baksınlar da eserin sahibi olan beni anlamaya çalışsınlar diye, Yüce Allah karşımıza, sağımıza, solumuza dikti. Yerler, gökler ve içindekiler hepsi O’nun yazdığı bir yazıttır. Diktiği bir abidedir. Onlara bakacaksın ve yazılarını okuyacaksın. “Dağlar bir kazıktır”, diyor. Bütün bunlar âlemlerin Rabbinin yazdığı sayfalardır, bir kitaptır. Siz bunlara, yüce yaratıcıyı unutarak nasıl bakarsınız?… Bu ancak, Yüce Allah hatırlanarak okunursa sana fayda verir. Onun yaldızlarına aldanmayacaksın. Üstünde taşıyınca seni koruyan o sayfa değildir. Bu kitap esas, gönle aksedendir. Senin gönlünde, beyninde de yazılıdır. Ve bu yazılardan maksat, yazandır. Yazanın hatırına, Rabbinin hatırına eşyaya değer vermelisin. O’nu unutarak mahlûka değer verirsen onu putlaştırmış olursun. Bu peygamber de olsa, kitap da olsa, Kâbe de olsa fark etmez. Hangi şeye bakarsan bak, mutlaka onda âlemlerin Rabbine ait izleri görmelisin. Müminlerin kutsalı gönlündedir. Ve insandan daha üstün bir varlık söz konusu değildir. İnsandan maksat da ruhudur. Onun derisi, kemiği değildir. Gönlün de değeri, şu tepemizdeki güneşin misali olmasıdır. Yani senin gönlün sürekli Yüce Allah’a müteveccih olursa, sen de bir güneş olursun. Senin güneşin dışarıda değil, içindedir artık. 124 bin âlemin sende misyonu, temsili vardır. Bütün bu âlemlerin özetisin sen. O âlemleri neyle aydınlatacaksın? Nasıl gökyüzünü tezyin buyurmuştur? “Kuddüs” ismi şerifi ile âlemlere kutsiyet atfetmiştir. Seni güneşsiz bırakır mı Allah? Bütün âlemler senin gönlüne sığar. İnsanın gönlü; yeri ve göğü içine aldığı gibi arşa da müteveccihtir. Ama bu bahsettiğim Yüce Allah’ın yarattığı gönüldür. Senin hissettiğin, kullandığın, fark ettiğin değil. Biz beynimizin bile çok küçük bir kısmını kullanıyoruz. İşte bu güneş parladığı zaman, insanın içindeki boyutlar harekete geçer. Böylece insan, âlemler kompleksi haline gelir. Allah’ın gönül yönü ile tecelli buyurduğu insan-ı kâmil dediğimiz bir insan… Maddi manevi sağlığını muhafaza eden bir insan, işte böylesine kutludur. “إِذْ قَالَ يُوسُفُ لِأَبِيهِ يَا أَبتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ   ” (Yusuf/4) “Yusuf babasına: 'Babacığım! 'Rüyamda onbir yıldız, güneş ve ayın bana secde ettiklerini gördüm' demişti. (Yusuf/4)” Gökyüzündeki güneş, ay ve yıldızlar O’nun bahçesinin gülleri mesabesindedir. O ulunun sarayının kandilleri mesabesindedir. Ama bu, İbrahim Nebi’nin bahsettiği kalbe sahip olmakla tecelli eder ancak insanda.

“  إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ يَوْمَ لَا يَنفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ  ” (Şuara/88-89) diye bahsetmişti İbrahim Nebi. O gün ne mal, ne oğul fayda verecek. Orada ancak dürüst kalp, yaratılış formunu bozmamış müzeyyen kalp, sıfat-ı ulya ile bezenmiş, tanrısal özelliklerle bezenmiş kalp fayda verir. İlahi, rabbani olmuş demek, “tanrısal olmuş” demektir. İnsan, ilah olamaz ama ilâhi olur, Rab olamaz ama rabbâni olur. كُونُواْ رَبَّانِيِّين  (Al-i İmran/79) Kur’an böyle söylüyor. Ey kullarım bana özenin, ama bilin ki benim gibi olamazsınız. Ama bana özenin.  İnsan nasıl eşsiz bir sanatçıya özenmez ki… Çünkü insan özene özene güzelliklerle bezenir. Özenme yoksa bezenme yoktur. Talebe hocasına özenmiyorsa ondan hiçbir şey olmaz. Özendireceksiniz, beğendireceksiniz. Özenmeden, beğenme; beğenmeden bezenme olmaz. Onun için peygamber kanalı ile rivayetlerde “tehallaku bi ahlakıllah” Allah’ın yüce karakterleri ile mütehallık olunuz. O karakterleri edinmeye çalışınız, buyrulur.

