25 Kasım 2011: "Alemlerin Anayasası"

Değerli Müminler;

Allah’ın nuru, rahmeti, bereketi okumuş olduğumuz âyât-ı beyyinât hürmetine üzerimizden hiç eksik olmasın. Yolunuz daima açık olsun. Fitneden, şeytanın ve nefsin görünen görünmeyen her türlü belalarından sizleri mahfuz eylesin.

Hepsi O’ndan. Hepsi O’nun inayeti. Almamız, vermemiz, görmemiz, duymamız, anlamamız, amel etmemiz, başarmamız hepsi Allah’tan. Hata etmemiz, yanılmamız yine Allah’tan, O’nun takdiri ile. Ama gözümüzü iyi kullanamayışımızdan, bize verdiklerini yerli yerinde kullanamayışımızdan Allah’ın takdiri vaki olmuştur. قُلْ كُلًّ مِّنْ عِندِ اللّهِ(Nisa/78) Bizim için hayır, bizim için şer vardır. İzafilik kullar içindir. Yüce Allah için izafilik söz konusu değildir. O Vacip Teala Hazretleri’dir. O’nun yokluğu yoktur. O’na yok demek yoktur. O daima vardır. Varlığı vaciptir, kendindendir. Başkaları O’nun mahlûkudur. O’ndan beslenir. Besleklere muhtaç olur mu Allah? Dolayısıyla O, “غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ  ”dir. (Al-i İmran/97) Bilakis tüm yaratılmışlar O’nun inayetine muhtaçtır. Hayır, şer bizim içindir. İzafi olan bir varlığa izafe edilen bir şey de izafidir. Onun için bazen benim lehime olan bir şey, senin aleyhine olabilir. Bazen bana iyi gelen bir ilaç seni öldürür. Benim derdim başka, seninki başka. İlaç da izafidir. Bu nedenle Yüce Allah herkese iki türlü tecellide bulunur. Birisi; rahmet-i amme hasebiyledir, umumidir. Yüce Allah Rezzak, Rahman, Yuhyi ve Yümit’tir. O tüm varlıklara “Halik” ismi ile tecelli eder ve yaratır.

إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ(Yasin/82) iza erade “halke şeyin, vücûda şeyin, vukûa şeyin” demektir. أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ (Yasin/82) Ol der ve oluverir. Dolayısıyla O’nun “ol” dediği varlık mevcut olur, mükevven olur, mahluk olur, merzuk olur. “Haleka sümme razeka.” Rızıkla yaratma yan yanadır. Rızık varsa yaratma da vardır. Rızık olmadan varlığın zuhuru mümkün değildir. Rızık olmadan hiçbir şey olmaz. Hücreye hücre, çiçeğe çiçek diyemezsin rızık olmadıkça. Yaratmanın hemen akabinde rızık gelir. O halde mahlûk olan aynı zamanda merzuktur, ilim sıfatı tecelli etmiştir. O varlığın belleğinde Allah’ın malumu olduğuna dair bir kaşe vardır. Allah’ın ilmi dairesindedir. Bir ilim, bir bilgi mutlaka usul ile öğretilir. Usulsüz aktarma yapamazsın. Usulsüz aktarma yaparsan öğretiyorum diye kafa karıştırırsın. Usulsüz maksada vasıl olma diye bir şey yoktur. Bunu yüce yaratıcı evvela kendisi belirlemiştir. O’nun usulüne “sünnetullah” denir. Yüce Allah bunu zerreden küreye belirlemiştir. O dilemedikçe bunu kimse bozamaz. O dilemedikçe kafanızdaki kıl bile oynamaz. Çünkü Yüce Allah dalından düşen bir yaprağı bile kendi iznine bağlamıştır. Sen de bir ağaç gibisin. “Çıkar şu ağzındaki baklayı” deriz ya. Bakla yediriyorsun konuştuklarınla. Tabi herkesin yemeği iyi gelmez. Senin ağzından dökülen de yaprak gibidir. Olgunlaşmış veya ham meyve gibidir. Nice kaviller öldürür adamı. Kafanı bozar, itikadın bozulur ve gittikçe yamuklaşırsın. Piyasada dolu bu adamlar. Atıyor boyuna.(sürekli atıyor) “مَا يَلْفِظُ مِن قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ  ” (Kaf/18) Lafız, atmak demektir. Ağzından çıkarıyor boyuna. O halde ağızdan çıkanlar bazen öldürür, bazen ondurur. Bu da Allah’ın izniyledir. Ağacın yaprağı nasıl irade olmadan düşmezse, senin ağzından kelam da çıkmaz. “O halde ben sorumlu değil miyim?” Allah sana akıl verdi, düşünsün diye. “Bin düşün, bir söyle” ataların böyle demiş. Ağızdan çıkan bir söz, yaydan fırlayan oka benzer. Öyleyse dönüşü olmayan bir yola girmişsin. Söz söylemek yol almak demektir.

