Bozkır'ın Karakolları/Musa ÖZDAĞ

BOZKIR’IN KARAKOLLARI

Yüce Yaratan yarattığı her varlığı öylece başıboş bırakmamış; onun korunması ve gelişmesi yönünde ayrıca tedbirler almıştır. Üzerimizde yer alan “hafaza melekleri” bu türdendir. Konuyla ilgili olan Kur’an ayeti İnfitar suresinde şöyle geçmektedir: “Şunu iyi bilin ki, üzerinizde bekçiler, değerli yazıcılar vardır; onlar, yapmakta olduklarınızı bilir.”

Aynı durum yöreler, ülkeler, denizler, uzay ve yıldızlar için de geçerlidir. Himmet, hikmet ve marifet sahibi ulu bilgeler “Her yerin bir sahibi vardır; destursuz girilmez” demişlerdir. Atalarımız, ülkemizin stratejik bölgelerinde özellikle sınır boylarında karakollar, serhatlar, kışlalar ve dini içeriği ile ribatlar inşa etmiştir. Bu binalar sayesinde hem içerden hem de dışarıdan gelecek tehlikeler, fitne fesatlar önlenmiştir. Bizzat fiziki varlıkları ile çevreleri üzerinde caydırıcı, ürkütücü ve korkutucu bir yapıya sahiptiler. Tabiî ki bu etki, yapıların sadece görünüşleri ile ilgili bir keyfiyet değildi. Esas mesele bu kutsi mekânların içerisinde yer alan kahraman yiğitler, korkusuz süvariler ve kutluluk simgesi ulu alperenlerdi. Bu karargâhlar, irşat pirlerine de ayrıca konaklık ve konutluk ediyordu. Yani demek istiyorum ki, bu kıymetli alanlar yaşamın korunmasını, geliştirilmesini ve özellikle tanrısal bir boyuta taşınmasını da ayrıca hedef edinmişti.

İşte bizim dünyaya gözümüzü açtığımız ve cennet ülkemize açıldığımız BOZKIRIMIZ da anlattığım türde önemli bir KARAKOL misyonunu taşımaktadır. Osmanlı Türk Devleti ona “Cennet kılıçların gölgesi altındadır” anlamındaki Peygamber buyruğunun yazılı olduğu bir sancak vererek, O’nun bu yöndeki görevine ve önemine işaret etmiş olmaktadır.

BOZKIR, dört bir taraftan manevi karakollarla çevrilmiş ve koruma altına alınmıştır. Çevresinde yer alan Hadim, Taşkent, Seydişehir, Beyşehir, Konya gibi kutlu beldeler, Asya’dan gelen Yesevi ruhaniyeti ve bozkurt yiğitliğinin harmanlandığı kutsiyet alanlarına dönüşmüştür. Bu alanlar ve mekânlar, içerlerinde yer alan nice bilgeler, erenler ve ruhaniyet ordusuyla tam bir manevi cenneti ihtiva etmektedir. Mevlanalar, Tebriziler, Sadruttinler, Seyyid Harunlar, Hocaköy’ün ve Sorkun’un dev alimleri, anlatılan türden Türkistan’dan Anadolu’ya akıp gelen marifet selinin ve kutsiyet nehrinin birer uçlarıdır.

Çok sevdiğim değerli köyüm Bağyurdu (Sopran) bir türlü içimden çıkarıp atamadığım ve onsuz olamadığım, ilgili yörenin önemli bir parçasıdır. Gönlümün yaylasında ve bir ucu ile ahirete uzanan bozkırının tam tepesinde bir karakol var. O, bir bakıma köyümün serhat boyunda bir kale, bir bakıma kışla, bir bakıma karanlıkta yol gösteren bir kara feneri, bir bakıma huzurların kaynağı bir ribat ve diğer bir bakıma sonsuza açılan ve ötelere uçulan bir ruh karargahı.

Orası, Bozkır’dan köyüme doğru çıkarken tam tepede yer alan bir kabristan. Akçapınar ile Karacaardıç arasında mekân tutmuş bir ulular makberi. Şu anda, bilseniz, kalbim bütün hızıyla, aşkla ve heyecanla, saygıyla ve biraz da hüzünle nasıl da atmakta ve yerinden hoplamaktadır!..