Bunun için Yüceler Yücesi Allah, bu donanıma sahip olan kullarına, -nasıl padişahlar oğullarını belli şehirlere gönderip onlara idareyi öğretiyorlarsa-, Yüce Allah da seçtiği kullarına, katında yer alacak kullarına, yerlerin ve göklerin idaresinden yer verirdi. İşte hepsinin bir hükümranlık sahası vardır. Kimler onlar? Rabbaniler. İnsan, onlar. Gerçekten insan. İnsanlık formu bozulmamış, gerçek yapı daha da dinçleşmiş. Bedel ödedikçe kaliteli insan olursun. Yüce Allah ile olan temasında “daha istiyorum” diyeceksin? O da senden “şunları şunları istiyorum kulum” diyecek. Allah’ın böyle seçkin kulları var. Biz bunlara, vâli diyoruz. Velî, diyoruz. Veli ne demek? Allah’ın valisi demek. Tasarruf sahibi onlar. Kimisi hayvanlara, kimisi dağlara, taşlara hükmeder. Duymadın mı Süleyman(as)ı, kuşlara nasıl hükmediyordu? Bunlar senden farklı insan değil. Seninle ortak yanları var. Bunların senden sadece fazlası var. Kulluğu fazla bunların.

Yüzlerce at. Çok severdi Süleyman(as). Savaşı sevmeyen atı da sevmez. At da onu sevmez. Tekmeler biter. Cihat bu. Cihadı seven atı da sever. Süleyman(as) atlarını seyre dalmışken bir baktı. “İkindi namazı geçiyor” dedi. Ve dedi ki, “atlara olan tutkum beni Allah yolundan alıkoydu.” Sen yapabilir misin efendi?  Bunun üzerine onların hepsini Allah için kurban eyledi. Sen böyle nice namazlar geçirdin? Bedel ödedin mi hiç? İşte onların maddeye bakışı böyledir. Allah için gerektiği zaman hepsini feda ederler. Bunu yapabiliyorsan, yerler gökler senin olsun hiç fark etmez. Onlar için bir kez “Allah” demek bir tarafa, yerler gökler bir tarafa. Onlar emin insanlardır, hain değildirler. Asla malın mülkün, eşyanın esiri olmazlar. Yüce Allah da onlara verir, verir. İşte bunlar, “gönül” olmuşlardır. Bunlar önce kendi dünyalarında padişah olmuşlardır. Batmayan bir güneşe sahip olmuşlardır.

Hz. Mevlana diyor ki;

“Ne şebem ne şeb perestem

Men gulam-i şemsem.

Ne geceyim ne geceperestim. Bizim gece gündüz ayrımımız yoktur, der. Ben batmayan güneşin oğluyum diyor. Bu ne demek, ben de güneşim demektir. Onlar kendi âlemlerine o güneşi tamamen aksettikten sonra çevrelerine de artık güneş olurlar. Onun içyapısında imanı arttıkça, aydınlatma özelliği artar. Ölüleri ihya eder bu güneş. Güneş olmasa hayat olmaz. Güneşe kim verdi bu özelliği? “Rabbül âlemin.” Rezzak olan Yüce Allah’ın bir şaheseridir o. Güneş batmaz. Dünyanın dönmesi ile oluşan gizemli bir olay bu gece gündüz hadisesi. Yoksa o, makamında ercesine duruyor. O olduğu gibi milyonlarca yıldır pırıl pırıl duruyor. Güneş, kurulu bir tren gibi tıkır tıkır hiç sapmadan gidiyor. İnsanlar sapıyor, ama güneş sapmıyor. Ama biz imtihandayız onlar değil, onlar bizim için yaratılmış varlıklar. Ay, güneş, yıldızlar; Allah’ın çizdiği rotada hiç sapmadan gidiyor. Sen kendi güneşine bak.