Yüce Allah’ın yarattığı mahlûklarla diyaloğu iki açıdan gerçekleşir. Biri, umumi. Allah her varlığa kendisinden daha yakındır. Tabiri caizse وَالسَّماوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ (Zümer/67) Hepsi avucunun içindedir tabiri caizse.

يَوْمَ نَطْوِي السَّمَاء كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ كَمَا بَدَأْنَا أَوَّلَ خَلْقٍ نُّعِيدُهُ وَعْدًا عَلَيْنَا إِنَّا كُنَّا فَاعِلِينَ

“Yazılı kâğıt tomarlarının dürülmesi gibi göğü düreceğimiz günü düşün. Başlangıçta ilk yaratmayı nasıl yaptıysak, -üzerimize aldığımız bir vaad olarak- onu yine yapacağız. Biz bunu muhakkak yapacağız. (Enbiya/104) “وَعْدًا عَلَيْنَا   ” Kendi kendime söz veriyorum, başka kime söz versin? “ إِنَّا كُنَّا فَاعِلِينَ  ”   Biz kesinlikle yaparız.

Bu dünya imtihan dünyası. Tecrübe etmeden kimseye güven olmaz. Yüce Allah genel yönü ile varlıklarla sürekli temas halindedir, alışveriş halindedir. Rabbu’l Alemin ile olan umumi ilişki bu. Gavur da, peygamber de, böcekler, çiçekler, arş kürsü, hepsi içindedir bunun. Bu olmadan zaten olamazsın. Umumiyet hasebiyle var olmayana, hususilik mümkün değildir. Önce âmm, sonra hâss. Önce umumiyet hasebiyle var olacaksın, sonra seçileceksin. Rızık vermediği mahlûk olmaz. Varlıklar “muhyi” ismi ile hayattar, ilim sıfatı ile bilgi sahibi olurlar. Velhasıl kaderin gereği neyse o kapasite ölçüsünde Yüce Allah’tan tahsisi vardır.

Bir kere vücut sırrına erişti mi artık o yaşamayı hak etmiştir. Anasının karnında öldü. Ölsün, o ileride yaşamaya devam edecek. Tabi ruh meal cesed bir varlık ise. Hayat iki türlüdür. “Hayat-ı gırizi”. Bir de “hayat-ı sultani” vardır. O nasıl nutfe oldu, sperm oldu. Onun sperm olması bir yaratma hadisesidir. İnsan tohumudur o. Onun geleceği bellidir. Demek ki, Allah’ın umumi rahmetinden tüm yaratılmış olan varlıklar genel yapısı ile istifade eder. Bu Yüce Allah’ın varlıklara olan ayırımsız, müşterek rahmetidir. Bunda bir tahsis söz konusu değildir. Rahman ismi şerifine bağlamışlardır bu rahmeti. Âlimler rahman ismi şerifi, dünyaya açılım oluşturur, Rahim ismi de ahirete açılım oluşturur demişlerdir. “ya rahmane’d dünya ve ya rahime’l ahirah” diye seslenmişlerdir.