Köyümüzde her sene yapılan o güzelim şenliklerin birinde, oturduğum yerin yanında Karacaardıçlı bir beyefendi vardı. Kendisi ilahiyatçı bir meslektaşım imiş. Konuşmamız konu itibariyle, ilgi ve sevgi ile bahsettiğim makberistana geldiğinde, burasının tarihinin çok eski olduğunu; sekiz yüz senelik geçmişini belgelerde tespit ettiklerini; ama daha öncesini bilemediklerini belirtmişti.

Evet, orası, ülkemizin birçok yerinde olduğu gibi Türkistan’ın ulu piri Yesevî Ata’nın gönderdiği ve kendilerine “Horasan Erleri” denilen mukaddes karakol görevlilerinin barınağı ve kutsiyet karargâhıdır. Ben oradan hep ışık alırım. Nur, rahmet ve bereket toplarım. Yürek pusulam, köyüme doğru yol alırken hep oraya meyleder; beni oraya çeker. Orada belli bir süre oyalanmaz; içindekilere Fatiha okuyup dua etmezsem asla rahat olamam ve keyif duyamam. Orası, benim kabir âlemine açılan mübarek bir penceremdir. Orada kendimi emniyette ve huzurda hissederim. Kastamonu’da yaşasam da, gönül ibrem hep o tarafadır. Orası, benim rabıta-i mevtimdir(ölüm bağlantımdır).

EMİRLER MESKENİ

Evet bu güzelim cennet mekan, emirler meskenidir. Bu mezarlığın kapısında şu ilginç levhaya yer verilmiştir:

 Emirler Meskeni Şeyh Musa-yı Kâdirî…

“Emir” Osmanlı kültüründe ve dini literatürde Hz. Peygamber’in soyundan gelenlere mahsus kılınmış bir tabirdir. Esas itibariyle idareci anlamında halife, vali ve reis gibi manalar ifade ederken daha sonra seyyid ve şerif kelimelerinde olduğu gibi Hz. Peygamber’in nesline mahsus kılınmıştır.

Evet, efendim, işte bu kutsiyet karakolu böylesine mübarek ve kıymetli şahsiyetleri içinde barındırmakta ve çevresine maddi manevi ışık tutmakta ve rahmet olmaktadır.

Çocukluk günlerimden hatırladığıma göre köy halkımız bu yöreye “Ali öldü tepesi” derlerdi. Sebebi nedir bilmiyorum.

Sevgili köyümün bir diğer karakolu da kuzey tarafında dereye inerken şimdiki şenliğin yapıldığı alanda yer almaktadır. Köylülerimiz oraya yanılmıyorsam “Sallan Mezarı” diyorlar. Sanıyorum “sallan” kelimesi “musalliyan” dan bozulmuştur. “Musalliyan” Arapça musalli (namaz kılan) kelimesiyle Farsça çoğulu yapılarak “ân” ekiyle musalliyana dönüştürülmüştür ki, namaz kılanlar demektir. Burası, tarihen fetihlerde ilk namazın; özellikle Cuma namazının kılındığı bir namazgah da olabilir. İşte bu yönüyle burası da kutluluk ve kutsiyetin diğer önemli bir karargâhı; yani yörenin çok değerli bir karakoludur. Tabi ki ilgili kutsiyet ve bereket simgesi nice karargâhlar diğer yörelerimizde de mevcuttur. Onlar hakkında bilgim olmadığı için siz de takdir edersiniz ki bir şey söyleme hakkına sahip değilim. Kendi yöremdeki ilgili açıklamalar da tamamen şahsıma ait bir değerlendirmedir. Yanlış bildiğim ve buna göre isabetsiz yorumlamalarımdan dolayı bu işin uzmanlarından ve yöre ehlinden özür dilerim. Yüce Allah cümlemizin taksiratını af eylesin.

NOT: Bu yazımdan da anlaşılacağı üzere toprak altında yatanlar, üstünde yaşayanlara emanettir. Bozkırımızın en önemli simgeleri ve bereket timsali olan bu yerleri müştereken korumak ve gelecek nesillere ibret olacak bir şekilde onları takdim etmek, başta dernek ve vakıf işiyle uğraşanlara bir borçtur ve çok önemli bir görevdir. İnşallah gerekenler yapılır da biz gurbet ehli de sevinir ve ilgililere hayır dualar ederiz.