Sen, kalbinle sensin. Sen ve Allah. O ve ben. O ve sen. Sen sen ol, O’nunla ol. O’nsuz sen olamazsın. O’nsuz bir hiç olursun. Onun için âlemlerin güneşi mesabesindeki güneşler, Yüce Allah’ın zatının misyonudur. Gerçek hayat veren, âlemlerin rabbidir. O hiç yok olmaz. Bu güneşin bir sonu var. Eğer öyle olmasaydı, Allah’a ortak koşmak reva olurdu. O Allah’ın bir memuru. Güneşin içinde karanlık, ölü bölgelerin olduğunu bilim söylüyor. Kanser gibi onun sonunu da, fanilik sarmıştır. Bu gidişin sonu mutlaka ölümdür, diyorlar. “اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ ” (Nur/35) Allah yerlerin ve göklerin nurudur, onlara ışık veren O’dur. Karanlıkları bertaraf eden O’dur. Velhasıl o nur, her şeyin nurudur. Müfessirler bu ayet ile ilgili olarak; “ey; münevviruhuma” derler. “Yerlerin ve göklerin ışıklandırıcısıdır.” Çünkü Allah, kendisi nur olduğu gibi, nur da yaratır, nur da verir. Veya nurunu çekip alır. Nitekim güneşin ve yıldızların ışıklarını bir gün alacak. Ve kâinat kapkaranlık kalacak. Güneşin gitmesi ile ölümün gelmesi birdir. O bittiği zaman, hayat bitecek. Sizin de gönül güneşiniz kararırsa etiniz, kemiğiniz bir işe yaramaz. Bir organizma olarak yaşarsın ama ilerisi yoktur. Kalbinin ışığını söndürürsen cehenneme gidersin. Varlıklar güneşe karşı vaziyetlerini düzgün tutarlarsa güneşten ışık almaya devam edeceklerdir. Ama gelgelelim dünya yerinde durmuyor. Bulutlarla kendini gölgeliyor. Ne ısı geliyor, ne ışık geliyor. Allah’ın kulları, sizin kalbinizin kararması da bu türdendir. Yüce Allah durup dururken o gönlü niye karartsın? Yüce Allah karartan değildir, ağartandır. Karanlıklar İblis’e aittir. Bütün kötülükler onun başından çıkar. Yüce Allah yarattığı varlıklar için daima iyi şeyler düşünür.

“... يُرِيدُ اللّهُ بِكُمُ الْيُسْرَ …” (Bakara/185) Yüsr, hayrdır. Ve cennet-i alanın bir ismi de “yüsra”dır.

Usr, zorluktur. “…وَلاَ يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ …  ” (Bakara/185) Allah zorluk istemez. İlla tutturursan istiyorum diye, şeytanı gösterir sana. O da sana istediğin zehirleri, patlayıcıları seve seve verir. Eşkıya oldun mu, eline silah tutturan çoktur. Eşkıyalığı diledin mi, sana sahip çıkan çoktur. Kalbin karalığı Yüce Allah’tan değildir.

“…مَّا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّهِ وَمَا أَصَابَكَ مِن سَيِّئَةٍ فَمِن نَّفْسِكَ  (Nisa/79) “Sana gelen her iyilik Allahdandır. Sâna gelen her fenalık da kendindendir.”