Allah’ın rahmetinin erişmediği bir varlık vücut bulamaz. Mutlaka Allah’ın açılımı “Rahman” ve “Rahim” kanalıyladır. Bizim anahtarımız budur Allah’ın kulları. Onun için besmelesiz hangi iş ortaya konulursa o ebterdir. “Bismillah her hayrın başıdır” diyor Allâme Bediuzzaman. Her işine onunla başlamalısın. İşte kazancın formülü budur. Fatiha-i Şerife ne demek? Fatiha açmak demek. Dükkânını, kitabını, ağzını, elini açıyorsun, her şey açılacak. Açılmak için geldik biz bu dünyaya. Gizlenmeye gelmedik, açılmaya geldik. Kimi meni, dînî olur; kimi meni denî olur. Deni olur, alçalır. Dini olur, yükselir. Buna bir de sünnet eklenirse medenî olursun. Medine’nin م (mim)ini ekledinmi!... Allah, medeni müslümanlardan eylesin bizi. Mekkeli olarak bırakmasın sizi. Mekke’de rahmaniyet, Medine’de hem rahmaniyet, hem rahimiyet vardır. Medine rahimiyetin şehridir. Mekke’ye girerken de Muhammed (as)’ın ismi ile gireceksin. Muhammed (as) fetheyledi orayı. Rahmet Peygamberi. “ene nebiyyür rahmeh”

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِين   (Enbiya/107)

Eğer gelmeseydi mutsuz olarak kalacaktı Mekke. Rahim’in imdadını Mekke’ye yetiştirdi Muhammed (as). Onun için tavaf ederken de O’nu önünde bilerek yürüyeceksin. Kabe’ye O’nun gözüyle bakacaksın. O’nsuz olanlar donsuz kalırlar. Çırılçıplak Kabe’yi tavaf etmek müşrik âdetidir. Yüce Allah onları yaratırken taş kafalı yaratmadı. Ama onlar putlara özendiler. Kafalarını onlara vurdular. Kalp taşlaşırsa beyin haydi haydi taşlaşır. Böbreklerinde de taş olmuyor mu?... “ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُم مِّن بَعْدِ ذَلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً   ” (Bakara/74)

Allah’ın umumi rahmeti içinde yaşayan varlıklar arasında namuslusu da var, namussuzu da. Zıtların hepsi bu isme bağlıdır. Mahlûk musun öyleyse gel, tahsisatını al. Umum içinde yer alanın sadece yaratılmış olma açısından bir değeri vardır. Kimin mahlûkusun? Allah’ın. Müşriklere “  مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ  ” ( “Gökleri ve yeri kim yarattı?” ) (Lokman/25) diye sorulduğunda, Allah diyorlardı. Küfrün, şirkin felsefesi, mantığı yoktur. O insanı uçuruma götüren bir yoldur. Küfrün arkası boşluktur. Önüne yemler konulmuştur. O bir tuzaktır. Kâfirin hayalinin bir rüya kadar değeri yoktur. Küfür, edgasü ahlâm cinsindendir. Putun ne mantığı olur? Bizce onlar “لَا يَعْقِلُونَ ”dür.(Ankebut/63) Beyinsiz, süfeha diyor Allah. Beynini kullanmaktan aciz varlık. Duyularında tutsaklık var beynini kullanamıyor. Onlar tutsaktırlar. Onlar iblis tarafından esir alınmış varlıklardır. Onların gözleri vardır, görmez. Kulakları vardır duymaz. Onlar hakka yanaşamama açısından sığır sürüsüne benzer. Daha sonra o da çok bunlara, hayvanlara haksızlık olur. Onun için Yüce Allah idrab ile “بَلْ هُمْ أَضَلُّ ” (A’raf/179) diyerek cehenneme fırlatmıştır onları.

وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِّنَ الْجِنِّ وَالإِنسِ لَهُمْ قُلُوبٌ لاَّ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَّ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَّ يَسْمَعُونَ بِهَا أُوْلَئِكَ كَالأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُوْلَئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ(A’raf/179)