                                                                                                           26 Kasım 2013

         Taslakçının Abdurrahman oğlu Şerafettin oğlu Musa ÖZDAĞ - Kastamonu

Bozkır'ın Aslanları/Musa ÖZDAĞ

 “Allah’ın Yüce Adıyla”

BOZKIR’IN ARSLANLARI

            Türkler, İç Asya’nın bozkırlarında mayalanan bir ruhla yaşam dünyasına ayak basan, cengâver sıfatlı yiğitlerdir. Onların yürekleri arslanın liderliği, bedenleri bozkurdun ataklığı ve çevikliği ile yoğrulmuştur.

            Allah’ın Arslanı Hz. Ali gibi hani. O da gönül itibariyle, “Melekût Âleminin Bozkırı Hz. Rasûl-i Ekrem”in şatafatlı, görkemli, rahmetli ve selametli vadilerinde yetişmiş ve insanlığa bilim ve irfanın en güzel ve en özel çağrılarını ve uyarılarını, kükreyen yapısıyla duyurmuştur.

            Sopran’ın çocukları, Bozkır’ın arslanlarını birçok çileli yaşamın sonunda bulmuşlar ve onlar içerisine pervasızca dalarak kutlu liderliği, güçlü hâkimiyeti ve bereketli kazanç yollarını öğrenmişlerdir.

            Bir zamanlar Asya’nın derinliklerinde ilahi bir kader sonucu kuraklık ve buna paralel olarak açlıklar baş gösterdi. Bu vahim hadisenin zorlayıcı şartları sonunda atalarımız, bozkırın geniş ve derin steplerinden dört bir yana dağılarak ilginç göçler oluşturdu. İşte bu yerlerin en ilginci, en bereketlisi ve en görkemlisi Anadolu’ya yapılanı idi. O zamandan bu zamana nerede ise bin yıl geçti. Anadolu, onların kutlu ve gizemli yerleşimi ve İslam’la birleşimi neticesinde mübarek bir TÜRK YURDU oluverdi.

            İşte böyle bir zorunluluk ve çok sırlı bir kader cilvesi de Sopran’ın çocuklarının başına geldi. Zira Sopran,(bugünkü adıyla Bağyurdu) Bozkır’ın en gözde bir beldesi ve çok önemli bir yöresiydi.

            Takvim 1965 yıllarını gösteriyordu. Bu fakir Musa’nın babası da, anası da kayıplara karışmıştı. En iyimser bir bakışla; Bozkır’dan Anadolu’nun başka diyarlarına açılmışlardı. Ali Rıza, Mevlüt, Hasan, Hüseyin, Saffet, Behlül(Pevrül), Bilal adlarında nice arkadaşları vardı. Onlarla hayatının en güzel ve en eğlenceli yıllarını geçirmişti. Ama bu tarihten sonra Sopran’ın her ailesi, türlü sıkıntılara maruz kaldı. Hepsi bir şekilde yavaş yavaş Türk yurdu Anadolu’nun en gözde merkezlerinden İstanbul’a, Bursa’ya, İzmit, İzmir vs. şehirlere göçercesine terk-i diyâr ediyordu.  

O sırada sıkıntıdan ve gariplikten patlamak üzere olan bana ve rahmetli kardeşim İdris’e, Batı Karadeniz’in saf Türk yurdu Kastamonu’dan yani babam rahmetliden bir haber geldi. Rahmetli amcam Mustafa Özdağ kanalı ile bizleri oraya çağırıyordu. Ayrılık ve göç vakti herkes gibi bizim için de gelmişti. Ağlaya sızlaya Bozkır’ın Sopran’ından biz garipler de ayrılmıştık. O günden sonra, bedenimiz ayrılsa da yüreğimizin bir parçası hep orada kaldı. Çok ağladık ve çok içerledik. Hatta gün geldi; bu ayrılık acısı ve gariplik duygusu kalbimi parçalamak; yakıp yok etmek konumuna geldi. Öğretmen olarak yürüttüğüm memuriyetimin son yıllarıydı. Vatan hasreti bir ateş gibi gönlümü sardı. Artık dayanamıyordum. Çocuklarımı aldığım gibi bir yaz tatili Bozkır’ın gözdesi, memleketim Bağyurdu’na geldim. Sonra gördüm ki, o günden sonra vatanından ayrılanlar ve uzak diyarlara göç edenler de aynı duygu ile köylerine geliyorlardı. Bozkır’ın arslanlar ve bozkurtlar diyarına, hücum edercesine geliyorlardı. Kaderin o mâkus ve hüzünlü yılları artık sona eriyordu. Bağyurdu neşeliydi. Silkiniyor ve şahlanıyordu. Bayramları ve yazları, Mübarek Mekke’nin kutsal Kâbe’si gibi kalabalıklar halinde, yemeli içmeli Kur’an, mevlit ve nice şenlikler tertip ediliyor, halkı aşk, şevk ve saygı ile birbirleriyle sarmaş dolaş oluyordu.