Sen Yüce Allah’ın gösterdiği doğrultuyu bırakır da “dur” dediği yerde durmazsan mesela, “ وَقُومُواْ لِلّهِ قَانِتِينَ ” (Bakara/238) diyor. Elpençe olarak Yüce Allah’a ibadet maksadıyla ayakta durun, dedi. Sen yapmadın bunu, o zaman yerinde durmuyorsun. Yüce Allah’ın buyruklarını yerine getirmeme, yerinde olmama demektir, kıvırmak demektir. Sen de dünya gibi dönü dönüverirsen, kendi kendine gölge olursun. Yapılan her bir günahın bir karabulutu, bir dumanı vardır. Peygamberin anlatımına göre, bir lekesi vardır. Çünkü bütün haramlar eşkıya türü işlerdir. Eşkıyanın işi, karanlıklar içinde kalmaktır. Eşkıyanın kendi işlediği günah, bomba gibi elinde patlar. İnsan dediğin medeni hayat sürer. Dağlarda ne işin var senin? Dağda, hayvanlara yer kalmadı!... Bir insan insanlıktan çıktı mı hayvanlık mertebesine düşer ve hayvanlarla birlikteliği tercih eder. Gönül güneşinizi karabulutlarla kaplatmayın. O zaman beden araziniz, güneşin ışığını alamaz. Güneş tutulması gibi. Yüce Allah sorar, gündüzü getirmesem ne olur? Geceyi getirmesem ne olur? İnsanın inkârı neticesinde ruhu ile Allah arasında, günah yoğunluğu oluşur. Kalbinin üzerine bunlar çöker. Yüce Allah’ın içinize koyduğu güneşinizi soldurmayın, araya yabancıyı sokmayın ki özünüz hep aydın olsun. O parlak oldukça, bütün mekanizmaların fıstık gibi olur, saat gibi çalışır. İşte bu, imanın tadına varmak demektir. Bu tat neticesinde bütün açılımı sağlayan uzuvların hayat kaynağı olur. Dokunduğun yer, Hızır gibi yeşerir. Ölü topraklar canlanır. Hızır’a niye Hızır denmiş? Bastığı yer yeşerdiği için. Cisme gelmiş bir yaşam O. İblis ise bunun tersinedir. Onun dokunduğu yerde ateş oluşur. Hayat tamamen biter. Ruhumuz böylesine erdemli bir yapıya sahiptir.

İnsanın ruhu kararmadığı sürece eşkıya olmaz. İnsanın ruhu satılmadığı, şeytan tarafından alınıp okşanmadığı sürece eşkıya olmaz. Eşkıya, insan nesline ters olan insan bozuntusudur. İnsan nesline ters olan bozuk türlerdir. İblis, onları ön plana sürer ve insan kardeşlerini katlettirir. Bir insanı öldürmeyi göze alan bir insanın, ruhu kararmış demektir. Kardeşini gözünü kırmadan öldüren Âdem’in iki oğlundan biri olan Kabil, eşkıya oldu. Eşkıyanın hocası artık insan değildir. Eşkıyanın zekâ seviyesi o kadar düşer ki ne yapacağını bilemez. Kardeşinin cesedini ne yapacağını bilemeyen o eşkıya, ancak bir kargadan ders alır. Bu nedenle biz İsrailoğullarına şu yasayı getirdik. مَن قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ أَوْ فَسَادٍ فِي الأَرْضِ فَكَأَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعًا وَمَنْ أَحْيَاهَا فَكَأَنَّمَا أَحْيَا النَّاسَ جَمِيعًا... (Maide/32) “Bundan dolayı İsrailoğullarına (Kitap’ta) şunu yazdık: “Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür.” Bir insanı suçsuz yere öldürmek… Ha birini öldürmüşsün ha hepsini hiç fark etmez. Savaşta acımayacaksın. O Allah’ın adı ile olur. Kendi kendine temizliğe kalkışamazsın. “Kim bir insana hayat verirse…” Güneş oldun mu herkese hayat verirsin. Hızır ve İlyas… Herkese hayat dağıtır bunlar. Yaşamın yüzünü güldürür. Hızır ve İlyas Allah’ın velileri. Veliler hayat pınarıdırlar. Yerlere göklere rahmet dağıtırlar. “Kim insanlardan bir nefse can verirse sanki bütün insanlara can vermiş gibidir. Böylece Tevrat ta bu hükmü getirdik.”