 Umumi rahmet, her yeri sarmıştır. Allah’ın rahmetinin erişmediği bir nokta olamaz. Eğer “şey” olduysa, rahmetin eseri erişmiştir. Var mı, var! Öyleyse Allah’ın rahmeti de var. Varım, öyleyse Allah’ın rahmetine medarım. Varım o halde rahmettarım. Ama varlık için verilmiş olan bu rahmet kişinin kârı değildir. Bunda amel, kesb, alın teri yoktur. Bu beleş bir rahmettir. Çerçöp de bu rahmetin eseridir, toprak da, iğrendiğin varlıklar da bu rahmetin eseridir. Şeytan şu anda ne ile yaşıyor zannediyorsunuz? Bu rahmet ile yaşıyor. “Rahmetim gazabımın önüne geçmiştir” diyor Yüce Allah. Eğer bu yasayı ben böyle belirlemeseydim yeryüzünde taş taş üstünde kalmazdı. Bu usulü varlıkları sahneye getirmeden belirlemiş Yüce Allah. İlk usul vaz’ eden Allah’tır. Yüce Allah’ın dini, usulden ibarettir. Din demek usul, kanun, kaide demektir. Kavânin-i şeriyye, şeriat yasaları. Kim koymuş bunu? Allah koymuş. “…لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجًا …”(Maide/48) Her toplum için biz bir şeriat vazettik. Bu sünnetullaha bağlı olarak gerçekleşir. Yüce Allah’ın buraya gönderdiği kanunlar, ana kitaba ters değildir. Sünnetullahın bir adı da fıtrattır.

Kavimlere verilen, peygamber kanalıyla gelen şeraitler, anayasaya(ümmül kitaba, fıtrata) ters değildir. Anayı ana yapan, babadır. Baba yoksa, ana olmaz. Adem baba vardı önce, sonra Havva anamız yaratıldı.

Bir müctehid anayasanın ana prensiplerini ne kadar özümserse yaklaşımı o derece isabet kaydeder. Der ki Abdülvehhab Şarani Hazretleri Ebu Hanefi’nin büyüklüğünü anlatmak için; Hanefi mezhebinde ne kadar veli gelirse gelsin, hepsinin üstünde İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri vardır. Şafii mezhebinde ne kadar veli gelirse gelsin, hepsinin üstünde İmam-ı Şafii Hazretleri vardır. Diğerleri de böyledir. Yani o imamlar böyle derinliğe sahip insanlar. Kalp ile dil arası; arş ile ferş arası gibi olmalı. O zaman ağızdan çıkanın bir anlamı olur.

Mezhep, içtihatla olur. İçtihadın şeriatta yeri vardır. Onlara tazim şeriata tazimdir.

Nursuz olan bir fikrin geleceği olmaz.

İlk yasaları, usulü, yaratılış kanunlarını vaz’ eden Âlemlerin Rabbi Allah’tır. Levh-i mahfuz, âlemlerin ana yasasıdır. Ümmü’l kitap demek, “el kitabullezi fihi kavaninullahi azze ve celle” demektir. Bu âlemlere rahmet oluşturan Allah’ın mülküdür. Tüm varlıklara hayat vermiştir. Ama imtihan konusunda hiçbir özelliğe sahip değildir bu saydıklarım. Bunlar herkeste var. Umumi rahmette kulun bir emeği yoktur. Allah vergisidir. Onun için ikinci bir şık vardır. O önemlidir. Ona Yüce Allah’ın hassası deriz. Hassa, özel. Bu özellik, yakınlıktan kaynaklanıyor. “يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهِ مَن يَشَاء ” (Al-i İmran/74) rahmetini dilediği kulları için hususileştirir. O zaman da bambaşka olur. Biz bu rahmetin hassasına talip olacağız. Türkler Müslüman olunca, Abbasiler döneminde Türklerden oluşan bir hassa ordusu var. Onun içinde Araplar yok. Hatta Araplarla evlenmesini yasaklamış adam. Türklerin yapısı bozulmasın diye. Bunun için de Samarra denilen bir şehir kurmuş. Özel bir şehir.  Bu hassa kurmak şeriata uygun mu peki? “يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهِ مَن يَشَاء ” (Al-i İmran/74) Allah bunu yapıyorsa, uygundur. Özel varsa, güzel vardır. Özel yoksa güzelden söz etmenin bir anlamı yoktur. Yüce Allah’ın has kullarının arasına girmek gerekir.