İşte bugünkü dernek başkanımız Sayın Kemal Çelik Bey, değerli muhtarımız Zekeriya Bey ve bu iki merkezin kıymetli mensupları; âcizane anlatmaya çalıştığım kutlu ve görkemli Bağyurdu şahlanışının saygıdeğer hizmetkârları ve Bozkır’ın arslan ve bozkurt yapılı askerleridir.

            Bu vesile ile bütün mensuplara ve Bağyurdu’nun tüm hanedanına sevgi, saygı ve hayır dualarımı sunar, hayır ve hasenat yönüyle yapacakları tüm hizmetlerin başarıyla sonuçlanmasını Yüce Yaratandan niyaz ederim.

 

                                                         Taslakçının Abdurrahman’ın oğlu Şerafettin oğlu

                                           Musa Özdağ

                                          24/12/2012

                                         Kastamonu

Bozkır'dan Yükselen Niyaz/Musa ÖZDAĞ

BOZKIRDAN YÜKSELEN NİYAZ

İnsanoğlunun dünyaya gelişindeki yegâne amaç, hiç şüphesiz Yüce Yaratanına dua ve niyaz içerisinde alçak gönüllülükle ortaya koyacağı kulluktur. Kulluk, insanın hem dünyada hem de ahirette temel vasfıdır. Şehirde kapıcı, köyde çoban olsa da kuldur; ülkede ve daha ötesi kâinatta sultan olsa da kuldur. Allah’ın; âlemlerin sultanının kuludur. Bu durum Sultan Süleyman Nebi, Zülkarneyn Nebi zamanında da böyle idi, İskender, Atilla, Kisra, Cengiz han, Sezar, Firavun, Karun, Nemrut, Selahattin, Fatih ve Atatürk zamanında da böyle idi. “…Ama insanların çoğu bunu bilmez.”[1] İnsanlar doğru eğitim alır; sağlıklı bilgi ve görgü ile yetişirlerse Yüce Allah’a, cahil kalır; yanlış odaklardan etkilenir ve beslenirse şeytanlara kulluk ederler. Kulların en güzeli ve en doğru hareket edeni, Kitabımız Hz. Kuran ve Peygamberimiz Hz. Muhammed(sav) yoluyla insanlık görevini ve ilahi sorumluluklarını yerine getirenlerdir. En kötü olanları ise, Kitap ve Sünnet nedir bilmeyip, keyfince yaşayıp gidenlerdir. İyi kullar, hiç şüphesiz iyi iyi, güzel güzel, candan ve ciğerden Rablerine yalvaranlardır. Yine hiç kuşku yoktur ki, en güzel yalvarış ve niyaz, Hz. Kuran’ın açılışını yapan ve kulluğun abidesi namazımızın başına geçen FATİHA suresidir.

Fatiha; fetheden, açan, girişi sağlayan, başarıyı getiren ve zafere götüren anlamlarına gelir. İşte bu manadan olarak, İstanbul şehrini Türklüğe ve Müslümanlığa açan Muhammed Han Hazretleri bir fatihtir. İlim, teknik, fen, felsefe, sanat ve dini yaşam alanında insanlığa doğusuyla ve batısıyla yeni ufuklar açtı.

Şunu asla unutmayınız ki; her “açan” bir fatihtir. Bu meyanda besmele, maşallah, tevbe ve istiğfar ve tüm zikirler birer fatihtir. “Miftah” ilgili kelimeden türetilen ve anahtar anlamına gelen bir isimdir. Bunun için Ulu Bilge Allâme Bediuzzaman Efendi; “Bismillah her hayrın başıdır"[2] “Biz dahi başta ona başlarız.”[3] sözüyle, nurlar alemine giriş yapmakta ve zafere yürümektedir.

Sevgili Peygamberimizin bir hadisinde insanlardan bir kısmının hayra anahtar, şerre kilit; bir diğer kısmının da şerre anahtar, hayra kilit olduğu beyan olunmuştur.[4] İşte bu nedenle biz kullara düşen; hayra mı yoksa şerre mi anahtar olduğumuzu sürekli göz önüne alarak kendimizi bir güzel muhasebe etmemizdir.