Daha ileride(tilavet olunan ayetler içerisinde) eşkıyanın nasıl cezalandırılacağı anlatılır. O artık insanlıktan sukut etmiştir. Nasıl bir sabiyi öldürebilirsin? İşte bunların cezası. Bunlar Allah’a ve Resulü’ne harp açmış kişilerdir. Günümüzde eşkıya sürüsü Zerdüştlüğü yaymaya çalışıyor şimdi. Bunlar Allah ve Resulünü dinlemeyenlerdir. Yeryüzünde fesat çıkarırlar. Bunların cezası, öldürülmek, asılmak veya elleri, ayakları çaprazlama kesilmek. Allah seçenek sunuyor. Veyahut da yeryüzünde sürgün edilmektir. Bu, dünya yaşamındaki cezalarıdır diyor Allah.. Ahirette ise azabın büyüğü vardır. Eşkıyanın kurtuluşu yoktur, ancak yakalanmadan pişmanlığını ifade ederse, tevbe ederse başka.

إِنَّمَا جَزَاء الَّذِينَ يُحَارِبُونَ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الأَرْضِ فَسَادًا أَن يُقَتَّلُواْ أَوْ يُصَلَّبُواْ أَوْ تُقَطَّعَ أَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُم مِّنْ خِلافٍ أَوْ يُنفَوْاْ مِنَ الأَرْضِ ذَلِكَ لَهُمْ خِزْيٌ فِي الدُّنْيَا وَلَهُمْ فِي الآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ (Maide/33)

Kur’anımız bizim ışığımız. Biz, onun şuaları mesabesinde görüyoruz ayetleri. Her ayet, bir ışık şuâıdır. Ayetler dünyamızı ne kadar doldurursa o kadar çok ışığımız vardır. Bunlardan ne kadar çok mahrum kalırsak, bulutun arasından sızan bir ışık sızıntısı olur. Sızıntı ile yaşanmaz. Gölge etmesin yabancılar bize. Ne zamana kadar zulmet ehlinin gölgesi altında yaşayacaksınız. Bir müslümanın Firavun’un idaresinde olması reva mıdır?

أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى (Nazi’at/24) diyen Firavun “sizin güneşiniz benim” demek istiyor. İnsanın gönlünü, güneş aydınlatmaz. Yüce Allah’ı, gönül âleminde ona manzar kılmayan, Allah ile gönlü arası kapalı olanların, bu güneş ancak ateşlerini artırır. Biz bu güneşi Allah’ın bir sanatı, yerleri gökleri O’nun kitabı olarak görüyoruz. Biz bunlara Yüce Allah’a yol bulmak için bakıyoruz. Balıklar, kuşlar, yıldırımlar, şimşekler hepsi birer mesaj, Allah’ın yazıtları bunlar. Gelin yazıtları okuyun, kendinize yazık etmeyin. Zıtları yazıtlardan öğrenin. Oku ve ilerle. Yüce Allah onlara, “secde et ve yaklaş kulum” diyor. Daima Yüce Allah’a yakın olmaya çalışacağız. Kullukta yetiversin yok. Daha, daha, daha… Kaç günümüz kaldı şurada? “Şimdi ölürüm” diye, her yaptığın hamleyi, son hamle olarak yapacaksın.

Her nefesini son nefes diye alır ve bunun içine Yüce Allah’ın ismi şerifini katarsan o kadar tatlı olur ki o nefes, baldan daha tatlıdır “ahlâ minel asel” dir. Allah hakkıyla tadanlardan eylesin. İman yönü ile imanımızı ziyade edip, imani meselelerde hakikatleri tadan ve onlara gönül gözü ile bakan ve nefis yönü ile kötülükleri yakan kullarından eylesin.

Mehmet UZUN - Dilek UZUN

Paylaş...

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to Twitter

23 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Instagram

Üye Girişi

Fotoğraf Albümü

  • Kategori: Anma Haftası 2017
  • Kategori: Anma Haftası 2016
  • Kategori: Anma Haftası 2015
  • Kategori: Anma Haftası 2014

          gulhan_37