İman, tahsisin ana şartıdır. Özel kul olabilmek için özel bir iksire ihtiyaç vardır. Farklı olabilmek için farklı bir yapıya sahip olman gerekir. Bu yapı fiziki değildir. Yüce Allah ona fiziğinin ötesinde bir yapı verdi. İnsan genel hatlarıyla iki yönlüdür, ikiyüzlüdür. Biri, nüfus cüzdanında yazan fiziki şartları hasebiyle. Bu amme hasebiyle böyledir. Bir de bunun ötesinde ruhani yapın var. Ruh yapısına ruhanilik denir. İşte senin farkın imanla başlar. İman anahtarıyla kimlik vadisi açılır. “وَمَن دَخَلَهُ كَانَ آمِنًا ”(Al-i İmran 96) oraya nasıl gireceksin. La ilahe illallah Muhammedün rasülullah… Bu, iman kimliğidir. Kâbe, mümin olanların girebileceği, has rahmete erişmiş olanların gireceği yerdir. Mekke ve Medine. Birini Allah kendine tahsis etmiş. Bu ikisi çembere alınmıştır. Orada mikat sahaları vardır. Oraya ancak la ilahe illallah Muhammedün rasülullah diyenler girebilir.

Has kullardan olmak lazım. Has alem, Cennet-i Âla. Cehennem? O da gavurlara has. Müslüman giremez ona. Cehennem müminlere memnûdur. Cenneti ala ise kâfirlere yasaktır, memnudur. Cennete girebilmenin şartı, Allah’ın has kulu olmaktır. Tüm müminler, genel olan insanlar içinden seçilmişlerdir. Daha doğrusu Allah herkese çekirdek halinde bir iman kabiliyeti verdi. Mümin olmak insanlara has bir sıfattır, meleklere değil.

Has kullardan olun ey Allah’ın kulları! Has kul olmanın giriş vizesi “la ilahe illallah, Muhammedün rasülullah” demektir. İçerden, dilinin ucuyla değil. Can u gönülden. Allah’tan başka Tanrı yoktur, Muhammed(as) O’nun kulu ve elçisidir. Bunu söylediğiniz an içerdeki iman çekirdeği bir anda patlar. Bing bang âlemlerin oluşumu. İman odağı ile başlar, âlemler senin içinde tecelli eder. “…وَأَشْرَقَتِ الْأَرْضُ بِنُورِ رَبِّهَا ”(Zümer/69) İnsanın iman tecellisi ile Müslüman oluşu bayram günüdür. Asya da atalarımız Müslüman oluşlarını her sene kutluyorlarmış. Biz niye unuttuk acaba? Bu hem dinidir, hem millidir. Elbette kutlanması gerek. Hayat bulmuşsun, cennete namzet olmuşsun bunu kutlamayıp da neyi kutlayacaksın? Beden, arzdır. Âlemlere nispeten bizim bedenimizin pozisyonu yerküreye benzer. Senin dörtte üçün sudur. Onlar deryaya benzer. Senin içinde hava da doludur. En görkemli yerin ciğerlerindir. Toprak, hava, su, ateş. Bu sayede varsın sen. Etin, kemiğin toprağı temsil eder. Ruh âlemin, semayı temsil eder. Kalbinde imanın açılımı “…وَأَشْرَقَتِ الْأَرْضُ بِنُورِ رَبِّهَا ” İşte o zaman sana gün doğdu. Yoksa o güneş doğmadan karanlıksın. Bütün kâfirler karanlık içinde yaşarlar.

Has rahmet olmadan sakın ölmeyin. Rahmetin hassaya dönüşmeden sakın ölme.

“وَلاَ تَمُوتُنَّ إِلاَّ وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ ” (Al-iİmran/102) Umumilikten çıkın. Nasıl çıkacaksın. “…يُخْرِجُهُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّوُرِ  …” Bakara/257) Allah, iman etme yönünde gelişimde bulunanların velisidir. Çünkü iman bir sigortadır, emniyettir. Bunlar ihraç olunmuş müminlerdir. Yüce Allah’ın ihracatıdır bu. Ticaretin en güzelini o yapar.

“  إِنَّ اللّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُم بِأَنَّ لَهُمُ الجَنَّةَ ” (Tevbe/111)

“  تِجَارَةً لَّن تَبُورَ…” (Fatır/29) Bunlar Aziz kitabımızda hep mesturdur.