Bozkır’ın Arslanları, kulluk görevlerinde Yüce Allah’ın rahmet diyarına açılırken herhalde Kuran’ın açılımını sağlayan girişle, diğer bir ifade ile mukaddes kitabımızın kutlu anahtarı Fatiha Suresiyle yapacaktır.

BU SUREDE ÖNE ÇIKAN TEMEL İNANÇ DEĞERLERİMİZ

  1. Âlemlerin tek sahibi, onların yegâne eğiticisi ve öğreticisi Allah’tır.
  2. O, Rahman ve Rahim’dir. Tüm rahmet ve merhametin temel kaynağı ve onu âlemlere dağıtandır.
  3. Dünya yaşamının sona erişi ile DİN GÜNÜ; hesap ve kitap günü gelecektir. İkinci surla kabirlerinden kalkan bedenler, ruhlarıyla birleşip haşir meydanında saflar halinde toplanacaklardır. İşte bu günün yegane idarecisi ve hükümranı O’dur.
  4. Biz kullar sadece ve sadece O’na tapınır ve yalnız O’ndan yardım isteriz. O’ndan başkasına yüzsuyu dökmeyiz.
  5. Dosdoğru yolda yer almak ve bu yolda tüm yaşamımız boyunca sebat edişimiz ancak ve ancak O’nun hidayeti ve yardımı iledir. Bunu böyle bilir ve niyaz yönü ile daima bu yönde istekte bulunuruz.

DOSDOĞRU YOLDAN MAKSAT

  1. Doğru yoldan maksadımız; kendilerine nimetlerde ve ihsanlarda bulunduğun nebiler, sıddiklar, şehitler ve salih kullarındır.[5] Yoksa kendilerine öfke duyduğun ve buna paralel olarak üzerlerine lanetler yağdırdığın sapık kulların yolu değildir.[6]

Ayette yer alan المَغضُوبِ عَلَيهِمْ (el-mağdubi aleyhim=kendilerine öfke duydukların) sözünden maksadın ne olduğu hadis kitaplarında ve bu meyanda tefsir kitaplarında birinci tevcih(birinci görüş) olarak “onlar Yahudilerdir” şeklinde açıklanmıştır.[7] Bunun sebebi onların Hak Peygamber Hz. Muhammed’e, Hz. İsa’ya ve daha birtakım peygamberlere inanmayışları ve inandıkları peygamberlere de iftira, eza ve cefa edip yerine göre onları öldürmeleridir. Günümüzün Yahudileri de onların bu bozuk ve sapık yolundan ayrılmamakta ve ısrarla öncekilerin yaptıkları hataları sürdürmektedirler. Dolayısı ile onların maruz kaldığı lanete bunlar da hedef olmuşlardır. Lanetleri bol olsun peygamber katillerinin!

Yine ayette yer alan الضَّالِّينَ (ed-dallin=yoldan çıkanlar, gerçeği kaybedenler) sözüyle kimlerin kastedildiği Hz.Peygamber’in açıklamasında “Onlar Hıristiyanlardır.”şeklinde beyan olunmuştur. Bunun böyle oluşundaki neden de bir öncekilere benzemektedir. Hıristiyanlar gerçek İncili değiştirerek uyduruk birçok İncil ortaya atmışlardır. Bunlardan hepsi birbirine ters düşmektedir. Hz. İsa’yı, Hz. Meryem’i ve Ruhü’l Kudüs’ü(Cebrail) birer tanrı görerek, tek ve eşsiz Yüce Tanrımızı üçe çıkararak “teslis” denilen sapık bir inancı ortaya atmışlardır. Bu yönü ile onlar da geçmişleri olan Yahudilerin uğradığı lanetlere hedef olmuşlardır.

BUNCA LANETE RAĞMEN!..

Yüce Allah’ın yüce kitabında yer alan nice kınamalara, lanetlere ve onlara duyulan öfkelere rağmen, günümüzün nice sapıkları ibadet ve niyazında, Bozkır’ın Arslanlarının takındığı kutsiyet tavırlarına ve esaslarına uymayan görüşler ve uygulamalar ortaya koyarak çatlak sesler çıkarmaktadırlar.