Has kul olmanın başlangıcı budur, gerisi Müslümanlığın icaplarıdır. İşte bu insanlara ehl-i Kuran denir. Bu Kuran’la için dışın dolarsa, gözünde olan manzaralar Kuran olursa, velhasıl, canına kanına varıncaya kadar hepsi Kuran’sa o zaman has kullardan oldun demektir. “Ehlül Kur’âni, ehlüllâhi ve hâssatühü” Ehli Kuran olmak lazım. Mümin olabilmenin vasıflardan biri de kendin için istediğini, mümin kardeşin için de istemendir. İstemiyorsan iman kalbini okşamamıştır.

Biz basiret ehliyiz. Basralılara dayanır bizim geçmişimiz. Peygamber de Yemeni gösterdi. İman, Yemenlidir. Yemen, yümünden, bereketten gelir.

Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Yüce Rabbim böyle söylüyor, ben de size hatırlatıyorum. Mümin olmak, has rahmetin eri olmaktır. Sizler has rahmet diyarına giriş yapmışsınız. Bu yolda yürüyün. Sınırda durmayın. Has rahmete erişenlerin de boyutları vardır. Bohça gibidir o, kat kattır.

Allah’ın üzerinizde olan nimetini hatırlayın. Yani bunu hatırlayarak mutluluk duyun demektir. Sen de müslümanlığının mutluluğunu hissedeceksin. İlk misâkı hatırlayacaksın.

“  أَلَسْتَ بِرَبِّكُمْ قَالُواْ بَلَى ”(A’raf/172)

Bela, imtihan demektir. Allah bizi imtihan için yarattı.

İbaha sahasında sıkıntı yok, ötesi israf.

Sözü sizden aldı Allah. Ve onu sizin özünüze yerleştirdi. Kimisi verdiği bu ahitte durur. Bir kısmı da ahdi bozar. Peygamberler hatırlatmak için gelirler. Peygamber de, Kuran da müzekkirdir.

O vakit siz “سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا ” (Maide/7) demiştiniz. “وَاتَّقُواْ اللّهَ  ”Allah’tan korkun bu verdiğiniz ahdi yerine getirin. Duyduk dediniz, uyun. Sakın “عَصَيْنَا ” (Nisa/46) demeyin. Ama insanların çoğu duymuyoruz ve uymuyoruz dediler. Hatta “سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا ”  (semi’ne ve asayna) dediler. “وَفِي آذَانِنَا وَقْرٌ ” (Fussilet/5) dediler. Duydular ama duymamazlıktan geldiler. Duymanın gerçek anlamı sesi algılamak değil, algıladığı sesin gereğini yapmaktır. Bu olmadı mı “o sanki duymamış gibidir”. Bunun için “semaa kabulin” der müfessir. Yani onlar “kabul duyması” ile duymazlar. Uymak yoksa duymanın hiçbir anlamı yoktur. Müminler, duyduk, uyduk derler.

Çünkü Allah göğüslerin derinliklerinde olanları bilir. “إِنَّ اللّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ ” (Maide/7)

Duymadığınız halde duyduk, uymadığınız halde uyduk derseniz bunu pahalıya ödersiniz. Siz Allah’ın ayetleri ile alay mı ediyorsunuz?“قُلْ أَبِاللّهِ وَآيَاتِهِ وَرَسُولِهِ كُنتُمْ تَسْتَهْزِؤُونَ” (Tevbe/65) Allah’ı, Peygamberi alaya almak çok büyük suçlardır. Bu dünyada alaya alanlar ahirette zebaniler tarafından alaya alınacaklardır. “el-cezâü min cins’il amel”

Bu dünya bir gölgedir, ahiretin gölgesidir. Sizin boyunuz, posunuz da öyle. Oraya vardınız mı dev gibi olacaksınız. Peygamber; kafirin azı dişi Uhud dağı gibi olacak diyor. Oranın derdi de keyfi de ona göredir.

“  وَاتَّقُواْ اللّهَ إِنَّ اللّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ ” (Maide/7)

Allah’tan korkun! Çünkü Allah göğüslerin içinde olanları bilir.
Mehmet UZUN-Dilek UZUN

Paylaş...

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to Twitter

20 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Instagram

Üye Girişi

Fotoğraf Albümü

  • Kategori: Anma Haftası 2017
  • Kategori: Anma Haftası 2016
  • Kategori: Anma Haftası 2015
  • Kategori: Anma Haftası 2014

          gulhan_37