Bizlere düşen; maddi ve manevi atalarımızdan, yüzyılların ötesinden süzüle süzüle günümüze kadar gelen  “Ehl-i Sünnet” inancından asla taviz vermemektir. Zira aksi davranış, kitabımız Kuran’a, sünnetimiz olan sahih eserlere ters düşecek ve bu durumda da kitap ve sünnet dışı sapık zümreler içerisinde yer alacağız. Yüce Allah korusun.

Şu halde Bozkır’ın Arslanlarına ve Türk yurdunun şahbaz yiğitlerine yaraşan, bu yönde de geçmişine sahip çıkarak, hal-i hazır ve gelecek evladına sağlıklı bir dini yaşam emanet etmek için elinden gelen her türlü çalışmayı yapmaktır. Bozkır’ın efradını ve tüm insanlarımızı Allah’a emanet ediyor, en derin sevgi ve saygılarımı sunarak, O’nun yüce selamı ile selamlıyorum.

NİYAZ

Ey nurların nuru,

Ey her belirginden daha belirgin,

Ey her gizliden daha gizli,

Ey her birinciden daha birinci,

Ve ey her sonuncudan daha sonuncu,

Rahman, Rahim, Kerim ve Latif olan Ulu Allah!

Kaldır lütfunla ve kereminle gözlerimizin önündeki serabı…

Ve kaldır yüzlerimizin üstündeki nikabı,

Ta ki bilelim ve görelim ahret yurdundaki sonsuz ikabı ve ebedi sevabı, âmin!

 

                                                           Taslakçının Abdurrahman oğlu Şerafettin oğlu Musa ÖZDAĞ

                                                                                                  31.08. 2014

                                                                                               KASTAMONU

 

 

 

 

 


[1] Sebe,28

[2] Ahmed bin Hanbel, Müsned,2:359; Neseî, Sünenü’l Kübra, 6: 127, 128; İbn-i Hibban, Sahih, 1:173,174

[3] Bediüzzaman Said Nursi, Sözler(1.Söz)

[4] İbn Mace, Mukaddime, 19.

[5] Nisa,69

[6] Bakara, 89,159,161

[7] Celaleyn, Taberi, Kurtubi, İbn-i Kesir, Medarik vs.tefsirler

Sadece Aklı Olmayanın Korkusu Yoktur

Bilmem gerçek mi yanlış mı söylüyor; adamın birisi çıkmış meydana “Benim kimseden korkum yok diye bağırıp duruyor! Deli misin be adam! Biz atalarımızdan “ Sadece aklı olmayanın korkusu yoktur” diye duymuştuk. Şu halde “Benim hiç birşeyden korkum yok” diyen bunu gerçekten söylüyorsa, onun aklının başında olmadığına hükmedebiliriz. Zira “korku” akıllı insanların imtihan konularından birisidir.

             Delilere gelince, onlar imtihana alınmazlar. Dolayısı ile cennet, cehennem ve daha ötesi Allah ve Peygamber konuları onları ilgilendirmez. Onlar sanıyorum, Yüce Allah’ın akıllı insanlara sunduğu bir tür ibret levhasıdır. Bu levha ile onlara şu mesajı vermek istemiştir: “Ey akıllı insan! Dileseydim seni de insan kılığındaki kafası bomboş olan şu adam gibi yaratabilirdim! O durumda ne sevgiden, ne korkudan, ne dinden ve ne de diyânetten haberin olurdu!”

Tarla Fareleri ve Münafıklar

             İlgili kitaplardan öğrendiğimize göre -nifâk- kelimesinin bir diğer aıl anlamı da tarla farelerinin yer altındaki açmış oldukları yuvaların adı idi. İlim ve Hikmeti sonsuz Yüce Rabbimiz nifâk erbabının durumunun tıpkı yer altında yuvalar açarak hırsızlık ve fasıklıkla meşgul olan fareleri andırdığını bildiği için, gün be gün iman ve iman sahiplerinin hakkından hırsızlayarak haksız yere fısk ile otlanmaya ve aslaklanmaya çalışan ve içlerindeki şek ve şüpheyi gizli tutan kimselere -nifâk- kelimesini münasip görmüştür.

Devamını oku...

45 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Instagram

Üye Girişi

Fotoğraf Albümü

  • Kategori: Anma Haftası 2017
  • Kategori: Anma Haftası 2016
  • Kategori: Anma Haftası 2015
  • Kategori: Anma Haftası 2014

          gulhan_37